15 Ekim 2015

Çocuk Felci ve İslam



Toplumsal bilinci arttırmak adına sizlere çocuk felci (poliomyelit)
hastalığı hakkında bazı acı gerçeklerden söz etmek istiyorum. Türkiye'de yaşayan herkesin bu konuda bilgilendirilmeye hakkı olduğunu düşünüyorum, lütfen sabırla okuyunuz.

Malumunuz çocuk felci fazlasıyla bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık. Bu illet bir dönem gelişmiş ülkeler dâhil tüm dünyayı etkisi altına almış, yılda yarım milyon insanın ölmesine veya felç kalarak tabiri caizse yaşamdan kopmasına yol açmıştır.

Onlarca yıl boyunca çeşitli tedaviler denenerek önü alınmaya çalışılmışsa da 1955 yılında Amerikalı bilim insanı Jonas Salk tarafından aşısı bulunduğu dünyaya ilan edilene dek etkili bir mücadele yapılamamıştır. Salk bulduğu aşı ile çocuk felci vakalarını %80-90 oranında azaltarak milyonlarca kişinin hayatını kurtarmıştır. Aşıya fakirler de ulaşabilsin diye patentini almayan ve tahmini 7 milyar dolar gibi bir kazancı insanlık uğruna elinin tersiyle iten Jonas Salk'a hepimiz büyük minnet borçluyuz.

Amerika'nın 32. Başkanı Franklin d. Roosevelt 1921 yılında henüz politik kariyerinin başlarındayken polio'ya yakalanıp geçici olarak tamamen felç olmuştur. Bu durumu aşıp toparlanmışsa da bir daha yürümesi mümkün olmamıştır. Polio virüsü yanlış insana bulaştığını o dönemlerde belli ki de idrak edememiş. Siyasi kariyerinde zirveyi gören ve bu süreçte hastalığa savaş açan Mr. President kurduğu vakıfların topladığı yardım paraları ile Jonas Salk ve Albert Sabin'in polio aşısı'nı geliştirme çalışmalarına fon yaratmıştır. Çalışmalar sonucu elde edilen aşı ile hastalığın eradike edilmesinin yani kökünün kazınmasının önünü açmıştır. Poliovirüs başkan'ı felç ederek sakalını kesmiş olabilir ancak başkan polionun kolunu değil kafasını kesmiştir adeta.

Roosevelt başkanlığı döneminde Amerika’yı büyük buhrandan çıkarmış, ülkesinin ikinci dünya savaşından dünyanın yeni hükümdarı olarak çıkmasını sağlamıştır. Tam 4 kere Amerika başkanı seçilmiştir. Ancak bu zaferler çocuk felci karşısında kazandığı zaferin yanında hiçtir.

Dünya genelinde etkili aşılama politikaları sonuç vermiş ve çocuk felci neredeyse yok edilmiştir. "neredeyse" diyorum çünkü tek tük vakaları saymazsak 5 ülkede hala çocuk felci görülmektedir. Bu 5 ülkenin ortak paydası ise islamdır. Ne alakası var diğer islam ülkelerinde neden görülmüyor diyerek saldırmadan önce yazının devamını okumanızı öneririm.

Gelelim bu 5 ülkeye.

Afganistan; çıbanın başı burası. El kaide ve Taliban tarafından aşılama faaliyetleri engellenmektedir. Taliban polio aşısını Yahudi ve Hıristiyanların komplosu olarak olduğunu iddia ediyor. Aşılamanın amacının onları iktidarsız bırakarak üremelerine engel olmak olduğunu düşünüyor ve aşılama çalışmalarına katılanlara suikastlar düzenliyor.

Nijerya; Nijerya’da Müslüman ve Hıristiyan nüfus oranı neredeyse başabaş durumdadır. Nijerya'daki Müslümanlar da el kaide gibi polio aşısının batı tarafından onlara yapılan bir hile olduğunu düşünmekte ve içerisine eklenen kimyasalların doğurganlığı azaltarak ülkede Hıristiyan çoğunluk yaratmayı hedeflediğine inanmaktadır. Aşılama Müslüman cemaatleri ve terör örgütleri tarafından engellenmiştir. Suikastlar burada da etkili olmuş ayrıca devlet tarafından da kısıtlamalar getirilmiştir.

Pakistan; el kaide'nin güçlü olduğu bir başka ülke de Pakistan. Taliban'a bağlı terörist gruplar aşılama çalışmalarına katılan sağlık personellerine ve eskort eden güvenlik güçlerine saldırmaktadır. Üstteki iki ülke ile aynı şekilde idam, silahlı saldırı, bombalı saldırı marifetiyle yüzlerce sağlık gönüllüsü ve güvenlik gücü Allah için öldürülmüştür.



Yakın zamana kadar bu üç ülke dışında dünya'da çocuk felci endemisi görülmemekteydi. Ta ki el kaide Suriye iç savaşına müdahil olana dek.

Suriye; Taliban’a bağlı el nusra ve ışid Suriye’de aşılama çalışmalarını engellemiştir. Zamanla büyüyen iç savaş ülkede bırakın aşılamayı, yaşamayı imkânsız hale getirmiştir. Çocuk felci maalesef hortlamıştır.

Türkiye; ülkemizde diğer 4 islam ülkesinin aksine çocuk felci aşılama çalışmaları yıllarca mükemmele yakın sürdürülmüş ve 15 senedir hastalık gözlenmemiştir. Ancak akp hükümetinin yanlış dış politikaları sonucu, iç savaşla harabeye dönen ve hastalıkların rahatça yayılabildiği Suriye’den 4,2 milyon mülteci kontrolsüz olarak ülkeye alınmıştır.

Çocuk felci öyle bulaşıcı bir hastalıktır ki, tanısı konulan her vaka bize 100 ila 1000 kişiye mikrobun bulaştığını belirtir. Suriye'de yakın dönemde 27 çocuk felci vakası tespit edilmiş olup, 25'inin tanısı Türkiye tarafından konulmuştur. İç savaş ortamında tespit edilemeyen veya bildirilmeyen onlarca vaka olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum sonrası uluslararası otoriteler Türkiye’yi çocuk felci için yüksek riskli bölge olarak ilan etmiştir. Daha da korkutucu olan ise mültecilerin başıboşluğu yüzünden şuan ülkemizde kaç tane çocuk felci vakası olduğunu tespit edemiyor oluşumuz. Umalım ki ülkemizde ileride çocuk felci salgını yaşanmasın. Lütfen etrafınızda aşı olmayan birileri var ise aşılanmasını sağlayın. Unutmayın ki çocuk felci ismi ile tezat olup büyükleri de tehdit etmektedir. Aşı olanların korkmasına gerek yoktur.

Sağlık bakanlığı Suriye’den gelen 1,1 milyon kişiye aşı yaptıysa da tahmin edersiniz ki aşı yapılmayan binlerce insan ülkemizde dolaşmaktadır ve bu kişilere sürekli yenileri eklenmektedir. Komşumuz ırak da bizim kadar yüksek riske sahip olup tespit edilemeyen polio vakalarının olduğu düşünülmektedir. Işid bölgede hüküm sürdükçe bu konuya etkili bir çözüm getirilmesi zor gözüküyor.

Aslında bu anlattıklarım klişeleşmiş durumlardır. Gâvur batı insanlık için çabalarken, islam âlemi yine uçkurunun peşine takılıp aşılama yapan yüzlerce iyi insanı Allah uğruna katletmiş, kendi din kardeşlerininse hayatını tehlikeye atmıştır.

Sizlere iyi bir haber vereyim; Nijerya aşılama çalışmalarına izin vermiş ve polio-endemik ülkeler arasından çıkmıştır.

Sabırla okuduğunuz için teşekkürler

kaynaklar;

https://en.wikipedia.org/…poliomyelitis_eradication
http://www.who.int/…ediacentre/factsheets/fs114/en/
http://www.polioeradication.org/keycountries.aspx
http://www.polioeradication.org/…poliothisweek.aspx
http://www.usnews.com/…t-of-polio-endemic-countries
https://en.wikipedia.org/…/history_of_poliomyelitis
http://www.irinnews.org/…f-polio-vaccine-lingers-on
http://www.telegraph.co.uk/…anti-polio-workers.html
https://www.ctc.usma.edu/…against-polio-vaccination
https://www.rt.com/…syrian-refugees-istanbul-polio/

14 Temmuz 2014

Kuran’da Kölelik ve Cariyelik

Kuran hiçbir ayetinde, köle ve cariyeliği kaldırdım dememiş, Hicaz bölgesindeki uygulamayı reforme ederek devam ettirmiştir. Hatta Medine döneminde, kurulan Medine İslam devletinde, köle ve cariyelerin hukuksal statüsü kayda bağlanmış ve İslam dünyasında asırlarca uygulanan köle ve cariyelik hukukunun temelleri atılmıştır. Bu durum, Kuran’ın evrensel değil, tarihsel ve yöresel olduğunun açık kanıtı olarak karşımızda durur.


Kuran, pek çok bakımdan seslendiği Arap toplumunun değer anlayışına gönderme yaptığı gibi, onların ekonomik yaşamlarının uzantısı olan kurumlarına da değinir. Onların ekonomik temelde yapılanan sınıfsal yaklaşımlarına atıflar yapar, yer yer bunlarda insani reformlar yapmaya yönelir. Kuşkusuz bu durumun en önemli göstergelerinden birisi, kölelik ve cariyelik kurumudur. Bildiğimiz kadarıyla Kuran’ın seslendiği Arap toplumunda köle ve cariye yaygındı; hatta Hz. Peygamber’in bile köle ve cariyeleri vardı. Kuran’ın kölelik ve cariyelikle ilgili söylemi, bu kurumların kaldırıldığı modern zamanlarda, pek çok tartışmaya konu olmuştur. Bu tartışmalarda, Kuran’ın evrensellik-yerellik ikileminde ele alınmasının köklü rolü olmuştur. Kimi modern Kuran yorumbilimcilerine göre, Kuran köleliği kaldırmış, kimine göre ise sadece konumlarında kısmi reformlar yapmıştır.

Biz bu bölümde, üzerinde sıkça tartışma yapıldığı için, Kuran’da kölelik ve cariyelikle ilgili yargıları önce özetleyeceğiz, ardından da, köle ve cariyelere ilişkin Kuranî yargıları teker teker ortaya koyacağız. Kuşkusuz bu çabamız, Kuran’ın sosyo-kültürel ve sınıfsal alt yapısını görmek açısından da önemli veriler sunacak, onun tarihsel, yerel bağlamını görmemize olanak sağlayacaktır.

Kuran’da köle ve kölelik
Kuran’da köle, genellikle, abd, rakik, rakabe, kınn, memlük, vasîf, mülk-i yemin gibi sözcüklerle ifade edilir ve anlaşıldığı kadarıyla 21 yerde geçmektedir. Bunlardan Beled, Zümer, Nahl ve Mü’minun surelerinde geçenler Mekke, diğerleri ise Medine dönemine aittir. Kuran’da köle kavramının tarihsel gelişimini görmek için, ayetlerin nüzul sırasını dikkate almak gerekir; çünkü Kuran yaklaşık 23 yıla yayılmış bildirilerden oluşur. Aksi yaklaşım, Kuran’ın söyleminde köle kavramının tarihsel evriminin görülmesine engel teşkil eder. Tarihsel evrimi içerisinde Kuran’a bakıldığında köle ve kölelikle ilgili olarak karşımıza çıkan manzara şudur:
Kuran ilk zamanlarda köle azat etmeyi zorlu bir yokuş olarak niteler; hatta bu dönemde, Tanrı’ya ortak koşma konusu, köle-efendi ilişkisiyle ortaya konulmaya çalışılır. Medine döneminde, kölelik kurumu hâlâ meşru bir kurumdur, inanan köleler sadece putperestlerden daha değerli olarak görülürler. Ancak hür müminlerden aşağı statüdedirler, çünkü onlar ekonomik mal niteliğine sahiptirler. Onlarla ancak özgür birisiyle evlenilmeye güç yetirilemezse evlenilebilir. Gelişen süreçte mükatebe yani kölenin özgürlüğünü bir anlaşmayla satın alması gündeme getirilir, ancak bu koşula bağlanmıştır, onlarda bir hayır/iyilik görülürse bu yapılabilir. Mükatebe usulü, yani özgürlüğü satın alma meselesi para gerektirdiği için köleler, Medine döneminde, zekât alan sınıfa sokulmuşlardır. Ancak, Kuran’da bir kölenin kölelikten kurtulma yolu, daha ziyade müminin zıhar yapması, yanlışlıkla bir mümini öldürmesi, ya da yemini bozması gibi günahların kefareti olarak olasıdır. Fakat bu türden günahların tek kefareti köle azat etmek değildir.
Bundan ne çıkar?
Hem Mekke hem de Medine döneminde Kuran köle kurumunu meşru bir kurum olarak görmüştür ve asla, köleliği kaldırdım dememiştir. Hicaz bölgesindeki mükatebe usulüne sadece günah kefareti olarak köle azat etmeyi eklemiştir.
Hz. Muhammed Medine’de devlet kurunca köleliği neden kaldırmadı, bütünüyle yasaklamadı?
O koşullarda bu çok zordu; çünkü köleler o dönemin ekonomik değeriydiler. Şu halde Kuran ve İslam köleliği kaldırdı savı, Kuran’daki köle uygulamalarıyla ilgili pek çok ayeti görmemek, ya da postmodern bir manevrayla görmezden gelmek anlamına gelir.
Şimdi, özetlediğimiz bu durumu nesnelleştirmek için, Kuran’da köle ve köleliğe ilişkin ayetleri tahmini nüzul sırasını da dikkate alarak ortaya koyalım.



Mekke dönemi
a) Mekke döneminde, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin başlangıç yıllarında; köle azat etmek güç bir iş, sarp bir yokuş olarak nitelendirilir.
“O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek. Veya açlık gününde yemek yedirmektir.” (Beled Suresi, 12-14)
b) Mekke döneminde, Tanrı’ya ortak koşma konusu, köle örneğiyle anlatılmaya çalışılır. Çok kişiye bağlı olan köle, bir kişiye, tek bir efendiye bağlı olan insan karşısında aşağı sayılır, bu bakımdan köle aşağı bir statüde sunulur.
“Tanrı, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Tanrı’ya özgüdür. Fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer Suresi, 29)
“Tanrı size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz ayetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.” (Rum Suresi, 28)
c) Mekke döneminde, Tanrıya ortak koşma konusu bağlamında, köle gündeme getirilir ve köle özgür kişi karşısında ikincilleştirilir. Hatta mal olarak görülür.
“Tanrı, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (özgür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu övgü Tanrı’ya mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.” (Nahl Suresi, 75)
d) Mekke döneminde, kavimleri köle olan insanlar güvenilmez olarak gösterilir.
“Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?” (Müminun Suresi, 47)

Medine dönemi
e) Artık Medine dönemindeyiz, Hz. Muhammed Medine devletini kurdu; kölelik kaldırılmıyor, sadece müminlerin sevdiği maldan harcadıkları bir sınıf olarak takdim ediliyor.
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Tanrı’ya, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Tanrı’nın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara Suresi, 177)
f) Medine dönemi hukuki düzenlemelerinde, kölelik hukuksal uygulamalara da yansıyor.
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 178)
g) Medine döneminde, köleye iyi davranmak tavsiye ediliyor.
“Tanrı’ya ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın. Tanrı kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez. Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz.” (Nisa Suresi, 36)
h) Köle azat etme, sadece yanlışlıkla mümin öldürmenin, zıhar yapmanın ve yemini bozmanın bir kefareti olarak görülüyor.
“Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğerki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Tanrı tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Tanrı her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa Suresi, 92)
“Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Tanrı, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Mücadele Suresi, 3)
“Tanrı, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin). Tanrı size ayetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” (Maide Suresi, 89)
ı) Köle kendisinden kadının ziynetini saklamaması gereken bir sınıf olarak sunuluyor.
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine salsınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Tanrı’ya tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. (Nur Suresi, 31)
j) Köleleri evlendirmek tavsiye ediliyor.
“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Tanrı kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Tanrı, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (Nur Suresi, 32)
k) Mükatebe, yani kölenin özgürlüğünü satın alması, onda görülen iyiliğe bağlanıyor.
“Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Tanrı, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükatebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükatebe yapın. Tanrı’nın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Tanrı (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Nur Suresi, 33)
l) Köleler, ergenlik çağına girmemişlerle, buluğa ermemişlerle birlikte, yatak odalarına belli vakitte girmeleri izne bağlanıyor.
“Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem (kapanmamış) halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Tanrı ayetleri size böyle açıklar. Tanrı, (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nur Suresi, 58)
m) Köleler, zekât verilen sınıflardan birisi olarak sunuluyor.
“Sadakalar (zekâtlar) Tanrı’dan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, tanrı yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Tanrı pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 60)

Kuran’da cariye ve cariyelik
Kuran’da cariye, eme, vasîfe, memluke, ğurre gibi sözcüklerle ifade edilmektedir ve köle kavramından daha az geçmektedir. Aynı durum kadın için de geçerlidir, Kuran’da erkekli söylem daha egemendir. Cariye Mekke dönemine ait ayetlerde sadece iki yerde geçer; ikisi de, erkeklerin eşleri dışında birlikte olacağı (hatta Kuran’ın söylemiyle erkeğin iffetini ve ırzını kendisine karşı korumadığı) kadınlar olarak sunulur. Medine döneminde, ganimet olarak da nitelenen cariye -çünkü cihat Medine döneminde farz kılınmıştır ve ancak o zaman esir ve ganimet olarak cariye alınması imkânı doğmuştur-, daima erkeklerin ellerinin altındaki şey olarak nitelenir ve putperest kadınlardan daha iyi görülür. Yine özgür bir erkeğin eğer zinaya düşme tehlikesi varsa cariye ile evlenebileceği hükme bağlanır. Tabi cariyeye, evli olup da zina ederse, özgür kadına verilen cezanın yarısının verilmesi gerekir. Evli değilse, Kuran’da bir hüküm yoktur. Bu durum cariyenin sosyal konumuyla ilgilidir, iffetini koruması daha zordur. Öte yandan, Araplarda cariyeleri fuhşa zorlayıp onların üzerinden para kazanma geleneği vardır ve Kuran bu geleneğe karşı koyar. Aynı şekilde, Medine dönemindeki ayetlerde peygamberin cariyelerine atıflar yapılır; belli bir sayıdan sonra özgür kadınlarla evlenmesi yasaklansa da, cariyeler ayrı tutulur. Cariye de erkek köleler gibi, mükatebe, (yazılı sözleşme yapma) yoluyla özgürlüğünü satın alabilir.

Kuran’ın cariyeler konusundaki görüşü, tıpkı genel kölelik gibi, Hicaz bölgesinin genel anlayışına uygundur ve cariyeliğin kaldırıldığına ilişkin olarak da açık bir ifade yoktur. Hatta meşruiyeti sık sık ima edilir.
Kuran’da cariyelikle ilgili olarak ortaya konan yargılar, tarihsel evrimiyle bakıldığında şöyledir:
a) Mekke döneminde, cariyeler erkeklerin ırzlarını korumadığı iki sınıftan birisidir; birisi eşler, diğeri ise cariyelerdir. 
“Irzlarını koruyanlar, -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna- çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.” (Mearic Suresi, 29-31)
“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; onlar ki, zekâtı verirler ve onlar ki, iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Su halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (Müminun Suresi, 1-7)


b) Medine döneminde cariye ganimet olarak sunulur, peygamberin elinin altındaki şeydir ve ona helaldir.
“Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Tanrı’nın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Tanrı bağışlayandır, merhamet edendir.” (Ahzab Suresi, 50)
c) Hz. Peygamber cariyeler hariç, istese de diğer özgür kadınlarla artık evlenemez.
“Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir. Tanrı her şeyi gözetler.” (Ahzab Suresi, 52)
“Onlara (Peygamber’in hanımlarına), babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları (mümin kadınlar) ve ellerinin altında bulunan cariyelerinden dolayı bir günah yoktur. (Ey Peygamber hanımları!) Tanrı’dan korkun; şüphesiz Tanrı, her şeye şahittir.” (Ahzab Suresi, 55)
d) Cariye putperest kadınlardan daha iyidir; putperestle evlenmektense onunla evlenmek daha doğrudur.
“İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir cariye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Tanrı ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Tanrı, düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar.” (Bakara Suresi, 221)
e) Evlenmeye güç yetiremeyen özgür erkekler, sahip olduğu cariyelerle yetinebilirler.
“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisa Suresi, 3)
f) Savaş esiri cariyeler müstesna evli kadınlarla ilişki ya da evlenmek haramdır; müminler mallarıyla kadın isteyebilir; ücretini ödeyerek onlardan faydalanabilir.
“(Savaş esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Tanrı’nın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan ücretlerini verin. Ücret kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Tanrı ilim ve hikmet sahibidir.” (Nisa Suresi, 24)
g) İmanlı hür kadın alamayan cariye alabilir; ancak sahipleri izin vermelidir; cariye fuhuş yaparsa özgür kadına verilen cezanın yarısı verilmelidir. Cariyeyle evlenmek iyi bir şey değildir; sadece günahtan korkanlar, yani zinaya düşeceğini düşünenler için geçerlidir.
“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Tanrı sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Tanrı çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa Suresi, 25)
h) Cariyelere iyi davranmak gerekir.
“Tanrı’ya ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Tanrı kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa Suresi, 36)
ı) Cariye ile mükatebe yapılabilir.
“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Tanrı kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Tanrı, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Tanrı, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükatebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen mükatebe yapın. Tanrı’nın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin.” (Nur Suresi, 32)
j) Cariyeleri fuhşa zorlamayın.
“Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Tanrı (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Nur Suresi, 33)

Değerlendirme ve sonuç
Görüldüğü gibi, Kuran’da kölelik ve cariyelikle ilgili görmezden gelinemeyecek kadar çok ayet vardır. Bu ayetler, Hicaz bölgesindeki mükatebe usulüne, günahların kefareti olarak köle azat etmeyi eklemiş, ancak tek kefaret olarak önermemiştir. Onlara iyi davranmayı önermiş, köle azadını sarp bir yokuş olarak tanımlamış, cariyelerin para kazanmak için fuhşa zorlanmamasını salık vermiş, bu konuda insani önlemler almıştır. Bu söylemlerden yola çıkarak Kuran’ın köleliği kaldırmaya yöneldiği yorumunun zorlama bir yorum olduğunu belirtmek gerekir. Kuran hiçbir ayetinde, köle ve cariyeliği kaldırdım dememiş, Hicaz bölgesindeki uygulamayı reforme ederek devam ettirmiştir. Hatta Medine döneminde, kurulan Medine İslam devletinde, köle ve cariyelerin hukuksal statüsü kayda bağlanmış ve İslam dünyasında asırlarca uygulanan köle ve cariyelik hukukunun temelleri atılmıştır. Bu durum, Kuran’ın yargıları açısından ilginçtir; çünkü onu evrensel değil, tarihsel ve yöresel olduğunun açık kanıtı olarak karşımızda durmaktadır. Öte yandan, yöresel bir düzenin, hatta insanlar arasında statü bakımından köklü farklar gören ekonomik temelli bir düzenin, sırf Kuran’a yansıması yüzünden tanrısal olduğunun ileri sürülemeyeceği açıktır. Aksi tutum, Tanrı’yı sosyal-ekonomik eşitsizliklerin temeline oturtmak, bunu O’nun aracılığıyla meşrulaştırmak ve onamak anlamına gelecektir. 

Hasan Aydın

Kuran mutlak mı? Kuran zaman ve mekândan bağımsız mı?

İslam dinsel bildirilerinin söylem olarak her asırda geçerli genel hakikatleri içerdiği iddiasının, nesnel bir temeli yoktur. Kuran, 7. yüzyıl Araplarının, dili, kavramları, kültürü, genel dünya görüşü ile konuşmakta, mesajlarını o toplum özelinde, o toplumunun yapısından, toplumdaki insanların idrak düzeylerinden yola çıkarak ortaya koymaya çalışmaktadır. Kuran’ı her okuyan, kendi istemi ve beklentisi doğrultusunda onu yeniden yazmaktadır. Oysa doğrusu, Kuran’ı kendi diline, kavram ve anlam örgüsüne, kültürel değerlerine bağlı olarak tarihsel bağlamı içinde okumaktır. Ancak Kuran’ı böyle okuyunca, basit, yalın, yorumsuz tarihsel ve yöresel bir metin ortaya çıkar.
 
  
Dinlerin dayanağı olan kutsal kitaplar, insanlığın zihinsel ve kültürel evriminin belli aşamalarında Tanrı’nın sözcüleri olduğuna inanılan dönemin seçkin insanları aracılığıyla ortaya konmuşlardır. Tanrı elçisi (resul), haberci (nebi) ya da peygamber olarak nitelenen Tanrı sözcülerinin temel söylemleri, Tanrı ile iletişim kurup ondan öncesiz ve sonrasız, bir başka deyişle, saltık/mutlak, değişmez, genel geçer bilgiler aldıkları iddiasına dayanmaktadır. Bu iddia, teologlara bakılırsa, peygamberlik kurumunun temelini oluşturmaktadır. Çünkü onlara göre Tanrı, nesnel dünyanın ötesinde, zaman ve mekândan bağımsız saltık/mutlak/aşkın bir varlıktır ve saltık/mutlak bir bilgiye ve saltık/mutlak otoriteye (kudrete) sahiptir. Bu durumda özel bir iletişim yolu olan vahiy kanalıyla Tanrı ile iletişim kuran peygamber ya da Tanrı sözcüsü, Tanrı’nın saltık/mutlak bilgisinden esinsel/vahiysel bir pay almakta; bu da, tıpkı Tanrı’nın bilgisi gibi saltık sayılmaktadır. Bu iddianın, çoğu kez kutsal kitapların ‘olmuş, olan ve olacakları’ öz olarak içerdiği türünden bir anlatımla desteklendiği görülür. Sözgelimi Kuran, “biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (1) ve “sana kitabı, her şeyi açıklayıcı ve bir yol gösterici, bir esirgeyici ve Müslümanlar için müjde olarak gönderdik” (2) deyişiyle, söz konusu anlayışı yalın bir biçimde ortaya koymaktadır.

Kutsal kitaplara inançsal ya da teologların penceresinden bakan birisi için, tanrısal esine/vahye bağlı olduğuna inanılan dinsel bildirilerin saltıklığı/mutlaklığı, apaçık gelebilir. Çünkü otorite yani Tanrı, beşer üstüdür, yanılmazdır, her şeyin hem nedeni hem de ereğidir. Ne var ki, konuya kuşkucu ve sorgulayıcı olan felsefi bir yaklaşımla yönelen ve kutsal kitapların satır aralarında emekle ilerleyen birisi için, durum birden değişmeye başlar. Çünkü sorgulayıcı, nesnel-deneysel akıl, zaman ve mekândan bağımsızlığı imleyen saltıklığın/mutlaklığın, beşeri düzeyde bulunup bulunamayacağını sorma gereksinimi duyar. Bu tutum oldukça doğaldır; zira kutsal kitaplar ve onda yer alan bildiriler, kavramsal boyutuyla saltık/mutlak/aşkın olan Tanrı’ya iliştirilmiş olsalar bile, bütünüyle insansal bir biliş, insansal bir dil, insansal bir mantık, insansal uslamlamalar ve yapılar içermektedirler. Tüm bunlara ek olarak, tarihsel zaman ve mekân dilimlerinde kendisini açığa vuran peygamber ve seslendiği toplum ekseninde gerçekleşmiş olaylara değinmekte ve onlara sık sık atıflar yapmaktadırlar. Teologlar, eleştirici, sorgulayıcı ve irdeleyici yönelişlere genelde günah, küfür vb. kavramlarla karşı koymaya çalışsalar da, kutsal metne yönelen kimseler, ister istemez, söz konusu öğeler üzerinde düşünme ve eleştiri süzgecinden geçirme ve sorgulama gereksinimi duymaktadır.

Biz teologların dogmatik tutumunu bir kenara bırakıp, dinsel bildirilerin öncesizliği ve sonrasızlığı savının ne ölçüde tutarlı olduğunu, Kuran örnekliğinde dil-kültür-biliş ilişkilerinden hareketle, refleksif bir yaklaşımla tartışmaya açacağız. Zira kutsal kitaplar kendilerini mutlak bilgi sahibi olan Tanrı’ya dayandırsalar da, ortaya koydukları öğretileri bir takım tarihsel olaylara bağlı olarak açığa vurmaları bir yana, hem beşeri olan dilsel kalıplar içerisinde ortaya koymaktadırlar hem de bir boşluğa değil, belli bir kültürel birikimi olan toplum ya da toplumlara seslenmektedirler. Bu durum doğal olarak, biliş, dil-kültür etkileşimini irdelemeyi gerektirmektedir.

Dil-kültür ilişkisi ve Kuran

Dil, en genel deyişle, belli bir toplumda bireyler arası iletişimi olurlu kılan simgeler örgüsüdür. Kuşkusuz bu simgeler örgüsünün en temel yapı taşları olan sözcükler ve kavramlar ile bu sözcük ve kavramların içerimleri, onları üreten ve kullanan toplumların yaşamsal deneyimlerinin ve bilgi birikimlerinin toplamı olan kültürel kodların taşıyıcısıdır. Bu kaçınılmazdır; çünkü dili oluşturan toplumlar, dil aracılığıyla kendi kazanımlarını, doğayla girdikleri ilişkinin ürünü olan bilgi birikimlerini, duygu, düşünce ve ideallerini nesnelleştirdikleri gibi, sonraki nesillere de aktarmayı amaçlamaktadırlar. Kaldı ki, dildeki sözcük ve kavramların toplumun bireyleri arasındaki iletişimi ve anlaşmayı sağlamak için ortak içerimlerinin olması kaçınılmazdır. Bu ortak içerim de, en açık zeminini ortak bir kültür ve ortak bir yaşam biçiminde bulur. Öte yandan, toplumların kendi kültürlerini içerisinde yaşadıkları doğal ve toplumsal çevreyle girdikleri ilişki sonucu oluşturdukları gerçeği dikkate alınırsa, toplumların deneyimlediği coğrafi özelliklerin ve bunlardan izler taşıyan yaşam biçimlerinin, insan ve evren tasarımlarının, üretim biçimlerinin ve duygularının dildeki sözcük ve kavramlarda yansımasını bulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla toplumsal gelişime koşut bir biçimde dil de devinir, evrilir ve gelişir. Bu anlamda bir göçebe toplumun diliyle, yerleşik-tarım toplumun dili, yine yerleşik-sanayi toplumunun dili arasında sözcükler ve kavramsal yapı bakımından köklü farklar vardır. Dil, sosyo-kültürel gelişime koşut olarak, üretilen yeni sözcük ve kavramlarla insanlara yeni dünyalar açar. İmdi, kutsal kitaplar, devingen olan dilin, tarihin belli zaman kesitindeki halini ve olanağını iletişim aracı olarak kullanmak ve belli bir kültür birikimine sahip topluluğa seslenmekle, tarihsel bir dili, tarihsel bir kültürü ve o kültürün kavramlar aracılığıyla ürettiği ve taşıdığı insan, toplum, evren anlayışıyla, tarihsel ve yerel bir yaşam biçimini ve tüm bunlara kaynaklık eden birtakım toplumsal değerleri kaçınılmaz olarak bünyesinde barındıracaktır. Bu, adeta gündelik dilden doğan bir yazgıdır.

Kutsal kitapları kuramsal olarak Tanrı’ya iliştirmek, onları saltık/mutlak Tanrı söylemi olarak görmek, insansal biliş ve tarihsel-yerel-kültürel etkiyi ortadan kaldıramamaktadır. Aksi bir durum, kutsal kitapların hem onları dillendiren peygamberler hem de onların seslendikleri insanlar tarafından anlaşılmasının olanaksızlaşması demektir. Bu çerçeve içerisinde Kuran’a baktığımızda, 14 asır öncesine ait Hicaz bölgesinin Arap dilini, dolayısıyla da o yörenin bir parça reforme edilmiş kültürünü esas aldığını görürüz. Hatta kullandığı dil, bedevi yaşam biçiminden henüz yerleşik yaşama geçmiş bir toplumun dilidir ve dil henüz çok gelişmemiştir. Bunu şuradan da çıkarsamak olasıdır:

Kuran’da bilimsel ve felsefi kültürün temeli olan, varlık, cevher, ilinek, tanım, biçim/suret, doğa, cisim, madde, nedensellik, mutlaklık gibi üst düzey sözcükler yer almamaktadır. Arapçaya bu sözcükler 9-10. yüzyıllarda Grekçeden yapılan çeviriler aracılığıyla girmiştir. Hatta Arap dilinin grameri ve yazısı da çok gelişmemiştir; Kuran konusundaki kıraat ihtilaflarının en önemli nedenlerinden birisi de budur. (3) Arap gramerinin yazılışı, noktalama ve hareketleme işlemlerin sabitlenmesi 8-9. yüzyıllara aittir. Yani Kuran’ın nüzûlundan yaklaşık yüz elli, iki yüzyıl sonradır. Ünlü düşünür İbn Haldûn Arap yazısının bu durumuna dikkat çekerek şöyle der:

“Arap yazısını, Mudar (kabilesi ve Kureyş), Hımyer’den öğrenmişti. Ancak bâdiyede/çölde yaşamaları nedeniyle, diğer sanatlarda olduğu gibi, bu yazıyı da iyi bilmiyorlardı. Bundan dolayı yazı usulleri sağlam olmadığı gibi, mükemmele ve zarafete meyyal değildi. Çünkü bedevilik ile sanat arasında (kolay kolay kapatılamayan bir mesafe ve) açıklık vardır. Ekseriya bedeviler yazıya ihtiyaç duymazlar. Onun için Arap yazısı, çağımızdaki Arap yazısı gibi veya bu yazıya yakın bir seviyede bedevi (ibtidai) idi. Veya çağımızdaki yazı o yazıdan daha güzeldir de diyebiliriz. Çünkü çağımızdaki Araplar, hadarate/uygarlığa daha yakın bulunmakta, şehirlerde ve hanedanlıklarda karışık halde yaşamaktadır. Mudar kabilesi ve Kureyş ise bedevi hayatın içine daha ziyade dalıp gitmişler ve Yemen, Irak, Suriye ve Mısır ahalisindeki hadaretten/uygarlıktan çok daha fazla uzak kalmışlardır. Şu halde, İslamiyet’in başlangıç dönemlerinde Arap yazısı sağlam, işlek ve iyi olma (ihkâm, itkân ve icad) bakımından son haddine ulaşmış değildi. Hatta orta halli bile değildi. Bu da Arapların bedevi, vahşi (ibtidai) ve sanatlardan uzak kalmış olmalarından ileri geliyordu. Bahsedilen sebepten dolayı, sahabenin kendi hatlarıyla yazdıkları Kuran yazısında (resm-i Mushaf) görülen hususa dikkat ediniz. Bu yazı iyi ve sağlam (bir imla ile yazılmış) değildi. O yüzden, sahabenin yazısı birçok yerde, ehline göre hat sanatındaki resmin (ve imla kaidelerinin) icabına muhalif düşmüştü.” (4)

Yazı gibi Arap dilin sözcükleri ve kavramları da henüz berraklaşmamış ve belirgin, tutarlı tanımlar oluşturulmamıştır. Dönemin Arapçası, bir bedevinin pratik yaşama dönük, sadece pratik yaşamın gereksinimlerini gidermeye yetecek bir dildir. İşte Kuran, tarihsel olarak bu dilin olanaklarını kullanmaktadır; kullandığı dil, dönemi açısından felsefi spekülasyondan uzak, oldukça maddi, somut ve biraz da şairlerin kullandığı imgesel bir dildir. Kelime dağarcığı oldukça sınırlıdır. Kuran meramını işte böylesi bir dilsel ortamda anlatmaya çalışmaktadır. Söylemimizi nesnelleştirmek için somut birkaç örnek üzerinde durmakta yarar vardır.

Sözgelimi erken dönem Arap dilinde, “ikâl” kökünden türetilen ve en nesnel anlatımını, devenin tutulmasında, bağlanmasında ve sımsıkı kavranmasında (ikâl e-ba’ir); ilacın karını tutmasında (akl ed-deva el-batne) bulan akıl sözcüğü (5) Kuran’ın nüzulü döneminde henüz kavramsal-felsefi bir içerik kazanmamıştır. Anlaşıldığı kadarıyla dönemin Arapları için akıl, çöl ortamında yolu şaşırmamak için iz süren, izleri hafızada saklayan, evreni ve sonsuzluğu kaderin acılarıyla ilişkilendiren ve en önemlisi de, yolu şaşırmamak için geleneğe/sünnete/marufa bağlayan bir araçtır. Kuran Arapların bu pratik akıl anlayışını aynen alır; sünnete/marufa/geleneğe bağlamasına vurgu yapsa da, aklı, evrendeki tanrısal işaretleri gören bir araca dönüştürmeye çalışır. (6) Bunu yaparken, dönemin Hicaz bölgesi Arapları arasında yaygın olan politeizmin eleştirisinden hareket eder ve aklın evrendeki sünnetullahı/adetullahı görmesini; bu sünnetullahtaki/adetullahtaki tekdüzeliği, tek Tanrı’ya bağlamasını talep eder. Yani Kuran aklı, görünen evrenden görünmeyen evrene uzanan bir araç olarak konumlandırır, ona metafizik işlevler ve erekler yüklemeye yönelir. (7) Ancak bu arada dönemin kavramsal yapısının etkisiyle, akıl ve kalp arasında ayrım yapmaz ve kalbi de düşünce merkezi olarak görür. (8) Kuran’ın akla, sünnete/marufa bağlanmanın onu korumanın yanında verdiği metafizik işlev, İslam teoloji/kelam geleneğinde, reddü’ş-şahid ale’l-gaib ilkesiyle ifade edilecektir. (9) Kuran’ın akıl kavramında henüz, a priori ilkeler, çeşitli tasım formları, karmaşık nedensellik bağlantıları vb. yoktur; bunlar İslam dünyasında Eski Yunan felsefesinin etkisiyle 9.-10. yüzyıllarda gelişecektir. Hatta teoloji/kelam geleneği, aklı a priori bilgilerin bir bölümü olarak görüp, aklı metafiziğin hizmetine koşsa da, nedensellik bağını Kuran’dan yola çıkarak büyük ölçüde yadsıyacaktır. Tek neden olarak Tanrı’yı görecektir. (10) Akıl kavramına yönelik bu çözümlememiz, Kuran’daki akıl anlayışının modern anlamdaki eleştiren, sorgulayan özgür akıl anlayışından tamamen farklı olduğunu gösterir. Bu doğal ve kaçınılmazdır; sözcüklerin kavramsallaşması, içerimlerinin tarihsel süreçte gelişmesi ve çeşitlenmesi açık bir realitedir. İnsanı metafizik olana yönelten, nesneler dünyasına Tanrı’ya ulaşmak için bakan ve tanrısal hikmetlere odaklanan aklın modern deneysel akıl olmadığı aşikârdır. Bu akıl, hikmet metafiziğine odaklanmanın yanında, aynı zamanda estetik ve etik olana yönelen bir akıldır.

Bilgi, eşitlik, özgürlük, adalet, evren, Tanrı vb. kavramların içerikleri açısından da durumun hemen aynı olduğu görülür. Erken dönem Araplar bilgiyi, gündelik anlamıyla kullanmaktadır; henüz onu bilimsel ve felsefi bir temele oturtamamıştır. Bilgi geleneksel olarak aktarılan, geleneğe işaret eden, bir şeyin varlığına ya da yokluğuna hükmeden, basit duyusal ve ussal temele dayanan öğrenilere/malumatlara işaret etmektedir. Toplumun entelektüelleri olan şairler, bilgeliklerini cinlerle ilişkilendirmektedirler. Şairin iyi şiir söylemesinin altında yatan gerçek nedenin, kendi yetileri değil, sahip olduğu cinin esinlemesi olduğuna inanılmaktadır. (11) Kuran, Arapların gelişmemiş ilim/bilgi kavramını alır, semantik dönüşüme uğratır; duyuların zan oluşturduğunu vurgular; insanın kendi olanaklarıyla ancak sanıya ulaşabileceğini ileri sürer ve şairlerin bilgi iddialarını yadsır; hakiki bilgiyi tümüyle tanrısal bir temele taşır. Bilgi, her şeyden önce Tanrı’nın bilgisidir. İnsan hakiki bilgiye ancak tanrısal öğretimle ulaşabilir; bu anlamda hakiki bilgi tanrısal esine dayalı bilgidir. (12) Kuran daha da ileriye giderek, uygarlığın tüm bilgisel kazanımlarını Tanrı’nın öğretmesine bağlamaya yönelir. ‘Tanrı bilir, siz ise bilmezsiniz’ (13) diyen Kuran, sadece sanıya ulaştıran yetilere sahip olan insanlara, (14) tarihin belirli dönemlerinde Tanrı elçileri aracılığıyla kitap ve hikmetin (15), nesneleri adlandırmanın (16), kalemle yazı yazmanın (17), çeşitli zanaatların (18) ve daha bilmedikleri birçok şeyin öğretildiğini (19) ifade eder. Böylelikle, evrendeki varlık, nesne ve olayların kaynağının yanında, bugün bizim insansal ürünler olarak gördüğümüz ‘bilgi, bilim, dil, yazı, zanaatlar’ gibi uygarlığın temel kazanımlarını, vahiy ya da ilham aldığına inanılan seçkinler aracılığı ile tanrısal bilgi ile ilişkilendirir. Bunu yaparken de, önemli ölçüde görülen (şâhid) ve görülmeyen (gâ’ib) olarak bölümlenen ikili bir evren anlayışına (20) dayanır. Böylelikle, bir yandan tanrısal bilginin sınırsızlığını (21) ortaya koymaya çalışırken, diğer yandan da, görülmeyen evren hakkında, insanın bilgisizliğinden hareketle, tanrısal vahye bir gerekçe sağlamaya ve Tanrı odaklı düşünsel çerçeveyi temellendirmeye çalışmıştır. (22)

Kuran’ın içine doğduğu Arap toplumu, sınıflı bir toplumdur ve toplumda, kölelik, cariyelik gibi kurumlar bulunduğu gibi, bunların hizmet ettiği aristokratlar da bulunmaktadır. Yine erkekle kadın arasında köklü farklar vardır; kadın ikincildir. Henüz kabile düzeni egemendir; devlet örgütü kurulmamıştır. Bu anlamda Hicaz bölgesi Araplarını devletleştirenin de Hz. Muhammed olduğunu belirtmek gerekir. Bu yapı, değerlere damgasını vurmuştur ve dönemin Arap dili, insanları farklı adlarla sınıflandırmıştır. Bu açıdan Kuran baktığımızda, bir yandan özgürlükten söz ederken diğer yandan kölelik ve cariyelik gibi Hicaz bölgesinde yaygın olan kimi kurumları kısmi reformlarla onayladığı (23); büyük ölçüde aristokratların ayrıcalıklarını reddettiği; ancak eşitlik kavramının içerisine mirasta erkeğe bir, kadına yarım pay vererek (24), erkeği kadının üzerinde yönetici olarak göstererek (25) ve unutkanlık bahanesiyle bir erkeğin şahitliğini iki kadının şahitliğine eş sayarak (26) kadın erkek eşitsizliğini onayladığı görülür. (27) Yine inancı temele oturtarak dilsel bakımdan toplumu yeniden sınıfladığı; müslüman/mü’min, kafir, müşrik, kitap ehli, zımmî gibi yeni kategoriler oluşturduğu anlaşılmaktadır. (28) Tabi bu kategorilere koşut olarak, kişilerin hukuksal ilişkilerinin yeniden düzenlendiği söylenebilir. Kuran hukuksal ve statü bakımından anılan kategoriler arasında fark görmesine rağmen, adalet kavramına da sık sık vurgu yapar ve köleye köle, kitap ehline kitap ehli, müşrike müşrik olarak bakmayı ve ona göre davranmayı adalet olarak niteler. Hatta müşrik kategorisini, İslam toplumundan dışlar ve onları savaş halinde olunanlar olarak konumlandırır. (29) Şimdi bu durum, Kuran reformlar yapmaya girişse de, İslam öncesi Arapların üretim biçimleriyle bu eksene oturan değer anlayışlarının ve dilsel kategorilerinin Kuran’ın dilsel mantığına ve anlam örgüsüne yansıdığının açık kanıtları olarak görülebilir.

Kuran’daki kozmolojik betimlere bakıldığında, bunların da İslam öncesi Arap gelenekleriyle ve Ortadoğu’daki yaygın kültürle bağlantıları açıkça görülür. Evrene gönderme yapmak için kullanılan âlem sözcüğü, işaret anlamına gelmektedir ve Tanrı’ya işaret etmektedir. (30) Bu nedensiz değildir; çünkü her şey Allah’ın yaratısıdır. Kuran’ın deyişiyle, yer ve gök bitişikken onları Tanrı ayırmıştır (31), yeri yaydıkça yaymıştır (32); gökyüzü direksiz (33), korunmuş tavan gibi (34), taşlardan bina edilmiştir, göğün kapıları (35) ve burçları bulunmaktadır (36); her şey gökten gelmektedir; Tanrı göğün üstündeki arşından/tahtından evreni yönetmektedir. (37) Nitekim Kuran’da ortaya konulan kozmolojik anlayışı ayrıntılı olarak tartışan W. M. Watt şöyle demektedir:

“Her dinsel metin gibi Kuran da ilk muhataplarına kendi dilleri, kendi gelenekleri ve onların genel dünya görüşleriyle hitap eder. Eğer Kuran tesadüfen bile olsa yeryüzünün Güneş etrafından döndüğünü söylemiş olsaydı, bu o zamanki Araplar için inanılmaz bir şey olacaktı ve düşmanlarına Kuran’ı reddetmek için ekstra gerekçeler sunacaktı. Bunun yerine Kuran’da oldukça açık ifadelerle Tanrı’nın yaydıkça yaydığı bir yeryüzünden bahsedilir. (…) Gökyüzü yeryüzünün üzerinde bir çatı olarak düşünülmektedir. Kimi zaman da, muhtemelen gökyüzünün taşlardan bina edildiği söylenmektedir. Ancak dağlardan çadır direği olarak söz eden bir ayet var ki, bu da muhtemelen gökyüzünün bedevi çadırı olarak düşünüldüğünü ifade etmektedir. Tabi bunların yanında yedi göğe işaret eden ayetler de vardır.” (38)


Konuyu daha anlaşılır kılmak için kozmolojiye ilişkin kimi ayetleri yorumsuz bir biçimde, olduğu gibi sunmakta yarar vardır:

“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden/tahtına oturan Rahman'dır. Bunu bir bilene sor.” (39)

“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de ‘İsteyerek geldik’ dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, aziz, alim Tanrı’nın takdiridir.” (40)

“Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü mü? Onu (Tanrı) bina etti. Onun çatısını yükseltti ve onu düzenledi. Gecesini kararttı ve gündüzünü açığa çıkardı. Ardından yeri yaydıkça yaydı. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları da, sağlam bir biçimde oturttu. Size ve hayvanlarınıza bir rızık olsun diye.” (41)

“(O öyle lütufkâr) Tarı’dır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı.” (42)

“Develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl döşendiğine bir bakmazlar mı?” (43)

“Göğü biz yaptık kendi ellerimizle ve biziz onu genişletmekte olan. Yeri de biz döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz.” (44)

“Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra arşa istiva eden/tahta oturan, Güneş’i ve Ay’ı emrine boyun eğdiren Tanrı’dır. (Bunların) her biri belli bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır.” (45)

“O’dur, sizin için, yeri döşek yapan ve sizin için, yollar açan.” (46)

“Yeri yayan, üzerinde sabit dağlar ve ırmaklar var eden, orada bütün meyvelerden çift çift yaratan ve geceyi gündüze bürüyen O’dur.” (47)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, kozmolojiye yönelik ifadelerin Kuran’ın seslendiği dönemlerdeki Arapların ve Ortadoğu’daki yaygın kültürlerin genel evren tasarımlarına kimi göndermelerde bulunduğu ortadadır. Bu göndermeler, kozmolojik bilgi vermekten çok, yaygın bilgilerden yola çıkarak, Tanrı’nın kudretine dikkat çekmek, evrende var olan her şeyin Tanrı tarafından insanın ihtiyaçlarına uygun bir biçimde yaratıldığı belirtmek ve bu yolla seslenilen insanları gerek zihinsel gerekse psikolojik açıdan etkilemek, dinsel bildirilere inanmaya yönlendirmek ve Tanrı’ya şükretmeye sevk etmek gibi amaçlar gütmektedir. Bu, Kuran’ın erekselci tavrının bir ürünüdür ve evrene yönelik her atıftan sonra kendini açığa vurur. Nitekim bu olguyu, bu türden ayetlerin sonunda “hiç düşünmüyor musunuz” (48) “bunlarda öğüt alan bir topluluk için ibretler vardır” (49) ya da “umulur ki, artık şükredersiniz” (50) gibi ifadelerin kullanılmasından çıkarsamak olasıdır. Bu türden deyişler, her şeyin nedeninin Tanrı olarak algılandığı bir düşünsel çerçeveyi (paradigma) imler ve gözlemlenen her olgudan, insanı, Tanrı’ya götürmeyi erekler.

Dil-deneyim ilişkisi ve Kuran

Dil insan yapıntısıdır ve onda yer alan sözcük ve kavramlar, insan deneyiminin taşıyıcısıdır. Bu anlamıyla gündelik dil, antroposentriktir (insan merkezlidir); antropomorfisttir (insanbiçimcidir). Diğer bir deyişle insan bilişinin içkin yapısınca belirlenmiştir. Çoğu kimsenin sanısının aksine üst düzey soyut kavramlarda bile durum böyledir. Çünkü üst düzey soyut kavramların temelleri irdelendiğinde, neden soyutlandıkları açıkça görülmektedir. Söz gelimi ruh sözcüğü, Arap dilinde, râhe kökünden türetilmiştir. Râhe ise, anlamsal olarak nefes alıp vermeyi ya da soluklanmayı ifade etmektedir. Öte yandan aynı kökten türetilen rîh ise, rüzgâr, koku, üfürük vb. anlamlara gelmektedir. (51) Bu durum, ruh kavramının üfürük, soluk ya da nefesten türetildiğini ve idealize edildiğini düşündürmektedir. Nitekim Kuran’da da “ruhumdan üfürdüm” kavramsallaştırması yer almaktadır. (52) Ölüyle canlı arasındaki en temel fark, birinin nefes alıp vermesi, diğerinin ise nefes alıp vermemesidir. Bu durumun, ölümle ilk karşılaşan insanlar arasında gözlenmesi ve ruhun yani nefes alış verişlerinin gittiğinin belirtilmesi, dilin adlandırma, şeyleştirme, nesneleştirme özelliğinin de yardımıyla tarihsel süreç içerisinde, ruhun bedenden ayrı bir varlığının bulunduğu fikrine yol açmışa benzemektedir. (53)

Aynı biçimde Arapçada “harr” kökünden türetilen hürriyet kavramının da deneysel temele oturduğu görülür. Dil bilginleri, hür sözcüğünün soğuğun karşıtı olan harr’dan yani ateş’ten türetildiğini ileri sürerler. Çünkü hür kişi, köleden farklı olarak kendisini soylu nitelikler elde etmeye yönelten bir gurura ve sıcak bir coşkuya sahiptir. Yine kölenin karşıtı olan özgür kişinin aynı kökten türetildiği (hür) görülür. (54) Daha önce sözünü ettiğimiz akıl kavramının devenin bağlanmasından soyutlandığını; adalet ve eşitliğin tartı ve ölçü aletleriyle ilintilendirildiğini; Tanrı’nın İslam dünyasında kral/sultan; Hıristiyan dünyasında baba benzetmesiyle açıklanmaya çalışıldığını düşünürsek, soyut kavramların deneysel temellerini daha açık görebiliriz. Aynı durumu, kavramların özne-nesne ilişkisinde anlam kazanmasından da çıkarsayabiliriz. Sözgelimi aşk, sevgi vb. kavramları nesnelerinden ayırmak, onların anlamlarını ve gerçekliklerini askıya almak demektir. Dilin deneysel temelliliği, antoropomorfist/insanbiçimci yapısı, doğal olarak görünmez evren (gayb âlemi) ve bu evrene ilişkin varlık ve olgulardan söz eden ve bunlar hakkında gerçek bilgiler verdiğini söyleyen dinleri kimi sorunlarla karşı karşıya getirmektedir. Dinler, bu dünyadan tamamıyla farklı bir betimlemeye çalışırken, deneysel temelli sözcük ya da kavramları kullandıkları için ya teşbihi (antropomorfist) ya da bilinemezci (agnostik) bir anlayışa doğru kaymaktadır. Bu durumu daha anlaşılır kılmak için İslam dinsel bildirilerinin Tanrı ve öte dünyaya ilişkin söylemine kabaca bakmak yeterlidir.

Bütünsel olarak bakıldığında, İslam dinsel bildirilerinde, Tanrı’ya ilişkin olarak ortaya konulan ifadeleri üç ana grupta toplamak olasıdır. İlk bölümü oluşturanlar, insanbiçimci bir anlayışı dile getirirler. Bunlara örnek olarak, Tanrı’ya el (yed), iki el (yedeyy), yüz (vech), taht (arş), parmak (isba’), avuç (gabdah), avuçiçi (keffeh), baldır (sâg), ayak (ricl), suret (surah), gölge (zıll), sağda olma (yemîn), önünde olma (beyne yedeyy), bir tarafta bulunma (canib), işitme (semi’), görme (basar/ayn), konuşma (kelam), bilgi (ilm), irade, kudret, acıma, öç alma, öfkelenme, sevme, sevilme, gülme, yardım ve borç isteme vb. nitelikleri iliştiren ayet ve hadisleri verebiliriz. (55) İkinci grupta, Tanrı’yı nur olarak sunan bildiriler yer almaktadır. (56) Üçüncü grupta ise, Tanrı’yı olumsuz olarak niteleyen, doğmamış ve doğrulmamış olmak, eşi ve benzeri olmamak, dengi olmamak gibi ifadeler yer alır. (57) Ancak bu ifadelerin, daha çok İslam öncesi Arapların tanrılar olarak kabul ettikleri putlara yüklenen niteliklerle diyalektik içinde ortaya kondukları görülür. Sözgelimi bir ayette, müşrik Araplara, kendileri yaratıldığı halde, bir şeyi yaratamayan putların kendilerine yardım edemeyeceği dile getirildikten sonra, putların özelliklerinin tersi Tanrı’ya yüklenir. (58) Aslında onun misli (misl) yoktur; onun dengi (küfuv) yoktur gibi deyişleri de, bu bağlamda yorumlamak gerekir. Yoksa kelamcının sandığı gibi, bu ayetlerden muhalefetün li’l-havadis/yaratıklara benzememe çıkmamaktadır. Çünkü Kuran’ın muhatabı olan ilk dönem Arapların dilinde bu sözcükler, aşkınlık ifade etmemektedir. Birinci grup bildiriler somut teşbihi bir anlayışı dile getirmekte, diğer ikisi ise bir parça, en azından putlarla karşılaştırıldığında soyutlamacı bir anlayışa doğru kaymaktadır. İslam dinsel bildirilerinin Tanrı’ya dönük bu ikilemli söylemi, İslam dünyasında önemli tartışmalara zemin hazırlamış, iki farklı Tanrı anlayışının doğmasına neden olmuştur. Müşebbihe, Mücessime ve Selefiyye gibi erken dönem fırkalar, insan biçimci bir Tanrı tasavvurunu benimserken, İslam kuzeye yayılınca felsefi kültürden etkilenen Mutezile, Eşariyye ve Maturidilik ve İslam filozofları, aralarında kısmi farklar olmakla birlikte, bila keyfe ve muhalefetün li’l havadis ilkelerine dayanarak insan biçimci deyişleri tevil etmişler, bilinemezci bir anlayışa doğru kaymışlardır. (59) Kuşkusuz onların bu tutumu Tanrı’yı insan tarafından bilinemez bir sır perdesine büründürmüştür.

Öyle anlaşılıyor ki, İslam dinsel bildirilerine yansıyan tüm bu sorunlu deyişler, dilin tecrübi temelliliğiyle, Arap dilinin o dönemki sınırlılığı, Kuran’ın ilk seslendiği muhataplarının bilişsel düzeyleriyle yakından ilişkilidir. Gerçeği söylemek gerekirse, Kuran ve hadislerde betimlenen eli, yüzü, ayakları, parmakları olan, uyuklamadan tahtına oturmuş (60), evreni dilediği gibi yöneten (61), yönetimi hususunda hiçbir ilke ve otoriteye bağlı olmayan (62), kızınca intikam alan (63), kendine tuzak kurana tuzak kuran (64) ve oldukça keyfi hareket eden Tanrı da, İslam öncesi Arap toplumunun yakından tanıdığı Ortadoğu geleneğindeki kralın/sultanın bir izdüşümü gibidir. Bu durumu, İslam kelamcılarının Tanrı’yı ve eylemlerini açıklarken sık sık sultan benzetmesine başvurmalarından da çıkarsamak olasıdır. (65) Kaldı ki Kuran ve hadisler, Tanrı için melik, sultan deyişini kullanmaktadır. (66) Tanrı’ya iliştirilen sözcük ve kavramlardan yola çıkarak Kuran’da sunulan Tanrı’yı betimlemeye çalışan Halil Hacımüftüoğlu şöyle demektedir:

“Özetle Kuran’a göre Allah, evrenin ve insanlığın sahibi; efendisi (rabbu’ssemâvâti ve’l-ard, rabbu’n-nâs), kralı (el-melik, meliki’n-nâs) ve ona güven ve sadakatle bağlananların hamisi (el-mevlâ)dir. Göklerin ötesinde bulunan görkemli bir tahta sahiptir (rabbu’l-‘arşi’l‘azîm). Tahtının eşiği (kursiyyuh) gökleri ve yeri kuşatmıştır. Krallığına (mulk/melekût) hiç kimseyi ortak (şerîk) kabul etmez ve gerçekte ortağı da yoktur (lâ şerîke leh). Bu gerçek kralın (el-melikul-haqq) yakın bir maiyeti (el-mugarrabûn), yüksek konseyi (el-meleu’l-a‘lâ), kulları; hizmetkârları; köleleri (‘ibâd), kâtipleri (seferah), askerleri ve orduları (cunûd) bulunmaktadır. O töre (ed-dîn) koyucudur. Evreni töresi ile idare eder. İnsanlık onun yeryüzündeki ardılıdır (el-halîfeh). Allah genellikle bizzat kendisi ‘bulutların gölgeleri arasından gelerek’ insanlığa mesaj ulaştırmak için yeryüzüne inmez. Önceden insanların arasından elçiler (er-rusul) ve haberciler (el-enbiyâ’) seçer. Bu elçileri ve habercileri de aslında başka bir elçi veya elçiler (el-melâiketu ve’r-rûh, er-rusûl) vasıtasıyla aldıkları mesajları, buyrukları, fermanları, mektupları (kitâb) kendisi adına insanlığa iletirler. Çünkü Allah var ettiği insanı başıboş bırakmamış, ona daima yol göstermiş ve göstermeye devam etmektir. O hayat yolunda insanlığın lideri ve kılavuzdur (elhudâ/ el-hâdi). Allah ile insan arasındaki ideal ilişki, bir lidere (hudâ) duyulan güvenle bağlılık (imân), teslimiyet (islâm), aşk (eşeddu hubben) ve hayranlık (tesbih) duyguları ile dolu gönüllü kulluk olarak da özetlenebilir. O mutlak otoriteli bir kral olduğu gibi, bir yerde tebaası olan insanlığı karşı da bir ebeveyn gibi son derece insaflıdır, müşfiktir; sevecendir (rahmân; rahîm).” (67)

Dilin deneysel temelliliğinin ve seslenilen ilk muhatapların bilişsel düzeylerinin öte dünya betimlemelerini de etkilediği anlaşılmaktadır. Bu dünyanın eksiklerinin, sınırlılıklarının bir uzanımı olarak ortaya çıkan cennet anlayışı, ideallerin, arzuların ve beklentilerin bir yansıması görünümündedir. Cehennem ise bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu dünyadan farklı oldukları ima edilse de, bu dünyaya dayanan bir dille anlatılmaya çalışıldıkları için fark hemen hemen yitip gitmektedir. Kral Tanrı, insanın dünyadaki eylemlerini kâtiplerine yazdırdığı (68) gibi, kıyamet günü tüm ölüleri, topraktan bitkinin bitmesi gibi diriltecek (69), mizanı/teraziyi kuracak, arşını sekiz melek taşıdığı halde mahşer günü insanların huzuruna gelecek (70), defteri sağından verilenleri cennete, solundan verilenleri cehennemine atacaktır. (71) Ortaya konan cennet ve cehennem betimine bakıldığında, Arap toplumunun ideal ve beklentileri ile korkularının merkeze oturduğu anlaşılmaktadır. Nitekim cennette göğüsleri yeni tomurcuklanmış kızların, hurilerin, hizmet eden gılmanların, her türlü içkinin, eğlencenin, sedirlerin, gölgeliklerin, altlarından ırmaklar akan bağların, bahçelerin vb. bulunduğunun söylenmesi; cehennemde ateşten, cehennem bekçilerinden (zebaniler), kapı sürgülerinden, kaynar su, irin, kan, zakkum vb. bulunduğundan söz edilmesi, söz konusu anlayışı açıkça desteklemektedir. (72) Bu haliyle cennet, Hicaz bölgesi Araplarının zihnine uygun bir sefahat yeri; cehennem ise, yine onların tanıdığı hapishaneye benzeyen, üzerinde sürgüleri bulunan bir yeri anımsatmaktadır. Yine coğrafi özelliklerin ve dönemin Araplarının kültürel birikimlerinin öte dünya betimlerini belirlediği görülmektedir. Sözgelimi, çöl ortamında suya, yeşilliğe duyulan özlem, Arapların bakire ve iri gözlü cariye ve sedefte saklanmış inci misali gılman düşkünlükleri vb. cennet betiminin en temel konuları arasındadır. Bu koşullar altında, Kuran ve hadislerde sunulan cennet öte dünya betimi, oldukça maddidir ve Hicaz bölgesi Araplarının üretim biçimlerinden de izler taşıyan bilişsel ve estetik düzeyleriyle yakından ilişkilidir.

Dil-mantık ilişkisi ve Kuran
 
Her dil, insani biliş tarafından koşullandığı için sınırlı bir anlatım olanağına sahip olduğu gibi, belli bir mantıksal yapıyı da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, dilsel olarak ifade edilen her şeyin kimi sınırlılıklara sahip olması ve beşeri bir mantığa bürünmesi kaçınılmazdır. Dilin insanî mantıksal yapısı dinsel bildirilerde kullanılan uslamlamaların biçimini belirlerken, kimi durumlarda anlatım güçlüklerine de neden olmaktadır. Dilin beşeri karakteri ve yetersizliğiyle yakından ilişkili olan bu durum, dinsel bildirilerin kavramsal boyutunun yanında biçimsel boyutu da Tanrı’yla ilişkilendirildiği için, O’nun beşeri bir dil ve mantığa sahip olduğu ya da sınırlı bir mantık kullandığı anlayışına yol açmaktadır. Sözgelimi, ilk yaratılışı ikinci yaratılışı kanıtlamak için kullanan Kuran ayetinin (73) tüm insanları kuşatıcı olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü söz konusu ayet, ilk yaratılışı yadsıyan birisi için herhangi bir kanıtlama değerine sahip değildir. Kanıtlanmaya gereksinimi olan ilk yaratılış gibi bir inancın, ikinci yaratılışı temellendirmek için kullanılması, öyle anlaşılıyor ki, ilk yaratılışı kabul edip, ikinci yaratılışı yadsıyan İslam öncesi Arapların bilişsel durumlarıyla ilişkilidir. Yine Kuran’ın ilk muhataplarına, benzerinin getirilmesine ilişkin meydan okuyuşu (74) da, aslında tüm insanları değil, İbn er-Ravendi’nin de fark ettiği gibi, dilsel bir temele dayandığından sadece Arapları ilgilendirmektedir. (75) Öte yandan Kuran’ın benzerinin getirilmesi konusunda olası bir girişimde, benzerliği belirlemek için kimin hakem olacağı, benzerle neyin kastedildiği vb. durumların açık bir biçimde belirlenmediğini de belirtmek gerekir. Çoğu kez Kuran’da yer alan tartışmalarda, Tanrı’nın insanları tehdidiyle de karşılaşılır. Örneğin, Kuran’a eskilerin masalları (esatir el-evvelin) diyen birisi için “yakında onun burnu üzerine damga vuracağız” (76) denilebilmektedir. Bilindiği gibi tehdit, ikna gücü zayıf olan ya da bilgisel açıdan doyurucu yanıt vermekten aciz kalındığında başvurulan bir yöntemdir. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Tanrı’nın sözlerini eleştirenleri, ikna yerine tehdit etmesi anlaşılır bir şey değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bu tür durumların altında kral/sultan gibi tasarlanan Tanrı tasarımının etkisi vardır. Tüm bunlara, İslam öncesi Araplarda olduğu gibi, Tanrı’nın insanları ikna etmek için yeminler ettiğini de eklemek gerekir. (77) Öyle anlaşılıyor ki, Kuran’da kullanılan uslamlamalar beşeridir ve daha çok cedelî/diyalektik ve hatabî/söylevsel bir nitelik taşımaktadır. Bunlar, klasik dönem İslam düşünürlerinin de fark ettiği gibi, halka/avama dönük kanıtlamalardır ve felsefi incelikten yoksundur. Bunun nedeni, Kuran’ın seslendiği insanların bilişsel düzeylerinde aranmalıdır.

Dilin mantıksal yapısından kaynaklanan anlatım güçlükleri de, dil-mantık ilişkisi ve dilin sınırlılığı açısından oldukça önemlidir. Bu duruma ilişkin en ilginç örneği, Kuran’da tanrısal bilgiye yönelik ifadelerde görmek olasıdır. Genel olarak Kuran, Tanrı’nın evrende yer alan gizli-açık her şeyi bildiğini ifade eden birçok bildiriyi bünyesinde barındırmasına rağmen, bu dünyayı sınav alanı olarak sunmak amacıyla, kimi yerlerde Tanrı’nın geleceği bilmediği izlenimi doğuran ifadelere yer vermektedir. Çünkü beşeri ve dilsel düzeyde sınamak, ancak bilinmeyen bir durumu bilinir hale getirmeye dönüktür. Her şeyi bilen ve belirleyen neden sınav yapsın? Bu türden ayetlerin, İslam kelamcıları arasında, Tanrı’nın yoku (ma’dum) bilip bilmediği ya da tanrısal bilginin önceli mi, yoksa öncesiz mi olduğu tartışmalarına yol açtığı görülmektedir. (78) Ancak Kuran’da Tanrı’nın sınamasının yanında, lemma ya’lem (henüz bilmiyor, sonra bilecek); li’na’lem (bilmek, öğrenmek için) gibi deyişlerin de Tanrı’ya yüklendiği görülür. Kelamcıları ve Kuran çevirmenlerini sıkıntıya sokan bu ayetlerden iki tanesini aktarmakta yarar vardır:

“Yoksa siz, Tanrı içinizden cihat edenleri, Tanrı’dan, elçisinden ve müminlerden başkasını kendine sırdaş edinmeyenleri bilmeden (lemma ya’lem) bırakılacağınızı mı sandınız?” (79)

“Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilmek için (li-na’lem) onları uyardık.” (80)

Sonuç ve değerlendirme

Kutsal kitaplar her ne kadar, ortaya koydukları bildirilerin saltık/mutlak olduğunu iddia etseler de, durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle dinsel bildirilerin ortaya konmasına zemin hazırlayan tarihsel olayların yanında, dil-kültür, dil-deneyim, dil-mantık ilişkisi ve ilk muhatapların bilişsel düzeyleri göz önüne alındığında, kutsal kitabın hangi toplumun dilini kullanmışsa, onun kültürünü taşıdığı, kullandığı sözcük ve kavramların tecrübi bir temele dayandığı, sınırlı bir anlatım olanağına sahip olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zaman ve mekândan bağımsızlığı ve koşulsuzluğu ifade eden saltık/mutlak kavramının, yukarıdaki özellikleri taşıyan bildirilere iliştirilemeyeceği açıktır. Şu halde, İslam dinsel bildirilerinin söylem olarak her asırda geçerli genel hakikatleri içerdiği iddiasının, nesnel bir temelinin olmadığını belirtmek gerekir. Kuran, 7. yüzyıl Araplarının, dili, kavramları, kültürü, genel dünya görüşü ile konuşmakta, mesajlarını o toplum özelinde, o toplumunun yapısından, toplumdaki insanların idrak düzeylerinden yola çıkarak ortaya koymaya çalışmaktadır. Kanımca bu apaçıktır; ancak Kuran metni İslam’ın kuzeye yayılması ve felsefe birikimiyle karşılaşılması sonucu, zorlama te’viller ve yorumlarla 9-10. yüzyıllardan itibaren o denli esnekleştirilmiştir ki, nerdeyse otantik anlamını yitirmiştir. Aynı anlayış, modern bilgi ve değerleri Kuran’da okumaya yönelen modern İslam düşünürlerince de sürdürülmekte, Kuran metninin kendine özgü dili, yapısı, kültürü, değerleri sürekli çarpıtılmaktadır. Adeta Kuran’ı her okuyan, kendi istemi ve beklentisi doğrultusunda onu yeniden yazmaktadır. Oysa doğrusu, Kuran’ı kendi diline, kavram ve anlam örgüsüne, kültürel değerlerine bağlı olarak tarihsel bağlamı içinde okumaktır. Ancak Kuran’ı böyle okuyunca, basit, yalın, yorumsuz tarihsel ve yöresel bir metin ortaya çıkmaktadır. Bu anlamıyla te’vil çabalarının, Kuran metnini güncelleme amacı taşıdığı bile söylenebilir.
 
Hasan Aydın

10 Temmuz 2014

Muhammed'in Öğretmenleri

Muhammed'in Öğretmenleri mi?

Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, İranlı Selman

Konuya ilişkin Kur'an ne diyor?

Kur'an'daki "Tanrı", her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor:

"And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır."(Nahl, ayet:103)

Bundan sonraki ayetlerde, "inanmayanlar" korkutuluyor, "yalancı, iftiracı" olarak nitelendiriliyor ve "işkenceli bir ceza"yla cezalandırılacakları bildiriliyor.

Yukarıdaki ayette, Muhammed'e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, "Arap olmadığı, yabancı olduğu" belirtiliyor.

Yunanlı Bel'am, Yaiş..

Kimilerine göre, Muhammed'in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel'am adında bir köle.

İbn Abbas anlatıyor:

"Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel'am'dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. 'Muhammed'e her şeyi öğreten Bel'am'dır..' diye konuştular." (Bkz. Taberi, Cami'ul-Beyan, 14/119)

Ya da Yaiş'ti üzerinde durulan köle. Bel'am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. "Yaiş, Muhammed'e öğretmenlik yapıyor" deniyordu. (Bkz. Aynı yer)

Ya da, Muhammed'e öğreticilik eden köle, Cebr'di. (Bkz. Aynı yer)

Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS.

"Hadrami'lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr'di" diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle:

"Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, 'Muhammed, bunlardan öğreniyor..' dediler." (Taberi, 14/119) Fahruddin Razi'nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb'ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50)

Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed'le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan:

Müslümanların bakışları ve savları başka, "putatapar" dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka.

Müslümanlardan kimine göre: Muhammed'le köleler arasında bir "öğretme ve öğrenme" ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed'di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed'se öğreniyordu onlardan.

Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, "okuma ve dinlenme" ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, "peygamber" de "dinliyordu" yalnızca.

Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor:

"Dillerini bilmiyordu"ysa, Muhammed'in bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammed'in dinlemesinin ne yararı oluyordu?

Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil. Iman nereli?

Muhammed'in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu:

"Iman, Yemen'lidir."


Bu hadis, Buhari'nin "e's-Sahih"inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadis'e göre, "hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemen'lidir." Dahası: "Fıkıh da Yemen'lidir," hadise göre. (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Iman/81-91, hadis no:51-52, ve öteki hadis kitapları.)

Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan "mutevatır hadis"ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu'l-Feyz Muhammed, Lukatu'l-Lai'l-Mütenasire Fi Ahadisi'l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10)

Kimi yorumcu, buradaki "Yemen"i, birtakım zorlamalı yorumlarla, "Mekke ve Medine" olarak göstermeye çabalar. (Bkz.Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras'ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında "Yemenliler"den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemen'dir.

Demek ki, bu hadise göre, "imanı"yla, "hikmet"iyle ve "fıkh"ıyla (buradaki 'fıkh', sözlük anlamında olmalı) Islam, yabancı kökenlidir, "Yemen"lidir.

"Muhammed'e öğreten, Iranlı Selman'dır ya da.." (Selman Farisi).

Kimileri de, Nahl Suresi'nin 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşünde.(Bkz. Taberi,aynı yer.)

Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman'ın, Muhammed'le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. "Müslüman" olması, Selman'a çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, "kölelikten kurtulma"yı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları..

Ya da, sözü edilen "yabancı", önc Müslüman olup sonra Islam'ı bırakan bir "vahiy katibi"dir. Bunu ileri sürenler de var. (Bkz. Taberi, aynı yer) "Vahiy katibi"nin başına gelenler:

Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed'le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islam'ı. Ve bir de açıklama yapar:

"Muhammed'e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kur'an'a vahiy olarak yazılıyordu.."

Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed'in adamları şunu yayıyordu:

"Bu olay, Tanrı'nın gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı'yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı'dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. 'İbret almak' gerek.."

Adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu.(Özellikle sabah cesedin mezarının dışında bulunması şüphe uyandırıcıdır. Çünkü Muhammed' in taraftarlarının gece adamın mezarını kazıp cesedi dışarı çıkarmaları yüksek ihtimaldir. Eğer cesedi dışarı çıkartan tanrı idi ve amacı ibret vermek idiyse bu işi neden gece yapıyordu? Yoksa gece, birilerini gizlemek için iyi bir ortam mıydı?)

Muhammed'in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı:

"Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477)

Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, "Muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.." diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık.

Bu adamın söylediğini söylemiş, yani "ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor.." demiş, muhammed'in "Tanrı'dan falan vahiy almadığını" söyleyerek, Islam'ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa'd Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense..Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman'ın süt kardeşiydi. Ve Osman'ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. (Ölm.656-657. Bkz. Islam Ansiklopedisi.)

Ayetteki Cevap

"Muhammed'e öğreten Tanrı değil, insandır.." diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu?

Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle:

Muhammed'e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir. Kur'an'sa apaçık Arapça'dır. Öyleyse, Muhammed'e sözü edilen kişi ögretmiş olamaz.

Oysa, Arapça'yı bilen yabancı biri de Muhammed'e "eskilerin söylencesi"nden, "Tevrat"tan, "Incil"den, başka "kutsal metin"lerden birtakım "bilgiler" verebilirdi. Ileri sürülen de bu. Muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, "apaçık Arapça" diye nitelenen Kur'an'da; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185)

Kur'an'da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da "Muhammed'e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği" yolundaki savı desteklemez mi?

Muhammed'e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir.

İslam için çok önemli bir kaynak, "Müseyime"dir.

Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da "kezzab" yani "çok yalancı" demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı "Müslim"di. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. "Islam" ve "müslim" sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir.

Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, "Rahman", "Yemame Rahmanı (Yemameli Rahman" da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç.

Bir başka ilginç olan da, Mekke'lilerin, Muhammed'e söyledikleri şu sözler:

"Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame'deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı'ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman'a inanmayız." (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta'lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254)

Mekkeli'lerin bu söyledikleri nedensiz miydi?

Müseylime, daha doğrusu "Müslim", bir başka adıyla "Rahman", Yemame'nin Hanifeoğulları kabilesindendi.

Ilgiç üç ad: "Müslim", "Hanife", "Rahman".Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kur'an'da islam inanırlarının, "müslim"lerin "ad babası" olarak tanıtılan Ibrahim (bkz.Hacc,ayet:78) için hem "Hanif" hem de "Müslim" denir. (Bkz.Bakara:135; Ali Imran:67,95; Nisa:125; En'am:161; Nahl:120,123.) "Peygamber" olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile "yıldız tapımı" demek olan Sabiilik Dini'nin "peygamberi"ydi. Islam kaynaklarından yaptığım incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Bkz.Buhari,e's-Sahih,Kitabu't Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabii'liğin dili Süryanca'ydı. "Allah", "Kur'an", "Furkan", "kitab", "melek" ve daha bir çok sözcük gibi "Islm", "müslim", "hanif", ve "Rahman" da bu dilden geliyordu. (Bkz.Aziz Günel,Türk Süryaniler Tarihi,Diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.) Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, "Sabiilik" adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu'da "Müslimler"i ve "Hanifler"i içine alıyordu. Önce, "Müslimler" vardı, sonra "Hanifler" kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun "peygamberi"ydi. Işte, "Yemame Rahmanı" diye ünlü "Müslim (Müseylime)" ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda geniş bilgi için, bkz. Eren Kutsuz-Turan Dursun, 'Saçak Dergisi', Subat 1988, sayı 49.)

Yemame Rahmanı, Muhammed'in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir.

Yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed'in "öğretmenleri" olabilirler. Furkan sures'nin 4.ayetine göre, Muhammed'in yardımcılarından, yani öğretmenlerinden "kavm", yani "topluluk" diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: (Diyanet'in resmi çevirisi)

"İnkar edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' Diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, ayet:4-6)

Buna göre, Kur'an'ın "uydurma" olduğunu söyleyenler, şunları da söylüyorlar:

1)Muhammed'e bir topluluk yardımcı oluyor,

2)Muhammed, Kur'an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor,

3)Muhammed'e sabah akşam okunuyor,

4)Ayetler, "eskilerin masallarından" oluşuyor.

Buna karşılık, Kur'an'ın cevabı şudur:

"Yalan ve haksızca iddia. Kur'an'ın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir.." Hars Oğlu Nadr, Muhammed'in kendisini "Tanrı'nın elçisi", yani Tanrı'yla insanlar arasında yer almış, Tanrı'nın bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve "Kur'an ayetlerini" sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti:

"Sakın inanmayın bu adama. 'Tanrı'dandır' diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim.." Iran krallarına, Iran'lı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,18/137-138)

Nadr, haklı mıydı? "Eskilerin masallarından" var mıydı Kur'an'da?
Bilindiği gibi,Kur'an'da "kıssa" denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil'lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat'tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, "Nuh Tufanı"na ilişkin öykü, "Gılgamış Destanı"nda hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir.

Mekke'de, Medine'de ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların "söylenceleri"ni, "kutsal metinler"ini bilenler az değildi. Muhammed'in özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel'am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iran'lı Selman..da bunlardan.

Bunların ya da başkalarının, Kur'an'ın oluşması için Muhammed'e yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, "Tanrı'nın, insanlara gökten mesaj göndermesi" ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan "iman" kabul eder.

Kuran'da Beyin

Kur’an’da insan beyninden hiç söz edilmemiştir, çünkü bilinmez. Halbuki beyin, insanı insan yapan organdır. Beyin bilinmediği için duygular, düşünceler kalbin fonksiyonları olarak belirtilmiştir.

Örneğin Bakara suresi 97. ayetinde; Cebrail’in Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiği yazılmıştır. Bilim ise, bilgilerin ve hafızanın beyinde saklandığı kanıtlamıştır.

Yine Bakara suresi 260. ayetinde İbrahim’in kalbinin tatmin olması için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istediği yazılıdır. Halbuki tatmin olan, ikna olan kalp değil, beyindir.

Hacc 46. Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, onunla akıl ettikleri kalpleri ve onunla işittikleri kulakları olsun. Fakat baş gözleri kör olmaz. Lâkin sinelerdeki kalpler kör olur.

Görüldüğü gibi ayette akledenin, düşünenin kalp olduğu ifade edilmiştir ki tamamen bilimdışı bir ayettir.

Birçok ayette de kalbin mühürlenmesinden söz edilir.

Şura-24. Yoksa onlar, senin hakkında: “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. (…)

Tegabun-11. Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Hidayet verilecek olsa, verileceği organ kalp değil, beyin olmalıdır. İslamcılar bunu, bugün de sevginin, merhametin kalple ifade edilmesiyle açıklar. Tersine bu ifade şekli, dini inançlardan kaynaklanarak oluşmuştur. Bazı İslamcılar ise kalbin de beyinsel fonksiyonlara sahip olduğunu iddia eder. Bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur. Kalp, sadece kan pompalayan bir organdır ve beyin işlevlerinin hiçbirine sahip değildir. Bu yanlış, müteşabihlikle de izah edilemez. Kalple ilgili birkaç ayetin müteşabihliği olsa da, Kur’an’ın tamamında ve onlarca ayette bu şekilde geçmesi, böyle bilindiğinin göstergesidir.

Halbuki beyin binlerce yıldır bilinmekteydi. Bilinmesi bir yana, İslam’dan önceki yüzyıllarda beyin ameliyatları bile yapılmaktaydı. Arkeolojik kazılarda 5-10 bin yıl önce beyin ameliyatı yapılmış iskeletlere rastlanmıştır. Beynin fonksiyonlarının bilinmesi sonraki dönemlerde gerçekleşmiş olsa da, bilim, tanrının gönderdiğine inanılan din kitapları gibi kalbe beynin fonksiyonlarını verecek şekilde bir büyük yanlışa imza atmamıştır.

07 Temmuz 2014

İnsanı ateist yapan sorular

Bir TV programında iki inançlı akademisyen ve bir ateist kadın yazar din konusunda konuştular. Önümüzdeki hafta da tartışmaya devam etmek için sözleştiler. Ben de kendimce buradan katkı koymak istedim. Bir ateist olarak dinle ilgili kanaatlerimi ve düşüncelerimi çeşitli sorularla birlikte sıraladım. Biraz olsun ‘aklı işletmeye’ ve sorgulamaya vesile olabilirsem ne mutlu bana. Biraz uzun oldu ama akıcı olduğunu umut ediyorum. İçlerinde herhangi bir yerden tanıdık gelemeyecek, son derece orijinal argümanlarım da var (favorim ise 20. sorum, daha doğrusu cevabım). Buyurunuz;



1- Diyelim ki evrenin düzeni bir düzen koyucunun varlığını gösteriyor olsun. Buradan diğer şeylere nasıl ulaşıyorsunuz? Yani bu düzen koyucunun tek olduğuna, hala mevcut olduğuna, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna, bizimle ilgilendiğine, tüm evreni sırf bizi sınamak için yarattığına, bu bakımdan insan ve dünyanın evrenin merkezinde bulunduğuna (ki fiziken öyle olmadığını artık biliyoruz!) v.b. sonuçlara nasıl ulaşıyorsunuz? Evrenin düzeninden bunlara ulaşmak mümkün müdür? Yani bu yaratan, deizmin ‘yarattığına ilgisiz’ yaratanı da olabilir, bunun dinin tanrısı olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

2- Ben bir kadın olsam niye İslam’ı seçeyim? Erkekle eşit, medeni hukuk içinde, istediğim gibi yaşıyorum. Ama Müslüman kadınlar kara bir örtünün altında kimliksizleşiyor, adeta hayattan siliniyor zira yüzlerini bile gösteremiyor, erkeğe bağlı ve itaat içinde yaşıyor, eşini başka kadınlarla paylaşmak durumunda kalıyor, boşanamıyor, şahitliği yarı değerde, mirastan yarı pay alıyor, 9 yaşında evlendirilip kocasının tecavüzüne uğrayabiliyor, cennette bile ona bir vaat yok v.b. Diyeceksiniz ki bunlar dinde yok, uygulamada var! Pek çoğunun ayetlerde yeri var ama diyelim ki aslında dinde yeri yok da sadece uygulamada var, o halde şöyle sorayım: Kendimi niye riske atayım? İslam’ın bana katacağı bir şey yok ama alabileceği çok şey var. Peki o halde neden bu dini seçeyim, aklımı peynir ekmekle mi yedim? Cennetinde bile sadece erkeklere vaatte bulunan bir dini neden kabul edeyim? İlla bir din seçeceksem bile neden örneğin reform görmüş bir Hıristiyanlığı veya bir başkasını değil de İslam’ı seçeyim?

3- Dinin teorisi onun pratiğinden koparılabilir mi? Bir dini, onun gerçekte sebep olduklarından bağımsız değerlendirmek doğru mu? Dinin gerçekte bir karşılığı var mı, varsa nasıldır diye bakmayacak mıyız? O halde İslam’ı değerlendirirken izin verin de Afganistan’dan, Suudilerden örnek verelim. Oradaki yobazlar gökten inmiyor, sizinle aynı kitabı okuyorlar. Ve 1400 yıldır bu din onların yaşadığı gibi geldi. Acaba yanlış yorumlayan siz olabilir misiniz? Bu nasıl bir kitap ki bu kadar fena yorumu da yapılabiliyor? Yani bu potansiyeli içermesi bile bir tehlike ve eleştiri konusu değil midir? Neden başka dinlerin içinden kadınlarını kara bir örtüyle kapatan veya tekbir getirip kafa kesenler çıkmıyor da sadece İslam’dan çıkıyor? En azından bu dinin kitabının yobazlık ve zulüm için bolca malzeme barındırdığını kabul edebilir misiniz? (Bence 18’den küçükler Kuran okumamalı! Sonuçlarına ve sebep olduğu şeylere bakıldığında sigaradan daha zararlı olabildiği kesin olsa gerek!) Bu yobazca yorumlar için ‘yanlış anlamışlar’ deyip geçemeyiz, dinin sebep olduğu acılardan bu şekilde kaçamazsınız. Bu yanlış anlama dediğiniz şeyler milyonlarca insanın hayatlarını mahvetti, mahvediyor, mahvetmeye de devam edecek. Bu felakete sebep olan metinleri (yani Kuran ayetlerini) düzeltebilir misiniz acaba? Düzeltemezseniz, bu yobazlıklara karşı hiçbir şey yapmamış olacak ve ses çıkarma hakkınızı yitireceksiniz. Bunun farkında mısınız? Sizin ''Bunlar yobaz, dinimizi bağlamaz'' sözleriniz benim gözümde hiçbir şey ifade etmeyen kaçış sözlerinden ibaret.

4- Tanrı size cennet vaat etmese ve cehennemle korkutmasa bu kadar dindar olur muydunuz? Yoksa siz Tanrıya değil onun vereceği ödüllere mi inanıyorsunuz? Tanrı sadece bir aracı mı? Sizce varlığından şüphe edilecek denli bilinmez olan birine sırf o bir şeyler vaat etti veya cehennemle korkuttu diye boyun eğmek mantıklı ve ahlaki bir tutum mudur? Sakın Tanrının sınavı tam da bunun üzerine olup boyun eğenleri cezalandıracak olmasın?

5- Diyelim ki seninle çok iyi bir şey yapıyoruz ama sen ödül umarak yapıyorsun bense hiçbir şey beklemeden. Sence hangimiz daha ahlaklı veya vicdanlıyız? O halde ateistin Müslümandan daha yüksek bir ahlak ve vicdan seviyesini temsil edebileceğini kabul eder misiniz? O halde ateisti neden yakıyor dininiz? Neden vicdana, ahlaka, sevgiye değil de bir güce tapınıp onu övmeye değer veriyor? Tanrının kendisi acaba ne kadar ahlaklı? (Çünkü Kuran’da Allah’a inanmayanların iyi amellerinin de boşa gideceği yazıyor. Bu zihniyet bize Kuran’ın Tanrısının sevgi, vicdan ve ahlaka değil kendisine boyun eğilmesine önem verdiğini gösteriyor. Tanrı biraz megaloman veya kibirli olabilir mi acaba?) Tanrının emriyle vicdanın çelişse ne yaparsın? Bir yazı okumuştum ve hak verdim, şöyle yazıyordu: ‘Ahlak, emredilen ne olursa olsun iyi olanı, din ise iyi olan ne olursa olsun emredileni yapmaktır.’ Ben, gerçek hayatta dinin ahlak sunmadığını, aksine, çoğu kez ahlaksızlığın mazereti olduğunu düşünüyorum. Ahlak çoğu zaman, dinin elinde sanki esir düşmüş bir tutsak gibi görünüyor. Bu yüzden, dindarların ahlakı inanca dayandıran yaklaşımlarını gerçek hayattan kopuk buluyorum. Çünkü insani bir yaşam, ahlak vaazları ve dinsel korkutmalarla değil, özgürlükçü, çoğulcu, sosyal adaletten yana, demokratik toplumlarda gelişir diye düşünüyorum. Bu düşüncem mevcut pek çok örnekle de doğrulanıyor.

6- Şahitliğinin yarı değerde olması kadının aklen erkeğin yarısı olduğunu, yani aklen eksik sayıldığını (yarım akıllı, yani ‘zekaca geri' sayıldığını) gösterir. Bu durum hem kadınlara dönük cins ırkçısı bir aşağılamadır (bu yüzden ahlak dışıdır da) hem de bilimsel olarak yanlıştır. Bu durumu nasıl kabul edebiliyorsunuz?

7- Kendi dininizin ayetlerini yorumluyorsunuz, hem de çok esnek biçimde; peki, başka dinin kitabını nasıl eleştiriyorsunuz? Onlar da esnek yorumlarla kaçınca ne tepki veriyorsunuz? Başka dinlerin kitaplarını neden bu esneklikle okuyup o dinlere iman etme yoluna gitmediniz? Neden başka dinlerin kitabını ateist gibi okuyorsunuz da kendi kitabınız olunca iş değişiyor? Bu, ikiyüzlülük değil mi?

8- Dinde yorum olmaz. Kitabı okursun ve ne anlıyorsan odur. Aksi halde, doğru yorum içeren açıklama metniyle gelmeli veya kendisi bu açıklıkla yazılmalıydı. Pek çok yorum yapılabilir, biz hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Allah oraya, ‘’Yazdıklarımı yorum adı altında çarpıtmayın’’ yazsa siz sanki onu bile yorumlayacaksınız izlenimi veriyorsunuz bazen. Kuran’da kabul edemeyeceğiniz şeyler görüyorsanız neden dürüst ve mert bir şekilde dini bırakmak yerine onu yorum adı altında sakız gibi çekiştiriyorsunuz? 1400 sene önce de sizin yorumladığınız gibi mi yorumlanıyordu? Bir dinin kitabı okunur, aklına yatıyorsa kabul edersin, yatmıyorsa etmezsin. Ne yazıyorsa odur. Yorum adı altında ‘’Aslında bu kastediliyor’’ denirse, o zaman o kast edilen inanç, kitapta yazanı önceliyor demektir. Çünkü o inanca göre kitabı yorumluyorsun. Dolayısıyla inanç kitaptan kaynaklanmıyor. İyi de bir dine olan inanç, o dinin kitabından kaynaklanmıyorsa o halde nereden kaynaklanıyor? Kendi öznel düşüncelerini katmadan objektif olarak Kuran’ı okuyan birinin müslüman kalma ihtimalinin fazlasıyla düşeceğini düşünüyorum.

9- İnanırların, Allah’ın sürekli kendileriyle hemfikir olduğunu düşünmelerini nasıl açıklarsınız? Yorumlar hep bu türden. Kendi düşüncesinin aksine bir yorum yapanı görmedim. Herkes Tanrının kendisiyle hemfikir olduğunu düşünüyor. Diğer deyişle, bilinçsiz biçimde kendi fikrine Tanrısal dayanak uyduruyor. Aksi mümkün mü acaba? Tanrı sizin diğerlerini ikna etmek için kullandığınız bir maske mi? Öyle ya, bir şeyin şöyle veya böyle olması gerektiğini söylerseniz kimse sizi dinlemeyebilir ama Tanrının da böyle söylediğini iddia ederseniz çok daha fazla dikkate alınabilirsiniz.

10- Afrika’nın köyünde doğan bir yerlinin İslam’dan haberi bile yok. Bu kişinin sınavı nedir? Boşuna mı yaratıldı? Sizin sınavınız olurken o bir tür figüran görevi mi gördü? Bu çok bencilce bir yaklaşım değil mi? (Lütfen buna cevap olarak kimse kalkıp da bu kişinin bilmediği için sorumlu olmadığı, cennete gideceği v.b. yanıtlar vermesin zira başka bir şey soruyorum, soruyu baştan okuyunuz)

11- Ben kendi inançlarımı yeni veriler ışığında gözden geçirebilirim, siz bunu yapabilir misiniz? Yoksa yeni verileri de inancınıza göre yorumlamaya mı kalkarsınız? Bana biraz ikincisi gibi geldi. O halde ben neden sizinle konuşarak vakit öldüreyim? Size Kuran’dan açıkça yanlış veya vicdana aykırı bir ayet göstersem onunla gerçekten yüzleşip dininizi bırakabilir misiniz? Yoksa ‘’aslında orada mecaz yapılıyor’’ v.b. mazeretlerle yine bildiğinizi mi okursunuz?

12- Ahlak diyorsunuz. Bu konuya bir bakalım;
a) Ödül-ceza olmadan ahlaklı olunamaz mı? Cennette hurilerle beraber olabilmek için, bunu vaat eden bir güce boyun eğip tapmak ahlaklı bir davranış mıdır? Kötü birini cehennemde sonsuzca yakınca en büyük kötü sen olmaz mısın artık? Yoksa Tanrı, yaptığı tüm kötülük ve zulümlerden bağımsız olarak mı iyi sayılıyor?
b) Ödül-ceza’yı sadece Tanrı mı veriyor ki ahlak için Tanrıyı şart koşuyorsunuz? Norveç ateist çoğunluklu bir toplum ve İslam ülkelerinden çok daha insancıl bir yaşam var. Bu bir tesadüf mü? Uygulamada ateistler daha ahlaklı ise ahlaka tanrısal-‘rasyonel’ bir sebep bulmamanın ne sakıncası var?
c) Ahlakı mutlaklaştırmak onun içini boşaltmaktır. Tüm durumlar ve zamanlar için geçerli ahlak yasaları olmaz. Var sayılırsa da çok sınırlı olacaktır. Zaman, mekan ve koşullar göz önünde bulundurulmak zorundadır. O halde mutlak ahlak yoktur. 1400 sene öncesinin kuralını bugün uygulatmaya kalkmak çoğu insan için ahlaksızca olacaktır.
d) Tanrı ne kadar ahlaki emirler veriyor, bu da tartışma konusudur. İbrahim’e oğlunu kesmesi emri ahlaksal mıdır mesela? Kadınlara örtünme emri veya?
e) Ahlak öznel tercihlerle ortaya çıkmaz, nesnelliğin, tarihselliğin, toplumların durumunun sonucudur. Bir arada yaşamak için uyulması gereken sosyal kurallardır. Bizim ya da göklerde varsaydığımız birinin paşa gönlünce belirlenmez. Toplumlar değiştikçe bu kurallar da değişir. Dinler de değişen yaşam koşullarına kendilerini uydurarak ayakta kalır. Mutlak ahlak yoktur. Hatta mutlak ahlak görüşü, bu değişimin önünde engel olmuş ve dindarların pek çok tarihsel dönemeçte en gerici, en statükocu tutumu takınmalarına yol açmıştır. Zaten önemli olan sevgidir. Sevgisiz bir ahlakın beş paralık değeri yoktur. Buna karşın sevgi dolu insanlar zaten iyidirler. Ahlakı mutlaklaştırıp yasalaştırmak ise çoğu kez zalimlerin dayanağı olmuştur. Dinleri Tanrı gönderdi diyorsunuz, peki yaşananlara bir bakın; Tanrı başarısız olmamış mıdır, dinlerin sebep olduğu acılara bir bakın. Tanrı ne yazık ki sevgiyle değil Yasayla ilgilidir. İslam’ın Tanrısı sevgisizdir, zaten sıfatları arasında da sevgi yoktur. Dar-ül harp olarak gördüğü yerlerde her türlü hileyi yapmayı onaylayan bir ahlak olur mu? Köle ve cariyeler üzerinde yükselen bir ahlak olur mu? Cinsiyetçi bir ahlak olur mu? Kadın vaat eden (huri) ahlak olur mu? Tehdit eden (cehennem) ahlak olur mu? Ahlak adı altında ahlaksızlığı kutsuyor olmayasınız sakın?
f) Ahlakı doğaya dayandırmak da bir seçenektir. İnsanın hayatta kalma, üreme, kendini gerçekleştirme, sevinci kovalama, toplumsallaşma v.b. doğal yönelimleri olduğu varsayılabilir ve bir ahlak sistemi bunlara dayandırılabilir. Keza ideolojiler de insana ahlaki değerler sunarlar. Örneğin, sosyalistlerin bir ahlakı vardır. Temellerini özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealleri oluşturur. Pek çok militan bu değerler için yaşamakta ve ölmekte sakınca görmemiştir. Üstelik bence bu değerler dinin ahlaksal değerlerinden çok daha yararlı ve gelişkindir.

13-  Evrende bulunduğunu söylediğiniz ‘hassas denge’ tasarım göstergesi değildir. Eğer böyle olsa fizikçilerde ateizm oranı bu kadar yüksek olmazdı. Bu dengeye gelene dek belki bir milyon başarısız deneme oldu, biliyor muyuz? Hayır. Çünkü başarısız denemeleri görmüyoruz. Bu evren başarısız olup bir başkası oluşsaydı, bu sefer oradaki canlılar biz gibi bu konuları tartışacaktı. Evrenin içinde varlıklar eş zamanlı çıkmamıştır. Hareket sonucu doğal yolla oluşmuştur. Hareketli yapıların tasarlandığını söylemek ne kadar doğru olur ayrı bir tartışma konusu zaten. Çünkü içinde hareket var. Tasarladın diyelim, zamanla hareket etti, e peki ne oldu tasarım? Değişti gitti! Öte yandan, evrenin bize bir tasarımcı gösterdiği iddiası bu tasarımcının ezeli olduğunu göstermez, onun da bir tasarımcısı olabilir.

Her şey tasarım ürünüyse Tanrının acı dolu dünyayı bilerek böyle kurguladığı sonucu çıkar ve Tanrı dünyada olan her tür kötülüğün sebebi olur. Keza eğer evrene bakınca tasarımcı açıkça anlaşılıyorsa o halde Tanrı neden kötülükler karşısında gizlenme ihtiyacı duyar? Nasılsa varlığı belli imiş! Tanrı neden en büyük kötülüğün karşımızdakine tokat atmak olduğu bir düzenek kurup bizi orada sınav yapmamıştır? Neden en azından çocukları korumuyor? İçinde çocuk tecavüzlerinin, katliamların olduğu bir düzenek kurup orada sınav yapmak biraz sadistçe değil mi? Örneğin, Testere diye bir film vardı. O filmde de insanlara ders vermek isteyen biri onları kaçırıp içinde işkence ve ölüm de barındıran yerlere kapatıyor ve ne yapacaklarını seyredip onları test ediyordu. Testi geçenler de oluyordu, feci şekilde can verenler de. Adam aslında Tanrı’yı oynuyordu. Ve bizler hür bir zihinle filmi izlediğimizde söz konusu adamın bir psikopat olduğunu tereddüt etmeden söyledik! Tanrı hakkında da aklı hür bırakmak, gerçeklere ulaşmak için faydalı olur. Son olarak, öldürülen bir çocuğun sınavı nedir acaba? Daha o yaşta, bir şey öğrenemeden ve olgunlaşamadan göçüp gitmenin bir sınav olduğu nasıl iddia edilebilir?

14- Evren nasıl oluştu, insan nasıl oluştu v.b. soruların biricik geçerli yanıtı ‘bilmiyorum’dur. Ateistler bu geçerli yanıtı verir, bu yüzden haklıdırlar. Ateistler bu sorulara açıklama getirmek zorunda değildirler. Bu sorulara dinlerin verdiği yanıtları inandırıcı bulmamak ateist olmak için kafidir. Bilmiyorum derler ve herhangi bir şeye inanmazlar. Ama dindarlar nedense bilmediğini kabul edemiyor ve spekülatif bir şeylere iman etme yoluna gidiyorlar. İş bu kadarla sınırlı kalsa hoş görülebilir ama hayatı bu inanca göre düzenleyip inanmayanlara nefret kusmaya, onların yanacağını söylemeye, ahlaksızlık itham etmeye v.b. başlayınca işin rengi değişiyor ve din yanlış olmayı aşıp zararlı da oluyor. İnanmayanların kibir gereği inkar ettiklerini söylüyorlar. Oysa kendileri, bilmiyorum yanıtı onları boşlukta hissettirdiği için, bilinmezliği kabul edemeyecek denli ürkek ve toy oldukları ve ölümden deli gibi korktukları için inanmaya ihtiyaç duyuyor olabilirler. Ama hayatta kalma arzusu her canlıda, bir böcekte bile vardır. Böyle bir ihtiyacımız olması, bu ihtiyacın karşılanacağını göstermiyor. Böceklerin cenneti var mı?

15- Ben demokrat, çoğulcu, düşünce ve ifade hürriyetlerine değer verdiğini söyleyen v.b. dindarlar görünce çok şaşırıyorum çünkü bu tanımlar ile cehennem inancı çelişiyor. Bir yandan bana selam verip beri yandan sırf seninle aynı inançta olmadığım için sonsuza dek cehennem adlı bir yerde işkence görmeyi hak ettiğimi söylemen felaket bir çelişki. Üstelik benden nefret etmiş oluyorsun. Oysa ben bu kadar şiddetli bir nefreti hak edecek hiçbir şey yapmadım sana. Bak, din sana hoşgörü yerine nefret aşılıyor. Çünkü senden, benim sonsuza dek işkence görmemi onaylamanı istiyor ve sen de onaylıyorsun. Dünyadayken insanları düşünceleri yüzünden hapse atan veya çalışma kamplarına gönderen despotlara demokratlık adına karşı dur ama başka bir dünyada aynı insanların düşünceleri yüzünden sonsuza dek eziyet görmelerini sağlayacak bir başka despota tapın! Bu bir çelişki değil mi? Kendi cennetinizi benim cehennemim üzerine mi kuracaksınız? Bu nasıl bir fikir? Başkalarının acıları üzerine mutluluk kurabilen insanlar mısınız siz? Başkaları cehennemde cayır cayır yanarken sen hurilerle mi eğleneceksin? Başkalarını haraca bağlayıp sen hakim millet olarak sefa mı süreceksin? Bu durum vicdanını rahatsız etmiyor mu? O hurilere ne demeli? Huri dediğiniz nedir? Sunulmuş, ‘tavlamak’ için çaba gerektirmeyen, sadece senin isteklerine dönük, iradesiz kadın. Bir tür köle yani. Her şey bunu elde edebilmek için mi? Kendi cennetini onun cehennemi üzerine kuruyor ve bunu onaylıyorsun. O kadar ibadetler, belki yardımlar, iyilikler, belki üstüne bomba bağlayıp patlatmalar v.b. hep ne için? İki tane tomurcuk memeli ceylan gözlü için öyle mi? Şimdi siz hakikaten iyi insanlar mısınız? Şimdi bunun adı ahlak mı?

16- Din ne yazık ki insanları normalde asla onaylamayacakları şeyleri onaylar hale getirebiliyor. En büyük zararı bence budur. Normalde kimse çocuk yaşta evliliği, çok eşliliği, tesettürü, savaşı, köle ve cariye alımını, cehennem işkencesini, kadın vaatlerini v.b. onaylamaz ve savunmaz ama din insanı bu hale getiriyor. Onaylar, savunur, savunmak için kırk takla atar, mazeret sıralar bir hale getiriyor. Dinin inananlarını getirdiği hal beni çok rahatsız ediyor ve bu yüzden beni dinine davet eden insanlardan da rahatsız oluyorum.

17- Tanrının zaman üstü olduğunu söylemek saçmalıktır. Tanrı bir varlıktır ve her varlığın var olduğu anlar sıralanabilir. Varlık varsa zaman da vardır. Zamanın kendisi bir varlık değildir, soyutlamadır. Tanrının zamana dahil olmaması için var olmaması lazımdır.

18- Bir tasarımcının var olması için evvela tasarımcının zihninde tasarlayacağı şeylerin bilgisi olması lazımdır. Şey olmadan bilgisi olamaz. Önce söz konusu şey olacak, sonra onun bilgisi olacak. Bu yüzden tasarımcı iddiası akıl dışıdır. Akıl bize der ki önce bilginin nesnesi olacak, sonra bu nesnenin bilgisi olacak ki akıl bu bilgiyle düşünebilsin, düşünme-tasarım en son gelir. Malzeme yokken düşünemeyiz. Düşüneceğimiz veriler de bize dışarıdan gelir. Aksini gösteren hiçbir kanıt yoktur ve bu yöndeki bir iddia tümüyle akıl ve bilim dışıdır. Dinin en temel iddiası akıl dışı zaten, yani daha baştan çuvallıyor.

19- İslam’ın insanı araştırmaya, sorgulamaya ittiğini söyleyenler var. Oysa tam aksi! İslam’da iman sorgusuz sualsiz itattir. Soru sormaya bile izin yoktur. Sadece kör iman vardır. Bakınız:
“(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara Suresi, ayet 108)
“Andolsun ki, biz bu Kur’an’da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat, tartışmaya en çok düşkün, varlık insan olmuştur (insanın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)… “ (Kehf Suresi, ayet 54-56)
‘’Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı? dedi. (Hızır) Dedi ki: Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin? Musa: İnşaallah, dedi, sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem. (O kul dedi:) Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!’’ (Kehf 65-70)

20- Doğada insan yapımı, yani tasarımlanmış bir şeyin tasarımlandığını nasıl anlarız? Onları diğer doğal, tasarımsız şeylerle karşılaştırarak farklarını anlarız. Çünkü doğa tasarımsızdır. Eğer tasarımlı olsaydı, biz bu tasarımlı şeyi (örneğin çöldeki bir çiviyi) diğer şeylerden ayıramazdık ve onun tasarımlı olduğunu anlayamazdık. Doğada tasarım yoktur. Ortaya çıkan yapılar gibi dağılıp giden yapılar da vardır. Örneğin, yere boya döküldü diyelim. Bu bir tasarım mıdır? Eğer evren, yani her şey tasarımlı ise bunun da tasarım olması lazım ama olmadığını biliyoruz. Dindarlar her şeyin tasarım ürünü olduğunu söylüyor. Bunun ne demek olduğunu sanırım anlamıyorlar. Her şey tasarım ürünü ise tasarımsız hiçbir şey yoktur. Tasarımsız hiçbir şey yok ve her şey tasarım ürünü ise bu durumda biz tasarımlı olan ve olmayan ayrımı yapamayız (zira tasarımsız bir şey yok), dolayısıyla eldekinin tasarımlı olduğunu da anlayamayız. Çünkü tasarımlı olanı ancak tasarımsız olanı bilirsek ve onunla zihnimizde karşılaştırırsak ayırt edebilir ve anlayabiliriz. Her şey tasarımlı ise biz tasarımlı olanı ayırt edemeyiz, çünkü tasarımsız diye bir şey yok, haliyle böyle bir kavram da olmazdı. Bu kavram (‘tasarımsız’) var olduğuna göre demek ki tasarımsız şeyler var. Her şey tasarımlı ama biz tasarımlıyı tasarımsız olandan ayırt edemiyoruz. O halde her şeyin tasarımlı olduğunu iddia etmek nasıl mümkün olabiliyor? Her şey tasarımlıdır iddiası oksimorondurİyiyi anlamak için nasıl ki kötü gerekiyorsa, tasarımı anlamak ve fark etmek (dolayısıyla her şey tasarlanmıştır iddiasını dile getirebilmek) için de tasarımsız şeyleri bilmek gerekir. Ama her şey tasarımlı ise bunu bilemeyiz, zira tasarımsız şey yoktur. Kısacası, ‘her şey tasarımlıdır, evreni ve her şeyi Yaradan tasarlamıştır’ iddiası bir oksimorondur ve saçmalıktır.

21- Evet, eskinin filozofları sonsuz evren fikrini benimsedi çünkü bilimciydiler, eldeki verilere göre düşünüyorlardı. Din adamları gibi bilgileri göz ardı edip imana dayalı bol keseden sallamıyorlardı. Filozoflar, veriler bugün başka olduğu için başka türlü düşünüyorlar. Yani din adamlarının –dinin yapısı gereği- asla yapamayacağı bir şey yapıp fikirlerini güncelliyor, geliştiriyor, eleştiriyor ve düzeltebiliyorlar. Bu durum ateizmi geçersizlemiyor. Aksine, bu durum ateizmin en güçlü yanlarından biridir. Evrenin bir nedeni olabilir ama bu neden zorunlu olarak Tanrıdır fikri dayanaksızdır. Öte yandan, evrenin başlangıcı olduğunun bilinmesi yenidir ve bu öğrenilene dek evren sonsuzdur fikri kabul görüyordu. Ama din adamları bunu kabul etmiyordu. Bugün bilimi istismar edip arkanızı yaslıyorsunuz, bu durum dün bilimi reddettiğinizi kabul ettiğiniz anlamına mı geliyor? Bilimi reddedebiliyorsanız kör imanlı olduğunuzu da kabul eder misiniz? Yani bilim yarın sonsuz evren fikrine geri dönse sizin imanınızda bir değişim olur mu? Hiç sanmıyorum, çünkü dün olmamıştı. Siz bilimi sadece sizin kör imanınızı onayladığı sürece kabul ediyorsunuz. Ondan sadece işinize geleni alıyorsunuz. Sizce bu ahlaki bir tutum mu?

22- Ahlaktan ve vicdandan bahsediyoruz, siz bunlar için din gerektiğini söylüyorsunuz ama fazla tartışmaya gerek yok aslında. Durumumuza bakın! Ben burada yazarken acaba tehdit edilir miyim, acaba dinci bir gazete tarafından hedef gösterilir miyim, acaba işsiz mi kalırım, acaba arkadaşlarım bana mesafe koyar mı, acaba öldürülür müyüm diye endişeleniyorum. Çünkü ‘ahlaklı’ dindarlar bunları geçmişte yaptılar, şimdi de yapabilirler. Sizin ise böyle bir endişeniz yok. Çünkü ateistler böyle şeyler yapmadı ve yapmaz. Vicdan konusunu konuşurken, yüzyıllarca ateistlere kitap ehli bir din seçmesi için üç gün süre verip süre bitince kelle aldığınızı, insanları sırf inançsız diye öldüren tarafın siz olduğunu unutmayınız. Bir yandan bunları yapan sizsiniz ama bir yandan da vicdanı dinle ilişkilendirip, zulmettiğiniz insanları vicdansızlıkla suçluyorsunuz ve benim içimde volkanlar patlıyor! Ben bugün bile fikirlerimi söylediğim için, sırf bu yüzden insanların benden nefret edebileceğinden korkarak yaşıyorum. İslam işte bu psikolojik ‘baskı’ sayesinde yıllar yılı eleştiriden azade biçimde kaldı ve bu yüzden hala çok dindar bir toplumuz. Zira Müslümanlara, aykırı fikir sahibi olanı yok etmek, fikre yanıt üretmekten hep daha kolay ve cazip geldi. İslam ne yazık ki hiç hak etmediğimiz halde bizlerin vicdanına şüpheyle yaklaşılmasını sağlıyor. Ve İslam’a iman gördüğüm kadarıyla Allah’a, ahirete, meleklere v.b. inanmaktan ibaret değil; durum ne olursa olsun Müslümanların hep haklı, mağdur ve mazlum olduğuna da iman ediliyor. Tam da bu yüzden kendi zulümlerini görmüyor, özeleştiri verip bir şeyleri düzeltemiyorlar.

23- Eldeki en eski Kuran metni Muhammed zamanından 200 yıl sonraya (8.yy.) dayanıyor diye biliyorum. Bu 200 yılda değişmemiş olma, iktidar işleyişinden etkilenmeme, kişisel yorumlardan uzak kalma, efsane ve söylentilerden korunma, yeni ekonomik gerekçelere göre değişmeme v.b. şansı var mı? Muhammed zamanındaki Kuran ile 200 yıl sonraki Kuran’ın uyuştuğunu test edebilme şansımız var mı? Üstelik Kuran kitaplaştırılırken ayet toplama işinde iki şahit bulanın ‘’Bunu peygamberden duyduk’’ deyip geldiğini, bu şekilde kitaplaştığını da biliyoruz. İşin daha ilginci, Muhammed zamanında o dönemde kuvvetli bir İslam devleti ve yeni bir din çıktığına ilişkin o dönemden kalma bir tarihsel kayıt yok. Dönemin Arabistan’ında o devirden gelen sikkelerde haç işaretleri var! O devirde Çin’e kadar misyoner yollayan Hıristiyanlardan Arabistan’da bulunanların yazılarında da İslam’dan veya Muhammed’den bahsedilmiyor.  Kuran’da yaşadıkları ve birer elçi oldukları söylenen Musa ve İsa’nın, gerçekten yaşadıkları da çok şüphelidir. İsa’nın yaşadığına dair kayıt yok. Musa’nın bebekken sepete konma hikayesi de daha önceki bir –sanırım Babil- kralının hikayesinin aynı! Dahası, Nuh tufanı da Sümerlerden (ç)alıntı.

24- Kendi oyuncağını alıp yere çalan bir çocuk veya çarptığı arabasına kızan bir adam ne kadar mantıklı bir iş yapıyorsa kendi yarattığına öfke kusan, onu sonsuzca yakan bir Tanrı da ancak o kadar mantıklı bir iş yapıyor olmayacak mı? Yakmak ve eziyet etmek artık neyi değiştirir? Neden basitçe yok etmez veya düzeltmeye çalışmaz da sonsuzca eziyet eder? Bu tutum mantıken, ahlaken, vicdanen nereye düşer? İşkence etmek kötü ve ahlaksızca değil midir? Tanrı ahlaken bizim gerimizde midir? İşkence ederek kendini sevdirebileceğini düşünmesi mantıklı mıdır? Tanrının derdi itaat değil de sevgi v.b. olsa işkence eder miydi? Tehdit üzerine ahlak kurulur mu? Tanrının karakter yapısı despot bir kralı veya bir diktatörü andırmıyor mu?

25- Bugün yaygın dinler despotik imparatorlukların desteğini alıp bu desteği alamayan, hatta iyi bir tutum alıp despotizme karşı duran inançları yok ederek bugünlere geldi ve bu kadar yayıldı. Peki ama esas o despotik devletlere karşı duran, o yok edilmiş inançların kabul edilmesi ve savunulması gerekmez miydi, çünkü esas ahlaka ve vicdana uygun doğru tutumu onlar almamış mıdır? Biz şu an sadece eskinin despotlarının desteğini alabilen egemen ve en acımasız dinlerin arasında yaşamıyor muyuz ve doğruyu sadece bunlar içinde arayarak kendimizi sınırlamıyor muyuz?

26- Eğer Tanrı her şeyi biliyorsa ve bilgisinde eksik veya yanlış olmayacak denli mükemmel bir varlık ise kendi bildiğini değiştiremez demektir. Zira bilgi mükemmelse değişmeyecektir. Bu durumda Tanrı başlangıçtaki bilgisince her şeyi harekete geçirmiş ve bunu değiştiremeyeceği için de bu bilginin tutsağı olmuş demektir.  Her şeyi bilen ve hata yapmaz olan, kendiyle çelişemeyecek bir varlık kendi bilgisinin kölesi olur. Bu durum Tanrının dahi hür iradesini ortadan kaldırır. Dua etmek, gündelik küçük isteklerin için Tanrıdan koca planını değiştirmesini istemektir ve saçmadır örneğin. Zaten Tanrının hür iradesi olmayıp otomatik çalıştığını meteorolojik olayları birkaç gün önceden bilebilmemiz göstermiyor mu? Öte yandan, eğer Tanrı her şeyi biliyorsa bizi sınav yaptığında bizim bu sınavda ne yapacağımızı ve ne sonuç alacağımızı da zaten baştan beri biliyor demektir. O halde bizi neden sınav yapıyor? Bildiğini mi tekrar ediyor?

27- Niye çok eşlilik var? Kocası ölen kadınlara yardım etmenin başka yolu yok muydu? İlla nikahına alıp aynı yatağa mı girmen gerekiyor? Niye cariyelik var? Muhammed madem köleliği kaldırmak istiyordu neden savaşlarda köle ve cariye alımını kaldırmadı, kendi de yenilerini almaya devam etti? Cariye, savaş esiri değil midir? Savaştığın düşmanın karısına, kızına, kız kardeşine el uzatmak yakışır mı? O kadın senden nefret edecektir, aynı yatağa nasıl gireceksin? Cariyeye tecavüz meşru mu yoksa? Peygamber de –hadi tecavüz demeyelim, mümin dostlar üzülmesin- savaş esiri kadınlarla –onların kocalarını, kardeşlerini, oğullarını öldürttükten sonra- ‘zorla ilişkiye’ girmiş midir?
Örneğin şu ayetten savaş esiri olan kadınlar evli bile olsa onlara zorla sahip olunabileceği yazıyor açık açık;
''Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikahlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır.'' (Nisa Suresi, ayet 24)

28- İslam’ı gaza, yağma, ganimet üçlüsü ve egemen olunan yerde millet-i hakime düzeni kurmaktan ayrı düşünebilir miyiz? İslam sömürgeciliği içinde barındırmıyor mu? Neden farklı inançlara, onların kendisine davranmasını istemeyeceği şekilde davranıyor? Bu durum İslam’ın yayılma stratejisini de çok olumsuz etkilemedi mi? Yani Müslümanların kendilerinden farklı olanlara agresif ve nefret dolu olmalarının altında, yayılmak için gönülleri kazanmak yerine fethedip hakim olmak ve baskıyla, sömürerek inancını benimsetmeye çalışmak yatmıyor mu? Sahi, neden böyle bir ikiyüzlülük var? Örneğin, Avrupa’daki Müslümanlar orada kendilerine sahip çıkan sol partileri destekleyip aşırı sağdan korkuyorlar ama sonra ülkelerine dönünce gidip en sağ partileri desteklemeye başlıyorlar. Başka örnekler de verebilirim. Demek istediğim şu, İslam’da insanı buna yönelten, yani gücü ele geçirene dek barışçıl duran ama gücü ele geçirince baskıcılaşan, despotikleşen bir tarz var. Bunu Kuran’da da görüyoruz. Mekke ayetleri ile Medine ayetleri farklı. ‘Senin dinin sana benimki bana’ noktasından ‘kafirleri bulduğunuz yerde öldürün, din Allah’ın olana dek savaşın’ noktasına gelinmiş. Keza eş konusunda da böyle. Bildiğim kadarıyla Hatice hayattayken –Muhammed onun servetiyle yaşamasından olsa gerek- cinsiyetçi bir söylem yok ama daha sonra hem çok eşlilik hem de cinsiyetçi ayetler başlıyor. Sizce tüm bunlar ahlaka uygun mu?

29- Yaratıcı bir Tanrı inancı mantıklı mı? Tanrı iyidir ama yarattığında iyi kadar kötü de var. İyi olan bir varlıktan kötü nasıl ortaya çıkmıştır? Burada kötülük derken ölümlülük ve eksikliği, geçiciliği de kast ettim. Ruhtan nasıl olur da madde çıkar? Bunun bir düşüş gibi düşünülmesi ve evrene bir yaratıcı atfedilecekse bile bunun ikincil bir varlık olduğunu düşünüp hakiki Tanrının maddeden münezzeh olduğunu düşünmek daha iyi ve mantıklı değil mi (Gnostisizmdeki gibi)?

30- Bilim kesin biçimde düşünme, mantık yürütme, karakter özellikleri, görme, algılama v.b.’nin maddesel bir organ olan beynin gereği olduğunu kanıtlamıştır. O halde ruha ne kalıyor? Beynin bir yerine dokunuyorsun adamın aklı gidiyor! Beynin bir yerine dokunuyorsun karakteri değişiyor. Çocuk küçükken beyninde bir rahatsızlık geçiriyor, akli dengesi bozuluyor. Allah da ruhtur diyorsunuz, onun da beyni ve omurilik sistemi mi var? Değilse nasıl düşünüyor? Allah konuşuyor diyorsunuz, ses telleri mi var? Yoksa nasıl konuşabilir? Dinin akla ve bilime uygun olduğunu söyleyip de beri yandan bu iddialarda bulunmak tutarsızlık değil midir? Bilim ise açık biçimde beyin olmadan düşünülemeyeceğini ve ses telleri olmadan konuşulamayacağını söylüyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın kalbi atıyor, hala canlı, peki ya ruhu? Ruh gitmiş midir orada mıdır? Eğer gitmişse, canlılık için ruh gerekmiyor demektir, insanın ruhu olduğunun kanıtı nedir? Yok eğer ruh da hala bedende ise karanlıklara gömülmüş bir ruhun kendine ne hayrı vardır? İçki içiyoruz, aklımız gidiyor. Maddesel bir sıvı, maddeden bağımsız olduğu ve madde beden ölünce de yaşadığı söylenen aklı nasıl olur da etkiler? Yok eğer ruh aklı içermiyorsa ruh nedir, boşluk mu? Hafıza kaybını nasıl açıklıyorsunuz peki? Allah ruha bilgisayar gibi bir süre için reset mi atıyor? Tüm bunlar bedenden ayrı bir ruhun var olmadığını açık biçimde kanıtlıyor. Tabi aklını işletenlere!

31- Allah’ın kainata aşkın olduğunu söylüyorsunuz. Kainata aşkın olmak ne demektir? Kainatın dışı veya üzeri mi var sizce? Yok eğer Tanrı her yerde ise tuvalette veya benim kalın bağırsağımın içinde de mi var? Her yerde ise ben de Allah olmuyor muyum? Kainattan evvelki ‘boşlukta’ Allah vardı diyorsunuz. Her yeri dolduran kainatla birlikte Allah nereye gitti? Yok eğer Allah kainata dönüştü ise o halde yaratım ve yaratıcıdan değil dönüşüm veya südurdan bahsetmeniz gerekmez miydi?

32- Diyelim ki kainatı yaratan bir tasarımcı var. Bu tasarımcıyı neye dayanarak kişileştiriyorsunuz? Yani bu varlık bambaşka bir formda olmalı, insan gibi düşünemeyiz, sonsuz bir varlık diyorsunuz çünkü. Bu varlığa bizim gibi düşünceler, duygular atfetmek, bizim gibi öfkelendiği, kızdığı, bağışladığı v.b. iddiasında bulunmak, sürekli bizi gözetleyip bize bir şeyler vaat ettiğini söylemek sizce mantıklı mı? Bunların dayanağı veya kanıtı nedir? Başka türlü sorayım: Hadi Tanrıya bir kişilik atfettiniz, insana benzettiğiniz; peki bu Tanrının nasıl bir kişiliği var? Bir Tanrı kendi adına savaşmamızı veya hayvan kurban etmemizi ister mi? Bir Tanrı hiç kendi yarattığını sonsuz bir kinle işkence ederek diri diri yakar mı? Bir Tanrı kendisine boyun eğdirmek için huri vaat eder, kitabında bu hurilerin memelerinden, gözlerinin güzelliğinden, bakire olmalarından v.b. ballandıra ballandıra bahseder mi? Neden bu Tanrının ödülü de cezası da emri de yasağı da hep bedene ve nefse dair? Neden kendisi de nefsani, benlik sahibi bir varlık? Neden benliği aşıp ruhu keşfetme yoluna falan gitmiyoruz da nefsani bir Tanrının nefsani ödülleri için çabalıyoruz? Acaba Tanrı sanarak bir tür şeytani varlığa yönelmiş olma ihtimaliniz var mı?

33- Tanrı neden Havva’yı Adem’den çıkarmıştır da onu da topraktan yapmamıştır? Neden ilk insan Adem’dir? Tek başına yaratıldıysa neden testisleri var? Neden ilk olarak kadını yaratıp erkeği ondan normal biçimde doğurtmadı? Adem’i çıkaran toprak da bir tür rahim olup anne mi sayılacak? İlk olanın erkek olup kadının ondan çıkması, yani kadının erkeğin parçası sayılması hayata erkeğin gözünden bakmayı gerektirmez mi (nitekim yaşanan bu oldu)? Havva Adem’den çıktıysa Adem Havva’nın babası olmuyor mu? Baba kız mı ilişkiye girmişler? Adem ve Havva’nın çocukları neden enseste zorlanmış? Neden başka insan çiftleri yaratmamış Tanrı? Tanrı neden kadını erkekten fiziken daha güçsüz yarattı? Erkek rahatça dövebilsin diye mi? Neden ‘kızlık zarı’ koydu? Erkek rahatça baskı kurabilsin diye mi? Neden acı çekerek doğurtuyor? Kadına eziyet olsun diye mi? Neden gebeliği ve emzirmeyi sadece kadın yapacak şekilde tasarlamış? Kadın eve kapansın ve erkeğe bağımlı olsun diye mi? Bunlar hep kadın için dezavantaj olmuş tarihte, Tanrı hakikaten de kadını erkek için mi yarattı? Bu fikri kadınlar nasıl kabul edebiliyor? Tasarımlandığımız iddia edilirse bizdeki her şeyin bir anlamı var demektir ve kadınları erkeklerden farklı ve dezavantajlı yaratan bir tasarımcının kadınları pek de sevdiği söylenemez.

34- Sadece siyah derililerin örtünmesine dönük bir emir olsa bu ırkçılık olurdu. Sadece bir cinsin örtünmesine dönük emir de cinsiyetçilik değil midir? Erkeğin fikrine ve zikrine hakim olması gerekirken neden kadına yüklenilmiş? Üstelik kadının böyle bir fıtratı yok. Aksine hür bırakıldığında dekolte ve kısa giyinenler erkekler değil kadınlar. Tanrı erkeğin fıtratını (yani varsayılan ve kabul edilen azgınlığını) göz önünde bulundurup kadınları tanınmayacak raddeye dek örtüyor da (yani kadını hayattan silip atmaktan çekinmiyor da) kadının kendi fıtratına ters şeyleri yapmasını neden istiyor? Tanrı neden kadınları bir tür mazoşist olmak zorunda bırakıyor? Neden erkeklere kadın gözüyle bakılıp emirler verilmiyor? Kadının arzuları yok mu, neden erkeğe diz ile göbek arasını kapamak kafi? Kuran’da Tanrı neden erkeğin kadından üstün olduğunu söylüyor? Neden kadının gerekirse dövülebileceğini ve ‘saliha kadınların’ kocalarına itaat etmesi gerektiğini söylüyor? Kadın (Nisa) suresinde bile Tanrı neden kadınları muhatap almıyor da erkeklere sesleniyor? Neden sadece erkekler imamlık ve elçilik yapabiliyor? Onurlu bir kadın bunca haksızlığı kabul edebilir mi? Birkaç örnek verelim;
''Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıklarıiçin erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size (erkeklere) itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.'' (Nisa:34)
''Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptir.'' (Bakara, 228)
''Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder.'' (Nisa, 11)
''Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun).'' (Bakara, 282)


35- İncilin tahrif edildiği hangi ayette yazıyor? Tahrif edilmiş olsa bile;
a) Eldeki İnciller İsa’nın yazdığı değil havarilerin yazdığı inciller zaten, tahrif edilse ne olacak ki? Gene ‘durum’ senin dininin dediği gibi değil!
b) Tahrif edilmemiş halini gösteremeden bu iddiayı yapmak mantıklı mı? Yani tahrif oldu diyorsan, buna kanıt olarak tahrif olmamış orijinalini de çıkarıp göstermen gerekir; aksi halde desteksiz sallamış olmaz mısın?
c) Madem tahrif edildi Muhammed neden İsa’dan hemen sonra değil de 500 sene sonra geldi?
d) Elde çok eski inciller var ve bugünkülerle aynı, bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Muhammed acaba İncili hiç okudu mu?  Kuran İsa’nın annesi Meryem ile Musa’nın zamanındaki İmran kızı Meryem’i bile birbirine karıştırıyor, buna ne buyrulur?

36- Kitaplar değişse de halklar Tanrının adını bilir ve unutmaz. Tek tek insanların aklından her gün tekrarladıkları Tanrının adını silmek olanaksızdır. Tahrifat varsa bile bu Tanrının adı durur, onun ismi altında tahrifat yapılır. Musevilik ve Hıristiyanlıkta Tanrının adı Yahova’dır, Allah sözcüğü hiçbir yerde geçmez. İslam ise bu iki dinin devamı olduğunu söylüyor ama Yahova adı hiçbir yerde geçmiyor, Tanrının adı için Allah diyor. Biri de çıkıp Zeus diyebilir mi? Tanrının adı önemli değil mi? Hangi Tanrıya tapındığını onun adı belirlemez mi? Ya ibadetlere ne demeli? Namaz, hac v.b. putperestlerde de yok muydu? Allah adı putperestlerin ay tanrısının adı değil miydi? Örneğin Muhammed’in putperest babasının adı Abdullah (Allah’ın Kulu). Muhammed, Arapların en büyük putu Allah’ı tutup diğer putları atmış ve eski pagan dinini revize etmiştir, bunun Musevilik ve Hıristiyanlıkla ilgisi ne? Namaz veya hac ibadetleri Musevilik ve Hıristiyanlıkta yoktur. O halde bu ibadetler şart değildir sonucu mu çıkıyor?

37- İsa’nın gelince kendisinin mesajının yanlış anlaşılacağını daha baştan söylediğini ve yerine Ahmed adında yeni bir elçinin geleceğini belirttiğini iddia ediyorsunuz. Başarısız olacağını baştan söylediğine göre İsa sırasını savmaya mı gelmiştir? Seçtiği 12 havarinin de onu yanlış anlaması sizce mümkün mü? İsa çok mu beceriksizdi? Eğer günahsız bir Tanrı Oğlu doğurmuyorsa o halde Meryem neden babasız doğum yapmıştır? İnsanların 9 ay önceye gidip bakma şansları mı vardı, Allah kime neyi kanıtlamak için hangi mantıkla böyle bir şey yaptı?

38- İnsan evvela cennetteydi ama günah işleyince dünyaya kovuldu diye inanıyorsunuz. Yani dünya bir ceza mekanıdır, kovulan yerdir. Eğer anne ve babamızın günahını paylaşarak günahlı doğmuyorsak neden cennette değil de onların günah işleyip sürüldüğü bu dünyada doğuyoruz?

39- İslam’ın kitap ehli dediği dinleri diğer dinlerden ayrıcalıklı tutmasının mantığı nedir? Yani puta tapmayı, İsa’nın Allah’ın Oğlu olduğunu söylemekten daha zararlı veya inanç olarak kötü yapan nedir? Benim gördüğüm, kitaplı dinleri yönetmek kolaydır. Kitapsız kitleleri ise yönetmekte zorlanırsın. İslam da esas olarak siyasal bir hareket olarak doğduğu için yönetebilmeyi gözetmiştir. Yoksa inanç bakımından birini diğerinden daha fena yapan bir durum mantıken yoktur. İslam’ı kabul etmedikten sonra Allah’ın yerine ha onu koymuşsun ha diğerini ne fark edecek?

40- Dinde sevginin yeri var mı? Örneğin ben Tanrının karakter yapısını doğru bulmuyorum ve onu sevmiyorum. Eğer ona inanırsam da onu sevmemeye devam edeceğim. Kendisini sevmezken benden ibadet etmemi v.b. bekleyebilir mi? Beklerse bu durum, beni ikiyüzlülüğe, yani ahlaksızca davranmaya itmek olmaz mı? Sevmediğim birine nasıl tapabilirim? Öte yandan, ben ne yaşarken ne de ölüm sonrası için Tanrıdan hiçbir şey beklemiyorum (sevdiklerimin iyiliğini ise herkesten dilemeye hazırım, o ayrı!). Bana ondan gelecek hayır bile gelmese daha iyidir. Durumum buyken onun benden bir şeyler beklemeye hakkı var mıdır? Ben tanrısız yaşayıp ölünce sonsuza dek yok olmaya tamam diyorum. Ondan da bunu istesem, desem ki ‘’Seni sevmiyorum ve istemiyorum, senden gelecek iyiliği de istemiyorum, senin vereceğin sonsuz yaşamı da istemiyorum, senin cennetine girmektense hayvanlar gibi yok olur giderim daha iyi’’ desem bana ne derdi? (Çünkü inansaydım böyle diyecektim). Yani ben ondan vazgeçsem o da beni bırakabilir mi? İsteğimi yerine getirip yok olmama izin mi verirdi, yoksa kendisini reddeden sevgilisini alıkoyup eziyet eden ‘takıntılı aşıklar’ gibi bana kafayı takar ve beni cehenneme atıp eziyet mi ederdi? Peki, bana işkence ettiğinde onu sevmeye başlar mıydım sizce? Peki, öldükten sonra onsuz bir sonsuz yaşam neden vermiyor? Ya benimsin ya kara toprağın mantığı psikolojisi bozuk kişilerin mantığı değil midir?

41- Allah’ın güvenilir olduğundan nasıl emin olabiliriz? Aslında tek olmama veya çok güçlü olmama olasılığı yok mu? Veya bize vaat ettiklerinden cayma olasılığı yok mu? Ona nasıl güvenebiliriz? Eğer iki Tanrı olsa, biri caydığında diğerine güvenebilirdik veya biri için diğerinden bilgi alabilirdik. Ama tek Tanrı varsa kendi hakkında söylediklerine bile güvenemeyiz. ‘’Ben doğru sözlüyüm’’ dese örneğin, şahidi var mı? Yine kendinden başka şahidi olmayacak. Belki o bir tür cindi ve bizi yanıltmak için kendini Tanrı diye tanıttı, olamaz mı? Allah’ın tuzak kurabildiğini de biliyoruz üstelik. Bakınız: ''Allah tuzak kuranların en iyisidir.'' (Enfal/30) Acaba bize de kurmuş olabilir mi, nasıl güveneceğiz? Baş meleği isyan edip şeytan olmuş, ilk yarattığı insanlar onu bırakıp şeytana uymuş. En yakınındakileri bile ikna edememiş. Nasıl güveneceğim ben bu varlığa? Hele ki ilk insanın ve baş meleğinin onu gördükleri, onun gücünü v.b. bildikleri halde isyan etmeleri nasıl olabilir? Acaba şeytan onun pek de güçlü olmadığını mı düşünüyordu? Çünkü şeytanın çok kurnaz ve bencil bir varlık olduğu söyleniyor. Şeytan Allah’ı biliyor. Aynı zamanda, Allah’ın müthiş güçlü olduğu ve şeytanın kazanma şansı olmadığı da söyleniyor. Bu bilgiler ışığında düşünürsek bir sorun var! Kendini bu kadar düşünen bencil bir varlığın, kendi çıkarı için yalakalık yapmak ve durumu idare etmek varken sonunun kesin bir yenilgi ve cehennem olduğunu bile bile isyan etmesi tutarsızdır. Ya şeytan Allah’ın söylediği kadar güçlü olmadığını biliyor ve onu yenme şansı olduğunu düşünüyordu ya da sonunun kesin yenilgi olduğunu bildiği halde isyan edecek denli kendi doğrusuna sahip çıkan, düşüncesi için kendini feda etmekten çekinmeyen, onurlu ve yüce bir varlıktı. Bu hikayeden ancak bu iki ihtimal çıkabilir; dinin söylediği ise mantıksız görünüyor.

43- Ben sadece sevgiyle yaşayan, iyi işler yapan, vicdanlı (ve inançsız) bir insan olmaya devam etsem sonum dininize göre ne olur? Şimdi desem ki, ‘Tanrının beni kazanması gerekiyor, benim onu değil. Zira böyle bir Tanrıya inansam ve hatta beni cennetine davet etse bile girmem. Tanrı böyle olduktan sonra şeytanla yoldaş olup yanarım, benim için onurdur!’ desem, ne cevap verirdiniz? Ama Tanrı’nın bende uyandırdığı duygu bu, ne yapayım?

44- Kadın mirastan erkeğin yarısı kadar pay alıyor ama zina ederse erkekle aynı cezayı alıyor. Ödülü yarı yarıya ama cezayı tam veren bir anlayış sizce adil midir?

Fırat Bayram

http://blog.radikal.com.tr/din/insani-ateist-yapan-sorular-36790