Ateizm nedir?

>> 19 Ekim 2009

Ateizm, bir tanrının varlığına inanmamaktır.
Kelime anlamı olarak; teizm dinsel inancı ve tanrısallığı temsil eder. Tanrıları ve fizik ötesi inançları reddeden bu görüş ise, bunun başına bir "a" eki alarak "A-teizm" şeklinde ortaya çıkmıştır. Ateizme göre tanrıların varolmadığı kesin bir doğrudur.
Ateizm, "teizm karşıtı" olabileceği gibi "teizm dışı" anlamında da kullanılır. Yani "teistik olmayan" şeylere "ateistiktir" denebilir. (Örneğin "Laiklik ateistik bir düşüncedir.")


İki farklı "ateizm"


"Ateizm" kelimesinin, biri dar diğeri geniş kapsamlı iki farklı şekilde kullanıldığı söylenebilir: Birinci tanıma göre "ateizm"; tanrı inancını reddeden ve buna kesinlikle karşı çıkan bir düşüncedir. İkinci "ateizm" ise; "teizm olmayan" anlamında kullanılır ve deizmi, panteizmi, agnostisizmi de kapsar.
Ateizmin, ikinci tanımıyla ortaya çıkışının bir nedeni de; çoğu deist, agnostik ve panteistin zamanla kendilerini "ateist" olarak tanımlamasıdır. Önceden dinlere karşı olduğu halde "ateist olmadığını" söyleyen çoğu insan bir süre sonra artık ateist olduğunu söylemeye başlar. Bu bakımdan ikinci tanımın yanlış olduğu söylenemez.
Birinci tanımdaki ateizm ile diğer din karşıtı düşünceler birbirine yakındır. Dinler ise bütün bunlara uzaktır.


Agnostisizm nedir?

Agnostisizm türkçeye "bilinmezcilik" olarak da çevrilir. Agnostisizm, tanrının varlığının "bilinemez" olduğunu savunur. Dinlerin tarıdan gelmediğini söyler ve dinlerin tanrısını da reddeder ancak felsefi anlamda başka bir tanrının, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söyler. Bu bakımdan agnostisizm kendini, "kesinliklikle tanrı vardır" diyen teizmden de "kesinlikle tanrı yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar. Agnostik kelimesi hem "tanrının varlığı asla bilinemez" diyenler için, hem de tanrının varlığı konusuyla hiç ilgilenmeyenler için kullanılır. Kişisel bir görüş olmakla beraber, bilimin tanrı konusundaki geçerli tutumu ve çoğu bilimadamının tavrı da agnostiktir.


Deizm nedir?

Deizm tanrıya inanan, din karşıtlığıdır. Dinlerin tanrıdan gelmediğini söyler fakat başka bir tanrının varlığına inanır. Deistlere göre tanrı vardır, fakat dünyaya bir inanç sistemi indirmiş değildir. Bir deist, dini inançların tümünü reddetmesi ve tanrıya tapmaması bakımından teizme uzaktır.
Ayrıca deist tanrı inancından doğan; insanın hiçbir dine dayanmadan, bizzat özünde bulunan nitelikler sebebiyle de doğruluğu, ahlakı ve iyiliği bulabileceğini savunan görüşe "Doğal Din" denir.


Panteizm nedir?

Panteizm evrenin kendisine "tanrı" adını vermektir. Panteistler evrende varolan herşeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar... ) aslında bir bütün olarak tanrıyı oluşturduğunu söyler. Bu bakımdan evrende ceryan eden her olay, her hareket aslında direk olarak tanrının hareketidir. Tanrı evren olduğu için bir "yaratılış"tan da söz edilemez. Tanrı, herşeydir. Bu görüşün ilginç bir sonucu da insanın da tanrının bir parçası olduğudur.
Bunun yanında, tanrının, "var olan herşey (evren) ve ötesi" olduğunu söyleyen görüşe de pananteizm denir. Buna göre tanrı, tüm evreni kaplayan (içeren) ve ondan daha geniş bir varlıktır. Tüm evren tanrının kendisi değil, bir parçasıdır.


Pekçoğuna göre deizm, agnostisizm yada panteizm (dini zararlı bulan her düşünce) ateizm yolunda birer duraktır ve yerlerini zamanla ateizme bırakırlar.


Ateizmin sembolü nedir?

Çeşitli ateist gruplar, farklı semboller kullanmış olsa da, genel olarak ateizmin bir sembolü yoktur.


Ateizmin kuralları, temel esasları, iddiaları nelerdir?

Bu soru ateizmi bilmeyen ve "dinin alternatifi" olarak gören birinin soracağı sorudur. Ateizmin kuralları, temel esesları yoktur. Ateizm yanlızca "teist olmamak" (tanrılara inanmamak) anlamına gelir. Bunun dışında ateistlerin ortak yönü yoktur, her ateistin başka konularda kendi düşüncesi vardır. Ateizm "patlıcan sevmemek" gibi birşeydir. ("Patlıcan sevmeyen herkes, şu konuda şöyle düşünür" demek ne kadar anlamsızsa, ateizm için de aynı şey geçerlidir.)
Tabi bunun yanında, ateistlerin çoğu son derece mantıklı insanlar oldukları için ve "aklın yolu bir" olduğu için, çoğu zaman öteki konularda da ortak fikirlerde olurlar.


Ateizm bir din yada inanç mıdır?

Hayır. Din, tam da ateizmin karşı olduğu şeydir. Ateizm bir din değil, dinsizliktir. Dinle ateizm en uzak iki noktadadır. "Dinsizlik bir dinse, sağlıklı olmak bir hastalıktır"

Ateizm din olmadığı gibi inanç da değildir. Çünkü ateizmin özü, bir fikir öne sürmek değil, öne sürülmüş bir fikri reddetmektir. Bunu kelimelerin yapısından da anlayabilirsiniz:"Teizm" ve "A-Teizm". Yani ateizm teizme bağlıdır ve teizmin olmadığı yerde ateizm de olmayacaktır. Bu bakımdan "ateistler de tanrının olmadığına İNANIYOR" demek yanlış olur. Bir inanan bir inanmayan taraf vardır, ateistler inanmayan taraftır.
Çok eski bir devir düşünün ki hiçkimse tanrı vardır yada yoktur demiyor. Tanrı diye bir kelime, bir kavram henüz yok. Daha sonra birileri böyle bir kavram icad ediyor ve buna inandıklarını söylüyorlar (teizm ortaya çıkıyor)... Bu durumda (birileri böyle birşey icad etti diye) bütün insanlar bir anda "inançlı" mı olacak?? Yani tanrı hakkında, -bu önceden olmayan ve yeni türetilen kavram hakkında- neden herkesin öyle yada böyle bir "inancı" olması gereksin?
Ateizm inanç değildir. Çünkü "tanrı" diye bir kavram yaratılması işinde ateistlerin parmağı yoktur.

Sonuç olarak ateizm:

-Din değildir
-İnanç değildir
-Ve hatta bir "iddia" da değildir!

İddia değildir, çünkü kendisi bir iddianın reddidir.
Örneğin bir adam önümüzdeki ay tutulması sırasında intihar edilirse, çok güzel bir dünyaya gidileceğini söylüyor olsun. (Bu adamınki bir iddiadır, inançtır.) Şimdi siz bu adama inanmadığınız zaman, sizinki de bir "iddia" ve "inanç" olur mu??... Elbette olmaz. Ama bu adam 1 tane değilse ve çevredeki insanların çoğunluğu böyle düşünüyorsa, sizin bunu reddetmeniz -yanlış olarak- bir iddia ve inançmış gibi değerlendirilecektir... İşte aynı yanlışlık, teizmin çok yaygın olduğu ortamlarda da ateizm için yapılacaktır.

Tanrı yoksa, evreni kim yaratı?


"Ortada evren diye birşey var, o halde bu evrenin bir de nedeni olmalı" şeklinde düşünmek isteyişimizin nedeni, şimdiye kadar gördüğümüz bildiğimiz HERŞEYİN bir nedeni olmasıdır.
Peki gerçekten varolan HERŞEYİN bir nedeni olmalı mıdır?... Bazı şeylerin de "nedensiz" olması, "ezelden beri" gelmesi (nedeninin yine kendisi olması) mümkün olabilir mi? Bu soruya evet yada hayır diyebilirsiniz. Eğer "evet bazı şeyler nedensiz olmalı" derseniz; niçin o "nedensiz" olan şeyin evren olduğunu kabul etmeyesiniz?? Yani "evren" dediğimiz şeyin her tarafını gezip gördünüz, sınırlarına kadar herşeyini biliyor musunuz da "evren nedensiz değildir" diyorsunuz? Belki de evren, kendisinin "nedensiz" olmasını sağlayacak ve bizim henüz bilmediğimiz bazı ek özelliklere de sahiptir.
Eğer "hayır herşeyin nedeni olmalı" derseniz de; nedenlerin zincir boyunca SONSUZA DEK gittiğini söylemiş olursunuz. Rakam "sonsuz" olunca, elbette biz bu zincirin tamamına değil ancak bir halkasına kadar fikir yürütebiliriz. Ötesini bilemeyiz.
Tabi bu soruya "bilmiyorum" diye de yanıt verebilirsiniz. İşte o zaman kendinizden emin konuşmuş olursunuz.


Evren bir zeka ürünü gibi gözükmüyor mu?

Doğrusu... Evren "gözükmüyor"!
Yani biz evrenin tamamının yüzde kaçını görüyoruz ki "evren zeka ürünüdür" yada "değildir" diyebilelim? Gördüğümüz kısım belki de evrenin milyarda 1'idir. Herhangi birşeyin MİLYARDA BİRİne bakıp, o şeyin tamamı hakkında konuşmak ne derece doğru olur?
Varsayalım evrenin TAMAMINI gezdik, gördük ve gözümüze sanki bir zeka ürünüymüş gibi geldi... Peki bu bize neyi gösterir? Bu bize ancak evrenin belki bir yaratıcısının olabileceğini gösterir ve bunun ötesinde hiçbirşey göstermez. Bu bize ne "tanrı vardır"ı gösterir, ne "tanrı birdir"i gösterir, ne "tanrının yaratıcısı yoktur"u gösterir, ne de günde "3 değil de 5 vakit namaz kılmak" gerektiğini gösterir. Evrenin TAMAMINI gezmiş ve zeka ürünü gibi görmüş olsaydık bile, bırakalım islamı yada teizmi, bu "deizm" adına bile hiçbirşey ifade etmezdi.


Öldükten sonra ne yaşayacağız?

Birşeyin "ölmesi" demek, yaşamı boyunca yaptıklarını artık yapamayacak duruma gelmesi demektir. Canlılar için de ölüm bir kesin "son"dur. Canlı, çalışan organlarıyla canlıdır ve onlar olmazsa "ölü"dür.
Öldükten sonra neler göreceğimiz sorusunun cevabı ise, kesin olarak "hiçbirşey"dir. Çünkü insan, beyni olmadan hiçbir tecrübe yaşayamaz. Ölmüş, toprak olmuş biri, artık "yoktur"... Tıpkı doğmadan önceki hali gibi...
Ölümden sonra pekçok şey yaşayacağına kesin inanan dindarlardan başka, bir de bu konunun "bilinmez" olduğunu ("tartışmalı" bir konu olduğunu) düşünen çok insan vardır. Bu düşüncelerin ikisi de yanlıştır.
Ölümden sonrası "bilimez" değildir.
Bunu anlamak için uzun felsefi tartışmalara gerek yoktur. Yaşamın ne olduğunu anlamak yererlidir.
Yaşam nedir? Yaşam bizim doğduğumuz andan beri sürekli yaptığımız ve alıştığımız işlerdir. Peki bu işler nelerdir?
-Görmek
-Duymak
-Koklamak
-Tatmak
-Hissetmek
("Düşünmeği" de ekleyin isterseniz.)
Yaşam 5 duyu organımızın çalışması ve beynimize elektrik sinyalleri göndermesinden başka birşey değildir. Bu duyuların çalışması için pekçok şey şarttır. (Beyin, duyu organları ve sinir sistemi gibi)... Eğer bu şartlarda bir aksaklık/bozukluk olursa, ilgili duyu çalışmaz.
Peki ölüm nedir? Ölüm vücuttaki bütün hücrelerin çürüyüp yok olması, hiçbirinin çalışmamasıdır. Dolayısıyla, ölü bir insan:
-Göremez
-Duyamaz
-Koklayamaz
-Tadamaz
-Hissedemez
Çünkü bu işleri yerine gerirecek organları yoktur.
Ölü bir insan düşünemez, hatırlayamaz, üzülemez, sevinemez, bir bilince sahip olamaz, çünkü bunları yapabilmesi için Ş A R T olan şey (yani beyni) yoktur!

Öldükten sonra bilincimiz tekrar ortaya çıkabilir mi?

"Bilincimiz" (benliğimiz) denen şey, 5 duyu organımızla hayatımız boyunca edindiğimiz bilgilerin "izlerinin" beynimizde saklanmasıdır. Beynimiz bilincimizin bulunduğu tek yer olduğuna göre, beynimizin bozulması bilincimiz bozulması, beynimizin dağılıp yok olması da bilincimizin (yani benliğimizin) yok olması anlamına gelir. Yani bilincimizin tekrar ortaya çıkmasının tek yolu, beynimizin bozulmadan kalması ve gelecekte bir gün bir şekilde tekrar çalıştırılmasıdır. Bu amaçla geçmişte "mumyalama" yapılmış, günümüzde ise "dondurma" işlemi yapılmaktadır.

Beynimizin "bozulması"ndan bahsettik. Bu hafıza kaybıdır. İnsanlar bazı ender durumlarda (hastalıklar yada fiziksel etkilerle) Hafıza Kaybına uğrayabilmektedir. Bunlardan bazılarının geri dönüşü vardır, bazılarının yoktur.

Tekrar dinsel anlama dönersek... Hafızasını kaybeden bir insanı düşünün. Bu insan "ölmeden ölmüştür" denebilir! Bu insanın beynindeki sorun nedeniyle bilinci yok olmuştur. Geçmişini hiç hatırlamaz, kim olduğunu, ne olduğunu, ne iş yaptığını tamamen unutmuştur. Eski benliği tümüyle yok olmuş, "ölmüştür".
İşte bir insanın (beynindeki sorun nedeniyle) hafıza kaybına uğrayarak "ölmeden ölmesi" bile mümkünken, kimileri çıkıp insan "öldükten sonra ölür mü?" diye soruyor! Yaşarken ölmesi bile mümkünken, öldükten sonra ölmesinden şüpheleniyor insan!
Çok açıktır ki, ölüm ölümdür. Başka herşey gibi, insan da ölünce ölür.

Read more...

343 kişiye bir cami, 61 bin kişiye bir hastane, alın size Türkiye

>> 05 Ağustos 2009

Yuh olsun size, zihniyetinize, anlayışınıza, sözde imanınıza ve vicdanınıza! Ve kısa süre içinde analarınızı da alıp gitmenizi sağlayamazsak bizlere!

Mardin/Ankara- Ah bir Ankara’ya dönebilsem! Derler ya leyleği havada gördüm diye, biz leylek meylek de görmedik ama, her hafta bir yerlerdeyiz. Bu hafta da Mardin’deydik, 1100 m.lik Mazı dağı eteğindeki rüya kent. Savur, Dargeçit, Midyat, Hasankeyf, Kızıltepe, Dara, Nusaybin…

Tabii ki Mor veya Mort’la başlayan kiliseler (Mor aziz, mort azize anlamına geliyor), Kasımiye Medresesi, eski kent, çarşı. Ve Yakup, Gabriel, Cebrail, Florans, İsa, Tomas, Ara, Çoban Ahmet, Lütfi; Ali ve Adnan Mungan dostlar. Yurdun dört bir köşesinden gelmiş gencecik öğretmenler, illa ki hemşerim Kevser, Arap kızı Ceren

Neyse ki bu yıl da yüz sürebildik Mardin’e, otantik Hıristiyanlığın merkezi, kültürlerin harman olduğu yer, Mezopotamya’ya…
Amacımız tanıtım yazısı yazmak değil.

Kıllıt’ı bilir misiniz? Olaylardan en çok nasiplenen, can kaybeden Süryani köyü. İçinde üç kilise barındıran, şarap fabrikası olan, bölgenin en varsıl köyü. Fabrikanın sahibi öldürülür, sonra arkası gelir. Can havliyle yurtdışına atarlar kendilerini. Kimse kalmaz köyde. Giderken, bölgenin en güvenilir kişilerinden Savur Belediye Başkanı Eşref Ayaz’a bırakırlar tapularını. Derler ki, “buraları size emanet. Dönersek alırız tapularımızı, dönemezsek, siz değerlendirin buraları”. (Eşref ağabey, Mülkiyeli. Yıllardır belediye başkanı. Oyların hemen yarısı ona çıkıyor. İlk kez böyle bir şey görüyorum; belediye başkanlığı ona bir şey katmıyor, tersine lütfedip belediye başkanlığını sürdürüyor.)

Konu bu değil, uzatmayayım. Bu kez yine Kıllıt’a uğradık, görmeyenler için. Yol kenarındaki asırlık çınarın altına oturdum, onları beklerken. Az sonra bir köylü, “selamun aleyküm” diyerek yanıma oturdu. Arap kökenli, AKP’ye oy vermiş. Yakında tarlası varmış, onunla uğraşmış: geçecek ilk minibüsle dönecekmiş ilçesine.

Ve… Aziz ve yüce devletimiz, koruyamadığı Süryani vatandaşlarının ardından bu köye cami yaptırmış. Tek bir ehl-i Müslim yok burada! Yetmemiş bir de kadrolu imam atamış. İmam efendi, tek müşterisi olmayan camide tüm gün tek başına, oturuyor, yiyor, içiyor, çamaşır yıkıyor. Oysa aynı ülkede; merkepli Kütüphaneci Mustafa amcanın kurduğu üç köy kütüphanesinin, aynı devlet tarafından, personel eksikliği nedeniyle kapatıldığını düşünürseniz… Hay böyle devletin….böyle sistemin…. böyle anlayışın…

Köylüye sordum, buraya kadar gelmişken, niye camiyi kullanmadığını… yüzüme biraz da ters baktı. “Ayıp olur” dedi. AKP’li köylü vatandaşımız bile, Süryani köyüne cami yapılmasını ayıplıyordu. Biliyordum ki, bu ideolojik, baskı vs.den kaynaklanmıyordu. Devleti temsil edenler, ya yükseldikçe kafayı çatlatıyor ya da kafayı bozdukça yükseliyordu.
*** *** ***

Uzun süredir bir cami okul karşılaştırması yapmak istiyordum. Durumun iyiden iyiye gösterişe, hem de çılgınca bir histeriye dönüştüğünü biliyordum çünkü. Ülkesindeki Hıristiyanları, Alevileri, Ateistleri, Musevileri vs yok sayan devletin cami çılgınlığını belgelemeliydim, son rakamlarla bakarak.

Kaç okulumuz var biliyor musunuz? İmam-Hatipler dahil 66.876 bin. 1220 tane de hastanemiz varmış. Ve sadece 6300 sağlık ocağı…

Ya cami? Sıkı durum 77.548! Ve halen 1346 cami inşaatı hızla sürüyor.

343 kişiye bir cami düşüyor ama 61 bin kişiye bir hastane düşüyor. Alt yapısı eksik, hekim açığı olan bu hastane ve sağlık ocaklarında 870 kişiye bir doktor düşüyor.

150 bin civarında öğretmen açığı var bu okullarımızda. Ama 87 bin din görevlisini istihdam ediyor âli devlet! Tabii bunlara, şimdilerde bürokrat yapılan imam efendiler dahil değil. Oysa doktor sayımız bile 77.421….

Aynı anda 26 milyon kişi camilerde ibadet edebilirken, hastanelerin yatak kapasitesi sadece 189 bin. 1346 cami inşaatı sürerken, yeni yapılması planlanan hastane sayısı 37!

Ne var, ne olmuş? Avrupa’da da durum böyle… Niye bu durum sizi rahatsız ediyor” diyen dümbüklerle da karşılaştım.. Yanıtı hazır:
Almanya'da 70 bin sağlık kuruluşuna karşı sadece 8 bin kilise, Fransa'da ise 60 bin sağlık kuruluşu ve sadece 9 bin kilise var. Almanya'da 11 bin 332, Fransa'da 4 bin kütüphane varken, 72 milyon nüfusu olan Türkiye'de bu sayı 1435. Devlet Tiyatrosu sadece 13 ilde var ama Diyanet”e bağlı kuran kursu sayısı ise 82 ilde mevcut olup sayısı 3 bin 852.

14.403 tane cami yaptırma derneğinin bulunduğu ülkemizde, sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği bulunduğuna da işaret etmeliyim.
Rakamların insanları ne kadar sıktığını biliyorum ama hiç olmazsa kısaca değinmeliyim:

Koca enerji bakanlığına ayrılan bütçe 250 milyon TL, Sanayi bakanlığına ise 280… Dışişlerine ayrılan bütçe 563 milyon TL, Bayındırlığa 677, Ulaştırmaya 687…. Böyle bir ülkede huzur olur mu? Onun için İçişlerine 783 milyon TL. Ya Diyanet İşleri Başkanlığı’na; 1 milyar 123 milyon TL. Daha ne diyeyim?

Rezilliğin bir başka boyutu; madem dininize böyle önem veriyor, böylesine personel, cami ve bütçe ayırıyorsunuz. Peki….

Dedim ya yeni Mardin’den geldim diye. Camilerinizin bakımsızlığı, pisliği ne? Utanmıyor musunuz? Gelin bir de gavur dediklerinizin kiliselerini görün. Görüp utanın, görüp örnek alın bari. Ya personeliniz? Eminim ki en okumuş imamınızı çıkarın, bırakın papazı, zangoçlardan herhangi birini siz belirleyin; yarışsınlar. İslamiyet konusu dahil, bizim imamları altı okka yapmazlarsa kendimi asarım!
Yuh olsun size, zihniyetinize, anlayışınıza, sözde imanınıza ve vicdanınıza! Ve kısa süre içinde analarınızı da alıp gitmenizi sağlayamazsak bizlere!

Hasan Uysal

Read more...

Muhammed'in Cinsel Hayatı 1

>> 13 Mayıs 2009

Muhammedin şehveti ve tanrısı

Muhammedin hevası, adaletin önüne geçiyor:

Aişe: Günümü kimseye vermem!

Muhammedin karıları arasında hizipleşme

Muhammed in Karıları: Adalet isteriz!

Muhammed: Bana vahiy, yalnızca Aişenin gününde geliyor!

49 yaşındaki adam (Muhammed), 6 yaşındaki bir çocuk (Aişe) ile evleniyor:

Aişe 9 yaşındayken 52 yaşındaki Muhammed ile gerdeğe giriyor:

Bir kız 9 yaşına geldiğinde, İslam hukukunda şehvet konusu oluyor:

Aişenin kaybolan kolyesi ve Safvan:

Aişe zina ile suçlanıyor:

Beklenen vahiy bir türlü gelmiyor:

Aişenin zina etmediğine ilişkin 18 ayet birden iniyor:

Muhammed'in şehveti ve "tanrı"sı



Karılarından Aişe, Muhammed'e şöyle diyor:

-"Ma era rabbeke illa yüsariu hevake" (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsir/33/7,Kitabu'n-Nikah/29;Diyanet yayınlarından Tecrid, hadis no:1721;Müslim, e's-Sahih, Kitabu'r-Rıda/49,hadis no:1464;İbn Mace Sünen, Kitabu'No:-Nikah/57, hadis No: 200; Ahmed İbn Hanbel,6/134,158)

Nedir bu sözün Türkçesi?

"Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi. 7/402)

"Rabbin Teala (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahakkuna müsaraat ediyor. (Çeviri: Kamil Miras, Diyanet Yayınlarından)

Aişe'nin sözü dilimize şöyle de çevrilebilir:

"Bakıyorum da, senin Efendi Tanrın , yalnızca senin şeyinin keyfini (hevanı) yerine getirmek için koşuyor."

Hadiste, efendi tanrının yalnızca Muhammed'in hevası için koştuğu açıkça belirtiliyor.

Heva: İnsanın arzusu, isteği. Ama buradaki herhangi bir arzu, istek değil; cinsel istektir söz konusu olan. Çünkü buradaki konu, cinsel isteğin üzerinde durulduğu bir konu. Ayrıca "heva" söylendiğinde ilkin bu kavramda kullanılır. Rağıp da, heva için : "Meylun'nefsi ile'eş-şehveti" (Bkz. Müfredat, Heva) diyor. Yani "nefsin şehvete eğilimi."

Rağıp, aynı yerde, hevanın "şehvete eğilimli olan nefsin kendisi için de söylenebileceği"ni belirtiyor.



Aişe neden böyle diyor?

Muhammed'in çok karısı var. Yaşlanmış olan Sevde Bint Zema'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. Adalet olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi sıraya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor. İşte bu böyleyken, "ayet" geliyor; durumu değiştiriyor:

Muhammed'in "heva"sı, "adalet"in önüne geçiyor:

Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğü ile hevası, adalete baskın geliyor ve sıra Muhammed'in isteği doğrultusunda, ayetle bozuluyor. Ahzap suresinin 51. Ayeti şu sözlerle başlıyor:

-"(Ey Muhammed!) Onlardan (yani karılarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."

Ne demek bu?

Hadis ve yorumlara göre şu demek:

-"Ey Muhammed! Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nöbeti, sırası gelse bile, dilediğin karınla cinsel birleşmeyi erteleyebilir, ondan önce dilediğin karınla yatabilirsin."

Sözün özü: Kuran'ın tanrısı, Muhammed'in, karılarıyla olan cinsel ilişki düzenindeki işini kolaylaştırıyor. İlişkiyi sıraya koyma zorunluğunu kaldırıyor. "Hangi karınla ne zaman yatmak istersen özgürsün" diyor.

İşte bunun üzerine Aişe dayanamayıp o sözü söylüyor:

-"Görüyorum ki senin Efendi Tanrı'n, senin şeyinin keyfini ..."

Aişe, bu durumu daha sonra, Ahzap'ın 51. Ayeti gelince anladığını; 50. Ayet geldiğindeyse bunu pek anlayamadığını ve o nedenle, 50.ayette, Peygambere kendini (hem de mehirsiz olarak) verebilecek kadından söz edilince şu tepkiyi gösterdiğini belirtiyor:

-"Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan etsin?" (Tecrid, hadis no:1721)

Karılar içinde ayrıcalıklı olanlar:

Muhammed, kimi karılarını daha çok severdi. Kimini de daha çok tutardı. En çok tuttuğu karılarının başında Aişe geliyordu. Ebubekir'in kızıydı, o nedenle de etkiliydi. Zaman zaman Muhammed'e kafa tutar gibi durumları bile olabiliyordu. Zeki de olduğu için, birtakım ayrıcalıklar sağlayabilmişti. Muhammed'in cinsel ilişkilerindeki sıra düzeni bozulunca, karılar içinde en çok yararlanan o olmuştu. Boşamasın diye Muhammed'in hoşnutluğunu kazanmak isteyen yaşlı ortağı Sevde Bint Zem'a'nın "gün"ünü almıştı. Başka kumaların gününde de Muhammed'le yatabilirdi. Muhammed istediğinde, kendi günüyse başkasına vermezdi. Muhammed'in canı başka kadınla yatmak istese bile vermezdi gününü, sırasını.

Aişe: "Günümü kimseye vermem"!

Aişe'nin anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği karısıyla dilediği zaman yatma özgürlüğü veren "ayet", yani Ahzab suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed'in Aişe'nin gününde başka kadınla yatmak istediğinde Aişe'den izin alma gereği duyardı. İzin isterdi ama Aişe geri çevirirdi:

-"Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Tanrı elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tutmam."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7)

Hadisten anlaşıldığına göre, Aişe'nin bu karşı koyuşuna Muhammed artık ses çıkarmamış; "Ayet var. Ayet bana istediğim zaman dilediğim karımla yatma yetkisini vermiştir" dememiş ya da diyememişti.

Muhammed'in karıları arasında hizipleşme

Peygamberin karıları iki hizibe ayrılmıştı: Bir kesimde Aişe, Safiyye ve Sevde vardı. Öbür kesimdeyse Ümmü Seleme ve peygamberin öteki karıları. Müslümanlar, peygamberin Aişe'ye olan sevgisini biliyorlar; o nedenle depeygambere bir armağanda bulumak isteyen biri olduğunda armağanı sunmayı geciktirir; peygamber Aişe'nin odasına gittiğinde sunardı.

Muhammed' in Karıları: "Adalet isteriz!"

Bunu üzerine, Ümmü Seleme hizibi söylenmeye başlandı. Bu kesimde olan kadınlar gidip Ümmü Seleme ile konuştular:

-Ümmü Seleme! Peygambere söyle. Herkesle konuşsun; Peygambere kim bir armağan vermek isterse, peygamberin hangi karısının yanında bulunduğuna bakmaksızın armağanını sunmasını duyursun.

Muhammed aldırmıyor:

Ümmü Seleme, karıların dediklerini peygambere söyledi. Ama peygamber bir şey söylemedi. Karılar gelip Ümmü Seleme'ye sordular:

-Ne dedi peygamber?

-Bana bir şey demedi.

-Öyleyse bir kez daha söyle ona!

Ümmü Seleme, kendi gününde (ilişki için) geldiğinde peygambere yine söyledi. Ne var ki peygamber ona yine bir şey söylemedi. Kadınlar sorunca yine "peygamber bana bir şey söylemedi" dedi. Kadınlar da, "sana karşılık verinceye kadar söyle ona söylediklerimizi" dediler. Peygamber cinsel ilişki için dönüp geldiğinde, Ümmü Seleme ona kadınların dediklerini yine anlattı. Bu kez peygamber konuştu:



Muhammed: "Bana vahiy, yalnızca Aişe'nin gününde geliyor"!

-Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.

Bunun üzerine Ümmü Seleme şöyle dedi:

-Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için tanrıya sığınıp tevbe ediyorum!

Karılar, Muhammed'in kızı Fatıma'yı araya koyuyorlar:

Aynı kadınlar sonra peygamberin kızı Fatıma'ya başvurdular; onu peygambere gönderdiler. Şöyle demesini istediler:

-Karıların tanrı için senden, Ebubekir'in kızı (Aişe) konusunda (kayırmayı bırakıp) adaletli davranmanı istiyorlar.

Fatıma'nın aracılığı da bir sonuç vermiyor:

Fatıma da peygamberle konuşup kadınların dediklerini iletti. Peygamberse şöyle karşılık verdi:

-Kızcağızım (sevgili kızım)! Benim her sevdiğimi sen sevmezmisin?

Fatıma karşılık olarak:

-Evet!

Peygamber:

-Öyleyse sen de Aişe'yi sev!

49 yaşındaki adam (Muhammed), 6 yaşındaki bir çocuk (Aişe) ile evleniyor:

Yine Aişe'nin kendisinin anlattığını dile getiren bir hadis:

Bu hadisin başında, Aişe aynen şöyle diyor:

-"Peygamber benimle evlendi; ben o sırada 6 yaşındaydım."

Evet, bir yanda 49 yaşındaki Muhammed, öbür yanda 6 yaşındaki Aişe evleniyorlar. Muhammed ile evlendiği zaman Aişe'nin 6 yaşında olduğunun İslam dünyasında kabulu zorunlu. Çünkü bunu anlatan hadis, tartışmasız sağlam (sahih) kabul edilir. Bu hadisi, İslam dünyasında en sağlam olarak benimsenegelmiş olan Buhari'nin ve Müslim'in E's-Sahih’lerinde de buluyoruz.

Anlatıldığına göre evlilik gerçekleşiyor ama yine de 3 yıl kadar zifaf (yani cinsel birleşme) gerçekleşmiyor. Bu süre geçtikten sonra oluyor zifaf !

Aişe 9 yaşındayken 52 yaşındaki Muhammed ile gerdeğe giriyor:

Hadisi izleyelim. Aişe anlatıyor:

-"Ve be dokuz yaşındayken benimle gerdeğe girdi. Medine'ye göçmüştük. Haris İbn Hazrec oğullarına konuk olduk. O sırada sıtmaya yakalandım. Saçlarım döküldü. Saçlarım yeniden geldi; bölükler oluştu. Annem Ümmü Ruman bana geldi. Arkadaşlarım ile birlikte salıncakta sallanıyorduk. Annem beni çağırdı. Yanına gittim. Benden ne istediğini bilmiyordum. Elimi tutup alıp götürdü. Evin kapısına gelince durdu. Soluk soluğa kalmıştım. Sonunda soluğum biraz yatıştı. Annem, sonra biraz su alıp yüzüme başıma değdirdi. Sonra beni eve soktu. Bir de baktım ki bir takım Medineli kadınlar. Evdeler. Bana şöyle demeye başladılar:

-Hayırlı, bereketli olsun. İyi şanslar.

Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar benim saçımı başımı yıkadılar, beni güzel bir biçimde hazırladılar. Peygamberle birden karşılaşmaktan başka hiçbir şey beni korkutmamıştı. Kadınlar, beni ona teslim ettiler. Ve ben o sıralar 9 yaşındaydım."

Aişe, Muhammed'in koynuna verilmek üzere götürüldüğünde, salıncakta sallanıp oynayan bir oyun çocuğuydu. Yani Muhammed, 52 yaşında böylesine bir çocukla cinsel birleşimde bulunmuştu.

SAHİH-İ BUHARİ' DEN

Bir kız 9 yaşına geldiğinde, İslam hukukunda "şehvet konusu" oluyor:

Aişe 9 yaşındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, İslam hukuku bundan şu sonucu çıkarıyor:" 9 yaşındaki bir kız, müştehat (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır" diyor. Ve bu nedenle de 9 yaşındaki bir kız çocuğu ile evlenilebileceğini bildiriyor.

Aişe, Muhammed'in karısıyken büyüyecek ve 18-19 yaşına geldiğinde de Muhammed'in ölümü üzerine, kimi kumaları gibi, çok genç yaşta dul kalacaktır. Ve hiçbir erkekle evlenmemeye "mahküm" edilerek...Muhammed'in karıları, müminlerin anaları sayıldığı için...

Aişe'nin kaybolan kolyesi ve Safvan:

Muhammed, Mustalıkoğluları' na karşı gece baskını için yola çıkma hazırlığında. Yıl : Miladi 627. Bu sırada Muhammed, Aişe' yi de yanına almıştır. Aişe 9 yaşındayken Muhammed' in koynuna verildiği tarih, eğer Hicri şevval ya da zilkade 1 / Miladi mayıs ya da haziran 623 ise- 13 yaşındadır daha. Aynı gece baskınının sonucunda, tutsaklar arasında güzelliğiyle göze çarpacak ve başkasına düşmüşken alınıp Muhammed in koynuna verilecek olan Cüveyriyye' yle aynı yaşta. Devenin üzerinde kapalı bir yer ("mahmil"); Aişe de içinde. Gidilir; baskın yapılır, elde edilecekler elde edilir ve dönüş başlar. Gidiş Medine'ye doğru. Derken bir konak yerinde biraz kalınır. Gecenin bir kesimi. Bir süre sonra; kalkıp yola koyulmaya yöneliş. Tam bu sırada bir şey olur: Aişe çişi için ya da öbür işini görmek üzere birlikten ayrılır. Ayrılışını haber verse olmaz mıydı? Olurdu ama, kimseye haber vermemiş işte. Çişi ya da öbür işi olup bittikten sonra döner; ama bir terslik: Göğsünü yokladığında, kolyesini bulâmaz ve kopup düştüğünü anlar. Geri dönüp gerdanlığını aramaya koyulur. O sırada Aişe devesinin üzerindeki kapalı yerinde bulunuyor sanıldığı için herkes habersiz ve birlik uzaklaşıp gitmiştir. Aişe, kolyesini bulur; ama işte o saatlerde, yolda yapayalnız. Konaklandığı yere gelir, orada bekler. Gelsin götürsünler diye... Beklerken uyku bastırır ve uyur. Ve bu sırada: Muattal Oğlu Safvan. Arkadan gelmiş, Aişe' yi görünce de şaşırmıştır. Şaşkınlığını anlatan sözler. Onun bu sözlerine de Aişe uyanır. Safvan, Aişe' yi devesine bindirir. Yola koyuluş. En sonunda, bir konak yerinde birliğe ulaşılır. Bu sırada da dedikodular başlar... Aişe' nin kendi anlattığına göre gerçek bu. (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu'ş- Şehâdât/15; Kitabu'I-Meğâzî/34; Tecrîd, hadis no: 1151; Müslim, e's- Sahih, Kitabu't-Tevbe/56, hadis no: 2770.)

Olayda akla gelen sorular:

1) Aişe çişi ya da öbür türlü işi için ayrılıp giderken kimseye neden haber vermemişti? Eğer bunun nedeni, çocuk yaşta oluşu idiyse; bu yaşta oluşu biri tarafından kandırılmaya da elverişli değil miydi?

2) Aişe ayrılıp giderken o denli insan içinde nasıl olmuştu da kimse görmemişti? Gören olmuştuysa, dönüşü neden izlenmemişti? Döndüğü görülmedikçe, "dönmüş; mahmiline girmiştir!" yargısı nasıl oluşmuştu?

3) Hadiste belirtildiğine göre, Aişe'nin deve üzerindeki "hevdec"ini (mahmil) indiren, sonra yine yükleyenler ve Aişe' ye "hizmet edenler" vardı. (Hadis'e aynı kaynaklarda bkz.) O "hevdec", dinlenme yerinde deveden indirildiğine göre, sonra deveye yüklenirken içinde Aişe var mı, yok mu diye niçin bakılmamıştı? Hizmet edenler bakabiilrlerdi.

4) Yine hadiste belirtildiğine göre, "hicab" yani erkeklere karşı "örtünme, perde ardına geçip saklanma" gerektiren bir ayet hükmü bulunmadığı zamanlarda, Safvan, Aişe' yi görmüştü. (Hadise, aynı kaynaklarda bkz.) Yani Safvan' la Aişe birbirlerini tanıyorlardı. Bu "tanışma", ileri ölçülerde bir "anlaşma" ya varmış olamaz mıydı?

Aişe "zina" ile suçlanıyor:

Aişe'nin Safvan' la yolda "neler yapmış olabileceği" üzerinde duruluyordu. Yoğunlaşan kuşku. Dedikodular alıp yürümüştü. Son derece yaygın bir duruma gelmişti giderek. Muhammed' in bile Aişe' ye karşı olan her zamanki tutum ve davranışında bir değişme olmuştu: Aişe diyor ki: "Medine'ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer o sırada, iftiracıların dedikoduları dolaşıyormuş. Hastalığımda beni işkillendiren bir şey oldu: Peygamber'den de, her hastalığımda gördüğüm ilgiyi inceliği artık göremiyordum. Yalnızca gelip selam veriyor ve 'nasılsınız?' diyordu, o kadar." (Hadis'e aynı kaynaklarda bkz.)

Aişe dedikoduları duyup öğrenince üzülmüştür. Hastalığı daha da artmıştır bunun üzerine. Muhammed'den izin alır ve babasının evine gider. Orada da, durumuna ilişkin "Tanrısal bir açıklama" bekler. (Aynı hadise bkz.)

Beklenen "vahiy" bir türlü gelmiyor:

Hadiste, bu olaya ilişkin "vahy"in "gecikmesi"nden sözediliyor. Ve Muhammed, "karı"sından, yani "Aişe"den ayrı kalışından doğan soruna çözüm için yakın çevresini topluyor. Bunların içinde Ali de vardır. Ali, görüşünü şöyle dile getiriyor:

- "Ey Tann Elçisil Tanrı dünyayı sana dar etmedi ya! Aişe'den başka da kadın var, kadın çokl" (Bkz. Aynı hadis.)

Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa başvurdugunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini" söylüyor. Muhammed sorup soruşlurduğuna göre, belli ki adamakıllı "kuşkulu". Bu "kuşku", onun Aişe'ye söyledigi yine aynı hadiste açıklanan şu sözlerden de çok açık biçimde anlaşılıyor:

Muhammed: "Aişe! Böyle bir suçun varsa tevbe et!"

- "Aişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle dedikodular geldi (Safvan'la ilişki kurduğundan sözediliyor). Eğer bu suçu işlemedinse Tanrı seni aklayacaktır. Ama eğer işledinse bu suçundan dolayı Tanrı'ya yönel, tevbe et! Çünkü bir kul, suçunu boynuna alır ve tevbe ederse, Tanrı da onun tevbesini kabul eder." Aişe, Muhammed'in bu sözlerine, babasının ve anasının karşılık vermelerini ister. Onlar karşılık vermeyince de, Muhammed'e kendisi karşılık verip sonucu sabırla bekleyeceğini söyler.

Ve sonunda "vahiy" geliyor:

Konuşmadan sonra Aişe, yatağına dönmüştür. "Bekleme"de... Aişe, kendisinin söylediğine göre, hakkında "Kur' an ayeti" ineceğini filan beklemiyordu. "Ben kim oluyorum ki Tanrı, Kuran'da benim sorunuma ilişkin ayet indirsin!" türünden açıklaması var Aişe' nin. Yine açıklamasına göre, beklediği yalnızca, "Muhammed' in rüya görmesi" ve onun "rüyasında aklanması". Ama beklediğinin ötesinde olur gelişme: Muhammed her vahiyde olduğu gibi özel bir duruma girmiştir. Daha sonra da konuya ilişkin "vahyin geldiğini" açıklar. Aişe' ye anası, kalkıp Muhammed' e "teşekkür" etmesini söyler. Ama Aişe bunu yapmaz; vahyi gönderen "Tanrı" olduğuna göre, Muhammed' e değil; O' na teşekkür etmesi gerektiğini belirtir. (Bkz. Aynı hadis.)

Aişe'nin "zina" etmediğine ilişkin "18 ayet" birden iniyor:

Onca (hadise göre bir ay) gecikmeden sonra "vahy" gelmiştir. Hem de kimine göre "10 ayet", kimine göreyse "18 ayet" birden... (Bkz. Nûr, ayet: 11-20. Buna göre toplam: 10 ayet. Ama tefsirlerde toplam: 18 ayet olduğu belirtilir. Bkz. Nesefi, Tefsir, 3/134; F.Râzî, e't-Tefsiru'l-Kebîr, 23/173.) Bu ayetler, birinci ve ikinci orijinalleri yakıldığı için Muhammed dönemindeki biçimini tam olarak bilemediğimiz (bunun için daha sonraki yazılara bkz.) Kur'an' ın bugünkünde, Nur Suresinde yer alıyor. Bu ayetlerde, "zinayı" kanıtlamak için "dört tanık göstermek gerektiği", bu gösterilmediği zaman iftira olacağı açıklandıktan (bkz. Nur, ayet: 13) sonra, ad vermeden "iftira edenler" çok ağır biçimde kınanıyor.

İşte âyetlerden bir kesim (Diyanet'in resmi çevirisiyle):

- "Muhammed' in eşine o yalanı uyduranlar, içinizden bir gürûhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine, kazandığı günâh karşılığı, cezâ vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise, büyük azâb vardır. Onu işittiğiniz zaman; erkek, kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulu- nup da: 'Bu apaçık bir iftiradır!' demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Işte bunlar, şâhid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın dünyâ ve âhirette size lutuf ve merhameti olmasaydı o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir azaba uğrardınız. Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa Allah katında önemi büyüktü. Onu işittiğinizde: 'Bu konuda konuşmamız yakışık almaz. Hâşâ, bu, büyük bir iftiradır.' demeniz gerekmez miydi?" (Nûr, ayet: 11-16.) .

Yine sorular:

1- 12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır." demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed' in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı:

- Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muhammed'e Aişe'yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemişti.

- Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Aişe'ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç işlediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti.

2- Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yargıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır" hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insanlar nasıl kınanabiliyor?

3- Ayetlerden ve kimi "rivayetlerden" anlaşıldığına göre: Aişe konusunda dedikoduları yayanlar, yalnızca "münâfıklar" da değildi:

- 14. ayeti ele alalım: "Allah'ın dünya ve âhirette size lutuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir azaba ugrardınız." deniyor. Demek ki, "o kötü sözü yayanlar" için Tanrı' nın "dünyada ve âhirette lutuf ve merhameti" olmuştur. Bu durumda olanlarsa, "Tanrı katında kâfir" sayılan "münâfıklar" olamazlar. Yani bunlar, "münâfıkların" dışındaki müslümanlardır. .

- 11. ayette sözü edilen "elebaşi'nın kim olabileceği üzerinde durulurken, kimi rivayette bu kimsenin "münâfıkların başı Abdullah Ibn Übey" olduğunu ileri sürerken, kimileri de buradaki anlatımın kapsamı içine, Muhammed'in ünlü şairi Hassan Ibn Sâbit gibi önemli kişilerin de girdiğinden söz ediyor. (Bkz. Taberî, Camiu'l-Beyan, 18/69-70; F.Râzî, 23/174; Tefsiru'n-Nesefî, 3/134.)

Bunlara ne demeli?

4- Tanrı "vahiyle" açıklama yapacaktı da, bu açıklamayı daha önce, yani dedikodular oluşup yayılmadan niçin yapmadı? Neden "bir ay" bekledi de, başta "peygamber"i ve sevgili karısı olmak üzere herkesi üzdü? Gelişmeler neden böyle olmuştur?

5- Bir "zinanın" kanıtlanması için "dört tanık" istemek, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?

Hadiste belirtildiğine göre: Aclanoğulları'nın ileri gelenlerinden Medineli Asım Ibn Adyy in ve aynı kabileden Uveymir'in "Peygamber"den bir sorulan olur:

- Bir adam, karısını bir adamla zina ederken bulsa ne yapmalı? Karısının tam karnı üzerinde bulsa? Eğer gidip dört erkek tanık bul- maya yönelirse, zina eden adam işini bitirip gidecektir!!! Dört tanık mı aramalı, yoksa..? (Hadisi ve soruyu çeşitli biçimiyle görmek için bkz. F.Râzî, 23/164; Buhâri, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/24/1; Tecrîd, hadis no: 1716; Ebu Dâvüd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, hadis no: 1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, no: 2245.)

Bu soru, "zina" için "dört tanık" isteniyor olmasından kaynaklanmıyor mu?

Read more...

Muhammed'in Cinsel Hayatı 2

Muhammed, tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin veriyor:

Muhammedin Marya ile Hafsanın yatağında yakalanması:

Muhammedin Şehveti:

Muhammedin Zeynebi de karıları arasına katmasının öyküsü:

Muhammed ve Güzel Safiyye:

Safiyyenin Ailesinden Kişiler İşkenceyle Öldürülüyor:

Muhammed, Safiyyeyi Dıhyenin Elinden Alıyor:

Muhammed in Neden Çok Karısı Vardı?

Muhammed, Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu?



Abdullah İbn Ömer anlatıyor:

- "Peygamber, Benû Mustalık üzerine gece baskını yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su başında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kita- bu'l-Itk/13; Tecrid, hadis no: 1117 Müslim, Kitabu'l-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen,Kitabu'l-Cihâd 100, hadis no: 2633.)

"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından sonra bu adı almıştı.

Yıl: 627. Muhammed, Mekke'yle Medine arasında el Mureysi denen su kaynağı kesiminde oturan Mustalıkoğulları (Benû Mustalık) kabilesine bir gece baskını düzenliyor. İstediği sonucu da elde ediyor. Yukarıdaki hadiste, Muhammed'in "savaşır durumda olanlarını" öldürttüğü anlatılıyorsa da, öldürülen yalnızca on kadar savaşçı. (Birçok kaynağı bir arada görmek için bkz. Leoni Caetani, çev. Hüseyin Cahit, İstanbul, 1925, s.145-146.)

"Ganimetler" , "tutsaklar"...

Ve tutsaklar arasında güzel Cüveyriyye. Mustalıkoğulları'nın başkanı Haris'in kızı. Şimdi "cariye" durumunda. Yani alınıp satılabilir nitelikte. Tecrîd'in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlattığı gibi, "tutsaklar bölüştürülürken o da, Sâbit Ibn Kays'ın payına düşmüştür." (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1117 numaralı hadisin "İzah"ı.)

Ne var ki kız çok güzel. Üstelik de soylu.

Kız, bu durumundan yararlanmış mıdır? Yeterli bir kanıt yok. Ancak birden, hadiste de belirtildiği gibi, Muhammet'in onu kendine aldığını görüyoruz. Muhammed, kurtulmalığını vererek kızı, alıp kendi karıları arasına katmıştı. Ve ardından "zifaf".. Arkasından, "idamlık" durumunda olan herkese "beraat". Muhammed Hamidullah şöyle diyor:

"... Birkaç saat sonra biz, düşmanın, Muhammed'in (A.S.S.) en yakın dostlarından biri haline geldigini görmekteyiz. (...) Sonunda herkes, ganimetten eline geçen hisseyi red ve iade etmekte tereddüd geçirmedi. İKİ YÜZ AİLENİN BİRDEN, hiç beklenmedik bir şekilde hürriyetlerine kavuşturulmaları üzerine, Mustalık'lılar, kaybettikleri on savaşçıyı pek çabuk unuttular. Ve sonunda Islam'ı kabul ettiler." (Bkz. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Prof.Dr. Salih Tug, İstanbul, 1980, 1/264)

Bu durum karşısında: "Ey güzel ve aşk (!), sen nelere kadirsin!" demek yerinde olmaz mı? '

Muhammed 56 yaşındaydı o sırada. Güzel körpecik Cüveyriyye' yi, koynuna almak için hiç zaman yitirmemişti. Suyun yanında hemen kurulan meşin çadırında işini görmüştü. Karılarından Aişe de oradayken... Cüveyriyye ve Aişe aynı yaştalardı. Medine'ye dönüşte de Aişe' nin kolyesi ve Safvan olayı meydana gelecektir. Acaba, Aişe Muhammed'den bir öç almak istemiş miydi? Cüveyriyye' yi kıskanmış olarak?

"Kurtulmalık" lar ödenmeden ve tutsaklar daha özgürlüklerine kavuşturulmadan bir şey olmuştu. Anılmaya, üzerinde durulmaya değer bir şey:

Muhammed, tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin veriyor:

Ebu Said el Hudfı'nin anlatmasıyla "tutsaklar arasında Arab'ın en nefis kadınları" bulunuyordu. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n- Nikâh/125, hadis no: 1438.) Ve o baskını gerçekleştirmiş olan Müslümanların ağızlarının suyu akıyordu güzel kadınları görürken. Hemen yatmak istiyorlardı. Yatmak istedikleri kadınlar, birer "cariye" durumuna gelmiş değiller miydi? Öyleyse müslümanlara "helâl"diler. Gerçi Muhammed'in: "Tanrı'ya ve âhiret gününe inanan bir kimse için, kendi suyuyla (menisiyle) başkasının tarlasını (başkasının cinsel ilişki kurdugu kadını) sulaması helâl olmaz." dediği de aktarılıyor. Ve bu arada: "Tanrıya ve âhiret gününe inanan bir kimseye, başkasının menisinden temizledikçe (istibrâ, fıkıhçılara göre bir ay içinde olur) hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak helâl olmaz." diye de eklediği belirtiliyor. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'n-Nikâh/45, hadis no: 2158.) Ama çelişki yalnızca bu konuda degil ki...

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

- "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekarlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı. Ancak, 'Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n- Nikâh/49, hadis no: 2170.) Kimileri, "azl"in ne demek öldüğünü bilmedikleri için bu hadisin anlamını tam olarak anlamamışlardır.

"Azl" (azil), cinsel ilişki sırasında, erkeğin, meniyi, kadının cinsel organına boşaltmadan çekmesidir. Yani, meniyi kadınlık organının dışına boşaltmak. Hadiste anlatılanın özeti şu:

Müslümanlar, ellerindeki "tutsak kadınlar"la cinsel ilişkide bulunmak istiyorlardı. Ama bir sorunları vardı: Ya çocukları olursa? İlişki kuracakları bu kadınlardan çocuk olsun istemiyorlardı. Tecrit "mütercim"i Kamil Miras, bu istememeyi, şöyle açıklıyor:

"Bu suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir kadınlara yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin paraya ihtiyaçları bulunduğundan satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlarından Tecrid, 1596 numaralı hadis, not: 1.)

Kısacası: Tutsak kadınların ırzına geçebilirlerdi "gaziler". Ama bu işi yaptıktan sonra da "çocuk sorunuyla" karşılaşmak isteniyorlardı. Çünkü gerektiğinde bu tutsak kadınları satabilirlerdi. Buna bir engel çıkmamalıydı. "Azl"i bunun için istemiş ve "Peygamber"e danışmışlardı. Peygamber de temelde bu kadınların ırzlarına geçilmesinde bir sakınca görmüyordu, buna izin veriyordu. "Azl"e gelince. Bunda da bir sakınca bulunmadığını dolaylı olarak belirtiyordu.

Muhammed'in Marya ile Hafsa'nın yatağında yakalanması:

Gün, Muhammed' in karılarından Hafsa' nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa' yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa' nın odasına varır. Ama Hafsa' yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar Mısır Mukavkısı' nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda Muhammed, cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariye'yi tutup yatırır Hafsa' nın yatağına, ve işini görmeye başlar. Muhammed'in cariyesi ile yatması doğal. Kuran da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor (bkz. Ahzab suresi, ayet 50,52) İşin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki, cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızı Hafsa'nın yatağında koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed' in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:

"Tanrı elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!"

Muhammed ne desin? Sonra, Muhammed' ile Hafsa arasında şu konuşma geçer:

Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"

"Hafsa! Marya' yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?

"Evet!"

Muhammed hemen ant içmiştir:

"Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?"

"Tamam!"

Ne ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,28/102)

Kimi aktarmaya göre de Muhammed'in Hafsa ile yakalanması, Aişe'nin gününde olmuştur. Hafsa bunu öğrenmiştir. Muhammed, ondan bunu durumu kimseye söylememesini istemiş, bunu isterken de "Marya'yı kendime haram ettim. Sana bir müjdem var. Ebubekir'le Ömer, benden sonra, ümmetin işlerini ele alacaklar (halife olacaklar)." Ama, Hafsa, olayı Aişe'ye anlatır. (Bkz.F.Razi,30/41,43)

Muhammed'in, Marya'yı kendisine haram etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine yeni ayetler gelir:

"Ey Peygamber! Karılarını hoşnut edeceksin diye, Tanrı'nın sana helal kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Tanrı bağışlayan ve acıyandır."(Bkz. Tahrim suresi, ayet:1. Bu ayetin, anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.)

Bu ayetin ve bunu izleyen 4 ayetin "iniş nedeni" olarak, bir "bal şerbeti öyküsü"nü içeren aktarmalar da var. Ama her zaman İslam’ ın açıklarını kapatma çabaları gösteren Muhammed Ali Subuni bile, ayetlerin, "Marya (Mariye) olayı" nedeniyle geldiğini anlatan hadisin açıklamasının daha doğru olduğunu savunur. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir,3/406-407)

Başka İslamcılarsa, İslam'ın durumunu kurtarmak amacıyla, buradaki ayetleri "Marya olayı"na değil, "bal şerbeti" öyküsünü içeren hadise bağlamayı daha uygun bulurlar. Kuşkusuz, zorlamalarla.

Muhammed, Marya ile yatmayı sürdürmüştü. Ondan bir oğlu olmuştu: İbrahim. Bu oğlan epeyce büyüdükten sonra ölmüştür.

Muhammed'in Şehveti:

Bir hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel, bir kadın görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini giderirdi.

Câbir lbn Abdullah anlatıyor:

- "Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel ihtiyacını gördü. Sonra arkadaşlarının yanına çıktı. Ve şöyle konuştu:

- Kadın, şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan biçiminde dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü mü, hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel ilişki), o kişinin içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim, e's- Sahih, Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/44, hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no: 1158.)

Bu hadiste açıkça ortaya çıkan şu:

- Muhammed, karılarının dışında da bir kadına "şehvetle" bakıyordu. Ve ilgisini çeken bir kadın gördüğünde "şehvete geliyor"du. Bu kimi ayetlerle de dile getiriliyor. Örneğin Ahzab Suresinin 52. ayetinde, karı almasına sınır getirilirken "(başka kadınların) güzellikleri seni imrendirse bile..." deniyor. Aynı hadise yer veren Gazalî de, "şehvet"in önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yararı uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazali, lhya-u Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.)

- Muhammed için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran bir "şehvet kabartan"dı. - Muhammed gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümündeydi. (Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve genel olarak "kadın"a bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için, Prof.br. İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı, son derece değerli kitabına bkz.)

- Çıkan bir başka sonuç da şu: Muhammed'e göre, bir kadın, cinsel ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı koymamalıdır. Muhammed'in bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pekçok hadisi vardır. Bunlardan iki örneği burada görelim: "Bir adam karısını yatağına (cinsel ilişki için) çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin lanet ederler." (Bkz. Buhâr'i, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd, hadis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no: 1436; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.) - "Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıdâ/ 10, hadis no: 1160.)

Asıl konumuza gelelim: Muhammed'in, gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği karşısında kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak için Zeyneb'i seçmesi ilginçtir.

Muhammed' in Zeyneb' i de karıları arasına katmasının öyküsü:

Zeyneb Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kcndisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd Ibn Muhammed)" diye söz eder.

Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zenneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu ögrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur.

Zeyd:

-Karımdan ayrılmak istiyorum.

Muhammed:

-Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?

Zeyd:

-Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı.Onun iyilikten başka birşeyini görmedim. (Zeyd' in eşini boşamak istemesinin nedeninin Müslümanların dediği gibi geçimsizlik değil de Muhammed' in onu arzu etmesi olduğunu ispatlayan cümleler)

Muhammed:

- Öyleyse karını bırakma, Tanrı'dan kork!

Muhammed "karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

Ama bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu.

İşte bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 22/10-II.) "Tabakatu İbn Sa'd"da daha geniş olarak yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri konusu yapıyorlar diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira" diye niteliyorlar. Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve tefsirlerde yer ala gelmiş olduğu halde. Şimdi ayete bakalım. Ayetin anlamı şöyle: (Çeviri, Diyânet'in)

"Ey Muhammed! Allahın nimet verdiği ve seninde nimetlendirdiğin kimseye: "Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kesti- ğinde onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.)

Bu ayette anlatılanlar:

1- Muhammed, Zeyd'e "karısını boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu. Bunu da sonradan Tanrı açığa çıkaracaktı. Muhammet'in içinde sakladığı neydi?

Yukarıdaki öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı olabilir:

1- Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisini almasına olanak sağlamasını istemesiydi. Yukarıdaki öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Muhammed'in içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu karşılığı veriyorlar: Onun sakladıgı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının boşanması ve onunla kendisinin evlenmesi isteğiydi. Oysa bunlar hep iç içe şeyler. Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutulmuşsa, kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını istemesi doğaldı. Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş oluyordu.

2- Muhammed'in içindekini gizlemesine, insanlardan korkup çekinmesine yol açıyordu.

Peki bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed, içindekini açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını düşünüyordu ki, onun korkusunu taşıyordu? Bu soruya şu karşılık veriliyor: Muhammed, oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye dedikodu yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir duruma elverişli değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin karşılanırdı. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2/527-528 ve öteki tefsirler.) Öyküye göre şu karşılık da verilebilir: Muhammed, hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyordu. Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle durumu açığa vurmamıştı. Ama sonra, "ayetin gelişi" sorunu çözmüştü.

3 - Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması bu yönde herkese bir kapı açmasına yöneliktir.

Ayette ileri sürülen gerekçe bu.Yani, herkes oğulluğunun boşanan karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le evlendirildiğini açıklıyor.' Bu açıklama karşısında da bir soru beliriyor:

- Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? Örneğin, bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu bildirilirdi; sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Muhammed'in Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü? Bu sorunun karşılığı yok. (Admin' in Notu: Turan Dursun'un buraya kadar anlattığı öykünün devamını Arif Tekin' in "Kuran'ın Kökeni" adlı kitabın 166. sayfasından itibaren görelim:

".. Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (ahzap, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep' e bu olayları anlat ve onu bana iste.. Zeyd, kapıya varınca içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek, -kendi anlatımına göre-ter içinde, sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendisinin Muhammed'in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed' e bildirince Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeyneb'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki "Ey Habibim, Zeyneb'i biz sana nikahladık" cümlesidir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep'e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de Zeynep'in akrabasından izin alıyor. Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı:

1)Aişe (12 yaşında)
2)Hafsa (23 yaşında)
3)Ümmü Seleme (30 yaşlarında)

Olay burada da bitmiyor. Muhammed'in Zeyneble evlenmesinden kısa bir süre sonra (Hicri 6. yıl) Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır:

1) Beni Süleym 2) İys 3) Taraf 4) Hisma 5) Vadi'l Kura 6) Ümmü Kirfe.

Zeyd, bunların hiç birinde vurulmayarak başarıyla dönüyor. Sonunda Muhammed Zeyd'i tarihte "Mute Savaşı" olarak bilinen savaşta 3000 kişilik Müslüman ordusuyla yaklaşık 100.000 kişilik Rum ordusunun karşısına çıkarıyor. Üstelik Halit Bin Velid gibi daha usta bir komutan var iken. Zeyd bu sefer öldürülüyor.

Muhammed ve Güzel Safiyye:

Yıl: 628. Diyanet yayınlarından "Tecrid"in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlatımıyla "güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hayber Kasabası"nın görülebilen "en nefis hurmalıkları"ndan yüzlercesi Muhammed"in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... İşte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)

-"İnkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır" (Haşr Suresi, ayet: 5.) Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yaktırmasına yöneltilen eleştirilere cevaptır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Cihad /91, h. no: 2615.)

"Hurma soykırımı"yla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle yahudilerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hayber"de gerçekleştiriliyordu. . Hayberin birçok "kale"si vardı. Bir buçuk aya yakın bir süre içinde, yahudilerin kendi içlerinden gelip Muhammed'den güvence alan kimi hainlerinin yardımıyla "kale"ler bir bir düştü ve müslümanlar kazanmış oldular. Kuran'ın Tevrat'tan aktarılan "Tann"sı "İsrailoğulları"nı, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet: 140.) Ama "Hayber Savaşı"nda Yahudilere yardım etmemişti. "Ganimet"ler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar, sızlanmalar...

Ve bu arada, yakınlarıyla birlikte tutsak düşmüş olan Safiyye. Güzeller içinde bir başka güzel. Ne var ki acılar içinde... Yakınlarından kiminin kellesi gitmiş bu savaşta. Kimi de işkence altında... Babası, kafası kesilenler arasında, kocası ve kocasının kardeşi sorgulanıyor, işkence görüyor. Bir süre sonra ölürüleceklerdir.

Safiyyenin Ailesinden Kişiler İşkenceyle Öldürülüyor:

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kinane / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'ı celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birtakım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor işkence ettirneye.

Bu Kinane, Safıyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... Caetani aktardığı bilgiler arasında şunlan da yazıyor:

- "Kinane'ye, hazinenin bir kısmını başka bir yere saklamış olup olmadığını söyletmek için müthiş işkenceler yapıldı. Zübeyr Ibnü'l- Avvâm (sağlıklarındayken cennetlik olduklan bildirilmiş on kişiden biri), Peygamberin emirlerini bizzat tatbik etti. Zavallının ağzından bir şey alamayınca, YANAN ODUNLARLA GÖĞSÜNÜ DELDİ. Ölecek durumdayken Muhammed lbn Mesleme'ye teslim etti. O da biraderi Mahmud'un intikamını almak için Kinane'nin ızdırabına nihayet verdi, onu öldürdü. Kinane'nin kardeşine de pek zalimane işkenceler yapıldı. (...) Iki bedbaht yahudi terk-i hayat eder etmez, Muhammed kadınları celbettirdi..." (Bkz. Leoni Caetani, İslam Tarihçe. Hüseyin Cahid Yalçın, Istanbul, 1925, 5 / 123-124.)

Caetani'nin bu yazdıkları kimi İslami kaynaklara da dayanıyor. Bununla birlikte ne ölçüde doğru, ya da doğru olanların ne kadarını içine alıyor? Kesin birşey söylenemez kuşkusuz. Ama şurası, İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklarda da yer alıyor ki; Safiyye, Hayber Savaşı' nda ve sonucunda aile üyelerini yitirmişti. Babasını, kocasını, kocasının kardeşini... (Karşılaştırmalar ve geniş bilgi için Prof. Dr. İlhan Arsel' in Şeriat ve Kadın adlı kitabına başvurmayı öneririm.) Müslümanların elinde katledilmişti Safiyye'nin aile üyeleri. Muhammed'in buyruğuyla... Ama şimdi bu Safiyye, aynı Muhammed' in karısı yapılacak ve yolda da koynuna sokulacak.

Muhammed, Safiyye'yi Dıhye'nin Elinden Alıyor:

"Hadis"lerden aldıgımız bilgiye göre:

Savaş sonrasında, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap, Muhhamed'e gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin ister. Muhammed de, hadisi çeviren Kamil Miras'ın çevirisiyle: "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacagını söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır; "başka bir cariyeyi" almasını söyler. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkardeşidir. Muhammed, kendisine "karı" olmanın karşılığında Safiyye'yi "azâd" eder. Yani, "âzâd etmiş olma"yı, evlilikte verilmesi gereken "mehir" sayar. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf' düşünülmektedir. Ümmiü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve gece olunca da Muhammed'in koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kiıaplarında da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"ını da görmek için Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299-310.)

Safiyye'yi Muhammed Neden Almıştı ?

Bu soruya karşılık olarak ileri sürülenin özeli şu:

-Safiyye, soylu bir aileden geliyordu. Babası Benû Nadîr kabilesinin başı, kocası da yine çok ileri gelenlerden biriydi. Bu nedenle onu, sıradan bir kimseye vermek uygun olmazdı. Yahudiler için bu, bir utanç konusu olurdu. En iyisi "Peygamber"e kan yapmaktı. Bu yola gidildi.

Diyanet yayınları arasında yer alan Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesinde, 1612. hadisin "İzah"ında Kamil Miras şöyle diyor:

- " Hazreti Safiyye, Huyay Ibn Ahtab'ın kızıdır. Beni Nadır ve Beni Kurayza'nın en şerefli bir ailesine mensuptu. Hayber Yahudileri'nin reisi Kinane Ibn Rabi ile yeni evlenmişti. HER İKİ CİHETLE ASALETİ vardı. (...) Hayber reisinin gelini (karısı) ve Beni Nadır'ın en şerefli bir aile kızı olan Safiyye'nin Dıhye'ye verilmesi, YAHUDİLER İÇİN PEK ZİYADE ÂR'ı ve hacaleti (utanca) mucip olacağı be- yaniyle itiraz edildi. Resûlu Ekrem (Peygamber) de Dıhye'den istirdad (geri alıp) ve azâd ederek nikâhla kadınları arasına ithal etti."

Bu Gerekçede Mantık Var mı?

Gerekçe bu olunca, şu sorular sorulabilir:

- O "soylu", o ,"şerefli" denenlcr hep kılıçtan geçirilmemiş miydi? Geriye ne kalmıştı ki onlar için "âr (utanç)" söiz konusu olsun? "Şerefi" olduklarından sözedilen "Beni Kurayza"ya, o 'Resûlu Ekrem"in (Muhammed'in) arkadaşlarına uygulattırdığı korkunçluklar, işkence ve soykırım, benzeri ancak tarihin en ilkel dönemlerinin en ilkel insanlarında görülebilir türdendi. Bütün bunlar, Islam'ın kendi kaynaklarından belgelerle sergilenebilir. Ama yeri burası değil. Burada, Muhammed'in "şehvet"i nedeniyle Safiyye'den söz etmektir konu.

Ama yine de, Prof. Dr. İlhan Arsel'in satırlarından bir kesimini buraya aktarmanın iyi olacağını düşünüyorum:

" Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılına rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamiştır. Hayber seferine giriştigi tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadın"ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.)

- Muhammed Safiyye'yi Dıhye'nin elinden alınca, bu kadının "kocasının kızkardeşi"ni vermişti ona. Aynı aileden olduğuna göre onun da "asalet"i vardı. Dıhye'ye o nasıl verilebilmişti? O zaman "âr" olacağı düşünülmemiş miydi?

- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarını, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını Safiyye'yi o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Bunun "cevabı" verilebilir mi? Safiyye o sırada, daha "körpe" denecek yaştayken Muhammed, 57 yaşındaydı.

Muhammed' in "şehvet"ini ve "Tanrısının" bu "şehvet"e büyük önem verip kolaylıklar gösterdiğini anlatmak için, karılarını-cariyelerini tümüyle ve öyküleriyle sıralayıp anlatmaya gerek yok. Konu, bu kadar örnekle de anlaşılmıştır. Amaç, bir gerçeği açığa çıkarmak.Ve gün ışığına çıkarılacak bu tür gerçeklerle, insanlığın önündeki "tabuların" yıkılmasında yararlı olabilecek bir katkı sağlamak. Daha ışıklı, daha güzel, daha özgür bir dünya için...

Muhammed' in Neden Çok Karısı Vardı?

İslamcılara bakarsanız şöyle açıklanabilir:

- "Peygamber", kimi kadınlara "acımıştı" da o nedenle almıştı onları.

Önce bunun hiç olamayacağını, gerçeklerle hiçbir biçimde bağdaşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz kadın mı toplamıştı Muhammed? Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamayacak kadar yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi birini alacaktı? Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra "yoksul"un "çaresiz"in sorunu çözme yolu; onunla Muhammed' in evlenmesi miydi?

-"Peygamber", kimileriyle de "siyasi sebeplerle" evlenmişti.

Bunu diyen İslâmcılara şunu sormak gerekir: Muhammed bir "Peygamber" idiyse, böyle "siyasi sebepler"e neden gerek duyuyordu? "Tanrısının" yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil miydi de, bir sürü kadın topladı? Hem de bir kesimi genç, körpe... Ve bu kadınları kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer "ebedî dul" olarak bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra kimseyle evlenmemeye hükümlüydüler. Çünkü, hepsi de "müminlerin anaları' olarak Kur'an'a geçirilmişti. (Bkz. Ahzab, ayet: 6.) Bunlardan kimi, Âişe, Cüveyriyye gibi 18-19 yaşında "dul" kalmışlardı. "Çocuk yaşta dullar". İleri sürülen "siyasi sebepler" bunu da mı gerektirmişti?

Muhammed'in çok karı ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun gereği. En azından, başta bu geliyordu. "Bir taşla birkaç kuş vurmalar" da oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak gerekir.

İslamcılar, "Peygamberimiz nefsani arzularına göre davranmıyordu, hanımları da nefsani arzularla alınmamıştı" diye dursunlar; ayetler, hadisler ve de gerçekler ortada.

Muhammed, Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu

O dönem Araplarında "şehvet", "erkeklik gücü" en başta gelen bir özellikti. Bunu Gazali, Ihyâu Ulumiddin adlı ünlü kitabının "Kitabu Adabi'n Nikâh" bölümünde uzun uzun anlatır. Bir dolu örnek verir, Ali'nin oğlu Hasan'ın bir alışta "dört karı birden" aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, Muhammed'e bu torunu anlatıldığında Muhammed'in: "O, yaratılışta da huyda da bana benziyor!" dediini, bu oğlanın, 200 kadar karı elden geçirdiğini anlatan bir hadise, Muhammed'in, "dünyanızdan bana üç şey sevdirildi" dedikten sonra bunlardan birinin de "kadın" oldugunu dile getiren bir başka hadisine ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor. (Bkz. Gazali, İhya- u Ulûmiddin, Arapça, 28-29 ve öt.) Gazalî, Felâk Suresinin (Diyanet'in çevirisiyle:) "Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden de O'na sığınırım, de!" anlamı verilen 3. ayetine "Ve sertleşip kalkmış olan zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki bastırmasının şerrinden de Tanrı ya sığınırım, de!" anlamının verilebileceğini, bu anlamı İbn Abbas'ın verdigini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadi'nin (ölm. 910.) "Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilişkiye de o denli gereksinim duyuyorum!" dediğini aktarıyor ve verdiği örneklerle "insanın rahatlaması için şehvetinin gereğini yerine getirmesinin önemini" anlatmaya çalıştığını belirtiyor. (Bkz. Aynı kitap, s. 27.)

Muhammed'in çok karı alışına, kadınlara yönelişine de bu açıdan bakmak gerçekçi bir yaklaşım olur. Hadislere baktığımız zaman, Muhammed'in "cinsel ilişki"ye ayırdığı zamanın, şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz. İşte bir hadis, En'es anlatıyor:

Peygamber, 9 ya da 11 karısı varken, gecenin ya da gündüzün belli saatinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu."

Enes'e soruluyor: - "İyi ama, Peygamber buna güç yetirebiliyor muydu?" Enes karşılık veriyor: - "Evet. Biz aramızda, Peygambere 30 erkek gücil (şehveti) verildiğini konuşurduk." Bu hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanet'in bir yayınında görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, hadis no: 192.)

Başka hadislerde de "peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin olduğu" belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar, "Peygamber"in "şehvet"ini de "mucizeli" olarak göstermek istemişlerdir.

Muhammed'in "şehvet"i, ister sıradan, ister "farklı" olsun "ayet"ler ve "hadis"ler yönünden bakıldığında görülür ki "Tanrı"sı katında ayrıcalıklı. Âişe'nin sözünde bu ayrıcalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor: "Bakıyorum da Senin Efendi Tanrı'n (Rabb), senin şeyinin keyfi (hevâ) için koşuyor yalnızca!"

Read more...

Din ile bilimi kim uzlaştırmak istiyor?

Din ile bilimin uzlaşıp uzlaşamayacağı sorusu günümüzde sıkça tartışılır oldu. 2009 Darwin Yılı dolayısıyla din ile bilimin en büyük çatışma noktalarından biri olan evrim kuramının gündemde oluşu da bu tartışmaya ivme kazandırdı. Bilim kurumlarının ve bilim insanlarının yanı sıra çeşitli din kurumları da bu soruya farklı düzlemlerde yanıtlar/yaklaşımlar ürettiler, üretiyorlar.


Konuya başka bir düzlemde yaklaşmak istiyoruz. Din ile bilimi kim uzlaştırmak istiyor? Bu uzlaşma kimin ihtiyacı? Din mi bilimle uzlaşmak istiyor, bilim mi dinle? Yoksa bu ikisini uzlaştırmaya çalışan bir başka güç odağı mı var? Tartışma din ile bilim arasında mı, yoksa bu bir yanılsama mı?

Sisteme bir din lazım. Bilimle çatışmayacak, onunla uzlaşacak, “plastik” bir din. Sisteme bilim de lazım. Bilim 400 yıldır öyle yol aldı ki, artık eski Kilise Babaları gibi davranamazlar. Kısacası sistemin devamı için din ile bilimin uzlaştırılması lazım. Sisteme bir sentez gerek. Madem sistemin devamı için birbiriyle çatışan bu iki araçtan da vazgeçilemiyor, ikisi birbirine karıştırılmalı: Bilimsel bir din! Veya dinsel bir bilim! Şimdi uğraş bu yönde.

Bu sentez nasıl gerçekleşecek? Bilimi felsefesinden ve halktan kopararak. Yani bir yandan felsefesinden koparıp basitleştirerek, diğer yandan halktan koparıp “yüceleştirerek”. İkili bir yozlaştırma…

Sistemde Tanrı çok! Halkın Tanrısı gibi kaba saba, yobaz ve tutucu değil; her şekle girer. Bilimin de kabul edebileceği türden bir şekil bulunur. Örneğin Big Bang’e ne dersiniz? t=0’dan sonrası sizin; istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz. Ama şu 0’ı kabul edin (yani hizaya girin!). Sayın kuantumcular, sizin için olasılıkçı Tanrılarımız mevcut. Ama birinin de zarı atması lazım, değil mi? Akıllı Tasarım ilginizi çeker mi? Akılsız da olabilir. Ama bir tasarımcı olsun, sizi de rahatlatır. Evrimci bir Tanrı? Bakın, bu da olabilir. Newton’un saatçisi gibi… İlk tohumu atmış, sonra keyfine bakmış! Deist misiniz, panteist misiniz, Budist misiniz, agnostik misiniz; hepsi uyar. Hatta çok zorlarsak ateist bir Tanrı bile kurgular bizim uyanık ideologlarımız. Yeter ki gelin. Eskisi gibi değil, Mevlana’nın kucağı gibidir artık sistemimiz. Bakın Papa bile Galileo’dan özür diledi, Darwin’in sırtını sıvazladı.

Yukarıdaki paragraf şaka değil. Sistemin hakim sınıfları açısından Tanrının şekilden şekile girmesinin hiçbir sakıncası yok. Yeter ki bilim ve bilimciler sisteme entegre olsunlar. Yeter ki uzlaşı platformunun bir köşesinde yerlerini alsınlar. Bu noktadan sonra bilim işine bakacaktır. Tabii sistemin kendisine verdiği işine. Bilimin teknolojiye indirgenmesinden kastettiğimiz de budur. Eleştirel, devrimci ve toplumcu yönü törpülenen bir bilim, teknolojiden ibaret kalır.

Kısacası, din ile bilimi uzlaştırma projesi halka karşı ittifak projesidir. Bilimi, toplumu aydınlatma ve dünyayı değiştirme perspektifinden uzaklaştırma, sistemin girdabına çekme projesidir. Bu tür uzlaştırma platformlarına davet edilen ve giden bilimcilerimiz bu konuya dikkat etmelidirler. Çünkü sistem açısından bilimcinin o platforma gitmesi önemlidir; gittikten sonra orada ne söyleyeceğinin fazla bir önemi yok, zararı da yok. Bir kez daha tekrar edelim: Sistem artık Mevlana’nın kucağı gibi. O kucağa oturduktan sonra, Darwinci de olsanız, hatta Marksçı da, sakıncası yok.

Günümüzün Galileo’larına belki diri diri yakılma, zindanlara atılma, işkence görme tehdidi artık yok. Ama daha kötüsü var: Beyinlerin metalaştırılması! Alınır-satılır kılınması. Paranın gücüyle sistemin içselleştirilmesi.

Sistemin dini de bilimi de paradır. Bize inanmıyorsanız Napolyon’a sorun. Din ile bilimi uzlaştıran da paranın çekim gücüdür.

Ender Helvacıoğlu

Read more...

Ay ikiye Bölünüp Yere Düşmüş

İslam'da Şakku'l-Kamer (Ay'ın bölünmesi) Mucizesi diye ünlü "mucize"yi birlikte göreceğiz: Kamer Suresinin l. ayetine, Diyanet'in resmi çevirisinde şöyle anlam verilir:

"Kıyamet saati yaklaşır, ay ayrılır."

Bu çevirideki "yaklaşır, ayrılır" ayetteki sözcüklere uymuyor. Ayette, burada, "geçmiş zaman" kipi kullanılıyor. Bu nedenle, doğrusu: "Yaklaştı, ayrıldı."dır. "Ayrıldı"yerine de ayetteki "inyakka" sözcüğüne uygun olması için "bölündü", ya da "parçalandı" demek gerekir. Diyanet'in çevirisi, burada, "akıl ve bilim dışılığı örtmek" amacıyla, sözcükler kendi anlamlarının dışına çıkarılarak, daha sonraki ayetler, ayrıca açıklayıcı hadisler gözardı edilerek yapılmış bir "yorum"a, ibnü'l-Cevzi'nin yorumuna (Bkz. tefsiru ibnü'İ-Cevzi, 8/89.) dayanmakta. Bu yorum, tefsircilerce kabul edilmez. (Bkz. M.Ali Sabuni, Safvetu't-tefisir, 3/284; Hizin, 4/226.)

Bu durumda ayetin doğru çevirisi şudur: "Kıyamet (sat) yaklaştı; ay bölündü :" Bunu izleyen iki ayetin anlamı da şöyle: "Onlar bir mucize gördüklerinde; yüz çevirirler ve: 'sürüp giden bir büyüdür.' derler. Yalanladılar ve kendi eğilimlerine uydular. Her şey, yerini bulur." (Kamer: 2-3.) Görüldüğü gibi ayetlerde açıkça, kıyametin yaklaştığının da bir belirtisi olarak, Ayın bölündüğü ve bu mucizeyi, inanmazların yalanladıkları" anlatılıyor. Bu ayetlerin anlattığı olayı aktaran hadislere bakalım.

Gökteki Ay mı, Arabistan'daki Hira Dağı mı daha büyük?

İlkokul öğrencileri bile böyle soruyu saçma bulur, değil mi? Ama hadiste anlatılana bakılırsa bu soruya saçma dememek gerek.Malik Oğlu Enes anlatıyor:

Mekkeliler, Peygamberden bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara ayı ikiye bö1ünmüş olarak gösterdi. Öylesine ki, onlar, Hira Dağı'nı, bu iki parçanın arasında görüyorlardı." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'1-Menakib/36; Müslim, e's-Sahih, Kitabu St- fati'l- Münafdun/46-47, hadis no: 2802.)

"Abdullah İbn Mes'ud anlatiyor: Peygamberle birlikte Mina'daydık. Birden ay iki parçaya bölündü. Bu parçalardan biri, dağın arkasında, biri de dağın beri yanında kaldı. İşte o sırada Peygamber. Bakın da tanık olun!' dedi." (Bkz. Buhari, es-Sahih, aynı yer; Müslim, e's-Sahih, aym yer, hadis no: 2800.) Düşünün. İnanmazlar, Muhammed'den, peygamberliğini kanıtlamak için bir mucize istiyor. Tanrı da Muhammed'e güç veriyor. Muhammed mucizesini gösteriyor: Şu gökteki, şu Amerikalıların ayak bastığı, şu bildiğimiz ay, iki parçaya bölünüyor. Parçalanan Ay, yere düşüyor. Yeryüzünün ufacık bir bölgesine sığınıyor. Düştüğünde orada, kimseyi ezmiyor. Ay böylesine ufakmış ki: Hira dağı ondan daha büyük. Çünkü geriden bakınca, Hira Dağı, ayın iki parçası arasında gözükebiliyor! Ve düşünün: Böyle bir "olay"ı bile, Mekkeliler bir mucize saymıyor. "Olay"a tanık oldukları halde! Ve dünyanın her yanından gözüken şu ay, o sırada ikiye bölünüp yere düşüyor da, dünyanın hiçbir yerinde, kimse farkında olmuyor. "Olay"i ne gören oluyor, ne de yazan. Muhammed'in Sahabilerinden başka... Ayrıca: Ayın "bölünmesi", haber verilegelen kıyametin yaklaştığının bir kanıtı oluyor.

Yukarıdaki ayet ve hadislere göre, bütün bunlara "inanmak" gerekiyor. İnanan inanır kuşkusuz. Kim ne diyebilir? Bizim burada yaptığımız şey, yalnızca bir belirleme ve sergileme, Şu da unutulmamalı: İnananın nasıl inanma hakkı varsa, inanmayanın da inanmama hakkı vardır. İnsanoğlunun aklına, bilime özgürlük tanımak bunu gerektirir. İnsan, kınanmasız ve saldırısız bir ortam içinde insanlığına yakışır nitelikte geliştireceği düşüncesini, kişiliğini meyvelendirir. Bu köşedeki sergilemeler de bunun için...

Read more...

Zeki insanlar daha az inanıyor

>> 20 Mart 2009

Yapılan son araştırmalar zeka ve dini inançlar arasında ilginç bir bağlantı kurdu. Araştırmacılara göre zeka oranı daha yüksek olan insanlar daha az inanıyor.

Ulster Üniversitesi'nde emekli psikoloji profesörü olan Richard Lynn entellektüel kesimdeki pek çok insanın kendilerini, sıradan insanlara göre daha inançsız olarak tanımladıklarına dikkat çekti.

Richard Lynn, yüzyılı aşkın süredir dinde görülen çöküşün zeka seviyesi yüksek insanlarla doğrudan ilişkilendirildiğine dikkat çekiyor.

İnanç ve zeka arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söyleyerek tartışmanın fitilini ateşleyen Lynn, üniversitelerdeki akademik çevrelerin toplumdaki diğer her kesime göre tanrıya daha az inandıklarını söylüyor.

Araştırmada İngiltere’nin entellektüel seviyesi yüksek araştırma topluluklarından “Royal Society” içindeki anket sonucu ele alınmış. Ankete Royal Society içindeki insanların sadece yüzde 3.3’lük bir kısmı Tanrı’ya inanırken İngiltere genelinde yapılan ankette toplumun %65.8’lik kesimi kendisini inançlı olarak tanımlıyor.

90’larda yapılan başka bir anket ise, Amerikan Bilim Topluluğu’ndaki üyelerin sadece % 7'lik bir kısmının tanrıya inandığını gösteriyor.

Ayrıca Lynn, ilkokul çağındaki çocukların çoğunun tanrıya inandığını, ama ergenlik dönemi sonrasında yani zeka seviyeleri yükseldiğinde, tanrının varlığından kuşkuya düştüklerini belirtiyor.

Profesör, “Times Higher Education” dergisine verdiği bir röportajda şunları söylüyor: “Neden akademisyenler toplumdaki genel nüfusa göre daha az inanıyorlar? Bunun cevabının çok açık bir şekilde zekanın göstergesi olduğuna inanıyorum. Akademisyenler toplumdaki diğer sıradan insanlara göre daha yüksek bir IQ ya sahip. Several Gallup’ın anketleri de gösteriyor ki zeka seviyesi yüksek insanlar daha az inanma eğilimindeler.”

Lynn, 20. Yüzyılda gelişmiş 137 ülkede dini inancın gittikçe zayıfladığını çünkü insanların zeka seviyesinin yükseldiğini de sözlerine ekliyor.

Buna karşılık, Profesör Gordon Lynch Birkbeck Üniversitesi’nde Çağdaş Toplum ve Din Merkezi Müdürü, Lynn’nin tezinin ekonomik,tarihsel ve sosyal faktörleri dışladığını belirtiyor.

London Metropolitan Üniversitesi’nde görevli Dr. David Hardman’da, IQ ve dini inanç arasında direkt bir ilişki olduğunu söylemenin çok zor olduğunu belirtirken, zeka seviyesi yüksek insanların sorunlar karşısında daha akılcı davrandıklarını ve kurumlara karşı daha güçlü inanca sahip olduklarını da sözlerine ekliyor.

Read more...

Dinlerin Sosyobiyolojik Kökeni

>> 18 Şubat 2009

Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor; Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.



Harvard Üniversitesinin ünlü biyoloğu Edward O. Wilson dinlerin ortaya çıkış nedenini ilginç bir kuramla açıklıyor;

Din hemen her kültüre imzasını atmış olan sosyal bir etkinliktir. Antropologlar hemen her ilkel kabilenin kendi kökenleri hakkında bazı mitlere sahip olduklarını bilirler. Ayrıca bu kabileler kendileri ile diğerleri arasındaki farklara çok büyük önem verirler. Bu inançların çoğu rasyonel olmadıkları gibi, hemen hepsi fantazilerle bezenmiş doğa üstü yaklaşımlardır. Çoğu kere bu kabilelerin geçmişte yaşamış ve kabileyi bir araya getirmiş olan bir lideri vardır. Bu lider olağanüstü yetenekler ve ilahi bilgilerle donanmıştır. Bu liderin öğretileri sorgulanamaz. Reddedilemez. Olduğu gibi kabul edilmelidir.

Wilson'a göre bu ilkel kabilelerin bu şekilde davranmasının evrimsel bazı avantajları vardır. İlk insanlar ve ilk insan toplumları bu davranışı sergileyerek varlıklarını koruyabilmişler ve nesillerini sürdürebilmişlerdir. Bu şekilde davranmak ve inanmak bu insanlara evrimsel bir avantaj sağlamıştır. Bu avantaja sahip olmayanlar seçilmemişler ve yok olmuşlardır. Aslında bazı hayvanlar da liderleri izlerler. Sürüdeki düzenden lider sorumludur. Dominan bir erkek hayvan sürüye hakimdir. Diğerleri sorgusuz sualsiz onun emirlerini yerine getirirler. Buna örnek olarak balinaları ve yunusları gösterebiliriz. Herhangi bir nedenden dolayı yönünü yitiren lideri izleyen sürü karaya vurarak topluca ölmektedir.

Bir milyon yıl kadar önce insanların öncüleri olan hominidlerde, beyin hızla büyümeye başlamıştır. Giderek bilinçlenen ve akıllanan bu yaratıklar önce küçük topluluklar şeklinde bir araya gelmişler, zamanla bir liderin etrafında toplanarak, daha geniş toplumlar oluşturmuşlardır. Bu arada lider kavramı gelişmiş ve liderin emirleri yasalaşmaya başlamıştır.

Yalnız burada ilginç bir çelişki vardır. İnsanlar giderek daha akıllı olmaktadırlar. Bu entellektüalite toplumun mevcut düzenine ve liderine meydan okumayı gerektirmektedir. Bazı entel bireyler lidere karşı geleceklerdir... Bu kaçınılmazdır.. Hayvan sürülerinde, örneğin kurtlar ve aslanlarda lidere meydan okunur ve onun yeri alınır.. İnsan toplumunda buna teşebbüs toplumda bir kaos ve düzensizlik yaratacak ve toplum dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Ya da akıllı bireyler toplumdan uzaklaşacak ve toplum çözülerek dağılacaktır.

Evrim bu soruna ilginç bir çözüm bulmuştur... Wilson'a göre bu maymunumsu ilk insanlara olan doğal baskılar, onların liderlerine çok daha sıkı bir şekilde bağlanmalarını sağlayacak bazı inançların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Daha doğrusu kendi liderlerinin rasyonel olan veya olmayan her türlü kararını ve emirlerini izleyen insansı toplumlar varlıklarını sürdürmüşler ve bu davranış ilerde insanlar için bir norm olmuştur.. Kabile üyeleri liderlerini ve onun her türlü emirlerini ciddi şekilde sorgulamadan kabul etmeye ve izlemeye başlamışlardır. İnsan öncülerinin kazandığı bu nitelikler, ortaya çıkan yeni bazı genlerin ürünü olmalıdırlar.

İlk hominidlerin sahip olduğu bu nitelikler, onların hem çeşitli aletler dizayn ederek ilerlemelerini, hem de rasyonal olmayan ama, kabilenin geleceği için çok daha önemli olan bazı dinsel geleneklerin, mit ve efsanelerin sorgulanmadan oldukları gibi kabul edilmelerini sağlamıştır.. Kabilenin bütünlüğünü korumak için bazı mit ve fantastik efsanelere gereksinim vardır. İnsanlar arasındaki ilişkiler bu efsaneler aracılığı ile aksamadan sürdürülebilir.

Ne kadar sapık ve saçma olurlarsa olsunlar, bazı mitler ve efsaneler, dinler ve inançlar insanları bir arada tutmaktadırlar. İslam'a inananların bir ümmet oluşturmasının nedeni budur.

Bütün saçmalıklarına, insan akıl ve mantığına aykırı olmalarına rağmen İslam ve diğer dinler, hala varlıklarını sürdürmektedirler. Bu ilginç durum açıkca insan olarak yalnız ne kadar zayıf ve nahif olduğumuzu değil, aynı zamanda muhtemelen zayıflığımızın genlerimize işlenmiş olduğunu da telkin etmektedir. Dinlere ve Tanrı'ya inanmak ihtiyacı doğanın insan türüne olan baskısının sonucu olabilir. Bundan bir milyon yıl kadar önce ortaya çıkan bu durumun kısa zamanda düzelmesi belki de mümkün değildir.

Wilson'un bu görüşü ayrıca ateizmle ilgili bazı gerçekleri de açıklayabilmektedir. İnsanların küçük bir azınlığı dinlere inanmamaktadır. Bunun nedeni doğada mevcut çeşitliliktir. Her canlıda bu çeşitlilik vardır. Ateizm de bu genetik çeşitliliği simgeliyor olabilir.

Doğa hala insan yaşamına bu şekilde bir baskı uygulamakta mıdır? Eskiden toplumun genel eğilimlerine karşı gelen bireylerin yaşama şansı yoktu. Din toplumu bir arada tutan en önemli ortak payda idi. Her ne kadar bu durum İslam ülkelerinde hala sürmekte ise de, endüstrileşmiş ve teknolojide ilerlemiş toplumlarda din bazında bireylere olan baskılar giderek önemlerini yitirmeye başlamışlardır. Çağdaş toplumlar artık varlıklarını sürdürmek için bazı akıl dışı ve mantıksız mit ve efsanelere gereksinim duymamaktadırlar. Öyle ise artık ateizmin yerleşip, gelişmemesi için bir baskı da yok demektir. Hatta diyebiliriz ki teizmin yok olması için bir baskı ortaya çıkmaya başlamış olabilir. İnsan aklı ve entellektüalitesi teizme karşı gelme yolunda bazı ilerlemeler kaydetmiştir. Zamanla ateist sayısı daha da artacağa benzemektedir. Öteden beri var olan ama, günümüze dek başarılı olamayan ateizm, toplumların yeniden ve çağdaş bir şekilde örgütlenmesinden sonra hız kazanmaya başlamıştır.

Wilson'un kuramları Richard Lewonthin ve Jay Gould tarafından reddedilmiş ve görüşleri eleştirilmiştir. Bu otörler Wilson'un sosyobiyoloji konusundaki görüşlerine itiraz etmişlerdir. Yine de Wilson'un kuramlarını tutan çok sayıda aydın ve bilim adamı vardır. Lewonthin'in de bazı kuramlarını reddetmeye olanak yoktur.. Özellikle triple helix kitabı müthiş bir entellektüalitenin ürünüdür. Jay Gould da parlak bir bilim adamı idi ama, din konusundaki görüşleri herkes tarafından paylaşılmamaktadır.

Lewonthin genlerin çevre ile etkileşmelerinin önemine inanan bir bilim adamıdır.

Wilson ise canlıdan çok genin önemine değinir. Canlı doğar. Canlı ölür. Gen kalır..

Wilson'un din konusundaki görüşleri çok ilginçtir. Dini, diğer sosyal etkinlikler gibi, insanın doğal ve kaçınılmaz bir niteliği olarak kabul eder..

Wilson entemolog dur. Karınca gibi, sosyal böceklere özelleşmiştir. Temel olarak zoolog olduğundan ve insanlar da bir hayvan türü olduklarından, insanlar hakkında da ahkam kesebilir.. Sosyobiyoloji Wilson'un oluşturduğu bir bilim dalıdır. Tartışmalıdır.. Bu dünyada hiç bir bilim adamı Wilson kadar bu konuda otorite sahibi değildir. Karıncaları ve sosyal insektleri çok iyi bilen birisidir. İnsan bir hayvan olduğu için hayvanların uyduğu yasalara uymakla yükümlüdür. İnsan böcek değildir diye kestirip atamayız. Çünkü insan diğer hayvanlarda ve sosyal böceklerde mevcut davranışların bir kısmını taklit eden bir canlı türüdür.

Böceklerin sosyal strüktürü genlerle bir nesilden diğerine geçer ve bu geçiş evrime uğrar. İçine doğduğu gruptan kopan karınca veya diğer sosyal böcek yaşayamaz. Varlığını tek başına sürdüremez. Bunun nedeni doğal baskıdır. Sosyal böcekler bir liderin önderliğinde, çeşitli sınıflardan oluşmuş bir toplum oluştururlar. Bireylerin bu toplum içindeki yerini genleri ile ilgili nitelikler saptar..

İnsan da sosyal bir hayvandır. Hemen her insansal etkinlik genlerin kendilerini belirtmeleri şeklinde tecelli eder. Genlerin allel denen çeşitleri vardır. Aynı gen farklı şekillerde kendini belirtir. Örneğin göz rengi geni bir insanda yeşil ise, diğerinde kahve veya mavidir. Aynı gen farklı bir ürüne sahiptir. Davranışlar da genlerin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Tabii her türlü insansal davranış son derece karmaşıktır ve çok sayıda değişgeni vardır ama, davranışlar hep aynı beyin yöresinin eseridirler. Bu da genetik olarak saptanır. İnsanlarda sosyal yaşamla ilgili beyin yöreleri vardır.

Wilson'un bu ilginç kuramını reddedenler akılları ile değil, daha çok hisleri ile hareket etmektedirler. Şu gerçeği göz ardı edemeyiz:

İnsanların büyük çoğunluğu ne kadar saçma ve olağan üstü olurlarsa olsun, dinlerle ilgili mit ve efsanelere inanırlar. En azından onları yeterince sorgulamazlar..

Wilson işte bu ilginç gözleme bir açıklama getirmek istemektedir. Haklı veya haksız. Doğru veya yanlış.. Ortaya bir kuram atmıştır... Ortada yapılan bir gözlem vardır.. Onu hislerle değil, akılla çözmek zorunluğu vardır. İnsanı böcek düzeyine indiren bir görüşü kimse kabul etmek istemeyebilir. Ama insan toplumu ile karınca toplumu arasındaki farklar nitel olmaktan çok niceldir.. Önce bunu kabul etmemiz gerekmektedir. Aynı biyolojik ilkeler ve diğer yasalar hem böceklerin yaşamını etkiliyor olabilir, hem de insanların.. Böcekler de birbirlerine arzu duymakta, çiftleşmekte ve yavrularını yetiştirmektedirler. Sosyal olanlarından insanların ders bile alması gerekmektedir. Büyük bir şefkat ve itina ile yumurtalara ve larvalarına bakarlar. Onları besleyip temizlerler ve büyütürler. Her birinin toplum içinde belli bir yeri ve görevi var. İnsan yaşamı birçok hususlarda sosyal böcek yaşamından farksızdır.

Wilson diyor ki çok çok önceleri, daha insan insan değilken ve evrimleşme sürecinin başlarında iken, onu sosyal bir hayvan olmaya zorlayan bazı genler kazanmıştır.. Bu ilkel insan-hayvan ancak bu genler sayesinde bir toplum oluşturabilmiştir.. Çünkü hayvanların davranışları onların genlerinin eseridir. Rastgele değildir. İnsanlar bir araya gelmenin daha yararlı olacağını bildikleri için bir araya gelmemişlerdir. Bir araya gelmemeleri ellerinde değildir. Bu genlerinde yazılıdır. Buna mecburdurlar.

Ama her kuyruksuz maymun-ki insan da onlardan biridir, sosyal değildir. Orangutanlar soliter yaşayan hayvanlardır. Gorillerin haremi vardır. Şempanzeler daha çok dişi etrafında bir aile oluştururlar. Demek ki doğa insanın da dahil olduğu bu hayvan grubuna farklı şekillerde baskılar yapabillmektedir. Davranışların beyinde anatomik bir alt yapısı vardır. Dolayısıyla davranışlar kolay kolay değişemezler.

İnsan beyninde maneviyat ile ilgili merkezler vardır. O merkezler din için spesifik değildir. Dinler oralara yerleşen sosyal parazitlerdir. Wilson'a göre o merkezlere her türlü saçmalık yüklenebilir ve kisi onları sorgulamaz... İnsanlarda bu beyin merkezi olmasaydı, ilk hominidler orangutan gibi bir yaşam sürdürmeye zorlanacaklardı.. Bu da insanın ilerde teknoloji geliştirmesini önleyecekti. Çünkü uygarlık toplumun ürünüdür. Bireylerin değil. İnsan sosyal olmasaydı, uygarlık ve teknoloji geliştiremezdi. Bu bağlamda dinler insanların sosyal olma uğruna ödemek zorunda kaldıkları bir fiyat olarak kabul edilebilir.

İlkel kabilelerde ruhban sınıfın lider sınıfından ayrı olması bir şey ifade etmez. Önemli olan kabile ile ilgili mit ve efsanalerin çok önce başlatılmış olmasıdır. Bu sınıflar o mitlerin devamından sorumludurlar. İnsanlarda inanma ihtiyacı vardır. Bu da sosyal olmanın bir gereksinimidir. Sosyal olmak ise genlere yazılmış bir takdirattır.. Değiştirilemez.

Read more...

Melekler Yüzme Bilir mi?

Allah yeri , göğü ve ikisi arasındakileri 6 günde yaratmış ve yorulmamıştır, arşa egemenlik kurmuştur. (Kaf-38, Araf-54, Furkan-59, Yunus-3, Hud-7, Secde-4, Hadid-4)

Arşı su üzerindedir. (Hud-7)

Arşı taşıyan ve çevresinde tespih eden melekler vardır. (Zümer-75, Mümin-7)

Melekler 8 adettir. (Hakka-17)

Melekler iki üç ve dört kanatlıdır. (Fatır-1)

Bunlar Kuran Ayetleri. Şimdi benim anlamadığım yönler var; Allah'ın bir arşı var, bu arş su üzerinde ve bunu da taşıyan 8 adet Melek varsa, arşı taşıyan 8 adet Meleğin, arş su üzerinde olduğundan, suyun içinde olmaları gerekmez mi?

Peki bunlar suyun içinde ise neden 2,3 ve dört kanatlılar?

Hem koskoca Allah'ın arşını sadece 8 tanecik Melek nasıl taşıyabiliyor?

Bu kadar hafif veya küçük mü?

Peki Arş zaten su üzerinde ise, suyun kaldırma kuvveti zaten var, o halde neden Melekler suya girip arşı taşıyorlar?

Peki Arş, suyun üzerinde de, su neyin üzerinde?

Dökülmez mi?

Peki Allah hep Arş'ın üzerinde mi idi? Yoksa sonradan mı oraya geldi?

Eğer hep Arş'ın üzerindeydi ise, arş da suyun üzerinde olduğuna göre,
suyun da ezeliyetten beri var olması gerekmez mi?

Ya melekler? Onlar hep arşı taşıyordular ise, ezeliyetten beri hep var olmaları gerekmezmiydi?

Arş'ı ve Melekleri sonradan yarattı ise, daha önce nerede duruyordu?

Sonra koskoca Allah, neden kendini Meleklere taşıtıyor ki? Kendi kendine duramıyor mu?

Yoksa yüzme mi bilmiyor?



İlgili Ayet'ler;

Kaf-38 Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

Araf-54 Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.

Furkan-59 Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!

Yunus-3 Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçı olamaz. İşte o, Rabbiniz Allah’tır. O halde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?

Hud-7 O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş'ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken "Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, inkarcılar "Mutlaka bu apaçık bir büyüdür" derler.

Secde-4 Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Hadid-4 O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş’a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

Zumer-75 Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş’ın etrafını kuşatmış halde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur" denilmiştir.

Mümin-7 Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru."

Hakka-17 Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.

Fatır-1 Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

Ta Ha-5 Rahman arş'a kurulmustur.

Read more...

Gazzeli anne acısını mektuba döktü

>> 10 Ocak 2009

Gazze Şeridi’ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yaşayan Necva Şeyh, saldırıların acısını BM Mülteciler Yardım Örgütü’ne yazdığı mektup ile anlattı.

Gazze Şeridi’nde yaşayan Filistinlilerin çoğu, İsrail devletinin kuruluşu sırasında evinden olan mülteciler. İçlerinden biri, bir anne, BM Mülteciler Yardım Örgütü’ne içlerinde bulundukları durumu çok iyi anlatan bir mektup yazdı. Mektup BM’nin sitesinde yayınlandı.

BM, internet sitesinde yayınladığı mektuba “Anlamsız bir hayattan anlamsız bir ölüme” başlığını koymuş. Mektupta yer alan ifadeler şöyle:

“Yarının daha iyi olacağına ve yarın daha güvende olacaklarına dair çocuklarıma hiçbir güvence veremiyorum. Onlar da zaten tüm bunların ne zaman biteceğini, normal hayatlarına ne zaman dönebileceklerini sormaktan vazgeçtiler.

Ne ben ne de çocuklarım İsrail savaş makinelerinin hiç dinmeyen bombalama seslerine tahammül edemiyoruz. Tam vurmadan önce, füzelerin çıkarttığı ıslık seslerinin ne kadar korkutucu olduğunu tahmin edemezsiniz. Her saldırıda, ‘İşte bu sefer hedef benim’ diye düşünüyorsunuz ve bombalar isabet etmeden önce saniyeleri sayıyorsunuz.

Savaş gerçekten de çok zalim ve biz, Filistinli mülteciler, savaşın zulümüne defalarca tanık olduk. Ama bu seferki savaş hepsinden daha zalim. Merhamet diye bir şey kalmamış; çocuk, yaşlı bir adam ya da anne karnında doğmamış bir bebek arasında fark gözetilmiyor. İsrail’e göre hepsi suçlu ve hepsi ölmeyi hak ediyor.

Bitmesini ümit etmeyi bıraktım. Hayat sadece bizim için değil, çocuklarımız için de anlamını yitirdi. Ölüler listesine, bir sayı, sadece bir sayı olarak eklenmeyi beklemekten başka bir şey yapamıyoruz.

Tek dileğimizse ailecek, bir arada ölmek... Böylelikle hiçbirimiz diğerini kaybetmenin acısını yaşamak zorunda kalmayız.”

Necva Şeyh
6 Ocak 2009
Nuseyrat Mülteci Kampı, Gazze Şeridi

Kaynak: ntvmsnbc

Read more...

Muhammed'in Köleleri

>> 07 Ocak 2009

Aşağıdaki verilecek liste ağırlıklı olarak Prof. Celal Yeniçeri'nin "Hz.Muhammed ve Yaşadığı Hayat" isimli kitabından derlenmiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir listeyi bu kadar derli toplu bir şekilde başka bir kaynakta (Tabi 2. el kaynak olarak) bulmak mümkün değil. Bu yüzden bu çalışma bence takdire şayandır kendisini tebrik ederim. Yorum kısımları bana aittir ve bazı ufak eklemelerim de olmuştur zaten okuduğunuz da bunu farkedeceksiniz.



KADIN KÖLELERİ (Cariyeleri)

1-- Emetullah: Sadece hizmetçi olarak gösteriliyor

2-- Ümeyme : Muhammed'in abdest alma işlerine bakıyor

3-- Bereket (Ümm-ü Eymen) : Muhammed'e babasından miras olarak kalmış ve ona dadılık yapmış. Muhammed onu Zeyd b. Harise ile evlendirmiş ve ondan Üsame'yi doğurmuştur. İlginç olan Ümmü Eymen'in Zeyd ile evlendiğinde oldukça yaşlı olmasına rağmen ondan bir çocuk dünyaya getirmesi. Zeyd yaşlı hanımı Ümmü Eymen'den nasıl bir çocuk yaptı anlamak mümkün değil. Çünkü Ümmü Eymen Muhammed'e dadılık yapmış . Muhammed onun için "annemden sonraki annem" demiş. Zeyd Muhammed'in üvey oğlu, Ümmü Eymen'de annesi gibi kabul ettiği baba mirası köle-dadısı. Aradaki yaş farkı had safhada...

4-- Hadra : Hakkıda fazla bilgi yok. Azad edildiği söyleniyor

5-- Huleysa: Muhammed'in hanımı Hafza'nın mevlâsı (bu kelime bazı yerde köle bazı yerde azadlı köle veya hizmetçi, sırdaş, dost vb. anlamlar veriyor)

6-- Havle: Muhammed'in hizmetçisi (evinini süpürüyormuş)

7-- Rezine (veya Ruzeyne): Muhammed'in Hayber'de ganimet olarak esir alıp evlendiği yahudi asıllı eşi Safiyye'ye ait. Birinci sıradaki Emetullah'ın annesi aynı zamanda.

8-- Radva: Hakkında bilgi yok sadece isim olarak geçmiş

9-- Saibe: Bilgi yok..

10--Sedise: Hafza'ya ait olduğu söyleniyor

11--Sellâme : Muhammed'in cariyelerinden Marya'dan olan oğlu İbrahim'e dadılık yapmış

12--Selmâ: Muhammed'in bir defada azad ettiği dört kölesinden birisi. İbn-i Kesir'e göre aile içinde önemli bir yeri varmış. İyi bir ahçıymış ve Muhammed ile çarşıya da çıkarmış. Hakkında geniş bilgi var ama burada yazmaya gerek yok.

13--Şirin el-Kopti: Muhammed'in çocuk yaptığı cariye Marya'nın kızkardeşi. Mısır kralı Muvakkıs tarafından hediye olarak gönderildi. Muhammed de onu ünlü şairi Hasan b. Sabit'e hediye olarak vermiş.

14--Unkûde: Aişe'ye ait bir cariye

15--Meymune bint Sad: Muhammed'in azadlı cariyelerinden. Pek çok hadis rivayet etmiş

16--Meymune bint Uneyse : Muhammed'in azadlı cariyelerinden

17--Dumayra : Muhammed'in bir defada azad ettiği dört kölesinden birisi.

18--Ümm-ü Ayyaş: Muhammed onu Osman ile evlendirdiği kızına vermiş.

19- Meymune b. Ebi Abis: Bilgi yok

20--Marya el-Kopti (zevce cariye): Mısır kralı Muvakkıs tarafından hediye edildi. Muhammed'in zevce-cariyesi ondan bir çocuğu oldu adı İbrahim.

21- Nefise (zevce-cariye): Muhammed bir ara Zeyneb'ten üç aylığına ilişkiyi kesiyor. Üç ay sonra onunla barışınca Zeyneb kendisine bu cariyeyi hediye ediyor. Bu cariyenin güzelliğinden dolayı Muhammed ona "nefis" anlamına gelen "nefise" (yani 'nefis'in dişil olanı) ismi veriyor .Muhammed onu cinsel amaçlı olarakta kullanıyordu.

22- Cemile (zevce-cariye): Bir harpte ganimet olarak hissesine düşüyor ama hangi harp olduğu belli değil imiş (Bence Kureyza esirleri arasındaydı) Muhammed onu da cinsel ihtiyaçları için kullanıyordu. Tarihçiler bu konuda ittifak etmişlerdir.

Not 1: Kureyza baskınında Muhammed Kureyza kabilesinin erkeklerinin boyunlarını vurdurmuş kadınlarınıda esir almıştı. Muhammed'in payına 1/5 humus hissesi olarak 150-200 civarında kadın ve çocuk ganimet olarak düşmüş Muhammed de onları Şam esir pazarında sattırıp onların parasıyla savaş için at ve silah almıştır. (Not: Anneler ve çocukları ayrı ayrı satılmış ve çocuklar hem annesiz bırakılmış hem de köle olarak meçhul bir yaşama itilmiştir; akîbetleri bilinmemektedir. Zannımca ufak yaştaki kız çocukları yeni sahiplerinin cinsel istismarına uğramıştır.)

Not 2: Kureyza'da esir alınan Reyhane'yi bu listeye dahil etmedim çünkü onu Muhammed'in hanımları listesine ekleyeceğim. Tabii Reyhane'nin cariye olarak m kaldığı yoksa Muhammed'in hanımı mı olduğu daima tartışmalı bir konu olmuştur. Prof. Celal Yeniçeri onu zevce-cariye olarak değerlendirmiş.


ERKEK KÖLELERİ

1-- Usâme: Zeyd'in oğlu. Bu listeye dahil edilmeyebilir. (Prof. Celal Yeniçeri almış) tabii Zeyd yaşlı hanımı Ümmü Eymen'den nasl bu çocuğu yaptı anlamak mümkün değil. Muhammed son günlerinde Usame'yi islam orduları başkomutanlığına getirdiğinde yaşı 18-19 idi.

2-- Eslem: Gazvelerde Muhammed'in eşyalarını taşıyormuş.

3-- Enese b. Ziyad: Bedir ve Uhud harbinde Muhammed'in mevlası olarak yer almış

4-- Eymen : Ümmü Eymen'in oğlu Usame'nin anadan bir kardeşi .Muhammed'in abdest suyunu hazırlarmış. Hüneyn savaşında ölmüş

5-- Bâzam : Bilgi yok. Adı Tahman olarak da geçiyormuş

6-- Sevbân: Seferde olsun pazarda olsun Muhammed'in yanından hiç ayrılmazmış. Daha sonra Humus şehirne yerleşmiş ve Hicri 54 yılında orada vefat etmiş.

7-- Huneyn: O da Muhammed'in abdest alma işlerine yardımcı olur ve su temin edermiş. Ondan kalan suyu da sahabeye takdim edermiş.

8-- Zekvân: Bilgi yok..

9-- Râfi (Ebu Râfi): Muhammed'in Benü Nadir arazilerindeki kahyası olarak görev yapmış.MuhammedE turfanda meyve ve zebzeyi buradan o getirirmiş

10- Rebâh: Muhammed'i ziyaret edenlerle ilgilenirmiş.

11- Ruveyfa: Kendisi hakkında bilgi yok.

12- Zeyd b. Harise: Çok aşina olduğumuz bir isim. Kuran'da bile ismi geçiyor. Muhammed'in hanımı Zeyneb'i aldıktan sonra sürekli komutan olarak sefere çıkarttığı eski kölesi, sonraki üvey oğlu ve başkumandanı

13-- Zeyd Ebu Yesâr : Bilgi yok

14-- Sefîne: Muhammed'n hanımı Ümmü Seleme'nin kölesi. Asıl adı Mehran. Muhammed'e hizmet etmesi şartı ile Ümmü Seleme onu azad etmiş. Gazve ve seriyyelerde eşyaları onun sırtına yüklerlermiş.

15-- Selmanu'l Farisi: Muhammed onu ehl-i beytine dahil etmiş. Hendek savaşında hendek kazılması önerisi ondan gelir. Oldukça ünlü bir isimdir. Heryerde detaylı bilgi bulabilrisiniz.

16-- Şakrân : Muhammed'e babasından miras olarak kalmıştır. Mureysi (Ben-i Mustalık) gavzesinde elde edilen ganimetlerden yolda dökülenleri toplamakla görevlendirilmiş.

17-- Dumayra: Cahilliye öneminde köle yapılmış. Muhammed onu satın alıp azad etmiş.

18-- Tahmân (Mervan): Muhammed'in Hayber'deki arazilerine bakan kahya-kölesi

19-- Ubeyd: Bilgi yok

20-- Fadâle Yemani: İsmi İbn Hazm tarafından halife II. Ömer için hazırlanan listede geçiyormuş.

21-- Kafîz: Bilgi yok

22-- Kirkere: Savaşlarda Muhammed'in eşyalarını taşıyormuş. Ganimetlerden elbise çaldığı için Muhammed trafından cehennemlik olarak etiketlenmiş.Sahih hadis kaynaklarında geçer bu olay.

23-- Keysan: Muhammed'in azadlı kölesi. Muhammed onu azad ettikten sonra mevlası olarak zekattan bir şe yiyemeyeceğini söylemiş.

24-- Mebur el-Kopti: Mısır kralı Mukavkısın Muhammed'e hediye ettiği 3 kardeşten erkek olanı.

25-- Midam: Hayber ganimetlerinden mal aşırması nedeni ile Muhammed tarafından ölüm cezasına çarptırılmış ve cezası infaz edilmiştir.

26-- Nâfi: Bilgi yok

27-- Nufay: Cemel ve Sıffın harplerine katıldığı söyleniyor ama Muhammed'in yanındaki pozisyonu belli değil.

28-- Vâkıd: Bilgi yok

29-- Hürmüz Ebû Keysân: Bedr savaşına katılmış. Muhammed onu azad etmiş ve zekat malından yiyemeyeceğini söylemiş

30-- Hişâm: Bilgi yok

31- Yesâr: Gatafan ve Süleym harbi sırasında Muhammed'in eline geçmiş. Güzel namaz kıldığı için Muhammed onu azad etti. Muhammed'in zekat sürülerinin çobanlığını yapıyordu. Ureyne kabilesinden bazı kimseler tarafından gözleri oyularak vahşice öldürülmüş daha sonra da Muhammed onlara misilleme olarak aynı işleme taabi tutmuştur. (Not: Maide 33 ayetinin bu olay nedeni ile indiği (!) söylenir)

32-- Ebû el-Hamrâ: Muhammed'in hizmetçisi olarak geçiyor ama ne hizmetinde bulunduğu belirtilmiyor.

33-- Ebû Seleme: Muhammed'in çobanı

34-- Ebû Safiyye : Bilgi yok

35- Ebû Dumayra: Daha önce adı geçen Dumayra'nın babası. Cahilliye döneminde köle yapılmış ve daha sonra Muhammed tarafından satın alınmıştır.Muhammed daha sonra onu ehl-i beytine almıştır.

36- Ebû Ubeyde : Azadlı köle. Ahçılık yapıyormuş

37-- Ebû Asîb: Azadlı köle olarak geçiyor.

38-- Ebû Kebşe Süleym el-Enmârî: Uhud ve sonraki diğer harplere katılmış. Muhammed'den çokca hadis rivayet etmiş.

39-- Ebû Muveyhibe: Ben-i Mustalık gazvesinde Aişe'nin devesini sürenlerden. Zannımca o da Aişe'nin kölesi idi. Muhammed onu daha sonra azad etmiştir.

Hürlerden hizmetçileri

1--Enes b. Malik 2--Esla b. Şerîk 3--Esma b. Harise 4--Bukeyra 5--Bilal b. Rebâh el Habeşî 6--Habbe ve Sevâ 7--Zu-Mıhmar 8--Rabî'a b. Ka'b el-Eslemi 9--Sa'd 10--Abdullah Revâha 11--Abdullah b. Mesûd 12--Ukbe b. Âmir 13--Kays b. Sa'd 14--Mugîra b. Şu'be 15--Mikdâd b. Esved 16--Mûhacir 17--Ebu's-Sehm 18- Ebu Bekr : İlginç ama İbn Kesir onu da Muhammed'in hizmetçisi olarak göstermiş

Toplam: 22+ 39+18 =79 köle

Bu konuda en geniş bilgi İbn Seyyidi'n-Nas (Seyiddünnas)'da. Toplam 53 erkek köle 15 cariye ve 18 sahabelerden hür hizmetçi ismi geçiyormuş. (Bu bilgi Arif Tekin'de geçiyor) İbn-i Kesir'in (el-sira) siretinde de Muhammed'in kölelerinin 40 kadarınının ismi hayat hikayesi dahil verilmekteymiş. İbnu'l Kayyum da ise 45 köle ismi geçiyormuş. İbn Sad (ö. 230) ise sadece 17 köleden bahsediyormuş. Ayrıca; Hammâd (ö 267 h. )---Teriketû'n Nebi Hakim-Müstedrek Moğultay-el-İşare İbnu'l Cevzi-Telkih bu konuda kaynaklar arasında.

Read more...

Üst Boyutlar ve Tanrı

Üst boyutlar analojisiyle Tanrı'nın varlığını kanıtlamak, sofistike dincilerin sıkça başvurdukları ve ortalama vatandaşı ikna etmede az çok başarılı oldukları bir yöntemdir.

Üst boyutlara dayalı argümanların tüm temel noktalarını içine alan ve oldukça öğretici kabul edilebilecek "flatland" romanı, bu konuyu incelemek için ideal bir örnektir.

Edwin Abbott'un 1884 tarihli Flatland romanı, matemetik üzerine sürrealist bir hikayedir. Bu hikaye iki boyutlu bir dünyada başlar. Bu dünyada yaşayanlar, iki boyutlu geometrik cisimlerdir. Örneğin çizgi, üçgen, kare, daire, beşgen, vs. Sola, sağa, ileriye ve geriye hareket edebilmektedir bu cisimler. Fakat yukarı ve aşağı kavramları, bu dünyada tanımlı değildir.

Bir gün, kendisi bir matematikçi olan kare, flatland'de ilginç bir fenomenle karşılaşır. Bir yabancı ilginç bir biçimde büyüklük değiştirmektedir. Bir noktadan başlayıp, küçük bir daireye, oradan büyük bir daireye dönüşmekte, sonra yine küçük bir daire olup, son olarak da yok olmaktadır. Flatland sakinlerinin normal koşullarda büyüklükleri değişmediğinden, kare bu duruma şaşırmıştır. Yabancı, kendisine durumu açıklar. Der ki ben büyüklük değiştiren bir daire değil, pek çok daireden oluşmuş bir yapıyım. Adım küre. Bir düzlemsel şekil değil, üç boyutlu katı bir cismim. Sen bana daire diyorsun, ama daire olan sadece benim sizin dünyanıza olan izdüşümümdür.

Kare durumu hala anlamadığından, küre analoji kullanarak durumu kendisine açıklamaya çalışır.

Küre: Söyle bana bay matemetikçi kare, bir nokta, kuzey yönünde ilerlese, çizdiği yörüngeye ne ad verirsin?

Kare: Çizgi adını veririm.

Küre: Peki bir çizginin kaç ucu vardır?

Kare: İki.

Küre: Peki, bir nokta kuzey güney doğrultusunda ve doğu batı doğrultusunda birbirine paralel olarak hareket etse ve her doğrultuda eşit mesafe katederek başladığı yere dönse, ortaya ne çıkar?

Kare: Bir kare çıkar.

Küre: Bir karenin kaç kenarı ve kaç açısı vardır?

Kare: Dört kenarı ve dört açısı.

Küre: Şimdi hayal gücünü biraz çalıştır ve flatland'de bir kare düşün, ve bu karenin yukarı doğru hareket ettiğini hayal et.

Fakat problem, yukarı kavramının kare için tanımsız ve anlamsız olmasındadır. Üçüncü boyutu hiçbir zaman algılamamış olan kare için, durum hala anlaşılmaz bir laf salatasıdır. Bu yüzden, küre ona anlayabileceği bir kanıt sunar:

Küre: Eğer bir nokta, 2 ucu olan bir çizgi oluşturuyorsa, bir çizgi 4 ucu olan bir kare oluşturuyorsa, bu durumda bir sonraki sayı 8'dir. Bu üç boyutlu uzayda bir küreye denk düşer. 6 yüzeyi ve 8 köşesiyle. Eğer bir noktanın 0 kenarı varsa, bir çizginin 2 kenarı varsa, bir karenin 4 kenarı varsa, bir sonraki sayı 6'dır. Bir üst şeklin 6 kenarı olacak demektir. Aynı zamanda da 8 ucu, yani köşesi.

Fakat kare hala durumu anlamamıştır. Küreye kendisiyle dalga geçmemesini söyler. Küre ise, bıkkınlık içinde, son çare olarak flatland'e uzanır ve kareyi üç boyutlu uzaya çıkarır. Tabi kare anında bir kübe dönüşüverir. Ve anında durumu anlar.

Bu farkettiği yenilikten öyle bir etkilenir ki, kübün aklına hemen başka bir düşünce gelir. Eğer bir küre, pek çok dairenin bir araya gelmesinden oluşmuşsa, üç boyutlu uzayın da üzerinde, pek çok küreyi içinde barındıran bir üst şekil olmalıdır diye düşünür.

Küp: Ulu küre, beni üç boyutlu uzaya çıkararak, iki boyutlu dünyadaki tüm ülkedaşlarımı iç organlarına kadar kuş bakışı görmemi sağladı. Öyleyse, benim gibi bir kulunu, bir sonraki düzeye, yani 3 boyutlu uzaydan alıp, 4 boyutlu uzaya götürememesi için ne sebep var?

Fakat küre, böyle bir saçmalığı duymak bile istememektedir.

Küre: Öyle bir 4 boyutlu diyar bulunmamaktadır. Bu tür fikir bile tamamen anlaşılmaz ve absürddür.

Fakat küp, üçüncü boyutu kendisine kanıtlamak için kürenin kullandığı argümanı hatırlar. Der ki:

Küp: Aşağıda, flatland'de bir noktadan bir çizgi oluşmasına bakarak, bir çizgiden de bir kare oluşmasına bakarak, kareden bir kübün oluşacağı üçüncü bir boyutun varlığını çıkarsamamı beklememiş miydiniz? Aynı analoji argümanı gereği, 4. bir algılanamaz boyutun olması gerekmez mi?

Küre: Analoji mi? Ne analojisi? Öyle saçmalık olmaz.

Küp: Hareket eden boyutsuz bir nokta, bir boyutlu ve 2 ucu olan bir çizgiyi oluşturmamış mıydı? Daha sonra, iki boyutlu düzlemde hareket eden bir çizgi 4 ucu olan bir kare oluşturmamış mıydı? Aynı zamanda, üçüncü boyutta hareket eden bir kare 8 ucu (köşesi) olan bir şekil (küp) oluşturmamış mıydı? Öyleyse, bana sunduğunuz argüman gereği, bir sonraki sayı 16'dır. Bir kübün, bir üst boyutta, 16 ucu olan bir üst şekil oluşturması gerekir.

Küre, bakar ki kübe laf anlatmasına imkan yok, aldığı gibi onu tekrar iki boyutlu flatland'e gönderir. Böylece orada küp tekrar iki boyutlu bir zavallı kare halini alır. Hikaye karenin hapse girmesiyle biter. Çünkü kendisi tecrübe ettiği üst boyutu flatland sakinlerine anlatmaya çalışmış ve ortalığı karıştırmıştır.

Uzun lafın kısası, tekrar konumuza dönersek, hikayedeki kıssadan hisse şudur:

Tanrı'yı kanıtlamak için kullanılan tüm argümanlar, ondan daha üst bir varlığı kanıtlamak için de aynen kullanılabilir. Bu şekilde, bu akıl yürütme sonsuza gider. Dolayısıyla, sonuçsuzdur. Eğer algılanamaz, tecrübe edilemez bir alemden bahsediliyorsa, kimsenin algılamadığı ve tecrübe etmediği böyle bir alemin varolup olmadığı dahi bilinemez. Eğer varsa ise, ondan daha üst bir benzeri alemin varolup olmadığı bilinemez. Dolayısıyla, algılanamaz dünya hakkında spekülasyon yapmak, ya da "metafizik" yapmak, boş bir çabadır ve kişiyi bir yere götürmez. Bu yüzden böyle bir alem ile ilgili herhangi bir sonuç çıkarmak, ya da bir kabulde bulunmak da tamamen keyfi bir tavırdır ve akıl ve mantık açısından geçerli görülemez. Bilimsel açıdan en tutarlı tavır, algılanamaz ve tecrübe edilemez herhangi birşeyle ilgili bir yargıda bulunmamakdır.

Peki yok kabul etmek, olmadığı anlamına gelir mi diye sorulursa, elbette ki gelmez. Fakat elimizdeki imkanlarla algılamanın ve tecrübe etmenin mümkün olmadığı bir şeyi yok kabul etme hakkımız vardır. Hatta bu en doğal tavırdır. Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir elbette ama varlığın kanıtı hiç değildir. Sonuçta böyle bir durumda verilebilecek herhangi bir yargı bir kabul olmaya mahkumdur ve bilimin tutumluluk ilkesi gereği, en sade açıklamalar kabul edilmeli, açıklamalar gereksiz yere kompleksleştirilmemelidir.

Kaynak: How We Believe (Michael Shermer)

http://portal.ateizm2.org sitesinden alınmıştır

Read more...

Tanrı'nın Varlığı

>> 16 Kasım 2008

Bu yazida, Tanri'nin varligina dair teistler tarafindan getirilen cesitli argumanlara deginecegiz.

Tanri'nin varligina dair sunulan belli basli argumanlar sunlardir:

1) Kozmolojik arguman: Bu argumana gore, Tanri bastan varolmalidir ki, evreni baslatan bir ilk sebep olabilsin.
2) Ontolojik arguman (varlik argumani): Bu aslinda bir argumanlar grubunun genel adidir. Burada genellikle kendisinden daha buyugu tahayyul edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanri "en buyuk", "en yuce", "en yetkin", ya da "varolmamasi mumkun olmayacak", vs. bir kavram olarak tanimlanir. Bu tanimlardan mantiksal cikarsama yapilarak Tanri'nin varoldugu iddia edilir. "Varlik" kavraminin kendisinin Tanri'nin varliginin bir delili oldugu soylenir ve Tanri genellikle "Varolmamasi mumkun olmayan" bir varlik olarak tanimlanmaya calisilir.
3) Teleolojik arguman (dizayn argumani): Dogada dizayn oldugu fikrine dayanan argumanlarin genel adidir.
4) Ahlak argumani: Iyi ve kotu kavramlari ve genel olarak ahlakin Tanri olmadan tanimlanamayacagini savunur.
5) Transendental arguman: Bu argumana gore, mantik, bilim ve ahlak gibi seyler Tanri olmadigi takdirde anlasilamazlar.
6) Cogunluk argumani: Dunyanin dort bir yaninda insanlar caglar boyunca Tanri'nin varligina inandilar. Bu yuzden Tanri'nin varolmamasi pek ihtimal dahilinde degildir diyen arguman.
7) Antropolojik arguman (mukemmellik argumani): Zihnimizdeki mukemmellik kavraminin mumkun olmasinin ancak ve ancak boyle bir mukemmelligin (Tanri'nin) varolmasi durumunda mumkun olacagini ifade eden arguman.
8) Sonsuzluk argumani: Tanri'yi mutlak sonsuz olarak tanimlar ve varolmasi gerektigini iddia eder.
9) Tanik argumani (dinsel tecrube, ya da mucize argumani): Dinsel veya mucizevi tecrubelere dayanan argumanlar.
10) Dinsel kisi ve kaynaklara dayali arguman: Ornegin Muhammed'in hayatini veya kurani ornek gostererek, bunlarin mevcut dinin gecerliligine ve guvenilirligine isaret ettigini, dolayisiyla, bu dine ait temel kavramlarin (Tanri'nin varligi gibi) dogru olmasi gerektigini iddia eden arguman.
11) "Ya Varsa" argumani: Tanri yoksa benim kaybedecegim birsey yok, ama varsa inancsiz birinin kaybedecegi cok sey vardir diyen ve buna dayanarak Tanri'nin varliginin kabul edilmesi gerektigini soyleyen arguman.

Burada listelenenler disinda bir Tanri argumani varsa bile cok nadir rastlanan ve dile getirenin bile cok guclu gormedigi bir arguman olsa gerektir. Zaten bu liste, karsilasacaginiz Tanri delillerinin %99'unu kapsayacaktir.

Bu argumanlarin pek coguna sadece kisaca deginmek kafi olacaktir. Cunku bunlarin cogu zaten dile getirenlerin bile cok ciddiye almadigi argumanlardir. Bu listede sadece ilk 3 arguman inanirlarin israrla dile getirdigi ve Tanri'nin varligini kanitladigini dusundukleri onemli argumanlardir. Diger argumanlar, bir bakima, bu ilk uc argumana bakarak Tanri'nin varligina ikna olmus bir zihnin inancini daha da pekistirmek icin kullanilan yan argumanlardir denebilir.

Bu listedeki argumanlar uzerinde konusmayi bitirdigimizde, ilk 3 argumanin bile ne kadar curuk oldugunu gorecek (ki digerlerinin cogu zaten ciddiye bile alinmayacak argumanlardir) ve inanir biri bile olsaniz, buyuk ihtimalle inancin akil, mantik ve kanit isinden cok, duygu, kalp, iman ve gonul gozu isi oldugunu dusunmeye baslayacaksiniz.

Kozmolojik Arguman

Bu argumana bazen "ilk sebep" argumani da denir.

En basit sekliyle arguman soyle ifade edilebilir:

1. Bazi seylerin sebebi vardir.
2. Hicbirsey kendi kendisinin sebebi olamaz.
3. Oyleyse, sebebi olan hersey, kendisi haricinde birsey tarafindan sebep olunmus demektir.
4. Nedensellik zinciri zamanda sonsuza kadar gidemez.
5. Nedensellik zinciri sonsuza gidemezse, demek ki bir ilk sebep olmak zorundadir.
6. Tanri, sebebi olmayan ilk sebep demektir.
7. Demek ki Tanri vardir.

Bu arguman, gunumuzde ifade edilen en tutarli sekliyle boyledir denebilir. Cunku aslinda bu argumanin karsilasabileceginiz her sekli bu kurgu uzerinde kurulmaz. Ornegin 1 numarali onculun "Her seyin bir sebebi vardir" seklinde ifade edildigi ornekleri mevcuttur kozmolojik argumanin, ki bu sekliyle arguman kendi icinde celiskili bir hal almaktadir, cunku her seyin bir sebebi olmali deyip, Tanri'ya sebepsiz demenin yarattigi celiski cok acik bicimde siritmaktadir. Bu yuzden, argumanin daha sofistike bicimlerinde ilk oncul degistirilmis ve "Bazi seylerin sebebi vardir" sekline donusturulmustur.

Benzer sekilde, argumanin bazi orneklerinde 2 numarali oncul de bulunmamakta ya da baska sekilde ifade edilmektedir. 1 numarali onculu "Bazi seylerin sebebi vardir" degil, "Her seyin bir sebebi vardir" seklinde ifade edenler, bu durumda Tanri'yi kendi kendisinin sebebi olan sey olarak da tanimlayabilmekte, dolayisiyla 2 ve 3 numarali onculleri argumandan cikarabilmektedirler.

Fakat, degisik bicimlerine rastlanabilse de, sonucta argumanin ozu yukarida ifade edilen mantik yurutmede yatmaktadir.

Bu argumanin temel zayifligi bazi oncullerinin gecersizligi, veya gecerli olup olmadiklarinin gosterilmemis oldugudur.

Ornegin burada ornek verdigimiz sekliyle, argumanin 4 ve 6 numarali onculleri suphe altindadir. Eger 1 numarali arguman "Her seyin bir sebebi vardir" diyor olsaydi, bu arguman da saldiri altina alinacakti. Cunku bu durumda hem sebepsiz bir Tanri tanimlamak celiskili olacak, hem de her seyin bir sebebi oldugu kanitlanmamis oldugundan, onculun gecerliligi sorgulanacakti. Zaten her seyden once, "Her seyin bir sebebi vardir" onermesi dogrulugu kendiliginden menkul bir onerme degildir ve kanita ihtiyac gosterir. Bu oncul, sadece gunluk hayatimizdaki gozlemlerimizden cikan birseydir ve tum evrene ve tum zamana uygulanabilecek bir ifade olup olmadigi suphelidir. Ayrica, modern kuantum fizigi, bize sebepsiz varoluyor gibi gozuken pek cok olay sunmaktadir. Dolayisiyla her seyin sebebi olmasi gerektigi iddiasi dogrulugu supheli bir iddiadir.

Fakat argumanin bizim bu yaziya aldigimiz seklinde, 1 numarali onculde sozkonusu problem bulunmamaktadir. Bu sekliyle argumanin zayif yonleri 4 ve 6 numarali oncullerdir. 4 numarali oncul, kanitlanmadan argumana alinmistir. Pekala da nedensellik zincirinin sonsuza kadar gidebilir ve aksini dusunmek icin ortada bir sebep bulunmamaktadir. 6 numarada ise Tanri keyfi bir bicimde tanimlanmistir. Aslinda bu yazi dizisinin ilerleyen bolumlerinde de goreceginiz gibi, Tanri kavraminin keyfi bicimde tanimlanmasi teizmde cok sik karsilasilan bir tavirdir. Tanri'ya sebebi olmayan ilk sebep deyip, bu tanimin semavi dinlerin Tanrisini ifade ettigini savunmak, en kibar ifadesiyle safcadir.

Son zamanlarda, Big Bang teorisinin isiginda, bazi teologlar, bu argumani daha degisik bicimde formulize etmenin de yoluna gitmislerdir. Ornegin bu argumanin Big Bang teorisine dayali sekli:

1. Varolmaya baslayan her seyin bir sebebi vardir.
2. Evren varolmaya baslamistir.
3. Demek ki evrenin bir sebebi vardir (Tanri).

Argumanin bu seklinde ise, Big Bang teorisinin dogru oldugu varsayimi altinda 1 ve 3 numarali ifadeler suphe altindadir. Ki aslinda Big Bang teorisinin dogru oldugu da suphelidir (yani 2 numara da suphe altindadir). Big Bang teorisi sadece mevcut alternatifler arasinda en populer olanidir, yoksa dogrulugu kesin degildir, hatta gunumuzde Big Bang teorisinden suphe eden cok sayida saygin kozmolog bulunmaktadir. (Bu konuda arsiv forumda actigim Big Bang teorisiyle ilgili basliklar okunabilir). Fakat Big Bang'i dogru kabul edersek, argumanin bu seklinde zayif kisimler 1 ve 3 numarali maddelerdedir.

1 numarali ifade, yine yukarida ifade ettigimiz gibi dogrulugu mechul bir ifadedir. Gunumuzde modern fizik, atomalti parcaciklar ile ilgili deneylerde sebepsiz pek cok kuantum olayi gozlemektedir. Kuantum dunyasinda parcaciklar sebepsiz yere varolmakta ve yokolmaktadirlar. Dolayisiyla, varolmaya baslayan her seyin bir sebebi olmasi gerektigini farzetmemiz icin yeterli bir sebep yoktur.

Argumanin 3 numarali maddesinde ise, yine yukaridaki ornege benzer sekilde Tanri keyfi bicimde tanimlanmistir. "Evrenin sebebi = Tanri" derseniz bu arguman birsey ifade eder ama Tanri'yi evrenin sebebine indirgemek sadece semavi dinlerin Tanrisinden uzaklasmak anlamina gelmez, ayni zamanda Tanri kavramini tamamen bulanik ve netlikten yoksun bir hale donusturur. Cunku evrenin sebebi, eger varsa, pek cok sey olabilir. Bu sebepten dinlerin Tanri'sini anlamanin gecersizligi bir mantik yurutme oldugu cok aciktir.

Bu arguman, Tanri hakkinda, varoldugu haricinde hicbirseyi kanitlamayi hayal dahi edemez. Ornegin Tanri'nin bir oldugu, her seye kadir oldugu, sonsuz iyi oldugu, vs. gibi ifadeler, bu argumanin kanitlayabilecegi seyler degildir. Argumanin bir seyi kanitlamaya en cok yaklastigi nokta (ki burada da birsey kanitlayamaz), evrenin bir sebebi olmasi gerektigidir. Fakat evrenin bir sebebi olmasi gerektigi gosterilmis olsa bile, bu sebebin ne oldugu mechuldur.

Kozmolojik argumanin curutulmesinde, ateistler genellikle su noktalara saldirirlar:

1. Tum olaylarin nedensel oldugu,
2. Ilk nedenin semavi dinlerin Tanri'si oldugu,
3. Argumanin tutarliligi

Bunlarin ilk ikisine zaten degindik. Bir de ucuncusune deginmek istiyorum. Kozmolojik argumanin tutarliligi suphe altindadir. Cunku bu argumanin hemen hemen her bicimi kendi icinde celiskilidir. Bu arguman nedensellik zincirini hem bitirmeye, hem de devam ettirmeye calisir.

Kozmolojik arguman evrene sebep aramaktadir, fakat bunu yaparken aciklama olarak kendisi sebepsiz olan bir kavram (Tanri) onermektedir. Bu durumda, zaten yola cikis gayesiyle celismektedir. Eger amac sebebi olmayan seylerden kurtulmak ve her seyin sebebi konusunda ikna edici bir aciklamaya kavusmaksa, kendisi sebepsiz olan bir kavrami isin icine katarak bu nasil basarilacaktir? Tanri sebepsizdir demek, evren sebepsizdir demekten daha mi aciklayicidir? Biraz tutarli sekilde bakildiginda, aslinda gorulecektir ki bu argumanin acikladigi hicbirsey yoktur. Hatta eger birseyler sebepsiz olabiliyorsa (ornegin bu argumana gore Tanri), onun yerine sebebi aranan temel seyin sebepsiz oldugunu dusunmek (yani evren) daha basit ve daha temel bir aciklamadir. Felsefede "occam's razor" (occam'in bicagi) denen, ya da bilimde "tutumluluk ilkesi" denen ilkeye gore, aciklamalarin en sade sekli alinmalidir. Eger bir kavram, bir aciklamanin aciklayiciligine hicbirsey katmiyorsa, toplamadaki "0" (sifir) gibi etkisiz bir elemansa, o zaman bu kavrami aciklamaya almanin bir anlami yoktur. Bu ilke, Tanri problemine ve kozmolojik kanita uygulandiginda evrene sebepsiz demenin Tanri'ya sebepsiz demekten daha basit bir aciklama olmasi sebebiyle, Tanri kavramindan vazgecmemiz gerektigi anlamina gelecektir.

Kisacasi, kozmolojik arguman zannedilenin aksine oldukca curuk bir argumandir.

Ontolojik arguman (varlik kaniti)

Bu aslinda bir argumanlar grubunun genel adidir. Burada genellikle kendisinden daha buyugu tahayyul edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanri "en buyuk", "en yuce", "en yetkin", ya da "varolmamasi mumkun olmayacak", vs. bir kavram olarak tanimlanir. Bu tanimlardan mantiksal cikarsama yapilarak Tanri'nin varoldugu iddia edilir. "Varlik" kavraminin kendisinin Tanri'nin varliginin bir delili oldugu soylenir ve Tanri genellikle "Varolmamasi mumkun olmayan" bir varlik olarak tanimlanmaya calisilir.

Eski hristiyan teologlarindan Aziz Anselm'in ilk olarak ortaya koydugu orijinal sekliyle ontolojik kanit asagidaki gibidir:

1. Tanri kendisinden daya buyugu tahayyul edilemeyecek olandir.
2. Hersey ayni kalmak uzere, hem zihinde hem de gercekte varolan bir varlik, sadece zihinde varolan bir varliktan daha buyuktur.
3. Demek ki Tanri hem zihinde hem de gercekte vardir.

Anselm, Tanri'yi mukemmel bir varlik olarak tanimlamistir. Eger birseyden daha mukemmeli tanimlanabiliyorsa, Tanri bu daha mukemmel olan olmaliydi Anselm'e gore. Bu durumda Anselm demistir ki, zihnimizde mukemmel bir varlik yaratmis isek, fakat bu mukemmel varligin gerceklikte karsiligi yoksa, gerceklikte karsiligi olan baska bir mukemmel varlik, bu ilkinden daha mukemmeldir. Tanri en mukemmel varlik olduguna gore ise, hem zihnimizde, hem de gercekte varolmalidir demistir.

Anselm'in argumanina gelen en eski kayitli itirazlardan biri Gaunilo'nun itirazidir. Gaunilo, okurlarindan bir ada hayal etmelerini istemistir. Oyle ki bu ada, hayal edebilecekleri en mukemmel ada olsun. Simdi, elbette ki boyle bir ada gercekte yoktur. Fakat burada Gaunilo der ki, demek ki biz mumkun olan en mukemmel adayi hayal etmiyoruz. Cunku oyle olsaydi, bu hayal ettigimiz ada varolurdu. (Hem zihinde hem gercekte varolan, sadece zihinde varolandan daha mukemmel olduguna gore). Bu sekilde dusunuldugunde, argumanin absurdlugu ortaya cikmaktadir. Fakat Gaunilo, bunun Anselm'in argumanindan farksiz oldugunu basarili bir sekilde ortaya koymustur.

Ayrica, Douglas Gasking (1911-1994) baska bir yonden bu argumana itiraz getirmistir. Gasking'e gore, yokluk varliktan daha mukemmel bir durumdur. Cunku varlik asimetriktir ve mukemmelsizligi yuzunden kendi parcalariyla etkilesim halindedir. Eger mukemmel olsaydi, statik olurdu. Yokluk Gasking'e gore sinirsiz, zamansiz ve basittir. Yani mukemmeldir. Varlik ise zaten sinirlariyla tanimlidir. Buradan cikarak Gasking Tanri'nin varolmadigina dair bir kanit sunmustur:

1. Evrenin yaratilmasi akla gelebilecek en buyuk basaridir.
2. Bir basari kendi ic kalitesinin ve yaraticisinin yeteneginin bir urunudur.
3. Yaratanin yetenegi ne kadar az ise, yaratilanin handikapi daha az olacagindan, sonucta ortaya cikan basari o derece buyuktur.
4. Bir yaraticinin sahip olabilecegi en buyuk handikap varolmamasi olurdu.
5. Oyleyse, eger evren varolan bir yaraticinin urunuyse, biz zihnimizde daha buyuk bir yaraticiyi hayal edebiliriz, ki bu varolmadan yaratan biri olurdu.
6. Demek ki Tanri yoktur.
(Gasking's Proof', Analysis Vol 60, No 4 (2000), pp. 368-70)

Goruldugu gibi, sadece zihinde yapilan tanimlar ve onlardan cikan mantiksal cikarsamalarla bir yere varilamaz. Bu tur cabalar neyi nasil tanimladiginiza ve oncullerinizin neler olduguna bagli olarak Tanri'nin varoldugunu da kanitlayabilir, varolmadigini da.

Bu mantigin baska ornekleri de vardir. Ornegin Descartes'in ve Leibneitz'in Tanri kanitlarini da burada ornek olarak verebiliriz. Cunku bunlarin tumu benzer cabalardir.

Ornegin Descartes'in Tanri kaniti:

"Tanri 'En Yetkin' ve 'En gerçek' varlik olduguna gore boyle bir kavrami benim zihnime kim sokmus olabilir? Ben 'En Yetkin' ve 'En Gercek' ozelliklerine sahip bir varlik degilim, oyleyse bu dusunceye ben kendim ulasamam. Cevremde gordugum varliklarin da hicbiri bu ozelliklere sahip degil. Oyleyse bu fikri benim zihnime kendisi 'En Yetkin' ve 'En Gercek' olan bir varlik, yani 'tanri' koymus olmalidir."
Bu tur dusunce tarzindaki birinci yanlis, tanimlanan bir seyin varolmasinin zorunlu zannedilmesidir. Ornegin ben efsanelerdeki kanatli ati veya Noel babayi tanımlayabilirim, fakat bu onlarin gercek dunyada karsiliklari oldugu anlamina gelmez. Bir seyin zihinlerimizde varolmasiyla gercekte de varolmasi ayni sey degildir.

Buradaki ikinci yanlis ise, bu akil yurutmenin mantikta "dongusel akil yurutme" (circular reasoning) denen turde bir dusunce tarzi olmasidir. Bu tur akil yurutmelerde ulasilmak istenen sonuc yola cikilan baclangic noktalarinda gizli olarak icerilir. Ornegin burada, yapilan Tanri tanimi, sonucta ulasilmak istenen amaca (tanrinin var olmasi) hizmet edecek tarzda secilmistir. Bu tur bir mantik yurutme, dusunce bicimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak baslangictaki oncullerden birinde icerilen bir bilgiyi aciga cikarmaya yarar.

Disaridan gelen hicbir veri kullanmadan sadece zihinde yapilan tanim ve mantiksal cikarimalarla Tanri'nin varligini kanitlama fikri caglar boyunca pek cok filozofa cazip gelmis olmasina ragmen, her zaman bos cikmistir. Cunku sadece zihinde yapilan bir muhakemeyle Tanri gibi bir kavramin varligi gosterilemez. Bu amacla yapilan her dusunce zinciri, bir kedinin kendi kuyrugunu kovalamasina benzer sekilde donguseldir. Tanri'dan cikar, Tanri'ya varir. (Tanri'nin varolmadigindan ciktiginda ise, varolmadigina varir). Baslangicta icerilenden daha fazla bilgi veremez sirf akilda yapilan muhakemeler. Dolayisiyla, Tanri'nin varligini oncullerinize gizlemelisiniz ki, mantik yurutmeniz sonucunda Tanri'nin varligina ulasabilesiniz.

Teleolojik arguman (dizayn argumani)

Bu argumana "dizayn" ya da "tasarim" argumani da denir.

Arguman, genel sekliyle asagidaki gibi ozetlenebilir:

1) Oncul: X zeki bir tasarim urunudur.
2) Oncul: X insanlar tarafindan tasarlanmamistir.
3) Oncul: Tasarim yapabilecek varliklar insan (ki vardir) ve Tanri'dir (varolabilir de olmayabilir de).
4) Eger Tanri yoksa, demek ki X Tanri tarafindan tasarlanmamistir.
5) Fakat X tasarlanmis olduguna gore (oncul 1) ve insanlar tarafindan tasarlanmadigina gore (oncul 2), ve tasarim yapabilecek varliklar insan ve Tanri'dan ibaret olduguna gore (oncul 3), demek ki X Tanri tarafindan tasarlanmis olmalidir.
6) Dolayisiyla, demek ki Tanri vardir.

Bu argumanda X duruma gore evrenin tumu olabilir, evrimsel surec olabilir, insan olabilir, belli bir hayvan ya da canli olabilir, ya da bir organ (ornegin goz, beyin) olabilir, ya da bir yetenek (ornegin dil ve konusma) olabilir. Ya da evrenin temel sabitleri olabilir. (Antropik prensibe gore bu sabitlerin zeki bir canliya yol acacak bir evrimsel sureci meydana getirecek yonde ince sekilde ayarlandigi fikri de dizayn argumaninin savunucularinin dile getirdigi populer fikirlerdendir).

Bu arguman Tanri kanitlari arasinda gorunuste en guclu olan ve dolayisiyla gunumuzde de en populer olandir. Ornegin, ABD'de bilimsel yaratiliscilik akiminin savunuculari, yaratiliscilik adi verilen sozde teorilerini okullarda ders kitaplarina sokma konusunda bir turlu istedikleri basariya ulasamayinca, yaratiliscilik teorisi yerini daha sofistike ve gunumuzde daha populer olan "intelligent design" (zeki tasarim) teorisine birakmis durumdadir. Ve bu teorinin de temelinde teleolojik arguman vardir.

Teleolojik arguman'in karsitlari 2 numarali onculu genel olarak kabul etmekle beraber, 1 ve 3 numarali oncule karsi cikmaktadirlar.

1 numarali oncul

1 numarali oncul, bir objeyi incelemek yoluyla onun zeka urunu olup olmadiginin anlasilabilecegini farzeder. Ornegin Dunya disinda zeki yasam arama arama projesi olan SETI (Search for Extra Terrestrial Intelligence)'in altinda da benzer bir kabul oldugu soylenir. Bu proje, uzaydan gelen elektromanyetik dalgalarin analizini yaparak, rastgele olusmus dogal kokenli elektromanyetik dalgalar ile, bir zeki uygarlik tarafindan meydana getirilmis dalgalar arasinda fark bulacagini farzeder. 1 numarali oncule karsi cikislarin bir turu, bu kabulu sorgulamak uzerine kuruludur. Ve bu fikirdeki kisilere gore, SETI de bos bir cabadir, bir nesneye bakarak dizayn edilmis olup olmadigina karar veren diger her turlu ugras da.

1 numalari oncule yapilan diger bir itiraz turu ise, bir objeye bakarak dizayn edilmis olup olmadiginin bazi durumlarda bilinebilecegini, fakat bunun cok ince, karmasik ve tartismaya acik bir konu oldugunu soylemek uzerine kuruludur. Bu konuda fikirler farkli olmakla birlikte, mevcut kanilardan biri, bazi objelerin dizayn urunu olup olmadiginin kolayca soylenebilecegi, bazilarinin ise soylenemeyecegidir. Bir seyin zeka urunu olup olmadigini soylemeye yonelik yontemler ve formuller gelistirme cabalari da mevcut fakat herkes tarafindan genel kabul goren yontemler olmaktan uzaktirlar.

Cunku bu yontemler genellikle dizayn urunu olan nesne ya da surecte paternler aramak uzerine kuruludur ve karsitlari tarafindan ise bu bakis acisina yeterince buyuk bir rastgele dizi icinde paternlerin ortaya cikmasinin olasilik kurallari geregi bir zorunluluk olmasi yuzunden karsi cikilmaktadir.

Nesnelere bakarak dizayn edilmis olup olmadiklarinin soylenebilecegi farzedilse bile, konu teistlerin dizayn edilmis oldugunu iddia ettikleri seylerin gercekten dizayn edilmis olup olmadiginin tespiti noktasinda problemli hale gelmektedir. Cunku teistler de dahil hic kimsenin, dizayni uzaktan tanimaya yonelik hatasiz ve herkes tarafindan hemfikir olunan bir yontemi yoktur. Teistlerin onerdigi bu yontemler genellikle dizan urunu olmadigi herkes tarafindan kabul edilen, fakat teistin dizayn tespit yontemine gore dizan edilmis kabul edilmesi gerekecek ornekler verilmek suretiyle curutulur. (Yani yontemin gecersizligi gosterilmek suretiyle). Cunku teistin konu ettigi ve dizayn urunu oldugunu iddia ettigi seyler, dizayn urunu olup olmadigi kolayca soylenemeyecek, ya da hatta pek cok durumda dizayn urunu olmadigi rahatca soylenebilecek seylerdir.

Teleolojik argumanin basit bicimlerinde, bir surecin (ornegin yasam) kompleksligi tek basina bir dizayn gostergesi olarak sunulmaya calisilir. Fakat bu dusunce tarzi mantik ve dusunce yanlislarindan "argumentum ad ignorantium" (argument from ignorance)'a uydugu gerekcesiyle reddedilmektedir (yani "cehaletten cikan arguman"). Bu dusunce yanlisina bazen "argument by lack of imagination" (hayalgucu eksikliginden arguman) da denmektedir. Bu kisaca, birseyin nasil oldugu aciklanamiyorsa, ya da sozkonusu kisi aciklayamiyorsa, o seyin olmadigi, ya da varolamayacagini one surmektir. Ki pek cok ornek verilerek bu dusunce yanlisinin neden bir dusunce yanlisi oldugu mantik ve felsefe kitaplarinda yeterince ayrintili sekilde gosterilmektedir.

Dolayisiyla, herhangi birseyin sirf kompleks oldusu gerekcesiyle dizayn edilmis kabul edilemeyecegi aciktir. (Kompleks olan fakat dizayn edilmemis oldugu genel kabul eden pek cok surec, ornegin atmosferik olaylar, bulutlarin hareketi, vs. bulunmaktadir).

Teleolojik argumanin daha sofistike bicimlerinde, dizaynin tespitinde "irreducable complexity" (indirgenemez komplekslik) gibi kavramlar kullanilir. Michael Behe tarafindan one surulen bu kavrama gore, bazi objeler, herhangi bir alt parcasini cikardiginiz takdirde islevlerini yitirirler. Yani ancak butun halde islevseldirler. Ornegin Michael Behe'nin bir ornegine gore, bir fare kapanini olusturan parcalarin bir tanesini cikardiginizda, elinizdeki duzenek artik fare kapani olarak islev gormez. Dolayisiyla, fare kapani "indirgenemez kompleks" bir duzenektir. Bu ise dizayn edilmis olmasindan kaynaklanir. Darwin's Black book adli kitabinda Behe, canli organizmalarin da (ornegin flagellum bakterisi gibi) indirgenemez kompleks oldugunu gostermeye calisir.

Fakat bu arguman, Behe ve yandaslari tarafindan ornek verilen organizmalarin aslinda iddia edildigi gibi indirgenemez kompleks olmadigi gosterilmek suretiyle curutulmustur. Cunku bir canli organizma veya bir organ pek cok durumda bazi kisimlari cikarildiginda da hala fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Yani verdikleri ornekler indirgenemez degil, indirgenebilir komplekslige sahiptir ve basitten karmasiga olusabilir. Nitekim, ornegin bu argumanin savunuculari tarafindan indirgenemez kompleks oldugu iddia edilen "goz" gibi bir organin evrimsel surecte cok ilkel bicimlerinden (isiga duyarli hucreler, fincan seklinde reseptorler, vs) cok daha gelismis bicimlerine kadar (insan gozu, ve hatta ondan daha iyi islev goren kartal gozu gibi) pek cok formunun oldugu, dolayisiyla gozun indirgenemez kompleks olmadigi gosterilmistir. Boylece, bu argumanin savunucularinin cok sevdigi "yarim goz, hic goz olmamasi gibidir" argumani curutulmustur, cunku yarim goz, veya hatta sadece isiga duyarli hucrelerden olusma bir duzenek, hicbir goz olmamasindan daha iyidir. Yani ortada basitten karmasiga gelisebilecek bir yapi vardir.

Ayrica, Behe'nin verdigi fare kapani orneginin dahi, aslinda indirgenemez kompleks olmadigi gosterilmistir. (Fare kapaninin bazi parcalarinin cikarilmasi suretiyle ortaya cikabilecek daha basit fare kapanlarinin, veya ona yakin fonksiyonlarin yerine getirilebilecegi duzeneklerin mumkun oldugu gosterilmistir).

Bunun disinda, bu tartismada onemli birbaska nokta evrim teorisinin bu konudaki aciklayiciligidir. Bugun bilimsel kamuoyunda yaygin kabul goren evrim teorisi, canliligin dogal secilim yoluyla basitten karmasiga dogru nasil degisim gosterdigini ve bu surecin bir dizayna gereksinim gostermedigini ortaya koymaktadir.

Teleolojik argumanin baska bir unlu ornegi olan "saat" argumani ise (bkz.sitemizdeki "Coldeki Saat Analojisi" yazisi), benzer sekilde, yolda bulunan bir saatin dogal sureclerle kendi kendine olustugu mu, yoksa dizayn edildigini mi dusunmek daha mantiklidir sorusundan yola cikarak, buradan canlilik ve canli organizmalarla baglanti kurar ve canliligin dizayn urunu oldugunu gostermeye calisir.

Bu tartisma da "indirgenemez komplekslik" tartismasiyla yakindan iliskilidir ve pek cok kompleks sistemin kucuk ve rasgele adimlarla basitten karmasiga olusabileceginin gosterilmesi yoluyla curutulebilmektedir. Bu konuda daha fazla bilgi icin Richard Dawkins'in "The Blind Watchmaker" (Kor saatci) kitabi okunabilir. Dawkins gostermistir ki, ornegin bir "goz"un evrimi konusunda evrimcilerin su an icin vermis oldugu aciklamalarin kesin olarak dogru olmasi dahi sart degildir, sadece olasi ve akla yatkin olmasi yeterlidir dizayn argumanini curutmek icin. (Cunku bu tur duzeneklerin dizandan baska yolla da olusabilecegi gosterilmis olacaktir bu sayede).

Teleolojik argumanin savunucularinin birbaska populer iddiasi, evrendeki kanunlar ve temel sabitler uzerinde, canlilik ve zekanin ortaya cikmasina sebebiyet verecek sekilde ince ayar yapildigi uzerinedir. Fakat bu da tamamen yanli ve gecerliligi olmayan bir iddiadir. Temel sabitlerin ve doga kanunlarinin baska tur olmasi durumunda da bugun anladigimiz anlamda olmasa bile, bir tur canlilik denebilecek turde kompleks yapilarin mumkun olabilecegi matematiksel hesaplamalar yoluyla gosterilmistir. (Bu konuda sitemizdeki Zeki Tasarimyazisini okuyunuz).

Ayni sekilde, ornegin DNA'nin rastgele ortaya cikisinin cok dusuk oldugunu gosteren matematiksel hesaplamalar (Hoyle, 1981) ve Penrose'un evrenin aynen bu sekilde varolmasinin olasiliginin cok dusuk oldugunu gosteren (10 uzeri 10 uzeri 123'te bir) hesaplar benzer sekilde teleolojik argumana kanitlar olarak sunulmaya calisilmaktadir.

Fakat sitemizdeki Zeki Tasarim yazisinda da degindigimiz gibi, bu hesaplar teleolojik arguman savunuculari tarafindan carpitilarak kullanilmaktadir. Cunku ornegin DNA'nin olusumuyla ilgili hesap, DNA'nin tamamen rastlantisal olarak olustugunu farzeder, ki gercekte DNA rastlanti ile doga kanunlarinin bir kombinasyonu sonucu olusmustur, tamamen rastlantisal degildir. Benzer sekilde Penrose'un hesabi ise, evrenin aynen bugun bildigimiz sekilde varolma olasiligina ait bir hesaptir, fakat evren baska bir sekilde varolsaydi canlilik diye birsey varolmayacakti anlamina gelmemektedir.

Kisacasi, simdiye kadarki cabalarda teleolojik argumanin degisik formlari canliligin ve evrenin ardinda zeka oldugunu gostermede yetersiz kalmistir.

3 numarali oncul

Dedigimiz gibi bu argumandaki 3 numarali oncul de sorgulanmakta ve gecersiz bulunmaktadir. Cunku bir seyin zeka urunu bir tasarim oldugu gosterilse bile, bu tasarimin ardindaki zekanin kokeni ve mahiyeti konusunda kesin konusulamaz. Bu oncul ise, bir seyin tasarim oldugu ve insan yapisi olmadigi gosterildiginde, bunu tasarlayanin semavi dinlerin Tanri'si oldugunu farzetmektedir. Halbuki biraz dusunuldugunde, bu kabulun gecersiz oldugu ve bir sartlanma urunu oldugu rahatca gorulebilir. Boyle bir zekanin kokeni icin sayisiz olasilik akla gelebilmektedir. (Bu konuda sitemizin yazilar sayfasindaki Evrenin Kokeni Uzerine Spekulasyonlar yazisi okunmalidir).

Teleolojik argumana bir karsi arguman

Teleolojik argumanin gecersizligini gostermek icin gelistirilmis bir karsi argumani da burada veriyorum:

1) Oncul: Teleolojik arguman dogrudur.
2) Demek ki zeki bir tasarimci mevcuttur.
3) Oncul: Bu zeki tasarimci da teleolojik arguman kapsamindadir, cunku zeka gerektiren birseyi tasarlayabildigine gore en az tasarladigi nesne kadar ya da daha fazla kompleks ve amac sahibidir.
4) Demek ki zeki tasarimcinin da bir zeki tasarimcisi olmalidir.
5) Sonsuz bir zeki tasarimcilar zinciri mevcuttur.
6) Oncul: Sonsuz bir zeki tasarimcilar zinciri mevcut degildir, cunku bu absurd bir dusuncedir.
7) Sonuc: Yukaridaki uc onculden biri yanlistir. (Bilin bakalim hangisi?)

Ahlak Argumani

Bu argumanin en basit bicimi sudur:

1) Eger ahlak kurallari (kanunlari) varsa, bu kanunlarin bir kanun koyucusu da olmalidir.
2) Ahlak kanunlari vardir.
3) Dolayisiyla, bu kanunlarin kanun koyucusu (Tanri) da varolmalidir.

Argumanin curuklugu buyuk ihtimalle okuyan cogu kisinin gozune carpacaktir. Yukaridaki maddelerin tumu suphe altindadir ve sorgulanir. Tanri'siz bir etik mumkundur ve bu defalarca gosterilmistir. Mutlak ahlaksal kurallarin varolmadigi, mevcut ahlak kurallarinin insan yapisi ve yerel oldugu da pek cok dusunur tarafindan dile getirilmistir. Ayrica, ucuncu madde dahi saldiri altindadir, cunku kanun koyucunun goksel dinlerin Tanri'si olmasi gerektigi de havada kalan bir iddiadir.

Ayrica, Tanri yoksa iyi ve kotunun tanimsiz ve anlamsiz olacagi, dolayisiyla Tanri'nin olmasi gerektigi seklinde dile getirilecek bir bakis acisinin, felsefi bir kanit degil, olsa olsa safca bir insani temenni olacagi da aciktir.

Bir de ahlak argumanina karsi uretilmis bir karsi arguman da vardir ki, burada dile getirmek istiyorum. Bu karsi arguman der ki, eger insanlari iyi davranmaya, ahlakli olmaya, kurallara uymaya, vs. iten faktor Tanri inanci ise, bunun dogal ve beklenen sonucu, inancsizlarin bu kurallari inanclilara gore daha fazla yikmalari gerektigidir. Burada cinayet, tecavuz, hirsizlik gibi suclardan, ya da escinsellik veya uyusturucu kullanimi gibi dinler tarafindan ahlak disi sayilan eylemlerden, hatta bosanma gibi yine dinlerin genellikle tasvip etmedigi eylemlerden bahsediyoruz.

Fakat mevcut istatistikler acikca gostermektedir ki, durum bu beklentinin tam tersidir.

- ABD'de Barna Arastirma Grubunun 1999'da yaptigi arastirmaya gore, inancli ciftler arasindaki bosanma orani inancsizlara gore daha fazladir.
- Hapishane istatistiklerinin gosterdigine gore, inancli kisilerin hapse dusme orani, ateistlere gore 40 kez daha fazladir.

Bu son veriyi yanlis anlamayin. Bu ateistlerin sayisinin inanclilardan cok daha az olmasindan kaynaklanmiyor. Inancli suclular ile toplam inanclilar arasindaki oran ile, ateist suclular ile toplam ateistler arasindaki oran karsilastiriliyor. Yani sonuc acik. Ateistler yasalara daha sadik, daha ahlakli!

Bu sonucu ilginc bulanlara, benim hic de ilginc bulmadigimi, hatta mantikli buldugumu soylemeliyim. Cunku, din genellikle ayak takiminin isidir. Fakir, cahil, okumamis ve toplumun alt tabakasindan olan kisiler toplumun diger kesimlerine gore daha dindar olma egilimindedir. (Bu da istatistiklerin gosterdigi bir gercektir). Suclular da daha cok bu kesimin icinden ciktigina gore, aslinda bu sonucta sasilacak bir taraf yoktur.

Fakat bizim bu yazidaki maksadimiz acisindan konuya yaklasirsak, tum bunlarin ahlak argumanini kolayca curuttugunu soyleyebiliriz.

Transendental Arguman

Bu argumana gore, mantik, bilim, ahlak gibi alanlar, hatta insan bilgisinin ve tecrubesinin tum alanlari, Tanri varolmadigi takdirde anlamsizlasir. Hristiyan inancindan farkli herhangi bir dusunce sekli, mantiksal olarak devam ettirildiginde, imkansiz ve absurd bir sonuc uretecektir, dolayisiyla, her seyin yerli yerine oturabilmesi icin, hristiyanlik ve hristiyanligin Tanri inancindan baslanmalidir.

Bu hristiyan teologlarin urettigi bir arguman oldugu icin, sadece ateizm icin degil, hristiyanlik disi diger inanc sistemlerini de (budizm, islam, vs) kapsayacak sekilde kullanilmaktadir hristiyan teologlar tarafindan. Dolayisiyla, musluman bir okur kesimine, bu argumani curutmek icin ugrasmak gerekmedigini dusunuyorum. Kendi islerine gelmeyen bu tur konularda, gerekli curutmeleri yildirim hiziyla yapabilmekle unludur bizim dincilerimiz.

Fakat en kisa bicimiyle soylenirse, aciktir ki bu arguman yanli ve dayanaksizdir. Insan bilgi ve tecrubesinin herhangi bir alani, hristiyan inancini, hatta genel olarak Tanri inancini gerektirmeden de yurur. Ahlakli ateistlerin, ateist bilim adamlarinin, vs. varolmasi zaten bunun gostergesidir. (Ya da ahlakli muslumanlarin, musluman bilim adamlarinin, vs. varligini da buna dahil edebiliriz).

Cogunluk Argumani

Bu arguman, caglar boyunca insanlarin Tanri'ya inandigini, bu derece genis bir kitlenin hemfikir oldugu bir fikrin yanlis olmasinin pek olasi gorunmedigini iddia ederek, Tanri'nin olmasi gerektigi sonucuna ulasmaya calisir.

Elbette ki ustunde bile durulmasi gerekmeyecek duzeyde zayif bir argumandir bu. Bir fikrin dogrulugu, o fikre kac kisinin inandigi ile ilgili degildir. Galilei bir zamanlar dogruyu soyleyen tek kisiydi.

Anatole France'in bir sozu de burada tam yerine oturuyor: "Aptal bir seyi 50 milyon kisi de soylese, o hala aptal bir seydir."

Mukemmellik Argumani

Zihnimizdeki mukemmellik kavraminin mumkun olmasinin ancak ve ancak boyle bir mukemmelligin varolmasi durumunda mumkun olacagini ifade eden bir argumandir.

Bu argumanda iki yanlis vardir. Birincisi, tanimlanan ve/veya zihinde canlandirilan herseyin gercek dunyada bir karsiliginin olmasi gerektigini farzetmesidir. Fakat dikkat ederseniz, boyle bir zorunluluk yoktur. (Noel baba, anka kusu, efsanelerdeki tek boynuzlu at, vs. zihnimizde canlandirilabilir, fakat bu onlarin gercekte varolduklari anlamina gelmez).

Bu argumandaki ikinci yanlis, dongusel bir akil yurutme olmasidir. Yani ulasmak istedigi sonucu cikis noktasinda gizli icerir. Ulasilmak istenen sonucun oncullerde gizlendigi bu tur akil yurutmeler, baslangicta yola ciktiklari noktanin icerdiginden daha fazla bilgi vermezler. Tanri'yi varolmasini gerektirecek sekilde tanimlayip, sonra buradan yola cikarak Tanri'nin varoldugunu soylemek, bir kedinin kendi kuyrugunu kovalamasindan farksizdir. Kurulumunda boyle bir yol izlenen argumanlar, felsefi acidan degersizdirler.

Sonsuzluk Argumani

Sonsuzluk diye bir kavram varoldugundan ve bilinen varliklarin hicbiri sonsuz olmadigindan, bu sonsuzlugu mumkun kilan veya kendisi sonsuz olan bir varlik olmalidir, ki bu da Tanri'dir diye ozetlenebilecek bir argumandir bu.

Fakat bu da zayif bir argumandir. Burada da yukarida acikladigimiz argumandaki hataya dusulmektedir. Yani dongusel akil yurutme. Ayrica, Tanri nasil tanimlanirsa tanimlansin, bu tanim ile Tanri'nin varolmasinin gerekliligi arasinda nedensel bir iliski yoktur.

Tanik Argumani (dinsel tecrube, ya da mucize argumani)

Dinsel veya mucizevi tecrubelere dayanan argumanlarin genel adidir.

Bu tur argumanlarda dile getirilen tecrubeler supheye ve sorgulamaya aciktir. Ayrica subjektifdirler. Kimseden, baska birinin basindan gectigi soylenen bir tecrubeye dayanarak Tanri'nin varoldugunu kabul etmesi beklenemez.

Dinsel kisi ve kaynaklara dayali arguman

Dinin kurucusu veya onemli sahsiyetlerinin hayatini veya dinin kutsal kitabini ornek gostererek, bunlarin mevcut dinin gecerliligine ve guvenilirligine isaret ettigini, dolayisiyla, bu dine ait temel kavramlarin (Tanri'nin varligi gibi) dogru olmasi gerektigini iddia eden bir argumandir.

Farkedilecegi gibi, felsefi acidan kanit olacak herhangi bir tarafi yoktur. Bir dinin iyiligi, guzelligi veya bir dinsel sahsiyetin bilgeligi felsefi veya epistemolojik konularda verdikleri bilgilerin dogruluguna isaret olamaz. Arada nedensel bir iliski yoktur.

"Ya Varsa" argumani

"Tanri yoksa benim kaybedecegim birsey yok, ama varsa inancsiz birinin kaybedecegi cok sey vardir" diyen ve buna dayanarak Tanri'nin varliginin kabul edilmesi gerektigini soyleyen arguman.

Fakat dikkat edilirse bu da felsefi acidan kanit kabul edilebilecek bir arguman degildir. Cunku karsidakinin kendi zihninde ikna olup olmamasi umursanmiyor, sadece kendisinden itaat bekleniyor. Bu arguman daha cok politik olarak yandas toplamada ise yarayabilir, yoksa felsefi olarak ikna etmede degil. Cunku Tanri'nin varoldugunu kanitlayan bir yonu yoktur argumanin. (Zaten dikkat edilirse, argumanin amaci dahi o degildir).

Bu arguman ile ilgili olarak, sitemizin yazilar bolumundeki "Ya Varsa" yazisi okunmalidir.

www.ateizm.org sitesinden alınmıştır

Read more...

Ateizm Hakkında Bir Önyargı

Forumumuza gelen inanclilarin pek cogunda ateizm ve ateistler hakkinda bir onyargi var. Ateistlerin "Evren nasil olustu", "Hayat neden var ve nasil basladi", "Hayatin amaci var midir", vs. gibi sorulara cevap vermek zorunda oldugunu dusunuyorlar.

Kendilerini sasirtacak cevabi vererek soze baslayalim once: Ateistlerin bu sorulara cevap verme zorunlulugu yoktur. Ateist olmak icin bu tur sorulara cevap vermis olmak sart degildir.

Bu, bu tur sorulara ateistlerin hicbir cevabi olmadigi, ateistlerin bu konulari gormezden geldigi, vs. anlamina gelmiyor. Aksine, cogu ateist bu sorularla cok ilgilidir ve pek cogunun bu tur sorulara kendi yaptigi arastirmalar neticesinde verdigi birtakim cevaplar vardir.

Fakat isin onemli kismi ve foruma yeni gelen inanclilarin anlamasi gereken kisim, bu sorulara cevap vermek ile ateizm arasinda bir iliski olmadigidir. Bir kisi, teorik olarak, bu tur sorulara hicbir somut cevap vermeden de ateist olabilir.

Bunun nasil olduguna gelmeden once, biraz daha bu beklenti ve onyargi uzerine egilelim.

Birine ateist oldugunuzu soylediginizde genellikle ilk tepki, ya da gelen ilk sorulardan biri "Nasil inanmayabilirsin, peki o zaman evren nasil olustu (ya da hayat, canlilik, vs)?" sorusudur. (Hatta boyle de sormazlar, "Peki o zaman evreni kim yaratti?" gibi onyargi dolu, sartlanmis bir soru sorarlar). Tipik inancli, bir soruya cevap vermek ile, bir konudaki gercegi ve dogruyu bulmak arasindaki farkin bilincinde degildir.

Bir soruya verdiginiz cevap, sizin o konudaki delilsiz inanciniza dayaniyor olabilir, bir bilimsel gercege dayaniyor olabilir, gunluk hayatta yasanan tecrubeler sonucu edinilen onyargilara dayaniyor olabilir, bir bilimsel hipoteze dayaniyor olabilir, biraz delillerle desteklenmis, dolayisiyla teori mertebesine ulasmis bir fikre dayaniyor olabilir. Ya da ailenizden, ogretmeninizden, camide vaaz veren hocadan duyup hazir olarak aldiginiz ve sorgulamadan kabul ettiginiz bilgilere dayaniyor olabilir. Ya da kendi kafanizda bazi delillere dayandigina inandiginiz, ama aslinda zayif bir bilimsellik iceren bir yontem uygulamaniz yuzunden aslinda gecerli bir sekilde kanitlamadiginiz, fakat bu durumun farkinda olmadiginiz bazi fikirlerinize dayaniyor olabilir.

Fakat cevabiniz neye dayanirsa dayansin, surasi bir gercek ki, bir konuda sizin cevabiniz, o konudaki somut gercek ile ortusmek zorunda degildir. O konudaki somut gercek henuz dunya uzerinde hickimse tarafindan bilinmiyor olabilir. Ya da biliniyor ama siz bilmiyor olabilirsiniz. Ya da kismen biliniyor, fakat siz kendi verdiginiz cevaplarda bosluklari doldurup, bu cevabi tamamen veriyor olabilirsiniz.

Bir konuda kendi tavrinizin ne oldugunu ve yukarida anlattigimiz hangi tur dayanaga dayanarak bu cevabi verdiginizi durust bir sekilde analiz etmediginiz takdirde, hem temel konularda, hem de cok daha basit konularda sikca yanilmaya mahkum olursunuz.

Ozellikle de en temel felsefi konularda, henuz, insanligin bu asamasinda verilen cevaplarin tam olmadigini, dunya uzerinde bu konularda son sozu soylemeye kimsenin otoritesi olmadigini, acikca bu sorularin henuz cevapsiz oldugunu anlamak ve bu gercegi kabullenmek zorundasiniz. Bu, bu konularda bir inanciniz, kabulunuz ya da fikriniz olmamasi gerektigi anlamina gelmiyor. Ama fikriniz ne olursa olsun, bunun dayanaginin ne oldugunu iyi analiz etmeniz ve bu fikirlerinizi mutlak gercekler olarak lanse etmemeniz gerekir.

Ateist kisi, durustce cevap verebilecegi sorularin neler oldugunu bilir ve soyler. Cevap veremeyecegi, ya da verse bile bu cevabin supheli, ya da kanitsiz oldugu durumlarin da genellikle bilincindedir ateist. Bilincli ateist, kisisel fikirler ile mutlak dogrular arasindaki farkin bilincindedir. Bu farkin bilincinde olmamak, genellikle saf inanclilara ozgu bir durumdur.

Gelelim, bu sorulara cevap vermeden nasil ateist olunacagina. Aslinda ateizmin ne oldugunu, tanimini ve anlamini ogrenmis biri, bunun cevabini kendisi verecektir.

Ateizm, bir reddir. Felsefi sorulara bir cevap, bir aciklama degildir. Cevap ve aciklama olan teizmdir, dini inanclardir. Evrenin nasil olustugunu, bu olusumdan kimin ya da neyin sorumlu oldugunu, vs. acikliyor olma iddiasinda olan fikir teizmdir. Aslinda teizm de cevap verdigini zannediyor olmasina ragmen, bu tur konularda verdigi cevaplar ya yetersiz, ya celiskili, ya acikca yanlis, ya da aslinda cevap bile olmayan ici bos aciklamalardir. Fakat bu ayri bir konu. Bu yazinin konusu acisindan isin bu kismi onemli degil. Onemli olan, iddia ile gelenin teist olmasidir. Ateist ise, bu iddiayi degerlendirip, icinde yanlisliklar, celiskiler, tutarsizliklar, ya da acikca gercege aykiriliklar buldugu icin bu iddiayi reddeden kisidir. Bu is bu kadar basit. Dolayisiyla, ateist, "Senin iddialarin gecersiz" diyen, ve bu konuda gerekce veren kisidir. "Senin iddialarini kabul etmiyorum, cunku benim iddilarimla ortusmuyor" diyen kisi degildir ateist. Bu daha cok bir inancli ile, baska bir inanc koluna bagli baska bir inancli arasinda gececek turde bir konusmadir. Bir inancli, baska bir inanclinin fikrini, kendi fikri ile bagdasmadigi icin kabul etmeyebilir. Fakat bir ateist acisindan durum farklidir. Ateist, inanclinin dile getirdigi fikrin ya da iddianin icerigi sebebiyle karsi cikmaktadir iddiaya. Kendisi gercek dogruya sahip oldugunu dusundugu icin degil.

Ya da ateist, inanclinin dile getirdigi fikrin icinde tutarsizlik ya da celiski bulmuyor, fakat sadece fikrin dayanaksiz bir spekulasyon oldugunu goruyor ve onun icin reddediyor da olabilir. Cunku bir aciklama kendi icinde celiskili veya tutarsiz olmasa bile, bu onun dogru oldugu anlamina gelmez. Bir olguyu aciklamak icin 10 tane degisik aciklama getirilebilir. Ama bunlarin sadece birisi gercektir. Digerleri yanlistir. Hangisinin gercek oldugu acikca gosterilip kanitlanmadigi takdirde, rastgele getirilen herhangi bir iddiayi, sirf dayanaksizlik yuzunden reddetmeye hakki vardir objektif dusunen kisinin. Inancli arkadaslarin bunu anlamalari gerekiyor. Yaptiklari aciklamalarin kulaga mantikli geliyor olmasi da yetmez (ki dini aciklamalarda durum bu da degil, cunku yapilan aciklamalar da kendi icinde tutarsiz, ya da celiskili), hem kulaga mantikli gelmesi, hem de dogruluguna dair gecerli delil olmasi gerekir bir fikrin kabul edilmesi icin.

Dayanaksiz iddialar karsisinda takinilacak varsayilan tavrin "red" olmasi gerektigini inancli arkadaslar kavramalidir. Aynen mahkemelerin suclulugu kanitlanana kadar sanigi sucsuz kabul etmesi gibi. Burada nasil sanigin suclulugu konusundaki iddia kanitlanmadigi surece, sanik hakkinda takinilan varsayilan tavir sanigin sucsuzlugu yonundeyse, benzer sekilde, evrenin sebebi konusunda dayanaksiz iddia getiren kisinin iddiasi, bu iddia kanitlanana kadar reddedilmek zorundadir. Yoksa birbiriyle celisen farkli fikirler ve aciklamalar karsisinda takinilacak tutarli ve objektif bir tavir mumkun olmaz. Bu prensibi kavramamis kisinin, ateizmi tam anlamiyla anlamasi da mumkun degildir.

www.ateizm.org sitesinden alınmıştır

Read more...

Tanrı Yanılgısı

>> 24 Ocak 2008

New York Times Bestseller
Uluslararası Bestseller
“Herkesin okuması gereken bir eser.”

-The Economist
Kendimizi, doğaüstü varlığın egemen olduğu yaşamlardan kurtarabileceğimiz, yeni bin yılın kitabi olarak görüyorum.”

-Brian Eno
‘...eğlenceli, oldukça bilgilendirici, görkemli yazılmış ...aldığımız ilk dini eğitimden bu yana başımıza bela olan boş inançlardan kaynaklanan bu zırvalara kapıldığımız için zekice azarlanıyoruz’

Rod Liddle, Sunday Times
‘Heyecanlı ve neşeli bir kitap. Dawkins, kuvvetli tezlerinin tüm gücüyle kükreyerek geliyor…’

Joan Bakewell, Guardian
‘Ateşli, akıllıca, eğlenceli, moral verici ve hepsinin ötesinde ölümcül derecede lüzumlu…’

Daily Express
‘Tanrı Yanılgısı olağanüstü ilginç bir kitap... parıldayan dili ile anlatılmış bu kitap sadece okumayı bir zevk haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda geniş bir yelpazede düşünmemiz için beynimizi uyarıyor’

Financial Times
‘Dawkins, bir gölge süper güç tarafından sarmalanmış, elverişli ve rahat bir ortamda bulunan bir insan dünyasına ihtiyaç duymayan okuyuculara bir parça akıl ve entellektüel bakış ila haz veriyor’

Herald Tribune
‘Dünyayı bir kez daha yıkayan, köpüklü bir boş inanç gelgitine karşı, bütün kariyeri boyunca hayatın kendisinin zor ve muhteşem sebebini kanıtlayan büyük bir bilimadamından, fevkalade savaşçı bir atak’

Johann Hari, Independent
“Yaratılışçılar ile Tanrı’ya inanlar, Dawkins’i kendilerinin bas düşmanı olarak görmekte haklılar. The God Delusion’da kendinin ne müthiş bir hasım olduğunu göstermektedir. Coşkuyla ve heyecanla okunan bir yapıt… Tam da Papa ile İslam’ın birbirinden uzaklaştığı bir ortama denk geldi.”

-The Guardian
Son zamanlarda, Discover dergisi, evrimi sert ve etkili savunduğu için Richard Dawkins’i “Darwin’in Rottweiler”i olarak anmaktadır. Prospect dergisi ise onu, (umberto Eco ve Noam Chomsky ile birlikte) dünyanın ilk üç halk aydınından biri olarak seçti. Bu kez Dawkins keskin zekâsını din üzerine çevirir, dinin hatalı mantığını ve yol açtığı acıları ifşa eder.
Eski Ahit’in cinsiyet takıntılı tiranından, Aydınlanma düşünürlerince müşfik (ama hala mantık dışı) Kutsal Düzenleyici olmasına kadar Tanrı’yı bütün formlarıyla eleştirir. Dine ilişkin bütün önemli argümanları didik didik eder ve doğaüstü bir varlığın olamazlığını açık seçik ortaya koyar. Konuları tarihsel ve çağdaş kanıtlarla destekleyerek, dinin nasıl savaşı ateşlediğini, bağnazlığı kışkırttığını, çocukları istismar ettiğini gösterir. Böyle yaparak, Tanrı inancının sadece akil dişi (irrasyonel) değil, ayni zamanda potansiyel olarak ölümcül olduğu seklinde zorlayıcı bir durum yaratmaktadır.
Dawkins’in dini çürütmeye yönelik ateşli ve şiddetli tarzı, Kutsal Kitap’ı delik deşik eden tutarsızlık ve zalimlikler durmadan dile getiren, “maharetli tasarım”ın anlamsızlığı ya da can çekişen Orta Doğu veya Orta Amerika köktendinciliği karşısında tüyleri diken diken olan herhangi biri tarafından bağrına basılacaktır.

Read more...

Neredeyse Bir Balina (Almost Like A Whale)

>> 27 Temmuz 2007


Genetik profesörü Steve Jones'un 'Neredeyse Bir Balina' adlı kitabı okuyucuya sunuldu. Profesör Jones, Darwin'in 'Türlerin Kökeni kitabını, günümüzün son bulgularıyla bir anlamda 'yeniden yazıyor'

Darwin bugün yaşasaydı

Ülkemizde son on-on beş yılda evrim kuramı konusunda yayımlanan kitap sayısında ciddi bir artış var. Ama bu kitapların büyük çoğunluğu ne yazık ki evrime saldırıyor. Kuramı savunan ya da açıklayan kitap sayısı hâlâ çok az. Oysa dünya, daha çok da İngilizce konuşulan dünya, bu konuda oldukça zengin. Ülkemizdeki bu yoksunluk bugünlerde biraz olsun giderilecek. Önümüzdeki günlerde, dünyanın önde gelen evrim yazarlarından genetik profesörü Steve Jones'un Neredeyse Bir Balina-Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış adlı kitabı okuyucuya sunuldu. Profesör Jones'un, Darwin'in Türlerin Kökeni kitabını, günümüzün son bulgularıyla bir anlamda 'yeniden yazma'ya yeltendiği kitap bilimdeki en son bulguların evrim kuramını nasıl doğruladığını gösteriyor. Jones, 'Darwin bugün yaşasaydı acaba neleri yazardı?' sorusundan kalkarak yazdığı kitabında, aynı zamanda, evrim karşıtlarının 'bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü', 'bilim yanlışlığı kanıtlanan evrim kuramını artık kabul etmiyor' iddialarına da yanıt da veriyor. Kitap, bilimdeki son bulguların evrimi reddetmesi bir yana, onu daha bir doğrulayıp pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Her şeyin başı 'Türlerin Kökeni'

1859 sonbaharında, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı yayımlandığında bugüne dek sürecek bir tartışma da başlamış oldu. Evrim düşüncesinin tarihi her ne kadar Antik Yunanistan'ın Atomcular'ına; Çin, Hint ve Arap felsefecilerine dek uzanıyorsa ve Avrupa'da da ondan önce, Sir Matthew Hale, Carolus Linnaeus, Kont Buffon, Erasmus Darwin, Jean-Baptiste Lamarck, William Charles Wells ve Alfred Russel Wallace gibi pek çok bilgin ve yazar konuyu ele aldıysalar da, evrim düşüncesinin sistemli bir biçimde kuramlaştırılması yine de Darwin tarafından gerçekleştirildi.

Darwin Türlerin Kökeni kitabında, çok sayıda örnek göstererek, öz olarak, doğadaki ve canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitliliğin nedenlerini ve bunların oluş mekanizmalarını açıklıyordu. Darwin'e göre, doğadaki canlıların tümü ortak bir atadan gelip basit formlardan daha gelişkin türlere evrilmişlerdi. Bu değişim ve çeşitlilikte, en fazla uyum sağlayanın hayatta kalması ilkesinin ifadesi olan doğal seçilim yasası ve hayatta kalma mücadelesi rol oynamıştı.

Darwin'den önce biyoloji, birbiriyle fazla ilintili olmayan bir dizi olgu yığınından çok da öte bir şey değildi. Darwin doğadaki büyük çeşitlilik ve değişimi bir sisteme bağlayıp açıkladı; ve böylece -bir anlamda- canlılar dünyasının gramerini oluşturdu. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte her şeyi teolojik sistemlerle açıklayan düşünce sistematiği sarsılmış; doğayı, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; ve daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olgular artık dünyevi, rasyonel yollarla açıklanmaya başlamıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, ilahi bir güce bağlanıyordu. Bununla ilintili olarak, dünyanın yaşı milyarlarca değil sadece 6 bin yıl olarak belirtiliyordu. Darwin Türlerin Kökeni'yle esas olarak bu görüşü yıktı.

150 yıldır bitmeyen kavga

Böylesine derin bir yara alan yaratılışçı düşünce savunucuları, tahmin edileceği gibi, Darwin'e ve kuramına hemen saldırıya giriştiler. 150 yıldır süren saldırı bugün daha şiddetlenmiş bir biçimde, yaratılışçılar ve onların bilim giysisi giyinmiş müridleri olan 'akıllı tasarımcılar' tarafından sürdürülüyor. Üstelik bu saldırıyı artık teolojik kavramlarla değil, bilimin, özellikle de biyolojinin diliyle yapıyorlar. Yukarıda belirtildiği gibi, aslında hiç de öyle olmadığı halde, 'Bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü' deyip duruyorlar. Gerçekte durum ne? Bilim bugün gerçekten de evrim kuramını red mi ediyor. Profesör Jones, kitabında buna yanıt veriyor ve 'hayır' diyor. Kararlı ve ısrarlı bir evrim savunucusu olduğu için yaratılışçılardan bugüne dek çok sayıda tehdit alan Jones, BBC'nin kendisiyle yaptığı bir söyleşide kitabını yazma gerekçesini şöyle açıklamıştı: "Bugün ABD'de, evrime inanmadıklarını, son on bin yıl içinde ilahi bir güç tarafından yaratıldıklarına inandıklarını söyleyen yüz bin civarında Amerikalı var. Bu görüş hızla Müslüman dünyasına da yayılıyor. İnsanlara, neden evrime inandığımızı söylemeliyiz. Sadece, 'evrime inanıyorum, çünkü doğru' demek yetmez. Olgulara ihtiyacımız var. Kitabım da bunu sağlıyor. Olgular ve örnekler veriyor, bunların ışığında Darwin'in yaptığı tartışmayı yapıyorum."

Profesör Jones pek yapılmayan bir çabaya girişmiş. Yeni bir evrim kitabı yazmak yerine, Türlerin Kökeni'nin aslında çok da okunmadığı tezinden yola çıkıp, "evrim kuramı yeterince bilinmiyor, Darwin'in kuramını tanıtmak, bu konudaki en yeni bulguları göstermek lazım" demiş ve Darwin'in kitabını yeniden yazmış. Jones bu gerekçesini kendi gözlemlerine dayandırıyor. "Üniversite'de biyoloji öğrencilerine genetik dersleri veriyorum. Her yıl yeni gelen öğrencilere Darwin'in kitabını okuyup okumadıklarını sorarım. Bugüne dek, okudum diyen bir tek öğrenciyle karşılaşmadım" diyor. İşte Jones bunun sonucunda, Darwin yaşıyor olsaydı kitabını bugünkü bilgilerimizle nasıl yazardı diye düşünmüş ve oturmuş bilgisayarının başına. Kalktığında ortaya Neredeyse Bir Balina adlı kitap çıkmış.

Profesör Jones kitapta evrim kuramını bütün boyutlarıyla ele alıyor; bugünkü bilgiler ışığında evrimi irdeliyor. Darwin gibi Jones da, evrimin doğruluğunu kanıtlayan yüzlerce örnek sıralıyor. Ve üstelik verdiği örnekler, binlerce yıl önce yaşamış ve bugün kaybolmuş türlerden değil. Bugün de yaşayan; çok kısa zaman önce evrim geçirmiş ve gözlerimizin önünde hâlâ geçirmekte olan türleri inceliyor daha çok. Yalnızca bilinen türlerdeki evrimi incelemekle de sınırlamıyor kendini. Evrimin ortaya çıkardığı yeni türleri de evrim süzgecinden geçiriyor. AIDS hastalığına neden olan HIV, değişik kimyasal maddelere direnç kazanan böcek ve haşereler, antibiyotiklere dirençli hale gelen bakteriler... Hepsi de Jones'un örnekleri arasında. Profesör Jones, yaratılışçılar ya da akıllı tasarımcıların, "verilen örnekler hep binlerce yıl öncesinden; evrimciler bugün evrim geçirmekte olan tek bir örnek gösteremez" iddialarını böyle çok sayıda örnekle yanıtlıyor ve evrimin bugün de sürmekte olduğunu somut olarak gösteriyor. Londra'da University College London (UCL)'da genetik profesörü olarak sürdürdüğü akademik yaşamının yanı sıra köşe yazarı, televizyon programcısı ve çok ödüllü bir yazar da olan Jones, moleküler biyoloji ve genetiğin en karışık, en teknik konularını; bir çok moleküler süreç ve olguyu genetikçi olmasının avantajlarını kullanarak oldukça anlaşılır bir dille açıklıyor.

Jones kitabını yazarken Darwin'in yöntemi ve tarzını, Türlerin Kökeni'nin birinci baskıdaki orijinal biçimini korumaya özel çaba harcamış. Bölüm sayısı, başlıkları, sıralanışları, altbaşlıklar; Darwin'in her bölümün sonuna koyduğu bölüm özetleri çoğunlukla aynı. Bunlarla da yetinmemiş, kitabın son bölümüne Türlerin Kökeni'nin son bölümü olan ve Darwin tarafından yazılan 'Özet ve Sonuç' kısmını olduğu gibi almış. Buna rağmen Jones yine de, kitabın başına ve sonuna tamamen kendine ait iki bölüm eklemiş. Kitabın başındaki giriş bölümünde, Darwin'den bu yana olan gelişmeleri, evrim-yaratılış tartışmasının bugünkü durumunu, genetiğin yeni bulgularını, kitabı yazma gerekçesini, kendi tezlerini anlatıyor. Darwin gibi Jones da, söylediklerini çok sayıda ve çok çeşitli örneklerle açıklamakla kalmıyor, yine onun gibi, oldukça akıcı, anlaşılır, ve yer yer de neşeli bir üslup kullanıyor.

Jones kitabında elbette Darwin'in kitabını yalnızca güncellemekle, sadece örnekleri yenilemekle yetinmiyor. Kitapta Darwin'in yanlışlarının düzeltildiği, bu yanlışların gösterilip yerine bilimin bugünkü açıklamalarının konulduğu pek çok sayfa ve paragraf da yer alıyor.

Jones kitabının ismini bile Darwin'in kitabından almış. Darwin Türlerin Kökeni'nde Kuzey Amerika'daki siyah ayıların derin göllerdeki avlanmasınından söz eder. Bizzat kendi gözlemlerinden yola çıkarak, bu ayıların, 'neredeyse bir balina gibi', nasıl ağızları açık olarak saatlerce yüzüp böcek ya da balık avladıklarını anlatır. Böylece balinaların ayılardan evrildiklerini anlatmaya çalışır. Jones, Darwin'in bu 'neredeyse bir balina gibi' tanımlamasını kitabının ismi olarak seçmiş. Tabii bu arada, Darwin'in bu konuda yanıldığını, Balinaların ayılardan gelmediğini de belirtmiş.

Evrim konusundaki tek kuram kuşkusuz Darwin'inki değil. Öncesinde olduğu gibi Darwin'den sonra da değişik evrim kuramları ortaya atıldı. Bugün de, Darwin'in eksik bıraktığı; iyi açıklayamadığı, ya da yanlış açıkladığı; veyahut da Darwin'in kuramının yetmediği olgular için yeni tezler öne sürülüyor. Jones kitabında yer yer bu tezleri de ele alıyor. Bu yüzden Neredeyse Bir Balina, Darwin sonrası yeni evrim tezlerini öğrenmek için de iyi bir fırsat.

Jones'un da dediği gibi, evrim biyoloji'nin grameridir. Gramerini bilmeden nasıl bir dil öğrenilip kullanılamazsa, evrim öğrenilip kabul edilmeden de biyoloji, canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitlilik, canlı doğası anlaşılamaz, araştırmalar doğru analiz edilip yorumlanamaz. Biyolojik bilimlerin değişik alanları, özellikle de moleküler, hücre ve gelişim biyolojisi, genetik, sinir bilim, biyokimya, biyoinformatik, moleküler evrim gibi disiplinler bugün evrimi doğrulayan pek çok kanıt ortaya koyuyor: Evrim tartışmalarının sürdüğü yerde bu yeni bulgu ve olguların öğrenilmesi konunun daha iyi ve doğru anlaşılmasına hizmet edecektir. Bilimin bugün evrim için ne dediğini Steve Jones'un kitabından, Neredeyse Bir Balina'dan öğrenmek mümkün. Darwin bugün yaşıyor olsaydı, büyük olasıkla kitabını böyle yazardı.


KENAN ATEŞ: Dr., Moleküler ve Hücre Biyolojisi Genetik, University College London




NEREDEYSE BİR BALİNA
Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış
Prof. Steve Jones, Çeviren: Levent Can Yılmaz, Evrensel Basım Yayın, 2006, 544 sayfa, 16 YTL.

AIDS virüsünün evrimi
Steve Jones Neredeyse Bir Balina'da verdiği örneklerin neredeyse tamamını 20. yüzyıl biyolojisinden alıyor. Jones kitabının ilk bölümünü AIDS'e neden olan HIV virüsüne ayırıyor. AIDS'e neden olan virüsün altmış yıl önce şempazelerden insanlara sıçradığından beri evrim cetvelindeki türler arası engelleri büyük bir hızla atladığını ve 1970'lerde Afrika'dan çıktığından beri daha da hızlı geliştiğini özetliyor yazar. Örnekleri birleştirerek karmaşık düşünceleri karşı karşıya getirmek konusundaki becerisiyle Jones, HIV'nin tarihini, evrim teorisindeki bütün ana noktaları birkaç sayfada açıklamak için büyük bir ustalıkla kullanıyor.
"Amerikan ulusunun son 20 yılda sıra dışı bir hızla yaşadığı olaylar dizisi, Türlerin Kökeni tartışmasını yalın bir biçimde toplumun önüne koymuştur. Bunun nedeni 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık olan bir organizmadır. Bu, AIDS'e neden olan virüstür.

Değişerek üremenin kanıtı
Yaratılışçılar, AIDS'le ilgili bilimsel buluşları geçiştirmenin kolay bir yolunu buldular. AIDS'in ortaya çıktığı zaman yeni bir bin yılın başlangıcının öngünüdür ve bu 'Son Yargılama' (Last Judgement) Tanrı'nın kızgınlığını çok iyi yansıtmaktadır. Yaratılışçıların savına göre, homoseksüeller doğanın işleyiş kurallarına karşı savaş açmıştı ve doğa korkunç bir öç aldı. Köktendinciler, bir virüsün evrimini, doğanın intikamı bağlamında da olsa, kabul etmek zorunda kaldılar, ama aynı sürecin canlı yaşamın geneli için geçerli olduğunu yadsımakta kararlılar.
Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık olmaktadırlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim göstermiş ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başarmıştır. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş olan virüsten, insanla kuyruksuz maymun (ape) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırmaktadır ve bize çok uzak akraba olan hayvanlar bile AIDS'e neden olan virüsün akrabalarını taşıyabilmektedir. Darwin, ileri sürdüğü mekânizmanın bu amansız tanıtlanmasını görmekten memnun olurdu.
Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer, AIDS'e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı form da evrim geçirebilir. Türlerin Kökeni, tatlı suda avlanan ayıları ve uçan balıkları, bütün canlı formlar için geçerli olan bir sürecin örnekleri olarak kullanmıştır. Evrim karşıtları içinse, tersine, virüsler için geçerli olan şey, kuşlar ya da balıklar, hele de insanlar için geçerli olamaz. Onlar için, balina gibi başka hiçbir hayvana benzemeyen bir hayvan, evrimin işlemediğinin kanıtıdır.

Sınanmaya açık teori
Balinalar, insanlar ve virüslerin kökeniyle ilgili bir diğer görüşse son derece yalındır. Her türün bireyleri arasında hayatta kalabilecek olandan fazla sayıda yavru doğduğu ve bunun sonucunda varolabilmek için sık sık yinelenen bir mücadele yaşandığı için, herhangi bir birey kendisine az da olsa avantaj sağlayan bir özellik kazandığında, hayatın karmaşık ve bazen değişen koşulları altında, diğer bireylere göre yaşama şansını artırır ve doğal olarak seçilir. Kalıtımın kesin ilkesine göre, seçilmiş bir çeşit, yeni ve değişim göstermiş biçimi yaygınlaştırma eğiliminde olacaktır.
Darwin'in teorisinin bütün bölümleri sınanmaya açıktır. Fosillerden, genlerden ya da yerbiliminden elde edilen ipuçları her somut durumda değişir, ancak bütün ipuçları bizi, canlı yaşamın bütün biçimlerinin akraba olduğu sonucuna götürür. Bu noktada basit bir sınama yapılamaz, ancak bütün bağıntılar kullanılarak yapılan sonuç çıkarımı bize bütünlüğü göstermektedir. HIV'in, doğanın en yeni ve en küçük ürünlerinden olan bu tehlikeli virüsün, biyografisi neredeyse tümüyle bilinir durumdadır, oysa yaşayan en büyük hayvan olan balinaların biyografisini kısmen biliyoruz. Ancak, bu iki canlı, görünür olanın derinlerine bakıldığında anlaşılmıştır ki, kuzendir. Mikroskop altında HIV'in değişimi görülebilir ve bir biyoloji 'teleskop'uyla uzak geçmişin farklı kesitleri incelenebilirse balina için d eaynı sürecin geçerli olduğu görülecektir. Darwinizm, uçsuz bucaksız uzunluğuyla büyük bir drama olan evrim sürecinin iyi yazılmış giriş bölümüdür."

Read more...

İnançlılar İçin Düşündürücü Sorular

Kaderimiz çiziliyse kararlarımızdan niye sorumlu tutuluyoruz?

Yok eğer hür irademiz varsa, niye bazı şeyleri seçtiğimizde cehenneme atılıyoruz?


Kader ve Özgürlük

  • Kaderimiz çiziliyse kararlarımızdan niye sorumlu tutuluyoruz?

  • Yok eğer hür irademiz varsa, niye bazı şeyleri seçtiğimizde cehenneme atılıyoruz?

  • Biz seçimlerimizde özgürüz, kader sadece Tanrı'nın bizim seçimlerimizi önceden bilip takdir etmesidir diyerek bu işin içinden çıkmaya kalkmayın. İnsan verdiği kararları çevresindeki koşullara ve faktörlere göre verir. Bu koşullar ve faktörler ise Tanrı'nın kontrolü altında, hatta onun sebep olduğu şeyler olduğundan, Tanrı eğer denilen vasıflara sahipse, insan gerçekten özgür olamaz. Durum bu olmasa ve Tanrı insanı gerçekten özgür kılabilecek (ve kılmış) olsa, yani insanın kararları konusunda Tanrı'nın hiçbir kontrolü olmasa, o zaman da bu durum Tanrı'nın özgürlüğünü kısıtlar. İnsanın özgürlüğü ve iradesi Tanrı'nın mutlak iradesiyle çelişir. İnsan gerçekten seçimlerinde özgürse ve Tanrı'nın bunda hiçbir rolü yoksa, fonksiyonu sadece bunları baştan bilmekten ibaretse, bu Tanrı'nın gücüne sınır koyar. Tanrı her şeye kadir olduğuna göre, bizim seçimlerimiz de onun onayı ve bilgisi dahilindedir. Hatta çevremizdeki her şeyi o yarattığından, seçimlerimiz de dolaylı olarak onun sebep olduğu şeylerdir. Dolayısıyla, hem Tanrı hem de insan bir arada özgür olamaz. Cüz-i irade ve külli irade ayrımı da bu işi çözmeye yetmez. Bu çelişki dinlerin doğasında vardır ve din adamları bunun içinden ağızlarıyla kuş tutsalar çıkamazlar. Kendilerine sorun, alacağınız hiçbir cevap sizi tatmin etmeyecektir. İslam ve kader konusunda, sitemizde yer alan şu yazıyı da okuyabilirsiniz: İnsan İradesi

  • Seçme yeteneğimiz var, fakat bazı şeyleri seçmememiz isteniyorsa bu yeteneğin ne kadar anlamı var?

  • Tanrının gerçekten varolduğunu farz edelim. Benim niye ona tapınma zorunluluğum var? Eğer benim herhangi birine, bu biri benden çok daha güçlü bile olsa, tapınmayı reddetme yeteneğim varsa (eğer bunu seçebiliyorsam, böyle bir yeteneğim var demektir), o zaman bu yeteneği kullanmaktan dolayı neden ceza görmem gerekiyor? Eğer itaat istiyorsa, neden itaat etmeme yeteneğini de veriyor insana? Yok eğer başka türlüsünden zevk alamıyorsa, o zaman "Peki bu Tanrı sadist midir?" sorusu gündeme gelir.

  • Tanrı her şeyi biliyorsa (geçmiş, gelecek, vs), o zaman geçmiş de, gelecek de daha yaratılış anında belli demektir. Belli olan bir şeyi değiştirmek için, kitap, peygamber, vs göndermenin mantığı ne o zaman?

  • Jean Paul Sartre’a göre, Tanrı varsa bile ona savaş açıp yok etmeye çalışmalıyız, çünkü o bizim özgürlüğümüze engeldir. Tanrı varsa bile, eğer iddia edildiği gibi adilse, hür irade verdiği ve istediğini seçme yeteneğiyle donattığı kullarından, bu yeteneği kullanma hakkını esirgememelidir. O zaman kendisi iyi niyetli ve adil olmaz. Gaddar, despot ve adaletsiz olur.

Adalet

  • Farz edelim ki bilimkurgu filmlerindeki o akıllı robotları yapacak kadar gelişti teknolojimiz. Ve bu yaptığımız robotlar hem kendi varlıklarının bilincinde, hem de hür seçimlerini yapabilecek varlıklar. Bu durumda, biz onlardan, bize köle gibi itaat etmelerini bekleyebilir miyiz? Buna hakkımız var mıdır? Bunu yaparsak, bu durumun hür insanları köle edinmekten ne farkı vardır? Bu bizi, gaddar, acımasız, despot ve adaletsiz yapmaz mı?

  • Yapay zeka programları üzerine çalışan bir bilgisayar programcısını düşünün. Bir program hazırlıyor, test ediyor ve programın istediği kadar zeki davranmadığını görüyor. Bu durumda programcı kimi suçlamalıdır? Yazdığı programı mı, yoksa kendisini mi?

  • Kuran'da neden devamlı kölelerden bahsedilmektedir? (Kölelerinize iyi davranın,vs. benzeri telkinlere kuranda bolca rastlamak mümkündür). Yani kuran köleliği doğal karşılar, hatta tasvip eder görünümdedir. İnançlılar bu durumla nasıl yüzleşmektedir?

  • Kurana göre Tanrı bazılarının kalplerini mühürlemiş, onlardan imanı esirgemiştir. (Biz ateistler o kişilerdeniz belli ki). Peki bu durumda Tanrı bize haksızlık yapmış olmuyor mu? Bizim ne suçumuz vardır? Bu Tanrı'nın adil sıfatıyla çelişmiyor mu?

  • Peki ya ömrü boyunca islamla tanışmamış kişilerin ne sucu vardır? Afrika’nın ilkel bir kabilesinde doğmuş birinden Tanrı nasıl kendisine iman bekler?

  • Tanrı’nın bizi hem sevdiği söylenir, hem de hayatın bir imtihan olduğu ve eğer bu imtihandan kalırsak, bunun cezasının olduğu söylenir. Yani Tanrı bizi zorla böyle tuhaf bir imtihana sokmuştur. Ve hem hadislerde hem de kutsal kitaplarda cehennemde cennettekinden çok daha fazla insan olacağı söylenir. Bu insanın sevdiği birilerine yapacağı türden bir şey midir?

  • Tanrı'nın kadınlara ne garezi vardır? Neden gerekirse dövülebileceklerini söylemiştir (Nisa suresi, 34. Ayet)? Neden onlar "Aklen ve dinen eksik yaratıklardır" (Hadis, kaynak: Buhari). Neden şahitlikleri erkeğin yarısı değerindedir?

  • Bizim Müslüman ülkeler, Tanrı katındaki en son ve en hak dine sahipse, neden dünya üzerinde tüm Müslüman ülkeler sürünmektedir? Neden gavur Hristiyanlar ve Yahudiler dünyayı yönetmektedir?

  • Tanrı, eğer varsa, hem varlığının tüm kanıtlarını bizden gizleyip, hem de bizlerden kendisine inanmamızı beklerken ne yaptığını zannetmektedir? Kendisi saklambaç oynayan bir çocuk mudur?

Uzaylılar

  • Eğer evrende yaşayan bizden başka pek çok uygarlık varsa (ki modern bilime göre bu kuvvetle muhtemeldir), o zaman bu uygarlıkların bir kısmı bizden geriyse bile, bir kısmı da kesinlikle çok daha ileridir. Fakat kurana göre Tanrı insanı kainatta kendisinden sonra en değerli varlık tayin etmiştir. Meleklerin ve cinlerin bile üstüne koymuştur. Peki bizden kat kat zeki ve becerikli, uygarlıkta bizden trilyonlarca yıl ileri uzaylılar varken, Tanrı bu şerefi niye bize layık görmüştür?

  • Neden kutsal kitaplarda bu uygarlıklardan bize hiç bahsetmemiştir?

  • Tanrı Adem ve Havva'yı yaratıp cennetten kovmuşken, uzaylılar nasıl olup da cennetten kovulmuşlardır? (Eğer kovuldularsa). Ya hepsi yaratılıp yaratılıp cennetten kovulmuş olmalı, ya da sadece insan cennetten kovulmuş, diğerleri kendi gezegenlerinde yaratılmış olmalı. Eğer bu ikincisi doğruysa, o zaman yine insan bunların tümünden daha ayrıcalıklı oluyor demektir. (İnsanı önce cennette yarattığına göre).

  • Acaba Tanrı uzaylılara da peygamberler ve kitaplar göndermiş midir? Onları da mı cehenneme atacaktır? Bizlere huri kızları ve şaraptan nehirler vaat ederken, acaba uzaylılara ne vaat etmiştir?

Doğa ve Evrim

  • Tanrı her şeyi bir sebep için yarattıysa ve her canlının yeryüzünde bir fonksiyonu varsa, neden 60 milyon yıl önce tüm dinozorları ve o zaman yeryüzünde yaşayan canlıların %95’ini ortadan kaldırmıştır? Neden devamlı pek çok canlı türünün soyu tükenmektedir?

  • İnsan bugünkü şekliyle yaratıldıysa, bilim adamları kazı bölgelerinde neden iskelet yapısı günümüz insanına uymayan (daha bir maymuna benzeyen) fakat yanı başında taştan delici ve kesici aletler bulunan iskelet örnekleri bulmaktadır? (Bunların yüzlerce örneği var).

  • İnsanlar Ademle Havva'dan türediyse, ve evrim, dolayısıyla da bununla bağlantılı olarak "çevre koşullarına bağlı modifikasyon" diye bir şey yoksa, neden dünyanın dört bir yanındaki insanların vücut özellikleri, deri renkleri vs. farklıdır?

  • Canlı türleri yaşadıkları ortamlar içinde ve son halleriyle yaratıldılarsa, neden bilimde evrim denen bir prensibe inanılıyor ve neden bu teorinin yığınla kanıtı vardır? Neden bütün saygın bilim adamları bu teorinin doğruluğuna inanırlar? Ve neden televizyonda yayınlanan bütün doğa belgesellerinde evrim teorisine doğrudan veya dolaylı atıflar yapılmaktadır?

  • Ayrıca, Nuh Tufanı ve Yaratılışçılara Evrimle İlgili Sorular yazılarını okuyunuz.

Mantıksal sorunlar ve paradokslar

  • Tanrı'nın kendi kendini yok etmeye gücü yeter mi?

  • Tanrı'nın ikinci bir Tanrı'yı yaratmaya gücü yeter mi?

  • Tanrı'nın birden fazla olmaya gücü yeter mi?

  • Tanrı'nın kaldıramayacağı bir taşı yaratmaya gücü yeter mi?

  • Tanrı'nın gücü yetmeyecek bir şeyi yaratmaya gücü yeter mi?

  • Tanrı her şeye kadir olmamaya da kadir midir?

  • Tanrı, herhangi bir sıfatına (Tanrı'nın 99 ismi olan esma-ül hüsna’da geçen tüm isimleri birer sıfatına karşılık olduğuna göre) aykırı şekilde davranabilir mi? Davranabilirse, ve davranırsa, o zaman bu sıfatı nasıl hak eder?

  • Tanrı mantık ilkelerinin üzerinde midir? Aynı anda hem doğru olan hem de yanlış olan bir şey yaratabilir mi örneğin? Ya da daire şeklinde bir kare?

  • Tanrı evreni yaratmadan önce neredeydi? Ne yapıyordu?

  • Tanrı geleceği hem bilir, hem de değiştirebilir mi? (Değiştirirse eski bilgisi yanlış olur).

  • Tanrı düşünebilir mi? (Düşünme geleceğe ve geçmişe dairdir. Tanrı geleceği ve geçmişi bildiği için düşünememelidir. Düşünmeye kalktığında kendini yalanlar. Bu yüzden Tanrı gelecek de kurgulayamaz. Kurgularsa geleceği bilmiyordur).

Read more...

Ateizmin Felsefi Dayanakları

Ateizm herhangi bir yeni iddiada bulunmaz, yalnızca mevcut bir iddiayı değerlendirip reddeder. Fakat elbette ki bu da belli bazı fikirsel dayanaklar gerektirir. Bu yazı tanrı inancını fikirsel bazda kanıtlamaya yönelik olarak sıkça kullanılan bazı akil yürütmeleri ele almakta ve ateizmin nasıl mümkün olduğuna dair belli baslı fikirleri ortaya koymaktadır. Yazının kapsamı çok geniş olmayıp, yalnızca belli baslı konuları ele almaktadır. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için danışılabilecek çok sayıda yazılı kaynak ve internet'te İngilizce hazırlanmış çok sayıda web sitesi bulunmaktadır.



Tanrının tanımı

Her şeyden önce, tanrının varlığını veya yokluğunu tartışabilmek için, tanrı kavramının tanımını yapmak gerekmektedir. Şaşırtıcı nokta, herkesin bu kadar sözünü ettiği bir kavramın çok kesin, net, herkesin anlayıp üzerinde birleştiği, kabul edilir ve anlaşılır bir tanımının bulunmamasıdır. Pek çok ateist-teist tartışmasının asıl noktalara gelinemeden, tanrının tanımı noktasında düğümlenip kaldığı, çünkü tanrının doğru dürüst bir tanımının yapılamadığına felsefi alanda çok tanık olunmuştur.

Bunun bir sebebi pek çok teist'in tanrıdan ne kastettigi ve tanrıyı nasıl tanımladığı konusunda fazla kafa yormamış olması, bir diğer sebebi de ortada yaygın birden fazla tanrı tanımının bulunmasıdır.

Genellikle tanrıdan ne kastedildiği tam anlaşılmadan tanrının varlığı veya yokluğunun kanıtlarına geçilir. Örneğin su diyaloga dikkat ediniz ve konuyla olan bağlantısını kurmaya gayret ediniz:

A: Masanın üzerinde küçük bir peri var.

B: Ama ben bir şey görmüyorum.

A: Elbette, çünkü bu görünmez bir peri.

B: Ama dokunamıyorum da.

A: Elbette, bu peri görünmez, dokunulmaz ve hakkında hiçbir somut veri edinilemez bir peri.

B: Peki o zaman var olduğunu nereden biliyorsun?

A: çünkü bu perinin varlığının kanıtları var.

B: Nedir bu kanıtlar?

A: Mesela yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Bu peri yağmur perisi. Ne zaman yağmur yağsa bu perinin varolduğunu anlıyorum.

B: Peki yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden biliyorsun?

A: çünkü başka birsek olamaz. Sen söyle o zaman yağmurun neden yağdığını?

B: yağmurun neden yağdığını bilmiyorum. Ama yağmurun sebebinin elindeki peri olduğuna inanmam için başka deliller gerekli.

(Dikkat ediniz, artık bu noktada, B dahi perinin varolup olmadığını veya niteliklerini sorgulamaktan çıkıp, varlığının delillerini tartışmaya başlamıştır).

A: Bu perinin varlığını kanıtlamaya aslında gerek bile yok. Herkes beyninin derinliklerinde bu perinin varlığına inanır. Sadece kişinin gönül gözünü açması gerekir. Bu peri kendi kendinin kanıtıdır. Ayrıca kendi varlığına dair inancı hepimizin beynine koymuştur. Hem sonra, başka turlu yağmurun nasıl yağdığını açıklamanın yolu olmadığından, bu perinin varlığına inanmak zorundasın.

B: Peki bu perinin nitelikleri neler? Neye benzer? nasıl bir şeydir?

(Dikkat edildiği gibi perinin nitelikleri, varlığının kanıtlarının tartışılmaya başlanmasından sonra gündeme gelmiştir).

A: Bu peri 15 cm boyunda, kanatlı, zayıf, ince bir varlıktır. Akillidir, konuşkandır ve neşelidir. Devamlı kanat çırpar. Ne zaman yağmurun yağmasını isterse bunu diler ve yağmur yağar.

B: Bilmiyorum, bana yine de inanması biraz zor geliyor.

A: Ama inanmazsan, bu peri kızar ve evini sel bastırır. İnanırsan ve dediklerini yaparsan ise bahçendeki bitkileri yeşertir, evine bolluk getirir.

(Dikkat ediniz, burada da insan motivasyonunun temel ilkeleri olan "ödül" ve "ceza" prensipleri kullanılmaktadır).

B: Ben yine de inanmıyorum.

A: İnanmıyorsan, olmadığını kanıtla o zaman?

B: ???

Dikkat ediniz, sonunda diyalog donmuş ve B'den perinin olmadığını kanıtlaması istenmeye başlanmıştır. Hele de bu diyalogun nesiller boyu sürdüğünü düşünün. A ve yandaşlarının bu perinin otoritesini kullanarak topluluklarına düzen getirdiğini, kurallar koyup bunların islemesini sağladıklarını ve bu yolla bir yasama ve yürütme otoritesi kurmayı başardıklarını düşünün.

İşe yarayan ve düzen sağlanmasına yardımcı olan bir toplumsal fenomen, toplumda zaman içinde kabul görür. Daha az sorgulanır. Hele de insanlara bunun anlayamayacakları birsek olduğunu ve bu konuya ancak belli baslı bazı akilli ve bilge kişilerin vakıf olduğunu söyleyin, insanlar zaten meşgul olan günlük hayatlarından bu meseleyi çıkarır, bu konuda güvendikleri kişilerin fikirlerini ve öğütlerini dinlemeye başlarlar.

Sonunda konuyla ilgili kafa yoran kişilerden de birbiriyle uyusan ve uyuşmayan görüşler çıkmaya baslar. Zamanla periden bütün somut özelliklerini (boyunu, kanatlarını, büyüklüğünü, vb) de çıkarır, daha zor sorgulanabilsin ve daha zor anlaşılabilsin diye tamamen soyut nitelikler atfederler. (Rengi, sekli, büyüklüğü yoktur, yeri yurdu yoktur, öncesi sonrası yoktur, vb gibi). çünkü insan yalnızca anlayamadığı şeye inanır. Anladığı her şeyi sorgular insan.

Tanrı için de İslami kaynaklara baktığınızda pek çok yerde hiç de soyut olmayan, neredeyse insana benzeyen bir varlık karşınıza çıkar. Örneğin tanrının "iki el"inden (Maide: 64; Sad: 75), "yüz"ünden (pek çok ayet içinde, örneğin Bakara:115) bahsedilir. Kuran'ın, hadislerin sözlerine bakan kimi yorumcular, tanrının cisimli, "Mucessine" olduğu görüşüne ulaşırlar. Ayrıca tanrı insan gibi görür, işitir, konuşur, yatışır, düşünür, acır, bağışlar, insan gibi "Efendi"dir (Rabb), "Kral"dır (Melik), "Ev"i vardır (Kabe), "Tahtı, Sarayı" vardır (Arş). "Güçlüdür" (Aziz), "Zorba"dır (Cebbar), "Sevecen"dir (Vedud), dost, düşman kazanır, vs. Ayrıca Kuran'a göre tanrı göktedir. "GOKTE OLAN'ın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. GOKTE OLAN'ın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz?" (Mülk Suresi, 16-17). Ayrıca tanrının Arş'ı (Taht, Saray) da göklerin üstündedir. Bunlara bakan kimi din alimleri ve kuran yorumcuları "tanrı gökteyse, Tanrı'nın gökten daha küçük olması gerekir. Böyle birsek düşünülebilir mi?" gibi, veya "tanrı gökteyse varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir, bu nasıl olabilir?" gibi sorular sormuşlardır.

Fakat ayni zamanda tanrının "benzeri" olmadığı da söylenir (Sura: 11). "Öncesiz", "Sonrasız", "Doğmamış", "Doğurmamış" denir tanrı için. Özellikle günümüzde, artık tanrıdan bahsedildiğinde genellikle cisimsiz, mekansız, soyut bir kavram karşınıza çıkar. "tanrı nasıl bir şeydir?" diye sorduğunuzda, elinizde kendisine atfedilen akil, zeka ve istediğini yapabilme dışında hiçbir nitelik kalmadığını görürsünüz.

Aslında sorgulama devam ettiğinde tanrı kavramını bu niteliklerden bile soyutlama ihtiyacı hissederler.çünkü bir Hıristiyan teologun dediği gibi:

"Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. çünkü tanrı hakkında birsek söylemek, tanrıyı 'sınırlamak' demektir. tanrı için A özelliğine sahiptir demek, tanrının non-A (A olmayan) özelliğine sahip olmadığını söylemek olur. Dolayısıyla her turlu sınırlamayı asan bir kavram olması gereken tanrı için hiçbir şey söyleyemeyiz."

Bir elma hayal edin. Ve sırayla elmadan bütün niteliklerini çıkarmaya başlayın. Rengini çıkarın, büyüklüğünü çıkarın, kütlesini çıkarın, seklini çıkarın. Geriye ne kalır? Konu elma olunca geriye bir şey kalmaz ama konu tanrı olunca belli ki geriye "var" olması ve de "bir" olması kalıyor.

Bu düşünce tarzı aşağıdaki diyaloga benzer:

Teist: Tanrıya inanıyorum.

Ateist: tanrı nedir?

Teist: Bilmiyorum.

Ateist: Fakat inandığın şey ne o zaman?

Teist: Onu da bilmiyorum.

Ateist: Öyleyse inancını inançsızlıktan ayran faktör ne?

Dolayısıyla bu düşünce tarzının absürdlüğü açıktır. Bu yüzden de tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak da istemezler. Tanrıyı insan olarak ancak "kısmen" anlayabileceğimizi söylerler örneğin. Ve de mümkün olduğunca genel ve sorgulanamayacak nitelikler atfetmeye çalışırlar. Fakat eğer bu nitelikler herhangi bir felsefi analize tabi tutulmaya çalışılırsa, o zaman yukarıdaki agnostik anlayışa çekilirler. Bu agnostik anlayışın yukarıdaki diyalogdaki gibi saçmalığı dile getirildiğinde ise, yine bazı nitelikleri olduğunu söylemeye başlarlar.

Kısacası tesitlerin kullandığı sekliyle tanrı kavramı içinden çıkılamaz bir çelişkidir, bir paradokstur. Ne bir nitelik ithaf edebilirsiniz, ne de hiçbir niteliği olmamasına izin verebilirsiniz.

Bu yüzden tanrı kavramı aslında daha tanımı noktasında terk edilmesi gereken bir kavramdır. Fakat yazının devam edebilmesi için ve tanrının varlığıyla ilgili kanıtların analizi konusunda söz söyleyebilmek için yine de bir tanımda anlaşmak gerekiyor. Bu yüzden tanrı kavramının üç yaygın açıklamasını burada dile getiriyorum:

1) Cisimli, belli bir sekli ve boyutu, vs olan fakat bizim bilmediğimiz ve görmediğimiz bir yerde varolan bir somut varlık.

2) hiçbir fiziksel özelliği olmayan, doğaüstü, fakat yine de "akıllı olmak" ve "istediğini yapabilmek" gibi bazı nitelikler taşıyan, ve ayni zamanda tüm nitelikleri tam anlaşılamayacak bir varlık.

3) Varolan fiziksel dünyanın tümü, bütünü. (Panteist tanrı anlayışı).

Bu yazı boyunca, her ne kadar tatminkar bir tanım olduğuna inanmasak da 2 numaralı tanımı kullanacağız. Çünkü toplumda en yaygın şekilde anlaşılan tanrı kavramı bu.

Tanrının varlığını kanıtlamak için öne sürülen deliller ve akil yürütmeler

Bu kısımda tanrı kavramını kanıtlama gayesiyle en çok kullanılan bazı akil yürütmeleri ve sunulan bazı delilleri ele alacağız.

1) İlk neden

Bu akil yürütmeye göre dünyada her şeyin bir nedeni vardır ve nedenler zincirinde geriye doğru gittiğinizde bir ilk nedene ulaşırsınız. Bu ilk neden ise tanrıdır. Bu akıl yürütme çeşitli konulara uygulanabilir. (Örneğin ilk canlı nasıl oluştu, evren nasıl oluştu, vs).

Bu akil yürütmenin felsefi açıdan zayıf noktası ise kendi amacıyla çelişmesidir. Nedenler zincirini hem kesmek hem de devam ettirmek isteyen bir akil yürütmedir bu.

Yani sunu demek istiyoruz: Nedenler zincirinde geriye doğru gidip, ilk şeyin nedenini bulmaya çalışıyorsunuz, ve "Evrene ilk ne sebep oldu?" sorusuna kadar geldiniz diyelim. eğer burada "Evrene de tanrı sebep oldu" deyip duracaksak, o zaman neden bu noktada durduğumuz ve neden "Peki tanrının sebebi neydi" sorusunu sormadığımız noktası gündeme gelir. Yok eğer "tanrı hep vardı" veya "tanrı kendi kendisinin sebebidir" diyebiliyorsak, o zaman bunu neden evrenin kendisi için diyemiyoruz? Sorusu gündeme gelir. Yani, belki evren hep vardı, veya evren kendi kendisinin sebebiydi? Yok eğer evrenin sebebini sorgulama ihtiyacını içimizde hissediyorsak, o zaman neden tanrının sebebini sorgulama ihtiyacını hissetmiyoruz?

Kısacası görüleceği gibi burada yalnızca sebebi bilinmeyen bir şeyi açıklıyor gibi görünmek gayesi vardır. Yapılan açıklama ise gerçek bir açıklama değildir. Teorik olarak zincire devam edebilir ve tanrının sebebi de kutsal ruh, onun da sebebi başka birseldir diyebilirdik. Ama eğer varlığın bir açıklamasının yapılabilmesi için bir yerde durulması gerek diyorsanız, o zaman nerede duracağınızı neye göre seçiyorsunuz? Yani evrenin sebebinde durmuyorsunuz da niye tanrının sebebinde duruyorsunuz?

Görüldüğü gibi ortada çok açık bir düşünce yanlışı bulunmaktadır. Nitekim "İlk neden" akil yürütmesi, yüzyıllardır ciddi felsefi tartışmalarda kullanılmaz. Fakat günlük hayattaki tanrı tartışmalarında hala ısrarla ateistlerin önüne getirilmektedir.

2) Evrenin düzenli olması

Evrende bir düzen olduğu gözlemi bazen tanrı kavramının bir kanıtı olarak kullanılır. Denir ki evren kaotik değildir, belli kurallara uyar. Ve dolayısıyla, bu düzenin altında, bu düzene sebep olan bir zeka olmalıdır.

Ya da başka bir sekliyle bu akil yürütme "doğa kanunlarının kanun koyucusu" fikri ile karsımıza çıkar. Denir ki evrende doğa kanunları var, dolayısıyla bu kanunların bir kanun koyucusu gerekir, bu da tanrıdır.

Ya da evrende zeka ve bilincin olması (insanoğlu), buna sebep olan daha üst bir zeka ya da bilincin varlığının bir kanıtı olarak ifade edilir bazen. tüm bunlar ayni akil yürütmenin değişik versiyonları olduğundan, bu yazıda bir arada, ayni madde altında inceliyoruz.

Birincisi, evrenin kaotik değil, belli kurallara uyan bir düzen olduğunu ilan etmek o kadar kolay değildir. Nitekim uzmanlar, günümüzde kaotik olarak adlandırılan sistemler altında dahi n boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek düzenler bulmaktadır. Sonuçta düzen kaos içindeki belli bir paterne uyan bir parçanın özelliğine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayısız miktarda düzenli alt parça içerebilir demektir. Dolayısıyla evrenin daha üst bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parçası olması mümkündür.

Ayrıca evreni düzenli ilan etsek de herhangi bir düzenin bir zeka gerektirdiğini iddia etmek mümkün değildir. Zeka ile düzen arasında nedensel bir bağ yoktur. Bir düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

Zekanın zekadan çıkması da ayni şey. Bir zekanın ya da bilincin daha üst bir zeka ya da bilinçten kaynaklanması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

3) Ahlaksal kanıtlar ve adalet fikri

Denir ki tanrı olmazsa iyi ile kotu arasındaki farkı anlamanın ve ahlaksal prensipler getirmenin bir yolu kalmaz.

Ya da denir ki, bu dünya adaletsizliklerle doludur. Çoğu kez kötülük, kötülük yapanın yanına kalır. Obur dünya, cennet ve cehennem, dolayısıyla tanrı olmalıdır ki adalet yerine gelebilsin.

Birinci konu, yani tanrı olmazsa iyi ve kotu arasında bir farkın kalmayacak olması konusu doğru bir gözlem olabilir de olmayabilir de. Ancak, doğru olsa dahi bu prensip tanrı kavramının bir kanıtı olamaz. Belki gerçekten de iyi ya da kotu diye birsek yoktur ve biz boşu boşuna iyilik diye birsek tanımlayıp öyle davranmaya çalışıyoruz. Ya da belki iyi ya da kotu dediğimiz şeyler, insanoğlu olarak, bir toplum içinde bir arada yasamanın gerekleri yüzünden, topluluğun tümünün refahı için uymamız gerekli olduğuna inandığımız kurallara verilen isimlerdir. Dolayısıyla, belki de iyi ve kotu insan yapısıdır ve insanların, yani bizlerin tanımladığımız şeylerdir. Yani tanrıyla bir ilgisi yoktur.

İkinci konu ise, yani adaletin yerine gelmesi için obur dünyanın olması gerektiği konusu, felsefi acıdan bir delil değil, olsa olsa safça bir insani temennidir.

4) Sonsuzluk

Sonsuzluğu insanin kavrayamayacağı, böyle bir kavramı ancak tanrı gibi mutlak bir varlığın kavrayabileceği, dolayısıyla tanrının olması gerektiği fikri de felsefi alanda değil ama günlük hayatta bazen karşılaşılan bir akil yürütmedir. Fakat mantıksal ve felsefi acıdan kanıt olarak nitelendirilebilecek bir yönü yoktur. çünkü sonsuzluk kavramını insanin kavrayıp kavrayamaması konusu bir yana, kavrayamıyor desek de, insanin sonsuzluğu kavrayamamasıyla, sonsuzluğu kavradığı söylenen bir varlığın var olmasının gerekliliği arasında nedensel bir ilişki yoktur.

5) İmam Gazali'nin kanıtı

Bunun da bir önceki sonsuzluk örneğinde olduğu gibi yazıya alınmasının tek sebebi İslami teist kesim arasında popüler olmasıdır. Yoksa bu da herhangi bir mantıksal ya da felsefi değer taşımaz. Bu kanıt, Gazali'nin bir inançsızla tartışırken kullandığı "Eğer sen haklıysan benim kaybedeceğim birşey yok, ama eğer ben haklıysam senin kaybedeceğin çok şey var. Yani inansan iyi edersin" anlamına gelecek türdeki bir akil yürütmesidir.

Görüleceği gibi felsefi açıdan herhangi bir kanıt kaygısı güden bir akil yürütme değildir bu. Çünkü karşı tarafın kendi beyninde ikna olup olmamasıyla ilgilenilmiyor, yalnızca itaat etmesi bekleniyor. Dolayısıyla, politik yandaş toplamada belki kullanılabilecek bir psikolojik manevra olabilir, ama felsefi değeri olan herhangi bir yönü yoktur.

Ayrıca, diğer acıdan bile yeterince güçlü olmadığını ifade etmekte fayda var. Nitekim, tanrıya inanmak, tanrıya inanan inanç sistemlerinden özel olarak birini seçmeye insani kolayca yönlendiremiyor. Örneğin, Hinduizm, Hristiyanlık ve Bahaizm dinlerini örnek alırsak, tümünde tanrı kavramı olmasına rağmen, örneğin Hinduizmde islamla bağdaşmayan reenkarnasyon inancı, Bahaizm'de İslam'la bağdaşmayan "Muhammed'in son peygamber olmadığı" inancı, Hristiyanlıkta ise "Muhammed'in bir peygamber olmadığı" inancı mevcuttur. Dolayısıyla, Gazali'ye hak versek bile, alternatifler arasında secim yapmakta yine de zorlanırdık gibi gözüküyor.

6) "Her şey mümkün olanın en iyisidir" iddiası

Bu da maalesef tanrı konusunda sözü edilen yaygın kanıtlama girişimlerinin mümkün olduğunca fazlasını bu yazıda ele alma gayretimiz yüzünden, yazının ciddiyetinden odun vermek istemememize rağmen, eklemek durumunda kaldığımız bir akıl yürütmedir.

Dünyaya tarafsız bir şekilde bakınca, aslında pek çok kişinin de gözlemlediği gibi, ortada yapılmış pek etkileyici bir is yoktur. Yani insan her şeye kadir bir varlıktan biraz daha iyi isleyen, aksaklıkları, saçmalıkları ve kötülükleri daha az olan bir sistem beklerdi.

Fakat bu konu bir yana, biz yine de kullanılan akil yürütmeye dönersek, buna göre dünyada her şey en mükemmel sekliyle yapılmıştır. Buna örnek olarak da çoğunlukla doğadaki ahenk, ve bulunduğu ortama iyi uymuş canlılar, vs verilir. Fakat örneğin canlıların bulunduğu ortama uymak zorunda olduklarını, çünkü doğal secilim sebebiyle uyamayanların soyunun tükendiğini, ancak uyabilenlerin hayatta kalıp genlerini yeni nesillere aktarabildiğini, vs ifade eden bilimsel bulgunun bilincinde olunmadan, ya da bu hesaba katılmadan yapılan bir beyandır bu.

Teistlerin bu konuda söylediği her şey, insan burnunun gözlük takmak için yaratılmış olduğunu söylemeye benzer. Yaptıkları şey meseleyi tersinden görmektir. Her şeyin çevresiyle uyum halinde olmasının, doğanın sadece çevresine uyanı barındırmasından kaynaklandığını görmezler. Bu ahenge ve uyuma hayret etmek, doğanın isleyişine dair bir kavrayış eksikliğini ifade ettiği gibi, bu hayret doğal olsa bile, bunun ortada hayret edici bir durum olması dışında ifade ettiği bir gerçek yoktur. Yani hayret ediyor olmak, hayret edici olayın sebebine dair birsek söylemez.

7) Mantıksal ve Ontolojik kanıtlar

Teolojide çeşitli örneklerine rastlanan bu tur kanıtlar, saf mantıksal akil yürütmelerle tanrının varlığını kanıtlama çabalarıdır. Örneğin Descartes'in tanrı kanıtı bunların bir örneği kabul edilebilir. Bu akil yürütme su şekilde özetlenebilir:

"tanrı 'En Yetkin' ve 'En gerçek' varlık olduğuna göre böyle bir kavramı benim zihnime kim sokmuş olabilir? Ben 'En Yetkin' ve 'En Gerçek' özelliklerine sahip bir varlık değilim, öyleyse bu düşünceye ben kendim ulaşamam. Çevremde gördüğüm varlıkların da hiçbiri bu özelliklere sahip değil. öyleyse bu fikri benim zihnime kendisi 'En Yetkin' ve 'En Gerçek' olan bir varlık, yani 'tanrı' koymuş olmalıdır."

Bu tur düşünce tarzındaki birinci yanlış, tanımlanan bir şeyin varolmasının zorunlu zannedilmesidir. Örneğin ben efsanelerdeki kanatlı ati veya Noel babayı tanımlayabilirim, fakat bu onların gerçek dünyada karşılıkları olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin zihinlerimizde varolmasıyla gerçekte de varolması ayni şey değildir.

Buradaki ikinci yanlış ise, bu akil yürütmenin mantıkta "döngüsel akil yürütme" (circular reasoning) denen türde bir düşünce tarzı olmasıdır. Bu tur akil yürütmelerde ulaşılmak istenen sonuç yola çıkılan başlangıç noktalarında gizli olarak içerilir. Örneğin burada, yapılan tanrı tanımı, sonuçta ulaşılmak istenen amaca (tanrının var olması) hizmet edecek tarzda seçilmiştir. Bu tur akil yürütme, düşünce biçimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak başlangıçtaki postulatlardan birinde içerilen bir bilgiyi açığa çıkarmaya yarar.

Bu tur tanrı kanıtlarına bir baska örnek olarak Leibnitz'in bir argümanını verebiliriz. Buna göre:

"Bu dünyada kendi varlıklarının nedenini içlerinde bulundurmayan varlıklar vardır. Örneğin ben anneme, babama bağlıyım, derken havaya, besine, vs. Ayrıca bu dünya tek tek nesnelerin gerçek veya hayali bir bütünü ya da topluluğudur, ki bunların hiçbiri yalnızca kendi içlerinde varlıklarının nedenlerini bulundurmamaktadır. Bu bakımdan, nesneler ve olaylar varolduğuna göre ve hiçbir tecrübe nesnenin kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurmadığına göre, bu sebebin, nesnelerin bütününün kendi dışında bir nedeni olması gerekir. Bu nedenin bir varlık olması gerekir. Diğerlerinin nedeni olan bu varlık, kendi kendinin nedeni olabilir de olmayabilir de. Eğer kendi kendisinin sebebiyse, tamamdır, değilse daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varlığın bir açıklaması yapılmış olmaz. Bu bakımdan varlığı açıklamak için, kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurması gereken, yani varolmadan yapamayacak bir varlığa varmamız gerekir. Bu da tanrıdır"

Bu da dikkat edilirse tanrıyı "Kendi sebebini kendi içinde içeren ve varolmadan yapamayacak" bir varlık olarak tanımlamış, dolayısıyla bir "döngüsel akil yürütme"ye düşmüştür. Yani yola çıkış noktasından daha fazla bir bilgi veren bir akil yürütme değildir bu da.

Felsefede yalnızca mantık ve zihinsel akil yürütmeler kullanarak tanrının varlığını kanıtlama çabaları daima boşa çıkmıştır. Çünkü bu tur bir kavram, kanıtlanmak için dışarıdan gelen verilere ihtiyaç duyar. yalnızca zihin içinde yapılan akil yürütmeler, doğaüstü bir varlığın varolduğunu göstermeye yetmez.

Tanrı kavramındaki mantıksal çelişkiler

Tanrı kavramıyla ilgili ilk çelişki, yazının basında dile getirdiğimiz tanımı ile ilgili genel çelişkidir. yazının bu kısmından bu genel çelişkiden yola çıkarak, tanrı kavramının içerdiği çeşitli sorunlardan bahsedeceğiz.

Örneğin, "Her şeye kadir bir varlığın herhangi bir niteliğe sahip olması mümkün olabilir mi?". tanrı her şeye kadirse, tanrı hakkında hiçbir sınırlama getiremiyorsak, o zaman örneğin "tanrı birdir" nasıl diyebiliyoruz? Bu durumda "Bir" olma niteliği, bir'den fazla olma sansını sınırlamış olmuyor mu tanrının? Örneğin kendisi gibi ayni niteliklere sahip ikinci bir tanrıyı yaratabilme gücünü? Ya da kendisini yok edebilme gücünü?

Benzer şekilde bir varlığın "olumsuz" olması, ölme sansını, "var" olması, var olmama sansını, veya herhangi bir A niteliği, non-A niteliğine sahip olmasını sınırlamıyor mu tanrının?

Ya da doğaötesi bir kavramın tanımından çıkan bir baska sorun olarak, filozoflar "tanrı mantık ilkelerinin de üstünde midir?" sorununu dile getirmişlerdir.

mantık ilkelerini bilirsiniz. 1) A., A'dır. 2) A, non-A değildir. 3) A, ayni zamanda hem A, hem de non-A olamaz. Bunlar Aristo tarafından ilk olarak dile getirilmiş ve felsefe tarihi boyunca karşı çıkılmadan kullanılmış 3 temel mantık ilkesinin tanımıdır.

Her şeyin üstünde olduğu iddia edilen bir varlığın, mantık ilkelerinin de üstünde olup olmadığını sormak geçerli bir soru oluyor o zaman. Yani örneğin tanrı "Evli bir bekar", "Daire seklinde bir kare", ya da "Doğru olan bir yanlış önerme" yaratabilir mi?

Kısacası, ayrıntılı bir felsefi analize tabi tutulduğunda, tanrı inancı absürd denebilecek düzeyde saçma ve sağlıklı düşünen bir bireyin normal koşullarda kabul edemeyeceği bir kavramdır.

Fakat o zaman nasıl oluyor da dünya üzerindeki bu kadar insan böyle bir kavrama inanabiliyor? Bunun cevabi büyük ölçüde uygarlık tarihinde, sosyal mekanizmaların isleyişinde ve insan psikolojisinde yatmaktadır.

İnsan sosyal bir varlık olmasaydı, tanrı kavramı ve ondan çıkan dinlerin uygarlık tarihinde yapıcı fonksiyonları olmasaydı ve obur dünya inancının psikolojik açıdan pek çok insanin ihtiyaç duyduğu yapıcı bir yönü olmasaydı, tanrı kavramının çocuk masallarından öte inanılır bir yönü olmazdı.

Peki o zaman tanrı kavramı bir ihtiyaç midir? Tanrıya inanmamak psikolojik bozukluğa yol acar mi?

Aslında bizim düşüncemize göre, tanrı inancından kaynaklanan psikolojik etkiler (ceza korkusu ve suçluluk duygusu), tanrıya inanmamaya göre daha zararlıdır. Ve bizce, ki bunu ateist kesim üzerinde yapılmış gözlemlere göre söylüyorum, yeterli bir entellektüel olgunlukla birleşmiş bir ateizm, kişide tanrı inancını bir ihtiyaç olmaktan çıkardığı gibi, psikolojik acıdan daha sağlıklı bir hayat sürdürebilmeyi de sağlamaktadır.

Nitekim günümüzde, dinin diğer fonksiyonları (kanun ve düzen koyuculuk), bilimsel yöntemlerle diğer alanlara (bilimsel politika, hukuk, sosyoloji, vs) aktarılmış olduğu için aslında insanlık olarak dine ve tanrı inancına bir ihtiyacımız kalmamıştır.

Fakat toplumdan kısa surede bu inancı terk etmesini beklemek pratik acıdan pek mümkün değildir. Dolayısıyla, su anda insanlık bu inancı uygarlık geçmişinin bir mirası olarak taşıyor ve öyle görünüyor ki yakın gelecekte de bu durum değişmeyecektir.

Read more...

İstatistiksel Veriler

ABD’de üniversite öğrencileri arasında yapılan ve Chronicle of Higher Education’da yayınlanan bir ankete göre (19 Kasım 1986, sayfa 37), ABD üniversite öğrencilerinin yarısından çoğu yaratılışçıydı ve üçte biri hayaletlere, ölülerle haberleşmeye, uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine, yeti efsanesine, vs. inanıyordu. Bu sonuç günümüzde bilim eğitiminin, insanların beynine girmede tabloid gazetelerdeki sözde bilim (pseudo science) saçmalıklarından daha etkili olamadığının bir göstergesiydi.

Ayrıca aynı anket, yaratılışçılığı benimseyen gençlerin kitap okumaya daha az eğilimli olduklarını ve not ortalamalarının da yaratılışçı olmayan gençlere nazaran daha düşük olduğunu gösteriyordu. Bu sonuç uzmanlar tarafından, yaratılışçı inanca sahip kesimin bilimsel bilgiye karşı sergilediği şüphe ve güvensizliğin bir göstergesi olarak yorumlanmıştı. Ohio’daki ortaokul ve lise biyoloji öğretmenleri arasında yapılan başka bir anket, çoktan seçmeli bir sorudaki 5 şık arasından “evrim teorisi”ni en iyi tanımlayan şıkkı ankete katılanların sadece %12’sinin doğru olarak tespit edebildiğini gösteriyordu.

Eşit derecede ilginç bir başka anket bulgusu, yine Ohio’da, bu sefer okul müdürleri arasında yapılan bir ankette, anket katılanlarının %53’ünün yaratılışçılığın okullarda okutulması gerektiğini ve yer alacağı dersin biyoloji ve fen bilgisi dersleri olması gerektiğini düşünmesiydi. Bu ankete katılan okul müdürlerinin sadece %2’si “evrim teorisi”nin tanımını şıklar arasından doğru olarak seçebilmişti.

Bunun yanında, TPM (The Philosopher's Magazine) adlı felsefe dergisinin Internet sitesinde yapılan anket (1999), felsefe okuyan kesimin inanç konularında diğer kesime göre ne kadar bilinçli olduğunu gösteriyor.

Ankete katılan 1000 okur arasında,

Tanrı vardır diyenler %31, yoktur diyenler %69
uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine inananlar %9, inanmayanlar %91
Canlıların gelişiminde evrimin rol oynadığına inananlar %76, inanmayanlar %24
İlk insanlar yaratılıp dünyaya konulmuştur diyenler %14, bunu kabul etmeyenler %86
Etik (Ahlak)'ın kültüre bağlı olarak göreceli olduğuna inananlar %41, inanmayanlar %59
İnsanların aya ayak basmadığına inananlar %2, bastığını düşünenler %98

Aynı zamanda, Nature dergisi tarafından bilim adamları arasında yapılan anket, alanında etkili ve lider bilim adamları arasında, tanrı inancı oranının çok düşük olduğunu, ve bu sonucun 1914 yılında bilim adamları arasında yapılan benzer bir anketteki sonuçlara nazaran daha da düşük olduğunu tespit etti.

Tanrı inancı konusunda,
1914 yılında bilim adamlarının %27.7'si inançlı, %52.7'si inançsız ve %20.9'u agnostik idi.
1933 yılında inançlı oranı %15, inançsız oranı %68 ve agnostik oranı %17 çıkmıştı.
1998 yılında tekrarlanan aynı anket ise inançlı oranını %7, inançsız oranını %72.2 ve agnostik oranını da %20.8 olarak gösteriyordu.

İnsan ruhunun ölümsüzlüğü konusunda ise,
1914 yılında bilim adamlarının %35.2'si inançlı, %25.4'u inançsız ve %43.7'si ise agnostik idi.
1933 yılında inançlı oranı %18, inançsız oranı %53 ve agnostik oranı %29 çıkmıştı.
1998 yılında tekrarlanan aynı anket ise inançlı oranını %7.9, inançsız oranını %76.7 ve agnostik oranını da %23.3 olarak gösteriyordu.

En yukarıda verdiğim, amerikan halkı ile ilgili sonuçlara ek olarak da, o sonuçların 1988'den beri değişim gösterdiğini tespit eden bir anket sonucu var. Buna göre amerikan halkı arasında kendini inançsız olarak tanımlayanların oranı 1990'li yıllar içinde iki kat artarak %7'den %14'e çıkmış bulunuyor. Bunu da evrim konusundaki eğitime bağlıyorlar. Bilindiği gibi evrim mi, yaratılışçılık mı okutulmalı tartışması, 80'li yılların sonunda mahkemelere kadar gitmiş ve bilinçli arasında endişe yaratmıştı. Fakat sonuçta evrimin öğretilmesi ve yaratılışçılığın bilim derslerine sokulmaması konusunda karar alındıktan sonraki gelişmeler, yukarıda bahsettiğim sonucu yaratıyor.

Bir başka ilginç nokta da Amerika'da bu kadar tartışılan bu yaratılışçılık konusunun, batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde bir problem bile olmaması. Internet’teki Amerikan ateist forumlarındaki tartışmalara Avrupa'dan katılan gençler, Amerika gibi gelişmiş bir ülkedeki bu ortama hayret ettiklerini belirtiyorlar. Bu durum bence batı dünyasının asıl kültürel gelişiminin Avrupa'da gerçekleşmiş olmasından, Amerika’nın ise sadece Avrupa’nın parası bol yatırımcılarını ve aynı zamanda bilim adamlarını, vs. çekerek bilim ve teknolojide gelişmesinden, yani bilimsel bilinç ve bilgi birikiminin asıl geliştiği ortam olmamasından kaynaklanıyor.

Bilim ve Ütopya Dergisi Anketi:
İşte bunlar da ülkemizdeki istatistikler. Anket 2001 yılında Nisan-Mayıs döneminde ODTÜ-Kocaeli-İstanbul üniversitesi Temel Bilimler Fakülteleri ile Tıp Fakültelerinde 1167 öğrenci arasında yapılmış. Soruların cevapları inanıyorum-inanmıyorum yada olabilir seklinde. Sorulara verilen cevaplardan İslam’la ilgili olan 'Havva-Adem', 'Kader' ve 'Melek ve Cinler' ile ilgili sorulara yüksek bir yüzdeyle inanıyorum cevabı gelmiş. İşte sorular ve sonuçları.

KUTU-1
Anket soruları
1) Kişilerin geleceğini ve karakteristik özelliklerini, doğdukları sırada
yıldızların durumuna bakarak önceden haber veren astrolojiye;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir
2) Başka gezegenlerden, dünyamızı ziyarete gelen ufoların varlığına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

3) Uzaydan gelen canlıların aramıza girip yaşadıklarına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

4) Ufoların binlerce yıl önce dünyamıza gelip, uygarlığı başlattıklarına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

5) Nuh'un Gemisi'nin varlığına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

6) Aşağıdaki para psikolojik olaylarla ilgili deneyimleriniz:
6/1) Bir insanın bir başkasının başına gelenler veya aklından gecenler
hakkında, hisleri yoluyla bilgi sahibi olması (Telepati).
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

6/2) Ruh gücüyle eşyaların hareket ettirilebilmesi (Telekinezi).
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yasayanlardan biliyorum

6/3) Medyum yardımıyla veya başka bir şekilde ölülerin ruhuyla
haberleşilmesi.
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

6/4) Falların ve falcıların geleceğe dair haber vermesi.
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

7) Ruhun, ölümden sonra başka bir bedende yeniden canlanması anlamına gelen
reenkarnasyona;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

8) Melekler, cinler gibi varlıklara;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

9) İnsan soyunun Havva ve Adem'den geldiği görüşüne;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

10) Dileklerinizin gerçekleşmesine, türbe ya da yatırlara gitmenin yardımcı
olacağına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

11) Nazara inanır misiniz?
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

12) Muska taşır mısınız?
a) Evet b) Hayır c) Yararına inanmasam da taşırım

13) Rüyalarınızda gördüklerinizin gelecekte yaşanacak olaylara dair ipuçları
taşıdığına inanıyor musunuz?
a) Evet b) Hayır c) Olabilir

14) Kadere inanıyor musunuz?
a) Evet b) Hayır c) Bazen


KUTU-2
Anketin uygulandığı bölümler
- İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fak. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. İstanbul Tıp Fak . (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fak. Tıbbi Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Astronomi Bölümü. (4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Fizik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Matematik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Mühendislik Fak. (1. sınıf)
- A.Ü. Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. Astronomi Bölümü. (4. sınıf)
- A.Ü. Kimya Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. İstatistik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. Elektronik Müh. Bölümü. (1. sınıf)
- A.Ü. Jeoloji Müh. Bölümü. (1. sınıf)
- ODTÜ Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- ODTÜ Fizik Bölümü. (4. sınıf)
- ODTÜ Matematik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- ODTÜ İstatistik Bölümü. (1. sınıf)
- Kocaeli Üniv. Tıp Fak. (1. ve 4. sınıf)

Tablo-1
"Olabilir" ve "yaşayanlardan biliyorum" yanıtlarının oranı

1) UFO'lar % 42.84
2) Rüya % 42.14
3) Telepati % 42.07
4) Telekinezi % 41.04
5) Astroloji % 37.15
6) UFO uygarlığı % 28.08
7) Aramızda uzaylılar % 25.84
8) Reenkarnasyon % 23.87
9) Türbe / Yatır % 21.95
10) Nuh'un gemisi % 20.38
11) Kader % 16.97
12) Havva / Adem % 16.68
13) Medyum % 16.24
14) Fal / Falcı % 15.45
15) Nazar % 14.62
16) Melek / Cin % 12.78
17) Muska % 1.30

Tablo-2
"İnanıyorum" oranları (yüksekten aza sıra ile) üç şıklı grafikleri (inanıyorum) dikkate alarak yapılan sıralama

1) Melek / Cin % 71.44
2) Nazar % 68.91
3) Kader % 67.49
4) Havva / Adem % 67.02
5) Nuh'un gemisi % 63.31
6) Rüya % 34.32
7) Telepati % 26.98
8) UFO'lar % 15.80
9) Astroloji % 14.44
10) Reenkarnasyon % 11.47
11) Türbe / Yatır % 9.66
12) Muska % 9.45
13) Fal / Falcı % 6.23
14) UFO Uygarlığı % 5.20
15) Aramızda Uzaylılar % 3.09
16) Telekinezi % 1.90
17) Medyum % 1.90


Tablo-3
"İnanıyorum+olabilir" oranları (yüksekten aza sıra ile) İki şıklı grafikleri (inanıyorum+olabilir) dikkate alarak yapılan sıralama

1) Kader % 84.45
2) Melek / Cin % 84.22
3) Havva / Adem % 83.70
4) Nuh'un gemisi % 83.69
5) Nazar % 83.53
6) Rüya % 76.46
7) Telepati % 69.05
8) UFO'lar % 58.64
9) Astroloji % 51.58
10) Telekinezi % 42.93
11) Reenkarnasyon % 35.34
12) UFO uygarlığı % 33.28
13) Türbe / Yatır % 31.61
14) Aramızda uzaylılar % 28.93
15) Fal / Falcı % 21.69
16) Medyum % 18.14
17) Muska % 10.75

www.ateizm.org

Read more...

İnançsızlığın Faydaları

Skeptic dergisinin web sitesinde sorulan "Sizce skeptik (kuşkucu) olmanın (ya da inançsız, ateist, agnostik, vs) faydaları nelerdir?" sorusuna okurlar tarafından verilen cevaplardan seçmeler:

"Tanrı'ya inanmamanın ne faydası vardır? Hiçbir şey. Ben bir şeylere doğru olduklarına ikna olduğum için inanırım, inanmak beni mutlu ettiği için değil. Eğer mutlu olmak için inansaydım, belki Tanrı'ya inanırdım."

"Dinin antropolojisi konusunda bir öğretmen ve öğrenci olarak pascal's wager * türündeki argümanları her zaman şaşırtıcı bulmuşumdur. Eğer bu wager konusunda ciddilerse, o zaman bunu dünya dinlerinin tümüne uygulamaları gerekir. Bu ise onları dinler konusundaki tüm bu çeşitliliğini göz önüne alıp, bu çeşitliliği araştırıp öğrenmeye götürecektir. Bu durumda ise kısa zamanda kendi dinlerindeki pek çok özelliğin başka dinlerde de varolduğunu ve kendi dinlerinin eşsiz ve benzersiz olmadığını fark edeceklerdir. İşin aslı, böyle bir çalışma, eğer yeteri kadar derinlikte yapılırsa, tek bir dine adayacak kadar zaman bile bırakmayacaktır kendilerine."

(* Pascal's wager: "Ben haksızsam kaybedeceğim bir şey yok, ama sen haksızsan kaybın büyük olur" argümanının adı)

"İnancımı bıraktığımdan beri, organize dinler ve kendine olan sevgi ve inanç konusunda aşırı talepkar görünen bir Tanrı fikri konusundaki kuşkularımı duyurmaktan çekinmedim. Şu anda içinde yetiştiğim Hıristiyan dininin bana öğrettiği Tanrısal ceza ve sonsuz korku ve acı fikirlerinden kurtulmuş olarak, özgür biçimde yaşayabilirim. Şu anda, bir gün bu dünyayı terk etmeye hazırım ve bu konuda bilinmeyenlerden kaynaklanan bir korkum yok artık. Şu anda sadece kendi vicdanımın sesini dinliyorum ve hala insanın başkalarına yardım etmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bunun için gerekçem ilahi emirler değil, hayatta en değerli bulduğum şey olan 'kendime saygı'dır."

"Güzel soru, fakat tersi olan 'İnanmanın ne faydası var?' sorusu kadar anlamsız. Evet, Tanrı'ya inanmada faydalar bulabilirsiniz. Teselli gibi, ya da pascal's wager gibi. Fakat gayet doğru olarak pek çok filozof ve teolog bunların hiçbirinin bir inanca temel teşkil edemeyeceğini tespit etmişlerdir. Bir şeye ya inanırsınız, ya inanmazsınız. Ben inançsızlığımda bir kişisel çıkar ya da fayda aramıyorum. Ben aslında Douglas Adams'ın bakış açısına sahibim bu konuda. Tanrı diye bir şeyin dünyayı açıklamada kolay yola başvuran insanların beyninden başka hiçbir yerde varolmadığına dair ikna olmuş durumdayım. 'Peki ama tamamen anlamsız ve amaçtan yoksun olan böyle bir dünyada nasıl yaşayabiliyorsun?' diye sorduklarında, kendi hayatlarına bir anlam verme konusundaki kendi başarısızlıklarını itiraf etmiş oluyorlar inançlılar. İnançsızlığın faydaları vardır. Dünyaya bakmak ve kendi başına karar vermek gibi. Ki bu aynı zamanda taraf tutmacılıktan vazgeçmeyi ve başkalarına karşı hoşgörülü olmayı (karşı taraftan gelebilecek hoşgörüsüzlük mevcut özgürlüğü kısıtlamadığı sürece) da öğretir."

"Doğaüstüne inanmamanın faydaları:

1) "Tanrı yarattı", "Bir mucizeydi", "Tanrı'nın bizim anlayamayacağımız gerekçeleri vardır", vs ile tatmin olmayacağınız için devamlı doğrunun ve gerçeğin arayışı içindesinizdir.

2) Her şeyin doğal süreçlerle açıklanabileceğini ve bir mucizeyle doğal bir olay arasındaki tek farkın birinin henüz açıklanamamış olması olduğunu bilirsiniz.

3) Çocuklarınıza özgür düşünmek ve bilginin sınırlarını zorlamak haricinde hiçbir dogma öğretmek zorunda kalmazsınız.

4) Eğer gelecekte, teknolojik olarak daha ileri bir uygarlık ritüellerimiz ve mitolojimiz hakkında bilgi edinip, Buddha, İsa, Muhammed, vs. 'nin geri dönüşü türünde bir şov ortaya koyarak bizi köleleştirmeye kalkacak olursa, bu inançsızlara işlemez.

5) İnanç sisteminizle çelişmediği için bilimi anlamanız daha kolay olacaktır.

6) Ahlaki değerleriniz bir ödül ve ceza sistemine dayalı değildir ve sizin için ahlaksal konuların kompleksliği kuralların kendilerine Tanrı tarafından sunulduğuna inananlara göre daha açıktır.

7) Başınıza gelen kötü şeyler için şeytanı suçlamaz ve başınıza gelen iyi şeyler için de Tanrı'ya teşekkür etmezsiniz. Kontrolünüz dışındaki olayların istatistiksel doğasını anlar, başınıza gelen kötü şeyin sebebi kendi hatanız ise bunun sorumluluğunu üstlenir ve başınıza gelen iyi şeyler iyi bir kararınızın ürünü ise kendinize, ve bu konuda size yardımcı olanlara (anne, baba, öğretmen, vs) teşekkür edersiniz.

8) Ölünden sonra hayat olduğuna inanmadığınız için hayatı doyasıya yaşarsınız. Bu dünyayı daha iyi bir hale getirmek için geçerli sebepleriniz vardır. Ölümden sonra ne olduğunu kimsenin bilmediğini ve bu yüzden ölümü ölen kişi için iyi ya da kötü bir şey olarak göremeyeceğimizi bilirsiniz.

9) Tıptaki gelişmeler veya ömür uzatacak herhangi bir şeyle ilgili ahlaki tereddüdünüz olmaz.

10) Kişisel tecrübemden biliyorum ki, ben başka inançlara sahip kişilerle daha kolay arkadaşlık kurabiliyorum (kendi inanç çevresine bağlı kalanlara kıyasla). Ayrıca insanlar sizin çevrenizde zihinlerinden geçeni daha özgür bir biçimde ortaya koyabiliyorlar."

"Doğruya, bizi nereye götürürse götürsün bağlı kalmak, entellektüel açıdan dürüst birinin seçebileceği tek yol değil midir? Skeptik olarak yaşamanın doğal bir faydasıdır bu. Ben aldatılmaya karşı çok daha bağışıklıyım, çünkü kanıtı görmek istiyorum. Skeptik bilir ki insan hayatı insansal değerlerimiz ve amaçlarımız sebebiyle özeldir, sadist bir Tanrı öyle dedi diye değil. Skeptikler kendi problemlerini kendileri çözme konusunda daha başarılıdır, çünkü gökyüzünde kendileri için bu işi halledecek birinin bulunmadığını bilirler. Bilirler ki, işleri Tanrı'ya havale etmek, aslında hiçbir şey yapmamaktır. Bir skeptik olmak, kendi sorumluluğunu kendisi üstlenen olgun bir yetişkin olmaktır. Hangi bilinçli yetişkin kişi hayatlarını yönlendirmede farklı bir yol izleyebilir?"

Read more...