03 Temmuz 2010

Muhammed'in Nöropsikiyatrik Rahatsızlığı.

Öncelikle Muhammed'in vahiy anlarında kendinden geçmiş hallerini anlatan hadislere bir göz atalim;

Ravi:Ümmü`l-mü`minîn Âişe

Hadis:
Şöyle demiştir: Hâris b. Hişâm radiya`llâhu anh Resûlu`llâh salla`llâhu aleyi ve sellem`den: "Yâ Resûllâ`llâh, sana vahiy nasıl gelir?" diye sordu. Resûlu`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Ahyânen bana çıngırak sesi gibi gelir ki bana en ağır geleni de budur. Benden o hâl zâil olur olmaz (Meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Ahdânen Melek bana bir insan olarak temessül eder. Benimle konuşur. Ben de söylediğini iyice bellerim. -Âişe radiya`llâhu anhâ der ki: Resûl`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem`i soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahiy nâzil olurken görmüşlüğüm vardır. (İşte öyle soğuk bir günde bile) kendisinden o hâl geçtiği vakitde şakaklarından şapır şapır ter akardı.



Ravi:Ubadetu`bnu`s-Samit

Hadis:Resulullah (sav)`a bir vahiy geldiği zaman, vahiy sebebiyle onu bir gam ve keder alır, yüzünün rengi uçardı. Bir gün Cenab-ı Hakk yine vahiy indirmişti ki aynı hal onu sardı. Keder hali açılınca: "(Zina haddiyle ilgili hükmü) benden alın. Allah onlar hakkında yol kıldı (yani çok açık şekilde had beyan etti): Bekar bekarla zina yapmışsa cezası yüz sopa ve bir yıl sürgündür. Dul dulla zina yaparsa yüz sopa ve recm`dir."



Ravi:İbnu Abbas

Hadis:"Ey Muhammed! Cebrail sana Kur`an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme (sadece dinle)" (Kıyamet 16) mealindeki ayet hakkında şu açıklamayı yaptı: "Hz. Peygamber (sav) vahiy geldiği zaman büyük bir şiddet (ve ağırlık) hissederdi. Bunun tesiriyle dudaklarını kımıldatırdı. Bunun üzerine şu ayet indi. (mealen): "(Ey Muhammed, Cebrail sana Kur`an okurken acele edip onunla beraber söyleme (sadece dinle). Onu toplamak ve okutmak bize aittir" (Kıyamet 16). İbnu Abbas devamla der ki: "Ayette geçen "onun toplanması" tabirinden murad "(yeni nazil olan) ayetin Hz. Peygamber (sav)`in kalbinde toplanması, yerleşmesi, sonra da Hz. Peygamber (sav) tarafından okunmasıdır." "Biz vahyi okuduğumuz zaman, sen onun kıraatine uy" (18. ayet) ayetinde de, "Dinle ve sus, sonra onu sana biz okuturuz" denmektedir. Bu vahiyden sonra, Cibril (a.s.) vahiyle gelince, sadece dinlerdi. Cibril gidince yeni gelen vahyi, kendisine nasıl okunmuş ise, öylece okurdu."



Ravi:Aişe

Hadis:Resulullah (sav)`a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, tahannüsde bulunuyordu. -Tahannüs ibadette bulunma demektir.- Bu maksadla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)`ye dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında Hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip: "Oku!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi. (Aleyhissalatu vesselam hadisenin gerisini şöyle anlatıyor: "Ben okuma bilmiyorum deyince) melek beni tutup kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar: "Oku!" dedi. Ben tekrar: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve "Oku!" dedi. Ben yine: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti, insana bilmediğini öğretti" (Alak 1-5) dedi." Resulullah (sav) bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme vardı. Hatice`nin yanına geldi ve: "Beni örtün, beni örtün!" buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle kaldı. (Sükunete erince) Hz. Hatice (ra)`ye başından geçenleri anlattı ve; "Nefsim hususunda korktum!" dedi. Hz. Hatice de: "Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsvay etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın. Fakire kazandırırsın, misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!" dedi. Sonra Hz. Hatice, Aleyhissalatu vesselam`ı alıp Varaka İbnu Nevfel İbnu Esed İbnu Abdi`l-Uzza İbni Kusay`a götürdü. Bu zat, Hz. Hatice`nin amcasının oğlu idi. Cahiliye devrinde Hıristiyan olmuş bir kimseydi. İbranice (okuma) yazma bilirdi. İncil`den, Allah`ın dilediği kadarını İbranice olarak yazmıştı. Gözleri ama olmuş yaşlı bir ihtiyardı. Hz. Hatice kendisine: "Ey amcaoğlu! Kardeşinin oğlunu bir dinle, ne söylüyor!" dedi. Varaka Aleyhissalatu vesselam`a: "Ey kardeşim oğlu! Neler de görüyorsun?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam gördüklerini anlattı. Varaka da O`na: "Bu gördüğün melektir. O, Hz. Musa`ya da inmiştir. Keşke ben genç olsaydım (da sana yardım etseydim); keşke, kavmin seni sürüp çıkardıkları vakit hayatta olsaydım!" dedi. Resulullah (sav): "Onlar beni buradan sürüp çıkaracaklar mı?" diye sordu. Varaka: "Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yok ki, ona husumet edilmemiş olsun! O gününü görürsem, sana müessir yardımda bulunurum!" dedi. Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de fetrete girdi (kesildi).


Ravi:Yahya İbnu Ebi Kesir

Hadis:Ebu Seleme İbnu Abdirrahman`a Kur`an`dan ilk inenin ne olduğunu sordum. "Ya eyyühe`l-Müddessir (ey örtüsüne bürünmüş)! (suresi)dir!" dedi. Ben; "İyi ama, başkaları ilk inenin İkra` bismi Rabbikellezi halak (süresidir). diyorlar" dedim. Bunun üzerine Ebu Seleme: "Ben bu hususta Hz. Cabir (ra)`e sormuştum. O bana; "Sana, Resulullah Aleyhissalatu vesselam`ın söylediğinden başka bir şey söylemeyeceğim, Aleyhissalatu vesselam: "Bir ay kadar Hira magarasına mücavir oldum (itikafa girdim). Mücaveretimi (itikafımı) tamamlayınca, dağdan indim. Derken bana bir seslenen oldu. Sağıma baktım, hiçbir şey görmedim. Soluma baktım, yine bir şey görmedim. Arkama baktım bir şey görmedim. Derken başımı kaldırdım, bir şey gördüm, ama (bakmaya) dayanamadım. Hemen Hatice`nin yanına geldim: "Beni örtün!" dedim. Derken şu ayetler nazil oldu. (Mealen): "Ey örtüsüne bürünen! Kalk! (insanları ahiretle) korkut! Rabbini büyükle, elbiseni temizle. Pislikten kaçın.." (Müddessir suresi). Bu vahiy namaz farz kılınmazdan önceydi."


Ravi:Ömer

Hadis:Resulullah (sav)`a vahiy indiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Bir gün, O`na vahiy indirildi. Bir müddet öyle kaldı. Sonra o hal açıldı. O da Mü`minun suresinden ilk on ayeti okudu: "Mü`minler kurtuluşa ermiş, umduklarına kavuşmuşlardır. Onlar namazlarını Allah`tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tadil-i erkan ile kılarlar. Onlar dünya ve ahiretlerine faydası dokunmayan her türlü şeyden yüz çevirirler. Onlar nail oldukları her türlü nimetin zekatını aksatmadan verirler. Onlar namuslarını korurlar. Ancak hanımlarına ve cariyelerine karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar. Kim helal sınırını aşarak bunların ötesine geçmek isterse, işte öyleleri haddini aşmış olanlardır. O mü`minler ki, Allah`a ve kullara karşı olan emanet ve mesuliyetlerini yerine getirirler ve sözlerinde dururlar. Onlar namazlarını devamlı olarak, vaktinde ve şartlarına riayet ederek kılarlar, işte onlar varislerin ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetine varis olurlar. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır" (Mü`minun, 1-11). Arkadan dedi ki: "Kim bu on ayeti yerine getirirse cennete girer." Sonra kıbleye yöneldi ve ellerini kaldırıp: "Allahım (hayrımızı) artır, bizi (iyilik yönüyle) noksanlaştırma. Bize ikram et, zillete düşürme. Bize ihsanda bulun, mahrum etme. Bizi tercih et, (düşmanlarımızı) bize tercih etme. Allahım, bizi razı kıl, bizden de razı ol!" buyurdular.


Ravi:Ibnu Mes`ud

Hadis:Allahu Zülcelal hazretleri vahiy suretiyle konuştuğu zaman sema ehli bir ses işitir ki bu, demir bir zincirin düz bir kaya üzerinde hareket etmesiyle çıkan çıngırak sesine benzer. Sema ehli bu sesi duyunca korku ve haşyetten bayılırlar. Cibril (a.s.) kendilerine gelinceye kadar bu halde devam ederler. O gelince korku, kalplerinden açılır. Hemen: "Ey Cibril, Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar. O: "Hakkı söyledi" der. Sema ehli hep bir ağızdan: "el-Hak, el-Hak" diye söyleşirler.



Ravi:Zeyd b. Sâbit

Hadis:
"Resûlu'llâh ... Efendimize gelen vahyi yazardim. Vahiy nâzil oldugu vakitte (onu) bir sikinti kaplar, inci taneleri gibi siddetli bir ter dökerdi de ondan sonra açilirlardi. Kendileri bana imlâ buyurur, ben de yazardim..."


Ravi:Ebû Hüreyre

Hadis:"Vahiy nâzil olurken en evvel vücûd(una) bir titreme gelirdi"; "Vahiy nüzûl ederken kendilerini (tasa ve kaygi kaplar yüzü kül gibi olur), gözlerini kaparlar ve horultuya (benzer) siddetli siddetli nefes alirlardi"



Ravi:Aişe

Hadis:Hz. Peygamber (sav)`e (yahudiler tarafından) sihir yapıldı, öyle ki, Resulullah (sav) yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken Allah`a dua etti, sonra tekrar dua etti. Ve dedi ki: "Ey Aişe, hissettin mi, sorduğum hususta Allah bana fetva verdi?" "Hangi hususta Ey Allah`ın Resulü?" dedim. "İki kişi bana gelip, biri başucumda, diğeri de ayak tarafımda oturdu. Biri diğerine: "Bu zatın rahatsızlığı nedir?" dedi. öbürü: "Büyüdür!" dedi. Önceki tekrar sordu: "Kim büyüledi?" Diğeri: "Lebid İbnu`l`A`sam adındaki Beni Züreykli bir yahudi" diye cevap verdi. Öbürü: "Büyüyü neye yaptı?" dedi. Arkadaşı: "Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine" cevabını verdi. Diğeri: "Pekala, şimdi nerede?" diye sordu. Arkadaşı: "Zervan kuyusunda!" cevabını verdi." Bunun üzerine Resulullah (sav) Ashabından bir grupla birlikte (ra) kuyuya gitti, ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra benim yanıma dönüp: "Ey Aişe! Allah`a yemin olsun, kuyunun suyu sanki kına ıslatılmış gibi (bulanık) ve (o kuyu ile sulanan) hurma ağaçlarının başları da sanki Şeytanların başları gibiydi!" dedi. Ben: "Ey Allah`ın Resulü! Onu (kuyudan) çıkardın mı?" diye sordum. "Hayır!" dedi ve ilave etti: "Bana gelince, Allah bana afiyet lütfetti ve şifa verdi. Ben ondan halka bir şer gelmesine sebep olmaktan korktum!" Resulullah onun gömülmesini emretti ve yere gömüldü."


Tüm bunlar tıp dilinde "Temporal Lob Epilepsi" diye adlandırılan hastalıgın belirtileridir.

health.allrefer.com sitesinde Temporal Lob Epilepsi hastaliginin belirtileri şu şekilde acıklanıyor;

Halüsinasyon: bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir hissin mevcudiyetine inanma halidir. Varsanı olarak da bilinir. Muhammed'in melekler, cinler gibi mantik dısı varlıkları gormesi, bugün tıp dilinde ancak bu sekil izah edilebilir.

Kas gerilmesi(kaslarin istek disi hareket etmesi):kasların istem dışı oluşan seğirmelerini, spazmlarını ya da hareketlerini içeren bir grup duruma verilen ortak bir isim.

Korku: Muhammed'in korkudan örtülere sarınıp dolandığını anlatan durum.

Anormal agiz hareketleri:
Muhammed'in dudaklarının neden istek dışı hareket ettiğini anlatan durum.

Terleme: Hadislerde açıkça belirtiliyor ki, Muhammed vahiy anlarında "en soğuk günlerde dahi" yüzünden ve vücudundan sakir şakır terler akıyor.

Yuz kizarmasi: Temporal Lob epilepsi hastalarında görülen bu belirti, Muhammed'in vahiy anında da açıkça görülüyor.

Hizli kalp atislari

Amnezi veya hafıza kaybı: örnek olarak verdiğim son hadiste açıkça görülüyor ki, Ayşe'nin de anlatımıyla "öyle ki, Resulullah (sav) yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu." Muhammed'in hafıza kaybı yaşadığının açık belirtisi.


Aslında Temporal Lob epilepsi hastalığının tedavisi bugün mümkündür. Fakat o zaman bu hastalık hakkında insanlar bilinç sahibi olmadıkları için bu tür eylemleri cinler, periler, melekler ile açıklayabilmiştir.

Temporal Lob Epilepsi gibi kolayca tedavi edilebilen hastalıktan daha tehlikeli ve tedavisi daha da zor olan bir hastalık vardır ki, o nun adı da İslamdir. İslam hastalığının en büyük tehlikesi ise, bu hastalıktan etkilenmiş kişilerin hastalıkları hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmamalarıdir. Hastalığı olduğuna inanmayan kişiler ise doğal olarak tedaviyi reddederler.

Sonsuz Evrenler

Neyi belirtmek için kullanılırsa kullanılsın “sonsuzluk”, idraki olanaksız bir kavramdır. Çoğu kere zaman için kullanılır. Madde ve mesafa için de kullanılabilir. Bu iletimde ben sonsuzluk terimini başka ve şimdiye kadar hiç tartışma konusu yapılmamış bir diğer kavramla ilgili olarak kullanmak istiyorum. Ancak daha önce zaman, madde, mesafe ve başlangıç terimleri ile ilgili sonsuzluk kavramları üzerinde duracağım.

Daha çok zaman için kullanılmasına rağmen sonsuzluk ve zaman, birbirleri ile çelişkili kavramlardır. Zaman sonsuzluğun bir tür tahdit edilmesi, sınırlandırılması demektir. Genel olarak zaman hem bir başlangıca gereksinim gösterir, hem de bir sona... Zamanın sonsuz olması zamanla değil, zamansızlıkla bağdaşır. Sonsuz zaman oksimoron bir terimdir. Yani zıt anlamlı kelimelerden oluşmuş bir kelime salatasıdır. Biz insanlar sonsuzluğu daha çok bir zaman olarak tahayyül ederiz ama, zaman sonsuz olamaz. Çünkü sonsuzluk belli sınırlar içinde var olamaz. Zamanı sonsuzluk, sonsuzluğu ise zaman terimleri ile ifade etmek mümkün değildir. Sonsuzluğu tanımlamak için başka bir kavrama gereksinim vardır.

Sonsuzluğu madde ile belirtmek mümkün müdür? Madde sonsuz olabilir mi?
Madde miktarla ölçülür. Miktar da sayı ile belirtilir. Sayı ile belirtilen bir miktar sonsuz olabilir mi? Sonsuz miktar, sonsuz sayı gibi terimler anlam taşır mı?

Zamanda olduğu gibi, miktar ve sayı da sonsuza limit koyan, onu kısıtlayan değerlerdir Dolayısıyla yan yana getirilen bu terimler de birbirleri ile çelişirler. Sayı kavramı sonsuzlukla bağdaşmaz. Madde sonsuz olamaz. Sonsuzluğu sayı ile ile belirtmek mümkün değildir.

Aynı durum uzaklık için de söz konusudur. Mesafe sonsuz olamaz. Uzaklık temel olarak iki obje arasındaki mesafedir. Hem sayı ile ifade edilebilir, hem de aradan geçen zaman olarak... Aslında zaman, madde ve mesafe sayı ile ifade edilen ve sonsuzluğu kısıtlayan kavramlardır. Sonsuzluğu kısıtlayan ve sayı ile belirtilebilen hiç bir kavram sonsuzlukla bağdaşmaz.

Bu arada kısaca başlangıç kavramına da değinmek istiyorum. Bu terim hem zaman, hem de madde ile sıkı bir ilişki halindedir.

Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, bir de nedeni vardır. Bu neden bir olgunun başlangıcından sorumludur. Durgun bir havuza atılan bir taş, havuzda dalgaların oluşmasına neden olacaktır. Suya düşen taş dalgaların oluşum nedenidir. Taşın suya düştüğü an, dalgaların başladığı zamanı simgeler. Bir süre sonra dalgalar durulur. Taşın neden olduğu dalgalar tükenmişlerdir. Her başlangıcın bir nedeni ve bir sonu vardır. Bu durumda diyebiliriz ki: başlangıç da sonsuzlukla bağdaşmayan bir kavramdır.

İnsan aklı her olguda bir başlangıç arar. Başlangıçsız bir olgu düşünülemez. Bir başlangıcın varlığına, o başlangıç gözlemlenmemiş olsa bile, inanılır. İnsan mantığı başlangıcını gözlemlemediği her olgunun geçmişte, çok önceleri vuku bulmuş bir başlangıcı olduğunu kabul eder. Bu insanın elinde olmayan bir özelliğidir. İnsan mantığı başka türlü çalışamaz. İnsan aklı başka türlü düşünemez. Her olgunun bir başlangıcı ve her başlangıcın da bir nedeni vardır.

Öyleyse evrenden de bir başlangıca sahip olması beklenmelidir. Ya da böyle bir başlangıçla karşılaşılırsa hiç şaşırılmamalıdır. Nitekim Hubble’ın evrenin genişlediği buluşu, bilim adamlarını evrenin başlangıcını düşünmeye sevketmiştir. Evrende mevcut galaksiler birbirlerinden uzaklaştıklarına göre, bir süre önce onların bir arada olmuş olmaları gerekmektedir. O halde bir süre önce bu birliktelik bozulmuş ve madde etrafa yayılmıştır. Belki de bu ilk madde patlamış ve şimdi gözlemlediğimiz evreni oluşturmuştur. Buna Big Bang, büyük patlama, denmiştir. Big Bang bir başlangıçtır. Evreni başlatmıştır. Nedeni ise hala bilinmemektedir. Quantum fiziği evrenin başlangıcını Big Bang ile açıklamaya çalışan bir fizik dalıdır. Bu fizik dalına göre evrenin bir başlangıcı vardır.

Yaratılış konusunda ortaya atılan en son kuramlardan birine göre bir enerji patlamış, maddeye dönüşmüş ve evren oluşmuştur. O halde evrenin bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olan her olgunun ayrıca bir de nedeni olmalıdır. Öyleyse evrenin başlangıcının da, doğasını henüz bilmediğimiz, bir nedeni var olmalıdır. Bu mantık bizi evren öncesi bir zamana ve mekana götürmektedir. Evreni başlatan nedenin gizemi orada saklıdır. Her başlangıçta bir neden ve son arayan insan mantığı bu kadarla yetinmemektedir. Belki de evreni başlatan neden, kendinden önce gelen bir başka nedenin sonucudur. O başlangıç da bir diğerinin. Başlangıç sonsuza kadar gidemez ama, başlangıçlar gidebilir. Her son yeni bir başlangıç nedenidir. Her başlangıç ise yeni bir sonla sonlanacaktır. Birbiri ardından gelen başlangıç ve sonlar için artık bir nedene gereksinim kalmayacaktır. Öyleyse içinde yaşadığımız evrenin oluşması için bir nedene gerek yoktur. Kendinden önceki bir başlangıç sona ererken kendisini başlatmıştır. Kendi sonu da bir sonraki başlangıç için neden oluşturacaktır. Her sonun nedeni başlangıç, her başlangıcın nedeni ise sondur. Ayrı bir neden kavramına gerek yoktur. Maddenin veya enerjinin varlığının kendi dışında bir nedene gereksinimi yoktur. Her evrenin belli bir başlangıcı olması ve yalnız belli bir zaman dilimi içinde var olması, kendinden sonra gelecek evrenlerin nedenidir. Yani neden, başlama sürecinin yapısına katılmıştır. Onun bir parçasıdır. Bir evrenin belli bir süre için var olup sonra yok olması, bir sonra gelecek evrenin varlık nedenidir.

Bu yaklaşım bizi doğrudan doğruya süreklilik ve devinim kavramlarına götürmektedir. Bu kavramlara göre tek bir başlangıç olmayabilir. Yalnız birbirlerini izleyen ve her biri bir sonla sona erecek ama, bir diğeri ile devam edecek olan sonsuz başlangıçlar vardır. Bu başlangıçların bizim bildiğimiz başlangıçtan farkı ilkinin olmamasıdır. Çünkü sonsuzluğun bir başlangıcı olamaz. Başlangıçların ne ilki vardır, ne de sonu olacaktır. Belki de ne şekilde başladığını bilmediğimiz bir olgunun sonunun ürünü olan içinde yaşadığımız evren, nasıl olacağını bilmediğimiz bir sonla kendinden sonraki varlığın başlangıcına neden olarak, yok olacaktır. Varlığın sonsuzluğu ancak süreklilik ve devinimle sağlanır. Bu kontekste süreklilik zamanla ilgili değildir. Başlangıç ve sonların birbirlerini izlediğini belirtir. Dolayısıyla sonsuzluk kavramı ile bağdaşır. Enerji ve maddenin bir şekilden diğerine geçişini simgeleyen devinim de sonsuzlukla bağdaşır. Madde ve enerji sınırlı da olsa, devinim sonsuz ve sınırsızdır. Çünkü devinimlerin ne bir başlangıcı vardır, ne de bir sonu... Her başlangıcın sonu da, başı gibi, başka bir devinimdir. Devinimler süreklidir ve sonsuzdur.

Zaman ve madde başlangıçlar arasında mevcuttur. Her başlangıçta farklı bir zaman ve madde olduğu ve ilk başlangıç olmadığı için, aynı zaman ve maddenin sürekliliğinden bahsedilemez. Başlangıçlar sonsuz olduğundan, zamanın değil ama, zamanların da sonsuz olduğu ileri sürülebilir. Madde de miktar olarak sonsuz olamaz belki ama, maddenin devinimi sonsuz olabilir.

1900’lü yılların başlarına kadar evrenin statik bir yapısı olduğuna inanılıyordu. Bu inanışa göre eser denen bir madde ile dolu olan evren, olduğu yerde duruyordu. 1929 yılında Edwin Hubble evrenin genişlediğini buldu. Einstein 1915 yılında genel görelilik kuramını ortaya attığı zaman, bu kuramın uzayın genişlediğine işaret etmesine rağmen, formülüne uzay sabitlik katsayısını eklemiş ve sonra bunu yaşamının en büyük hatası olarak kabul etmiştir. Hubble’ın gözleminden sonra evrenin genişlediği anlaşıldı. Bu genişleme kesin olarak bir devinime işaret ediyordu. Evren sürekli bir devinim içinde idi. Küçük bir nokta patlamış, enerji maddeye dönüşmüş ve genişlemeye başlamıştı. Evren hala genişlemekte idi.

Üç aşağı, beş yukarı, 15 milyar yıl önce vuku bulduğu sanılan bu olgunun içinde yaşadığımız evreni başlattığına inanılır. Bu evren statik değil, dinamiktir. Sürekli bir devinim içindedir Her anı farklıdır. Bu evrenin bir başlangıcı vardır. Bu evrende madde vardır, zaman vardır, mesafe vardır. Başlangıcı, maddesi, zamanı ve mesafesi olan bir evrenin sonsuz olduğundan bahsedilemez. İçinde yaşadığımız evren sonsuz değildir. Çünkü başlangıcı vardır. Sonunun ne olacağı bilinmemektedir. Bir tür son ilerde mutlaka vuku bulacaktır. O son, devinimlerin sürekli öğesidir. Her başlangıcın hem başlangıcı, hem de sonudur. O da sonsuzdur.

Sonsuz başlangıçlar ve sonlar arasında yer alan bir zaman ve mekanda yaşamaktayız... Vücudumuzu oluşturan atomlar da sürekli bir devinim içindedir. Her an değişmekte ve mutlak bir sona doğru hızla ilerlemekteyiz. Doğanın kendisi için kabul ettiği bütün yasalara biz de harfiyen uymaktayız. Doğa için bir taş parçasından daha önemli değiliz. Tek tesellimiz sınırlı ömrümüzde başlangıçlar ve sonlar arasında uzanan sonsuzluğun yapı taşına katılma ayrıcalığına sahip öğelerden biri olmamız.. Kendinden menkul önemimizi mazur gösterecek tek değer olan bir bilince sahip olmamız, taşla aramızdaki yegane farktır. Bu farkın doğa ve başka canlılar tarafından paylaşılmaması ve önemimizin anlaşılmaması ise acı bir tecellidir.

HACI

Evrenin Genişlemesi ve "Yaratılış" Rivayeti

Kur'an'ın gökten ne anladığı sorununu böyle açıklıkla ortaya koyduktan sonra Zariyat-47 üzerine kurulan bir diğer kağıttan şatoya da dikkat çekelim. Ayet şöyledir: "Göğü, gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz geniş kudret sahibiyiz".
Yakın geçmişte, birazdan da değineceğimiz gibi galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığı, eşdeyişle evrenin yoğunluğunun azalarak genişlernekte olduğu belirlenince kimi yorumcular ayeti bu bilimsel gerçeğe yamamak için; "biz göğü sağlamca kurduk ve gerçekten biz onu genişletmekteyiz" şeklinde çevirmeye ve tabii yine "çağımızın en yeni astrofizik bilgilerini Kur'an'ın ne denli apaçık verdiğini hayretler içinde görüyoruz" (H. Nurbaki) yollu malum nakaratı peşine eklemeye başladılar.


Bucaille konuya ilişkin şöyle bir de açıklama getirmektedir: "Biz onu genişletiyoruz" diye çevrilen kısım metinde, ism-i failin cem'i şekli olan musi 'une kelimesidir, ki bu da eşya söz konusu olduğunda "genişletmek", "yaymak, daha geniş ve daha uzak hale getirmek" anlamlarını ifade eden evsa'a fiilinden gelir. "Ayetin bu son kelimesinin manasını iyice kavramaktan aciz olan bazı mütercimler, bence yanlış anlamlar veriyorlar" (a.g.e., s. 249).


Bu açıklama temelinde apayrı bir içeriğe bürünen yeni çevirinin doğru olması halinde bile; ondan, söz konusu yorumcuların iddia ettiği sonucu çıkarmak yine de mümkün değildir. Ayetin bu çevirisini doğru farz edelim. Bu durumda hemen aklımıza Yer' e ilişkin aynı muhtevadaki ayetler geliyor. Bizzat kendi çevirisinden aktarıyoruz: "O (Allah)dur ki arzı yaydı,ı ..." (Ra'd-3) "Arzı da yaydık..." (Hicr19) "bundan sonra da Yer'i yaydı" (Nazilat-30).
Demek ki Kur'an açısından "yayılan" sadece gökler değil aynı zamanda Yer’dir. Bu gerçek ışığında şimdi soruna daha sağlıklı bir yorum getirebiliriz: Önceden gördüğümüz gibi Kur'an'ın göğü, yedi tabakalı, çatlaksız, sağlam, Allah' ın bizzat tutması nedeniyle Yer' e düşmeyen, gerekirse "dürülebilen" bir tavan olarak algıladığı, yine aynıbağlamda düz algıladığı Yer'e ilişkin de "yaymak" ifadesi kullandığı anımsanırsa, göğün genişletilmesinden çok boyutlu, hele ki derinlemesinebir genişletme anlamı çıkarmanın olanaksız olduğu açıktır.


Peki, Yer için de söz konusu edilen göğün yayılması, genişletilmesi ne anlama geliyor? Burada da göğe ilişkin nitelemelerde sürekli dikkat çekilen "bakmak", "görmek" şeklinde duyu organlarına dayalı, onunla sınırlı bilgi edinme süreci anımsandığında, göğün genişlemesinden kastedilenin, bulunulan yerde sınırlı bir çatı gibi algılanan göğün, gidildikçe bu görünümü koruması, dolayısıyla aylar boyu alınan yollarda elde edilen genişleme izlenimidir. Durulan yerde sınırlı bir kubbe olarak görülen gök, aylar boyusüren yolculuklarda adeta esneyerek genişlemekte, daha doğrusu göğün gerçek niteliğini bilmeyen insanlar nezdinde böyle bir yanılsama yaratmaktadır.


İşte Zariyat-47' nin ifadesi de bu duyusal algıdan öte bir anlam taşımamakta, hele ki malum "gök" tanımları çerçevesinde bilimsel genişleme gerçeği ile bağıntı kurmak için en küçük bir ipucu içermemektedir. Bu durumda yinelemeliyiz ki, bizzat Kur'an yazarının bile bilemediği açık olan bir dizi bilimsel veriyi getirip Kur'an'a yamamak, "İşte Kur' an bunu demek istemiştir, vay be ne güzel demiştir" gibi fanteziler üretmek, iddia sahiplerini gülünç yapmaktadır.
Göğün genişlemesi esprisinin bilimsel anlamıyla birlikte evrenin oluşumu ve buradan hareketle İslamcı demagogların "katkı"larını irdelemeye devam edelim:
Bilimsel araştırmalar sonucunda açığa çıkarılmıştır ki, evren içten dışa doğru saniyede altmış bin kilometrelik hızla genişlemektedir.

Galaksiler bu korkunç hızla birbirinden uzaklaşmakta, evrendeki maddi yoğunluk da bu çerçevede azalmaktadır. Bu genleşme özellikle bizim içinde bulunduğumuz galaksiye göre, ondan uzaklaşma şeklinde gözlenmekte, dolayısıyla bu sürecin geriye doğru ölçülmesinden gözlenebilir evrenimizin bundan yirmi milyar yıl kadar önce gerçekleştiği sanılan bir başlangıç atomun (kozmik yumurta) patlamasıyla saçılan döküntülerden oluştuğu düşünülmektedir. İşte bu çok yoğun ilk maddenin patlaması ve hizla dağılması sonrasındaki milyarlarca yıllık oluşumda patlamanın genleşen ürünleri olarak galaksiler, bulutsular, göksel cisimlerve yıldız sistemleri oluşmuştur. Gözlenebilir evrenin ve dolayısıyla onu oluşturduğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın da, bilimin evrensel yasaları çerçevesinde "henüz bilinemeyen biçimlerinden maddenin evrimi sırasındabir aşama" olduğu düşünülmektedir. Henüz evren halfkındaki bilgilerin yetersizliği nedeniyle tam anlamıyla aydınlanmamış olan noktalar hiç kuşkusuz dün bilinemeyen, üzerinde varsayım 'bile yürütülemeyen pek çokşey gibi bilinmek üzere bilimin gündemini oluşturmaktadır.


Bu noktada hemen bir yollamada bulunalım: Kozmik Yumurta 'nın patlamasından oluşan evren düşüncesi, kimi şeriatçılarca evrenin "yaratıldığı" rivayetine dayanak yapılmaya çalışılmakta ve bununla yetinilmeyip, "ilk evren maddesinin nasıl meydana geldiği konusunun ilerde de bilinemeyeceği, çünkü konunun, 'yoktan' 'varlığa' geçış sorunu olduğu, oysa bilimin sadece 'var'ların işleyışinin prensiplerini açıkladığı" (T. Tuna, Uzay ve Dünya, s. 27) şeklinde iddialar ileri sürülmektedir.


Her şeyden önce Dünya'nın iradi bir süreç içinde oluşmadığı "yoktan", "ol" demeyle birdenbire oluvermediği gerçeği, artık bilinci gerçeküstü önyargılarca çarpıtılmamış her ortalama bilgi sahibi insan açısından açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır. Dünya'nın oluşumu na ilişkin bilimsel görüiş, Dünya 'nın "yoktan" varolmadığı, sadece bel. li koşulların bir araya gelmesiyle insan ömrii ve hatta insanlık tarihiyle bile kıyaslanamayan uzun bir süreçte, maddenin bir biçiminden diğer biçimine (nicel birikimlerin nitel sıçraması şeklinde) dönüşümüyle oluştuğunu ortaya koyar. Bu oluşumda, gerek dört buçuk milyar yıl önceki ilk halinden önceki oluşurnda gerekse de bundan son. raki, yaşamın oluşabileceği koşulların oluşumuna kadarki sürecin hiçbir ,noktasında öznel bir iradeye, "ol" denince "oluvermeye" yer olmadığı ise ortadadır.
Tekrarla, bilinci çarpıtılamamış ve ortalama zekalı her insan için dünyanın oluşumu bilgisi ile "yaratılma" rivayeti uzlaştırılamaz bir karşıtlık oluşturmaktadır. Üstelik Güneş, Dünya vs. nin oluşumunda ve her şeyde kanıtlandığı gibi bilimin evrensel yasası olarak hiçbir şeyin yoktan var" olmayacağı gerçeği ışığında da "yaratılış"ın açıklanma koşulu yoktur.


Oysa Kur'an, Dünya'nın, Güneş'in, Ay'ın, göğün (ki bunların tümünü gerçek anlam ve niteliklerinden farklı olgular olarak algılamaktadır) sınava çekilmek üzere "yaratılan" insanoğluna mekan oluştursunlar diye iradi olarak ve altı gün içinde "ol" denerek yaratıldığı düşüncesindedir. Oysa nesnel gerçekliğin bilgisi bu rivayeti daha geçen yüzyıllarda cehalet çöplüğüne fırlatarak evrendeki her şeyin belli bir zaman ve mekan boyutuna bağlı olarak ve tabii maddenin kendi iç ve karşılıklı hareketinin sonucu oluştuğuna işaret eder. Bilime göre "ol" denmekle, evrimsiz ve birdenbire "oluveren" hiçbir şey olmadığı gibi yoktan var olma diye bir şey de yoktur Ona göre her şey bir başka şeyden ve mutlaka belli bir evrim sonucunda oluşmuştur. Bundan beşbuçuk milyar yıl sonra gerçekleşeceği sanılan dünyanın ölümü de gerçekte bir yok olma değil maddenin farklı biçimlerine dönüşme olarak gerçekleşecektir.


Gerek cahil insanlar gerekse de idealist düşünürler, mantık çarpıklıkları yanı sıra maddeye ilişkin bilginin yetersizliği nedeniyle, gözleyebildiğimiz ve gözleyemediğimiz her şeyin cevherini madde ötesi "varlık"larda ararlardı. Dolayısıyla açıklaması yapılamayanın "yaratılması" ve "düzenlenmesi"nde ilk nedeni, tanrı adını verdikleri madde ötesi bir "güç"te görürlerdi. Böylece basit yoldan her şeyin açıklaması yapılmış olurdu; tabii bu yoldan yapılan açıklama tek tek istisnai öğelerde bilimsel gerçekıere uydurulsa bile genel ve felsefi düzeyde çökmeye mahkumdur.


Nihayet "bilim, doğada değişmeyen bir nesne ya da gerçeklik bulunmadığını" ve tözün de, daha doğrusu her şeyi gerçekleştiren ana gücün de bizzat maddenin kendisi olduğunu kanıtladı. 1850'li yıllarda verili bilimsel gelişmelerden hareketle soruna felsefi düzeyde açıklık getirilmesinden yüz yıl kadar sonra nihayet fizik alanında da sorun açıklığa kavuşturuldu.
Bu konuda can alıcı buluş, Einstein tarafından, erkin, diğer deyişle herhangi bir işi gerçekleştirebilecek gücün, yani enerjinin bir kütlesi olduğunun ispat edilmesidir. "...Eskiden madde durgun ve kütle denilen özelliği ile elle tutulur bir nesne, erke ise kütlesiz ve gözle görünmez bir madde-karşıtı olarak bilinirdi. Einstein erke'nin de bir kütlesi olduğunu, kütle denilen özelliğin yoğunlaşmış erke'den başka bir şey olmadığını ve maddeyle erke'nin aynı şey olduğunu tanıtIadı" (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 306). Böylelikle idealistIerin ruhsal, fizikötesi saydığı enerjinin bir kütlesi olduğu, eş deyişle enerjinin de madde olduğu bilim çevrelerinde tartışma gündeminden çıktı.


"Einstein'ın tanıtına göre, hareketli bir cismin kütlesi o cismin hareketiyle birlikte artan enerjisinin kendisine katılması yüzünden artıyordu. Demek ki enerjinin de bir kütlesi vardi. Einstein herhangi bir madde parçasında bulunan enerjinin, o cismin kütlesinin, ışık hızının karesiyle çarpımına eşit olduğunu ünlü (E=mc2) formülü ile ortaya koymuştur. Bu demektir ki hareketli bir cisim, ışık hızına erişebilirse kütlesi de sonsuz olacaktır. Bu basit akıl yürütme, evrenin sonsuzluk nedenini de aydınlığa kavuşturmaktadır. Madde kütlesini atar ve ışık hızında yol alırsa buna enerji (erke) diyoruz. Bunun tersi gerçekleşir ve erke kütleleşirse buna da madde diyoruz" (a.g.e., s. 233).


"Şu halde, pek açıktır ki, erke=kütle=maddedir... Bu eşsiz tanıt sonsuzluk kavramını da anlaşılır bir anlama kavuşturmuştur: devimli cismin hızı ışık hızına erişince madde sonsuz olur… Artık dalgalar evreni, parçacıklar evreni, radyasyon, ışıklar, ısılar, sesler ve devimler gibi birbirlerine karşıt görünerek insan zekasını bunca yıl şaşırtan birçok değerler madde temelinde birleşmiş olmaktadırlar. Einstein, 16 Hazilan 1945 gününün gecesi, bütün bu değerleri birbirlerine dönüştürmeyi başarmıştır, birinin öbüründen başka bir şey olmadığını deneysel olarak tanıtlamış ve anlaşılmıştır. Daha 1840'larda J.R.Mayer, J.P. Joule; W.R. Grove, L.A. Colding ve H.Helmholdz erke 'nin yok olmayıp dönüştüğü yasasını bulmuşlar ve tanıtlamışlardı. Bunun sonucu olarak doğa, kendisini, maddenin bir biçiminden bir başka biçime dönüşmesinin sürekli süreci olarak biçim değiştirir. Hareket maddenin varolma biçimidir. Erke ise maddenin hareketsel dönüşüm özelliğidir" (a.g.e., s.93).


Bilimsel tanımıyla, "bilinçten bağımsız olarak varolan ve duyumlarla algılanarak bilinçte yansıyan tüm nesnel gerçekliği dile getiren" madde, gerek hareket biçimleri gerekse de çeşitlilik olarak sonsuzdur. Onun kendiliğinden hareketli ve gelişken olan niteliğinin saptanmasıyla artık uzayda ve keza maddenin sakınımı yasası çerçevesinde zamanda tanrıya yer kalmamıştır. Bilim maddenin "sadece cisimleri meydana getiren küçük parçacıklar değil, bütün kozmik evren, nebulalar, gezegenler, radrasyonlar, elektromanyetik ve nükleer alanlarını kapsadığını ortaya koymuş, onu; "içlerinde hiçbir şey değişmeyen bir atomlar bütünü olarak değil, içlerinde değişik güçler ve gerilimler bulunan erke'sel alanlar olarak görmek" gerektiğini tanıtlamış, dolayısıyla evrende mutlak sanılan fizikötesi güçlerin, tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşam hakkına son vermiştir. "Hele bir kez maddeye evet densin, Tanrı'nın madde olmadığını kimse kanıtlayamaz" diyen metafizik felsefenin babalarından Papaz Berkeley'in korkusu da böylece haklılık zeminine oturmuştur.


Çağdaş bilimin verileri ışığında, "...madde ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, ne var ki sürekli olarak değişir ve bir halden başka bir hale geçer. Evren bu sürekli ve sonsuz değişimin tarihsel süreci içinde gerçekleşmiştir... Hareket maddenin varlık biçimidir. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde hareketsiz madde olamayacağı gibi. Einstein'ın bütün açıklığıyla gösterdiği üzere hiçbir zaman ve hiçbiryerde maddesiz hareket de olmaz... ve bu hareket sadece mekanik olan bir hareket biçimi değil, sonsuz değişim ve dönüşümlerin tümünü dile getirir. Maddenin sonsuzluğuna ve çeşitliliğine, onun hareketinin sonsuzluğu ve çeşitliliği eş düşer... Evrensel yaşamın sonsuz sürecinde sonsuz sayıda daha birçok yeni biçimler de eklenecektir. Bu bir kehanet değil, evrenseloluşumun günümüze kadar olagelmiş gelişme sürecinin tamdadığı bir gerçektir..." (a.g.e., s. 305)


Bu temel belirlemeler ışığında evrenin ilk maddesi sanılan Kozmik Yumurta'nın, henüz açıklığa kavuşturulmamış biçimlerinden maddenin evrimi sırasında bir aşama olmaktan ibaret olduğu ve tabii bilimin ondaki sırları ve öncesini ve öncesinin öncesini de mutlaka açığa çıkaracağı sonucuna varmak durumundayız.
Bu durumda tüm metafizik koşullanmalardan sıyrılarak şu bilimsel soyutlamaya varabiliriz: "Evrensel sonsuzlukta madde, belli bir bölgede yoğunlaşmış ve sonra bir patlamayla sonsuzluğa doğru yayılmıştır. Tüm sonsuzluğu dile getiren evren deyimini bizim bilebildiğimiz ve hesaplayabildiğimiz bir bölgeyle sınırlarsak, demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Ne var ki, bu başlangıç, gene de evrensel ilksizlik ve sonsuzluk içindedir ve geniş anlamda tüm evrensel bir başlangıç anlamında değildir. Daha açık bir deyişle ilksizlik ve sonsuzluk içinde, bilinmeyen bir biçimden dönüşmüş olan madde, yeni bir biçim olarak evrensel oluşumuna başlamıştır" (a.g.e., s. 218).


Sonsuzluk sorununu biraz daha açalım: Evrende her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğu bilimsel gerçeği, bilimsel niteliğine uygun olarak yine ancak bilimsel yasalar çerçevesinde anlaşılabilir. Aksi takdirde metafizik felsefecilerin yaptığı gibi bilimsel verilerden bilirnsel verilerden bilim karşıtı masallar üretilmesinin önü alınamaz. Aristo bin yıllar öncesinden hortlatılıp, "madem ki herşeyin bir doğumu olduğu doğrudur, o halde bilim her şeyi sonuç itibarıyle Tanrı'nın yarattığını ispat ediyor demektir; demek ki yaratılış rivayetindeki göklerin ve yerin yaratıldığı doğru olmasa bile, onların kendinden oluştuğu Kozmik Yumurta'nın Tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü bilime uygundur" şeklinde bilim karşıtı saçmalıkların bilim çevrelerinde bile meşruluk zemini bulması kolaylaşır.(10) Gerçi bilimin felsefi bütünlük içinde kavranamaması (11) veya bilinçli çarpıtmalarla çıkarılacak böylesi bilim karşıtı görüşler felsefi düzeyde pek çürük kalacaklardır, ancak yine de böylesi bir yanılgının önemi ve siyasal sonuçları açısından konunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.


Dünyamızın başlangıcı olduğu gibi sonu da olacaktır; ancak yoktan var olmadığı gibi vardan da yok olmayacaktır.
Bu noktada aslolan, şeylerin bir doğumu, yaşamı ve ölümü olduğu, dolayısıyla her şeyin tarihsel olduğunu kavramakla sınırlı olmayıp, ondan öte bunun bilimsel anlamı ve yasalarını kavramaktır; ki en geniş anlamda bu, bilimsel felsefenin kavranması demektir. Kaldı ki sorun bu bütünlük içinde kavranmayınca tek tek bilimsel yasaları bulan veya çok değerli buluşlar yapan pek çok bilim adamı da, Newton örneğinde gördüğümüz gibi idealizmin alanından kendini kurtaramaz.
Evrende tüm olay ve olgular maddesel temelde birbirlerinden türemişlerdir.


"Evrendeki tüm olay ve olgular maddenin zaman ve uzay içindeki hareket ve değişimlerinin ve gelişmesinin ürünüdür. Bu sürekli maddesel gelişme nitelikçe farklı olay ve olgular meydana getirmiştir." Ve bu süreç maddenin sakınımı yasası, yani hiçbir şeyin yoktan var olmayıp vardan yok olamayacağı yasasıyla bilimsel anlamda kavranabilir. "Bu demektir ki evren şu anda varsa, hep var olmuştur ve hep var olmakta devam edecektir. Madde, var olduğu içindir ki daima var olacaktır. Çünkü bu fiziksel kimya yasasına göre yok olmaz. Eğer evrende hiçbir şeyin var olmadığı bir zaman olmuşsa, o zaman yok'u var edecek herhangi bir şeyin de var olmaması gerekir.


Einstein 'sonlu maddenin yasalarının, sonsuz maddeye, eşdeyişle evrensel alana genişletilmesi uygun değildir' diye yazmıştır. Madde sürekli olarak biçim değiştirmektedir ve yepyeni somut biçimler altında var olmakta devam edecektir. Nicel değişimler birikir ve bir sıçramayla nitel değişimlere yol açar. Evrende yepyeni yıldızların, hem de kümeler halinde her an doğmakta olduğu tanıtlanmıştır. Dünyamız da sonsuz evrendeki her sonlu gibi, bir gün sona erecek;ve bu, evrimsel sarmalın sadece bir dolanımının son'u olacaktır. Ama bu son, yok edilemez rnaddenin evriminde yepyeni bir aşamanın gerçekleşmesini de sağlayacaktır (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 377-378).


Azetle "Hiçten hiçbir şey meydana gelmeyeceğine göre, her şeyin kendisinden çıktığı şey bir hiç değil bir varlık", yani madde ötesi bir ruh değil bizzat madde olmak.durumundadır. Evet, "bilimin sadece varların işleyişini ve prensiplerini açıklamaya çalıştığı" doğrudur. Gerçekten de o, cahil ve .okumuş-cahil idealistlerin kafa yorduğu, olmayan şeylerle uğraşmaz. Veyine bu varlarla, somut olanla uğraşan bilim, temel-evrensel yasalarından biri olarak tanıtlamıştır ki, varın yoktan meydana gelmesi olanaksızdır. Dolayısıyla evrenin kendisinden oluştuğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın yoktan "yaratıldığı" düşüncesi bilimsel değildir.


Bilimin mantık tutarlılığı içinde bu "yumurta"nın da kendinden oluştuğu maddenin bir diğer biçimi mutlak bir kesinlik ıçinde vardır ve bilim, onun nasıl bir şey olduğunu, maddenin katı, sıvı, gaz, plazma, elektromanyetik alan, gravitasyonal alan, nükleer alan şeklinde saptanmış yedi temel durumundan veya belki de henüz saptanamamış bir başka durumundan hangisinin dönüşümüyle oluştuğunu, aynı zamanda o "yumurta" nın kaç milyar yıllık bir zamandan sonra patladığını, ve daha henüz düşünemediğimiz olasılıkların tümünü ortaya çıkaracaktır. Bilim felsefesi açısından bu noktada kuşkuya yer yoktur.


Nasıl ki dünyanın yaratılmadığını, maddenin uzay ve zaman içindeki dönüşümüyle oluştuğunu ve oluşumun da altı gün içinde değil milyarlarca yıldaki oluşumların ürünü olarak gerçekleştiğini, nasıl ki Güneş'in Dünya'dan sonra değil ondan önce oluştuğunu, nasıl göklerin yedi tabakalı bir çatı olmayıp dört boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ve sonsuz sayıda sistemlerin sınırsız bütünlüğü olduğunu, daha ötesi enerjinin de maddenin bir biçimi olduğunu ve maddenin daha görünen görünmeyen diğer biçimleri olduğunu ve "yokoluş", "varoluş" sanılan değişimlerin de gerçekte maddenin bu biçimlerinin birbirine dönüşmesinden başka bir bilimsel anlama sahip olmadığını ortaya çıkarmışsa, bu sürecin verdiği özgüven ve birikim ve tanıtlanmış yasalar ışığında, "Kozmik Yumurta"nın öncesi ve niteliklerini de ortaya çıkaracaktır.


Dolayısıyla bilimin gerek mantığı gerekse yasalan çerçevesinde şu nokta her halükarda çok nettir: "Kozmik Yumurta"nın yaratıldığı (yoktan var edildiği) esprisinden hareketle ancak cahil insanlara yönelik kandırmacalar yapılabilir; nitekim yapılmakta olan da budur.


Ve tabii bilimsel çevrelerdeki bu gelişme, bilimin sonuç ürünlerini dinsel masallara yamamaya çalışan demagogların elinde tam anlamıyla ifrata vardınlarak, "Kainat yoktan var edilmiştir, sıfırdan, olmayandan, mevcut bulunmayandan şekil ve vücut bulmuş, oluşmuş, oturmuş, düzene girmiş, tek kelimeyle olmuştur. 'Bir şeyin olmasını isteyince ona 'ol' deriz, o da oluverir (AI-i lmran-47)" şeklinde, cahil insanların bilincini çarpıtmanın, onları alenen aldatmanın bilim maskeli aracı haline getiriliverir.
Tabii bu noktada "yaratma" safsatasını Kozmik Yumurta sürecinde kabul etsek bile, burdan Kur'an'a en küçük bir destek üretilemeyecektir; çünkü ondaki "yaratma" (önceki bölümlerde ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi) bambaşka ve oldukça ilkel bir içeriktedir.


Bu noktada en tipik örnek, bilimin dev adımlar atmasının yolunu açan büyük bilginlerden Newton tarafından verilmektedir. Kendisi dindar bir insan olan Newton. gerçekte yaptığı buluşuyla Tanrı'nın dünya üzerindeki egemenliğine son veriyordu. Artık, "Tanrı, yaratan ve ilk hareketi veren kişi düzeyine düşürülmüştü. Her şeyi o yaratmıştı, ama daha sonra her şey doğa yasalarına uygun olarak gelişmek zorundaydı. Dinin yerdeki, gökteki her olayda elini gördüğü Tanrı, böylece evrenin dışına sürülüyor, kendisi de kanunlara tabi bir hükümdar durumuna düşürülüyordu.


Gök cisimlerinin hareketinin çekim yasasıyla kesin bir açıklamaya kavuşturulması sonucunda, dünyanın evrenin merkezi ve dolayısıyla insanın Tanrı'nın ayrıcalıklı yaratığı olduğu biçimindeki teoriye kesin bir darbe vurulmuş oluyordu. Kendisi dindar bir kimse olan Newton, kendi fizık kuramı ile kendi kafasında da Tanrı'ya Dünya üstünde yer bırakmıyordu, onu ancak homojen biçimde uzaya yerleştiriyordu. Uzayın Tanrı'nın bilinci olduğu, bu yüzden de mutlak olması gerektiğini savunuyordu.

Aslında geliştirdiği mekanik kuramın da temel zaafı olan bu mutlaklık kuramı, daha sonra uzayın da zamanın da göreceliğini kanıtlayan Einstein tarafından çürütülecek, tanrı uzaydan da kovulacak ve bilim yoluna devam edecekti." (2000'e Doğru, Yıl 1, sayı 3, 18 Ocak 1987).
Dünyamız, belli koşulların bir araya gelmesiyle uzayda var olan maddelerin iç evriminin sonucU olarak yeni bileşimlerle, maddesel sürecin bir durumdan başka bir duruma dönüşmesi şeklinde, diğer deyişle nicel birikimlerden nitelik değişimine uğramasıyla oluşmuştur. Bu bağlamda bir maddeden farklı bir maddeye somut bir dönüşümle gerçekleştiği gibi, aynı şekilde madde olarak yine yok olmayacak, sadece başka madde veya maddelere dönüşecektir. Yani bilimsel kavrayış içinde her gelişme aşamasının sonu, yeni bir gelişme aşamasının başlangıcı olarak birbirini takip edecek ve bu süreklilik içinde madde hep var olacak ve sonsuz varlığını ve değişimini sürdürecektir.


Kaynak: Erdoğan Aydın, Islamiyet ve Bilim, İslamiyet Gerçeği 2, Cumhuriyet Kitapları
Dünün bilinmeyeni bugünün bilinenidir. Bugünün bilinmeyeni de yarının bilineni olacaktır.(M.K.)

Konuyla ilgili bir başka yazı için bkz: Evrenin Genişlemesi Mucizesi

Fil Suresi Masalı

Kur'ân'in 105ci sûresi “el-Fîl” basligini tasir. Bu basligi tasimasinin nedeni, Mekke'yi ele geçirip Kâ'be'yi yikmak ve hiristiyanligi Arabistanda yaymak isteyen Habes'li Ebrehe'nin fil'lerden olusan ordusunun, Tanri tarafindan helâk edilmesiyle ilgili âyet'leri kapsamasindandir. Bu âyet'ler söyle: “1) Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? 2) Onlarin kötü planlarini bosa çikarmadi mi? 3) Onlarin üstüne ebâbil kuslarini gönderdi. 4) O kuslar, onlarin üzerlerine piskin tugladan yapilmis taslar atiyorlardi. 5) Böylece Allah onlari yenilip çignenmis ekine çevirdi” (K. 105, Fil, 1-5)

Kuskusuz ki sadece bu âyet'leri okumakla fil masalinin ne oldugunu anlamaga imkân yok. Basta Beyzavî, Zemâkserî, Celâlledin, ve Abulfida gibi ünlüler olmak üzere yorumcularin açiklamalarindan, ve diger kaynaklardaki bilgilerden çikarilabilecek sonuç su ki Tanri, Yahudileri Yemen'de Habesli Hiristiyan'lara yenik düsürtmüs, ve fakat sonra Hiristiyan'larin Mekke'yi alip Kâ'be'yi yikmak ve hiristiyanligi Arabistan'da yaymak istediklerini anlayinca, bu kez Ebrehe'nin komutasindaki habes ordusunu yok edip Muhammed'in gelisini ve Islâm'in yerlesmesini saglamak istemistir.

Fil olayi'nin İslâm kaynaklarina göre olusumu söyle:
Daha önce Arabistan'in Yemen bölgesinde yasamakta iken Afrika'ya geçmis bir toplum olan Habes'liler hiristiyan idiler. Terkettikleri yerlere, Himyer hükümdarligi egemen olmustu. Fakat Milâdî besinci yüzyil'da Habesliler Yemen'e geri dönmege baslarlar ve yavas yavas güçlenmekle orayi ele geçirirler. Ancak Himyerî reis'lerinden Zû Nuvâs Habeslilere karsi ayaklanir ve egemenligini kurar.

Zû Nuvâs yahudiligi kabul etmis bulundugundan hiristiyanlara karsi zulüm siyâsetine basvurur, ve örnegin Necrân hiristiyanlarina eziyet eder. Hiristiyanlarin zülmedilmesine göz yummak istemeyen Bizans Imparatorlugu'nun yardimlariyle Habes hükümdarlari, Miladin 526.ci yilinda, Yahudi'leri yenerek Yemen'i ele geçirirler. Bunun böyle olmasini yine Tanri istemis olmalidir, çünkü Tanri Isa'yi göndermekle hiristiyanlari, Yahudilere nazaran “daha yüksek bir din seviyesinde” kilmistir! Yemen'in hiristiyan egemenligi altina girmesinden az zaman, Ebrahe (“Abraha”, ki habesce “Ibrahim” demektir), “Al-Asram” lakabiyle habesistan valisi olarak Yemen'in yönetimini ele alir.

Fakat Ebrehe, hiristiyanligi yaymak ve Mekke'yi fethedip Kâ'be'yi yikmak ve bütün Arabistan'i ele geçirmek amacindadir. Hattâ bu maksatla San'a mevkiinde büyük bir kilise yaptirtmis ve Araplarin bu kilisede ibâdet etmelerini saglamak istemistir. Amacini gerçeklestirmek üzere fil'lerle güçlendirdigi ordusunun basina geçerek Mekke üzerine yürür. Bu güce karsi Mekke'lilerin yapabilecekleri bir sey yoktur. Ancak ne var ki Ebrehe'nin bindigi fil, Mekke'ye yaklasildikta yürümek istemez, yere çöküp bekler.

Çünkü güyâ Mekkeli'lerden Nufeyl b. Habib adindaki bir Arap, kimselerin farkina varamayacagi bir sekilde fil'in yanina gelerek kulagina “Burasi kutsal bir topraktir, yere çök ve ilerleme” diye fisildamistir. Muhtemelen bunu yaptiran Tanri'dir, çünkü Tanri, Mekke'nin ve özellikle Kâ'be'nin Ebrehe tarafindan ele geçirilmesini önlemek istemistir. Fakat Tanri bununla kalmaz, ayrica kuslarini gönderir ve kuslar “piskin tugladan yapilmis taslar” atarak Ebrehe'nin ordusunu yerle bir ederler. Bu olduktan sonra Tanri bir de sel felâketi yaratir ki, hem ölenlerin vucudlarini ve hem de henüz ölmemis olanlari yok etmege yeter.

Çünkü her seyi önceden bilen ve düzenleyen Tanri, Ebrehe'nin meraminin Kâ'be'yi yikip hiristiyanligi yaymak oldugunu görmüs ve onu “ilâhî bir mucize” ile yere vurmus, böylece Muhammed'in gelisini ve Islâm'in yerlesmesini saglamak istemistir. Bundan dolayidir ki Islâm yazarlari, Muhammed'in dogum tarihini Fil olayina göre hesaplarlar: güyâ Muhammed fil olayindan iki ay sonra dünyâya gözlerini açmis ve bu tarihten kirk yil sonra Islâm'i yerlestirmege baslamistir 13.

Masal olmaktan ileri geçmeyen fil olayi ile ilgili sûre'nin Kur'ân'in ilk nüshasinda bulunmayip Osman zamaninda hazirlanan nüsha'da yer aldigi, bu itibarla Muhammed tarafindan bildirilmis olmasinin belli bulunmadigi söylenir.


1 Beyzavî gibi kaynaklarin bildirmesine göre güyâ bu sekilde konusan kisilerin evleri bir kaç gün sonra hizmetçialri tarafindan yakilmistir. Bkz. G. Sale, age. sh.107, not. 2
2 Diyânet Vakfi çevirisi, Mâide 69 âyeti'nin ayorumuna bakiniz,
3 Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Diyânet Islr. Bask. yayinlari, Cilty VIII, sh. 451)
4 Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi..., (Millî Egitim Bakanligi yayinlari, Ankara 1966, cilt II, sh. 787-8)
5 (Tafsir al-Tabarî, ve Tafsir al-Kurtubî gibi kaynaklarda yer alan bu rivâyet için Ahmet Suphi Firat'in Islâm Ansiklopedisi'ndeki “Uzeyr” sözcügüne bakiniz.
6 ibid.
7 G. Sale, age , sh. 244, not.1-2
8 Bkz. Diyânet Baskanligi çevirisinde, En'âm sûresi'nin 159.cu âyeti'nin açiklanmasi.
9 Ayricada, hiç kimsenin çiplak olarak Kâ'beyi ziyâret edemeyecegi, ve müsrik kabileler tarafindan bozulmamis andlasmalarin andlasma suresinin sonuna kadar yürürlükte kalacagi açiklanmistir. (Bu konuda Diyânet Vakfi'nin Tevbe sûresi ile ilgili açiklamasina bakiniz)
10 Bu hadîs'ler için Buharî'nin Kitab'ur-Rikâk, ve Müslim'in Kitab'ul-Iman, ve yine Müslim'in Kitab'ut- Tevbe adli yapitlarina bkz. Ayrica bkz. Imam Nevevî'nin Riyâz'üs Sâlihîn Tercümesi, (Merve yayinalri, Istanbul 1992, Cilt I. sh. 395)
11 Bu konuda bkz. G. Sale, age, sh. 431, Not. 3)
12 Diyânet Vakfi, age, sh. 572.
13
Bu konuda benim “Seriât'tan Kissa'lar” adli kitabima bakiniz (Kaynak yayinlari, Istanbul, 1996, sh. 56)

Evrenin Kökeni

Victor Stenger’ın Tanrı: Başarısız Hipotez adlı kitabından bölümler aktarmaya devam ediyorum. Bu bölümde Stenger evrenin kökenine ve bu konunun tanrının varlığına dair bir argüman olarak kullanılmasına değiniyor. Bu yazıyı kelâm kozmolojik argümanının konu edildiği ve birinci önermesinin konu edildiği Başlangıç ve Neden başlıklı yazının devamı olarak değerlendirmek mümkün. Bu yazıda da kelâm kozmolojik argümanının ikinci önermesi ele alınıyor.

Köken

Bununla birlikte kelâm argümanına bir darbe de ikinci önermenin yanlış olduğu gerçeğiyle gelmektedir. Yukarda gördüğümüz gibi evrenin büyük patlama ile başladığı iddiasının günümüz fizik ve kozmoloji biliminde hiçbir temeli yoktur.
Büyük patlamayı onaylayan gözlemlerin hiçbiri önceki bir evrenin varolduğu olasılığını dışlamaz. Evrenimizin daha önce var olan başka bir evrenden, kuantum tünellemesi veya kuantum dalgalanması denilen bir olayla ortaya çıktığını ileri süren makenizmalara ilişkin teorik modeller yayımlanmıştır. Evrenin ilk anlarını tarif eden matematiksel formüller zaman ekseninin diğer tarafı için de geçerlidir, yani evrenin büyük patlama ile başladığını varsaymamız için hiçbir neden bulunmamaktadır.
Kavranabilir Kozmos (The Comprehensible Cosmos)’ta, matematik veya fizikte üniversite eğitimi almış herhangi birinin anlayabileceği düzeyde matematiğin kullanıldığı, evreninin tamamen doğal bir kökenine ilişkin bir senaryo ortaya koydum. Bu senaryo James Hartle ve Stephen Hawking’in sınırsız evren modelini (no boundary model) temel almaktadır. Bu modelde evrenini uzay ve zamanda başlangıcı veya sonu yoktur. Benim sunduğum modelde evrenimiz, önceki tüm zamanda varolmuş başka bir evrendeki Planck zamanındaki kaostan tünellenmiş olarak tarif edilmektedir.
Zamanın Kısa Tarihi‘nde teknik detaylarından kaçınmış olsa da sınırsız evren modeli Hawking’in sıkça alıntı yapılan sözlerinin temelidir: “Evreninin başlangıcı olması durumunda bir yaratıcısı olduğunu varsayabiliriz. Fakat eğer evren gerçekten tamamen kendine yetiyorsa, kendinden başka hiçbir şeye gerek duymuyorsa ve sınırları veya kenarları yoksa, o zaman ne başlangıcı ne de sonu olur; sadece basitçe varolur. O zaman bir yaratıcıya ne gerek var?”
Önde gelen fizikçi ve kozmologlar saygın bilim dergilerinde, evrenin hiçlikten doğal olarak ortaya çıktığı bir takım senaryolar yayımladılar. Bugün için bunların hiçbiri evrenin tam olarak nasıl ortaya çıktığını kanıtlayabilmiş değil. Ama bunların yaptığı şey, bu bilgi boşluğunu temel alan Tanrının varlığına ilişkin argümanların başarısızlığını göstermektir. Çünkü, elimizdeki bilgiler ışığında makul doğal mekanizmalar sunulabilmektedir.
Vurguladığım gibi güncel bilimsel bilgideki bir boşluk için makul bilimsel bir açıklama varsa boşlukların tanrısı argümanı başarısız olur. Evrenin kesin kökeni konusunun bilimsel bilgi dağarcığında bir boşluk olarak kaldığına itiraz etmiyorum. Ama bu kökene ilişkin akla yatkın herhangi bir bilimsel açıklamadan mahrum olduğumuz görüşüne de karşı çıkıyorum.
Kısaca, deneysel veriler ve bu verileri başarılı bir şekilde tarif eden teoriler, evrenin maksatlı (bir amaca yönelik) bir yaratılışın eseri olmadığına işaret etmektedir. En iyi ve güncel bilimsel birikimimize dayanarak maksatlı bir yaratılışın kozmolojik izlerini bırakan bir yaratıcının var olmadığını söyleyebiliriz. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 125-127)

www.bilimfelsefedin.org sitesinden alınmıştır.

Atatürk'ün Din Hakkında Sansürlenen Görüşleri



Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
Biri Batılılaşma konusunda...
Diğeri din konusunda...

İlki, Atatürk'ün hedef olarak Avrupa'yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
İkincisi, -dinci kesimin ve medyanın sürekli yaptığı gibi- ısrarla Atatürk'ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım'la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuyu belgeleriyle birlikte açığa kavuşturmak gerekiyor.

***

İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:


"Osmanlı İmparatorluğu, Batı'ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye'de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir?"

***

Din meselesine gelince...

İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.

Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:

***


"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların vesairesin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.”


“Bu pek tabii idi. çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler." 

"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)"


"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."

Aynı kitaptan devam edelim:


"Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlûkudur. İptidai insanların, tabiatın her şeyinden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz. İlk his ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğinin mutlak surette yapmaya kalkışmış olması düşünülemez. İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır. Memnular ve hurafeler üzerine kurulan birçok adetler ve ananeler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır, o kadar ki düşünce ve hareket serbestîsi gibi bir hak mefhum malum olmamıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah namına idare ederdi."


"Hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah'a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular."

***

Yeterince açık değil mi?

Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?

Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...

İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.

"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.

Şimdi de Atatürk'ün 1931 yılında liselerde okutulması için basılan tarih kitabına yazdığı satırları görelim:

***


"Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah’ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur." 


"...din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka bir şey değildir. Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla, utanmaksızın tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. Tüm dönemlerde toplumun kutsallaştırdığı boş düşüncelerden tehlikesizce sıyrılmak imkânsızdır." 


"Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu."


"Arabistan'ın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsup yerler vardı. Muhammed'in neş'et etmiş olduğu Mekke'de ki Kabe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. İbrahim oğlu İsmail ile birlikte Kabe'yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti, bu taş sonradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi sonradan uydurulmuş masallardır."


***

Konuyla ilgili diğer yazılarına bir göz atalım:


"evet Karabekir, arapoğlu’nun yavelerini (uydurmalarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler." - Kaynak: Atatürk, Kazım Karabekir, Paşaların kavgası


"prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." - Kaynak: Atatürk, Cumhuriyet Halk partisi Programı, Söylev ve Demeçleri / cilt 1 / sf. 389


"Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." - Kaynak: ATATÜRK, 1933, Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip'e hitaben, İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi


"Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, pozitif bilimdir." - Kaynak: Atatürk, 1933, 10.Yıl Nutku, Söylev ve Demeçleri


"Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla, asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil; doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz" (1937 Yasama Yılı Meclis Açılış Konuşması - Mustafa Kemal Atatürk)


Söz konusu el yazmalarını gözünüzle görmek istiyorsanız buyrun:











Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitapların bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.


Düşünce özgürlüğü mü dediniz?



Atatürk'ün şimdiye kadar yayınlanmamış fotoğraflarından. Etrafını saran yüzlerdeki ilgi ve hayranlık dikkate değer. Yanında koruma görevlisi bulunmayışı da gözden kaçmıyor.



Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal, Atatürk, ateist, Atatürk ateist miydi, Atatürk ateist mi, Atatürk gerçekten ateist miydi, ateizm, dinsiz, dinsiz miydi, dinsizlik, inançsız, islam, düşünce, fikirleri, din, arap, müslüman, sansür, götüş, medeni bilgiler, tarih, el yazması, kitap, peygamber, 

Domuz eti mucizesi

Domuz etinde trişin olma ihtimalini ileri sürerek domuzun sağlığa zararlı olduğunu söyleyenler var ve güya Kuran bu domuzu zararlı diye yasaklamış.
Domuzda trişin olabilirmiş.Bir kere koyundan da şarbon bulaşabilir koyun helal oysa şarbon çok tehlikeli bir zoonoz. Ayrıca trişin domuz eti pişirilince ölür. Trişinin ölmesi için 70 derece sıcaklık yeterlidir. Bu sıcaklığa da piknik tüpünün üstünde pişirseniz gayet rahat ulaşırsınız.

Domuz kendi pisliğini yer derler oysa tavuk açıktaki her hayvanın pisliğini karıştırır. Tavuk haram değildir, yenir. Domuz eşini kıskanmaz derler. Yahu keçi ya da koyun eşini mi kıskanır sanki? Bütün bunları bırakalım Avrupalılar domuz yer eğer domuz zararlı olsa idi Avrupa'nın hastalıktan kırılması lazımdı oysa Avrupalıların daha dinç olduğunu ve daha uzun yaşadığını biliyoruz.

Bunlar safsata anladık, peki neden yasaktır domuz? Çünkü domuz Yahudilerde de yasaktır ve Muhammed Kuran'daki pek çok şeyi Tevrat'tan araklamıştır. Peki domuz Yahudilikte neden yasaktır? İşte buna dikkat etmek gerek. Yahudilik nerde doğmuştu? Mısır'da.

Eski Mısır'da domuz pis kabul edilir. Domuza değenin elbiseleriyle beraber Nil nehrine atlayıp yıkanması gerekir. Sadece yılda iki kez tanrılara domuz kurban ederler ve bu zamanlarda domuz yerler yılın geri kalan kısmında domuz yemezler. Domuz çobanları tapınaklara sokulmaz. Bunlara kızda verilmez kendi aralarında evlenirler. İşte Museviliğin ortaya çıktığı Eski Mısır'daki tuhaf gelenek. Museviler bunu Mısırlılardan alıyor Muhammed de Tevrat'tan.

Kuran Edebi Yönden Mucizedir İddiası

İslamcılar: “Kur’an-ı Kerim, edebi yönden hayranlık uyandırıcı, benzersiz bir üsluba sahiptir.” Derler. Kuran’ın benzersiz bir üsluba sahip olduğu doğrudur ancak ne kadar hayranlık uyandırıcı olduğu tartışılır. Kuran da üslup o kadar kötü konular o kadar kopuk ve o kadar karman çormandır ki, bugün bir ilkokul çocuğu bile bazı şeyleri Kuran’dan daha düzgün ifade edebilir.

Bakın Kuran’da nasıl edebî mucizeler var görelim. Kuran’da Allah resmen yemin eder hem de 200 küsür kere. Allah’ın sürekli yemin etmesi oldukça ilginç olmakla beraber mucize falan değildir. Olsa olsa saçmalıktır. Hele hele Allah evin tavanına, deve derisine, incire, zeytine yemin ediyorsa bu hepten saçmalıktır.

Muhammed Kuran’ın Allah’ın sözleri olduğunu iddia etmiştir oysa Kuran’da bakın nasıl bir ayet var: İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir. (ZARİYAT SURESİ / 23)
Burda Allah’ı anarak yemin eden Allah mı yoksa Muhammed’in kendisi mi?

Bir de şuna bakalım: Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (TEVBE - 30)

Allah onları kahretsin sözü hiç Allah’a ait olur mu? Muhammed aynı hatayı Münafıkun suresi 4. ayette de yapar. Dahası bu hatalar yetmiyormuş gibi bir de hud suresinin ikinci ayetinde: Öyle ki, Allah'tan başkasına ibâdet etmiyesiniz. Ben de şüphesiz O'ndan (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim. Der burda sözü söyleyen Allah mı yoksa Muhammed mi?

Kuran’ın benzeri yazılamazmış. Aslında o kadar kötü ve berbat bir üslup ki bu bakımdan benzeri yazılamaz diyorlarsa doğrudur. Peki benzerini yazmaya kalkışanlar neden öldürülmüştür?

Nadir bin Haris diye biri vardır. Muhammed dinini yaymak isterken Kureyşliler, rahatsız olmaya Muhammed hakkında meczup, deli, sihirbaz, yalancı gibi şeyler söylemeye başlamışlardı. Bunun üzerine Nadir:

"Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kahin, sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali, bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed'e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim." (İbn Hişam, cilt 1. sh. 320-321) Der. Irak’a gider. Orda eski Acem krallarının öykülerini, eskilerden kalma manzum mitolojik hikayeler, Rüstem ve İsfendiyar öyküleri vs. şeyler öğrenir.

“Resûlullah bir mecliste oturduğu zaman oradakilere Allah'ı hatırlatır, geçmiş milletlerin başlarına gelen azaplardan, Allah'ın gazabına uğramaktan kavmini uyarırdı. Resûlullah gittikten sonra bu adam onun peşinden kalkar:
—Ey Kureyş Vallahi ben ondan güzel konuşurum; bana gelin. Ben ondan daha güzel hikâyeler anlatırım, der sonra başlar Acem krallarından, Rüstem ve İsfendiyar’dan hikâyeler söyler, daha sonra ilâve ederdi:
— Muhammed ne ile benden daha güzel söz söylüyormuş? Ben de Allah'ın indirdiği gibi indiririm der. Kendi kafasından ayetlerin üslubuna benzeyen cümleler söylerdi.”(İslamî bir siteden alıntı)


İşte bu Nadir bin Haris Bedir Savaşı’nda esir düşmüştü Muhammed diğer esirleri fidye karşılığı serbest bıraktığı halde Nadir’i serbest bıraktırmayıp başını kestirerek öldürtmüş böylece ondan kurtulmuştu. Bundan başka Museylime ve Tuleyha gibi şairlerin de peygamberlik iddia ettiklerini onların da taraftarları olduğunu ve Müslümanlarla savaştıklarını İslâmî kaynaklardan öğrenebilirsiniz. Demek ki neymiş, benzerini bırak daha güzeli bile yazılabilirmiş.

Kıskanç, kinci, tutarsız Yahve

Mısır’dan Çıkış’ta bakalım Tevrat’ın Yahvesi İslam’ın Allah’ı ne diyor...

Çık.34: 14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB, kıskanç bir Tanrı'yım.
Benden başka ilah yoktur, demiyor bilakis var. Başka ilahların varlığını kabul ediyor ve onlara tapmayacaksınız diyor. Çünkü onlara taparsak bu ilah onlara tapmamızı kıskanırmış. Hiç olmayan bir şey kıskanılır mı? Elbette hayır. Demek ki başka tanrılar var ve Yahve ya da Yehova artık her ne ise adı şu Tevrat’ın tanrısı bu başka ilahlara karşı o kadar kıskançlık duyuyor ki başka ilahlara tapanları yakmaya üstlerine gazap yağdırmaya kadar vardırıyor işi.
Pekiyi bütün bunlardan sonra diniyor mu öfkesi? Ne mümkün... Hapı yuttun torununun torunu bile o başka ilaha tapmasa dahi o da hapı yuttu. Ben mi diyorum yoo Yehova diyor:
Çık.20:5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.
Nasıl hastalıklı bir kinse artık... Hani yani negatif Ateist de olsam bazan bu tür sapıklıkları okuyunca tanrıya iman edesim geliyor. Neden mi? Bu tarz bir psikopatlık, böyle cani bir sapıklık, böyle bir vampirlik insanüstü bir şeyde olabilir ancak. Bir insan bunu yazacak kadar bu tehditleri savuracak kadar üstün bir psikopatlık gösteremez. Şuna bir bakalım:
Yşa.13: 16 Yavruları gözleri önünde parçalanacak, Evleri yağmalanacak, Kadınlarının ırzına geçilecek.
Kuran’ın Tevrat’ı Allah kelamı saydığı ve doğruladığını daha önce anlatmıştım (bakınız) şu halde bunlar da Kuran’a göre bu sapıklıklar, Hakk’ın sözü. Ama biz şimdi bunu bir tarafa bırakalım ilk ayete tekrar dönelim:
Çık.34: 14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB, kıskanç bir Tanrı'yım.
Musevilik sizin de bildiğiniz gibi Mısır’da doğuyor çok tanrılı bir başka dinin olduğu domuzun pis ve mundar kabul edildiği Mısır... Oranın eski çok tanrılı dinine ne kadar da benziyor. Saçmalık ve tutarsızlıklarıyla bir yandan da İslam’a benziyor. Şimdi şu ayete dikkat edelim: Nah.1: 2 RAB kıskanç, öç alıcı bir Tanrı'dır. Öç alır ve gazapla doludur. Hasımlarından öç alır, Düşmanlarına karşı öfkesi süreklidir.
Bir de şuna bakalım: Eyüp.5: 2 Aptalı üzüntü öldürür,Budalayı kıskançlık bitirir. Tevrat hem Rabbin kıskanç olduğunu bilmemkaç yerde tekrar tekrar söylüyor hem de sonra kalkıp “Budalayı kıskançlık bitirir” diyebiliyor. Tıpkı iki yüz küsür kez yemin eden Kuran’ın çok yemin edene güvenme, demesi gibi. Bu dini inançlar değil mi asırlardır insanı insana boğazlatan, dinler değil mi kalabalık kitleleri çobanların sürüsü yapan, yaşamak ve sevgi bu kadar güzelken dinler değil mi sevgi yerine nefreti yaşam yerine ölmeyi ve öldürülmeyi yücelten? Yeryüzünde dinler var oldukça huzur olmayacaktır. Bütün bunlara rağmen iman edenler lütfen inandığınız Allah aşkına bir sorgulayın elimizden kaçan fırsata bakın daha güzel bir dünya ellerimizde!

http://kloroben.blogspot.com/ adresinden alınmıştır.

İki denizin karışmaması mucizesi

Tatlı su ile Tuzlu sunun karışmadığı Rahman suresinin şu ayetlerinde var deniyor:

19. (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.
20. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.
21. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
22. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
23. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Ve ekliyorlar Muhammed zamanında insanlar tatlı suyun tuzlu suyla karışmadığını bilmiyordu bu bir mucize.

Gaius Plinius Secundus diye Romalı bir alim var yaşadığı dönem 23-79 yılları arası yani 1. yüzyıl. Bakınız Plinius Secundus yazdığı "Naturalis historiae" eserinde ne diyor:

"...Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan Tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer."

Muhammed'den altı asır önce yaşamış bir adamın eserinde bu var. Ve adam bulan kişi değil yazan kişi. Muhammed'den asırlar öncesinde de böyle bir düşünce vardı. Şimdi daha etraflıca inceleyelim.


1. Mucize İddiası
Önce bu meşhur mucize yalanını orijinal haliyle okuyalım:
Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
Denizlerin araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği Kuran’ın Rahman Suresi’nde şöyle bildirilir:

Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)

Birbirine açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. “Yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. Elbette ki insanların fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran’da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.

2. Ayetlerin Yorumu
Mucize iddiacılarının dayandığı ayet -yukarda görüldüğü üzere- Rahman 19 ve 20′dir.

Rahman 19/20
İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmazlar.

Yukardaki mucize iddiasında geçmeyen fakat konu ile doğrudan ilgili olan diğer bir ayete de yer vermek gerekir:

Furkan/53
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur.

(Ayrıca bkz. Fatır/12)

İslam alimlerince bu iki ayetin çok farklı yorumları yapılmıştır. Kimisi Furkan/53′e uygun olarak Rahman/19-20′de de karışmayan denizlerin tatlı ve tuzlu sular olduğunu söylemiş kimisi Rahman/19-20′yi diğer ayetten bağımsız ele alarak bu ayette belli ve somut bir coğrafi noktanın kastedildiğini yazmıştır. Tefsir edenin yorumuna göre ”birbirine karışmayan denizler” somut iki ırmak, somut bir ırmak ile belli bir deniz veya genel olarak tatlı ve tuzlu sular olabilmiştir.

Birçok alim ise her iki ayeti de mecazi olarak ele almıştır. Örneğin Abdullah b. Abbas’a göre iki denizden kasıt ”göklerdeki deniz ile yerdeki denizdir”. Yine farklı bir yoruma göre iki denizden aslında ”hayır ve şer yolları” kastedilmiştir ve aralarındaki engel ilahi tevfiktir.(1)

Kısacası ayetlerin anlamı ve yorumu hiç de mucize iddiacılarının ima etmek istedikleri gibi açık ve net değildir. Daha da ilginci mucize iddiacılarının yukarda alıntıladığımız metinde tam olarak neyi kastettiklerini söylemeyişleridir. Tam olarak hangi iki deniz birbiriyle karışmıyor bu iddiaya göre? Veya genel olarak tatlı ve tuzlu sulardan mı bahsedilmekte? Bu sorulara somut yanıt vermekten itinayla kaçınılmış ve sadece ”denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi” gibi ifadeler kullanarak bilimsel bir kesinlikten bahsediliyor izlenimi verilmek istenmiştir.

Ancak aşağıda görüleceği üzere ister somut iki deniz için ister genel olarak tatlı ve tuzlu sular için ele alalım bu iddianın bilimsel açıdan hiçbir geçerliliği yoktur. Aksine eğer ayeti gerçekten de mecazi değil de lafzi manâsıyla ele alırsak bu iddia Kuran’ı çürütmektedir. Çünkü Dünya’nın hiçbir yerinde aralarında ”adeta bir duvar” varmışçasına birbirine karışmayan denizler yoktur.

3. Bilimsel Açıdan ”Denizlerin Karışmaması” İddiası

a. İddianın Geçersizliği
Yüzey gerilimi su moleküllerinin birbirine çekim kuvveti uygulamasıyla oluşur. Üç boyutlu düşünürsek suyun ortalarındaki bir molekül her yönden çekim kuvvetine maruz kalır ve dengededir. Ancak su yüzeyindeki moleküller iç kısımdan çekilirken dıştan kuvvet etkimediğinden -hattâ hava basıncını da eklersek- içeri doğru çekilir ve itilirler. Dolayısı ile tüm sıvılarda olan bu yüzey gerilimi sıvılara toplu durma eğilimi kazandırır. Bir su damlasının boncuk gibi durmasının, birbirine çok yakın iki su damlacığının hemen birleşmesinin, deniz yüzeyinin bir jelatin gibi durmasının, ince kaplarda suyun bombeli durmasının (kapilarite) nedeni budur.(2)

Eğer tuz, su ile kimyasal reaksiyona girip bileşik oluştursaydı ve bu madde suda çözünmeseydi suyun yüzey gerilimi ve oluşan maddenin (sıvı olduğunu varsayarak) yüzey gerilimi durgun suda(!) önem arzedecekti. Ancak denizler arasındaki güçlü akıntılar ve dalgalar sebebiyle bu farazi durumda bile bir sınır oluşmazdı. Denizleri dalgasız ve akıntısız düşünürsek de oluşan sınır, dünya yüzeyine dik değil oluşan maddenin ve suyun yoğunluklarına göre biri altta diğeri üstte olacak 2 sıvının ayrı ayrı kendi yüzey gerilimlerinden oluşan hat, bu sıvılar arasında yer yüzeyine yatay bir sınır olacaktı. Yani denizlerin üstü tatlı su, altı da tuzlu su olacaktı. (bardaktaki su-yağ heterojen karışımı gibi) Ancak su ile tuz zaten bileşik oluşturmaz! Tuz, su içerisinde sadece iyonik olarak çözünür. Bu sebeple denizlerin içerisinde tuz, homojen olmak için sürekli difüzyon eder. Bu difüzyonun en yoğun olduğu yerler tuz oranı düşük ve yüksek olan suların buluştuğu yerlerdir. Ancak bunu keskin bir sınır ile ifade edemezsiniz.

Eğer denizlerin birbirine karışmadığını iddia ediyorsanız denizler arası akıntıları da inkar ediyorsunuz demektir. Ama denizler arası akıntılar bilinen bir gerçektir. Denizler arasındaki akıntıların (yani karışmalarının) başlıca nedenleri aşağıdadır.

1.Gelgitler,
2.Denizler arasındaki yükseklik farkı (yağışlar, buharlaşma ve akarsular nedeniyle),
3.Denizler arasındaki sıcaklık farkı,
4.Denizler arasındaki tuzluluk farkı,
5.Rüzgar,

Denizlerdeki tuz sürekli difüzyon halinde olmasına ve sürekli dalga ve akıntılarla karışmasına rağmen neden tuzluluk oranlarında ufak da olsa fark vardır? Çünkü denizlere sürekli bir su girdisi ve çıktısı vardır. Örneğin Karadeniz.. Akarsuların bolluğu, yağışın fazla ve buharlaşmanın az olması nedeniyle tuzluluk düşüktür. Ancak Kızıldeniz’e baktığımızda akarsuların azlığı, yağışların çok düşük olması ve buharlaşmanın çok fazla olması nedeniyle tuzluluk diğer denizlere göre yüksektir. Eğer denizler karışmasaydı Kızıldeniz’in kuruyup bitmesi gerekirdi.



Tuzluluğu etkileyen etmenler şunlardır:
1. Akarsular,
2. Buharlaşma,
3. Yağışlar,
4. Eriyen Buzullar,
5. Denizler arası akıntılar,

İşte denizlerin tuzluluğu bu yukarıda sayılan etmenler ve tuzun difüzyonu etkisiyle belli bir tuzluluk oranında dengelenir. Bu, o denizin ortalama tuzluluk oranıdır.

Sonuç olarak: Denizlerin birbirine karışmadığını iddia etmek fizik, kimya, coğrafya bilimlerine tecavüz anlamına gelir. Birbirine karışmayan komşu denizler yoktur. Ancak yukardaki sebeplerden bu karışım bazı bölgelerde daha yavaş ve daha düşük oranda gerçekleşmektedir. Fakat karışmama, ”görünmez duvarla birbirinden ayrı durma” gibi olgular kesinlikle söz konusu değildir.

b. Cebelitarık Boğazı
Mucize iddiacılarının ”denizlerin karışmaması” konusunda verdikleri meşhur örneklerden biri de Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu birleştiren 60 km uzunluğundaki Cebelitarık Boğazıdır.

TÜBİTAK’ın bu soru üzerine resmi internet sitesinde verdiği kısa ve net cevap: ”Karışmama diye bir olayın varlığı kesinlikle doğru değildir.” (3) olmuştur.

Bugün Cebelitarık Boğazın’nın sadece su yüzeyinden Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e saniyede 1 milyon metre küpten fazla akış olduğu bilinmektedir.(4)

Dünyaca ünlü Ana Britannica Ansiklopedisi’ nin “Cebelitarık Boğazı” maddesini işleyen kısmına bakalım (cilt 3, sayfa 426):


  • “…Boğazda önemli bir su değişimi gerçekleşir. Doğu rüzgarlarınca engellenmez ise boğazın merkezinden doğuya doğru iki kol halinde bir yüzey akıntısı akar. Bu yüzey akıntısı su yüzeyinden yaklaşık 100 m. aşağıda batıya doğru akan daha yoğun, soğuk ve tuzlu bir akıntının üstünde yer alır. Böylelikle boğaz Akdeniz’ in giderek küçülen bir tuz gölüne dönüşmesini önler.”


Anlaşıldığı üzere yüzeyde bir akıntı olduğu gibi derin kısımlarda da ters yönde bir akıntı vardır. Ayrıca Akdeniz eğer Atlas Okyanusu’ nun bu suları ile beslenmeseydi sıcaktan buharlaşacak ve bir tuz gölüne dönüşecekti.
Atlantik Okyanusu, Akdeniz’den aldığı tuzlu sularla tuz oranı yükselemeyecek kadar büyüktü. Akdeniz’in tuz oranı ise Atlantik’ten gelen sular nedeniyle azalmıyordu. Çünkü kapalı ve sıcak bir deniz olması nedeniyle buharlaşma miktarı durumu dengeliyordu.

“Kuran Mucizeleri” adlı bir sitede ise daha değişik bir tez ileri sürülmektedir. Cebelitarık bölgesindeki suyun alt ve üst kısımlarının birbirine karışmadığını iddia etmekte ve aşağıdaki şemayı göstermektedirler..



Oysa yüzey suyunun bir kısmı alt taraftaki suya karışarak geldiği yöne doğru (Atlantik yönüne) devam etmektedir. Bu durum Ana Britannica Ansiklopedisi’nde şöyle anlatılmaktadır:


  • “Yüzey akıntısıyla Atlas Okyanusu’ndan gelen suyun bir bölümü alt akıntıyla yeniden okyanusa döndüğünden Akdeniz “soluk alıp veren deniz” olarak da tanımlanmıştır.” (Ana Britannica Ansiklopedisi, 1. cilt, “Akdeniz” maddesi, sayfa 257).


Bu bilgiler doğrultusunda düzenlediğimiz şema aşağıdaki şekildedir…



4. Kuran’dan daha Eski Kaynakların Varlığı
Tekrarlamak gerekirse “denizlerin karışmaması” diye birşey kesinlikle söz konusu değildir, olamaz. Ancak tatlı ve tuzlu suyun karışması yukardaki sebeplerden ötürü daha yavaş ve düşük oranda gerçekleşir. Bu gözlem milattan önceki bazı bilim insanlarını tatlı su ile tuzlu suyun hiç karışmadığı gibi yanlış bir varsayıma sevketmiştir.
Muhammed’den yaklaşık 550 yıl önce yaşayan Romalı bir bilgin olan Gaius Plinius Secundus (M.S. 23-79), Naturalis Historia adlı eserde bu varsayıma şu şekilde yer vermiştir:


  • …Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224)


5. Kaptan Coustea’nun Müslüman Olduğu Yalanı
Konuyla ilgili olarak uydurulan bir diğer iddia da Kaptan Cousteau’nun Cebelitarık’ta gördüğü bu bulgu üzerine Müslüman olduğudur.

Fakat bu iddiayı destekleyecek hiçbir kanıt ya da herhangi bir işaret olmadığı gibi aksine Cousteau’nun Hıristiyan geleneklerine göre defnedildiği bilinmektedir. İddia sadece bazı İslami kitaplarda herhangi bir ciddi kaynak vermeden veya karşılıklı birbirini kaynak göstererek tam manâsıyla ”ortalıkta dolaşmaktadır”.
Cousteau Vakfı, yazılı olarak bu iddianın doğru olmadığını açıklamıştır..



Çeviri:
Cousteau Kurumu
Sayın Charles TUCKER
11A Chemin de Pennachy
69230 ST GENIS LAVAL
FC/DC
Paris, Kasım 2, 1991

Sayın ilgili,
Mektubunuzu aldık ve etkinliklerimizle ilgilendiğiniz için teşekkür ederiz.
Saygıdeğer Cousteau, Müslüman olmamıştır ve bu söylentinin aslı yoktur.
Yüksek Saygılarımla..

Didier CERCEAU
chargé de mission
(Kurum Sorumlusu/Yetkilisi)

6. Sonuç
Sonuç olarak denizlerin karışmaması gibi birşey söz konusu değildir. Sıkça konu edilen Cebelitarık Boğazı’nda da karışım gerçekleşmektedir.

Tatlı su ile tuzlu su da birbirine karışmaktadır. Fakat bu karışma daha yavaş ve kısıtlı oranda gerçekleşmektedir.

Bu husus, eski zamanlarda yaşamış bazı bilim insanlarını tatlı su ile tuzlu suyun hiç karışmadığı gibi yanlış bir varsayıma sevketmiştir. Ancak biz bugün bu varsayımın yanlış olduğunu bilmekteyiz. Karışımın olmadığı hiçbir yer yoktur.

Fakat bunu bugün bilmiyor olsaydık bile yine de Kuran’da bu varsayımın geçmiş olmasına ”mucize” diyemezdik. Çünkü bu varsayım zaten Muhammed’den 550 yıl önce yaşamış olan Romalı bilgin Gaius Plinius Secundus’un yukarda alıntılanan eserinde de geçmektedir.
Kaptan Cousteau’nun bu sözde mucizeye şahit olup Müslüman olduğu iddiası ise kaynağı ve mesnedi olmayan Müslüman efsanelerindendir.

Dipnotlar
(1) bkz. Taberi Tefsiri, Rahman/19-20;
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Rahman/19-20;
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Bakara/178.