18 Kasım 2010

İçerik ve Biçim Olarak Kur'anın Özellikleri


Gerek Kur' an gerekse de İslam yorumculan Kur'an'ın insan ürünü olmayıp Allah tarafından indirilmiş ve olağanüstü bir kitap olduğu iddiasındadırlar. Peki ama gerçekten de öyle midir?

Cennet cehennem kaygılarından sıynlıp, diğer başka kitapları inceler gibi nesnel bir sorgulamaya girdiğimizde, Kur'an' ın, gerek yazım tekniği gerek içerik olarak çok geri bir eser olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Bunun böyle olması onun yazılı kültürün değil, sözel kültürün ürünü olmasının da kaçınılmaz sonucudur. Karşımızda iç kurgusuyla iç tutarlığa ve yazım tekniğine sahip, sözcüğün gerçek anlamında bir kitap değil, bir anlatılar toplamı bulunmaktadır.

Birkaç kitap okuma pratiği olmuş ve asgari anlamda sorgulama yeteneği oluşmuş her kişinin, Kur'an'ı herhangi bir kitabı okur gibi sorgulayarak okuması halinde, cennet cehennem kaygılarıyla kendine açıklamaktan çekinse bile, büyük bir düş kırıklığına uğrayacağı kuşkusuzdur. Çünkü Kur' an' ın önceden yazılmış insan ürünü çoğu kitaptan daha yüzeysel, plan ve programdan tümüyle yoksun, tekrarlarla dolu ve yığınla kopuk kopuk söylencelerden başka ticaret, kadın-erkek ilişkileri, kölelik, cezalar ve Muhammed'in karşılaştığı olaylara ilişkin yorumlardan ibaret olduğunu göreceklerdir.

Onda eşitlik, kardeşlik, özgürlük temelinde bir dünya cennetinin kuramsal çerçevesini, hatta yüksek ahlaki ölçütler ve insan sevgisinin öğelerini arayanlar da bunları göremeyeceklerdir. Bu çerçevede her Müslüman' ın Kur' an ' ı okumasını, Onun ancak Kur' an alimlerinin yorumuyla anlaşılabileceği yollu gizemsel önkoşullanınalardan kendilerini kurtararak, kendi başlarına okumalarını özellikle öneriyoruz.

Kaldı ki Kur'an'ın bizzat kendisi, "kul" ile Allah arasına birilerinin girmesinden yana olmayan bir kavrayışa ve önermeye sahiptir. Bundan dolayı da basitlik ve anlaşılabilirliğini özellikle vurgular:

Şuara-195'te, Muhammed, "uyancılardan olabilsin diye" Kur'an'ın "apaçık bir dille" indirildiği; Zuhruf-2-3 'te daha açık olarak, "apaçık Kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz O'nun düşünüp anlayasınız diye" indirildiği; Fussilet-44'te, Kur'an ayetlerinin uzun açıklamalı olmadığı; Yusuf-12'de Kur'an'ın, herkesçe "okunup anlaşılması için" indirildiği; Duhan-58 'de, herkese "öğüt alsınlar diye indirerek kolaylaştınldığı" söylenir.

Dolayısıyla herkes, kavrama yeteneğine tam bir güvenle ve softaların, "O'nun ortalama insan tarafından doğru kavranamayacağı, dolayısıyla kendilerince yorumlanmasının zorunlu olduğu" yollu demagojilere prim vermeden okumalıdırlar. Kur'an, önkoşullanmadan uzak, sorgulanarak okunursa kendi niteliğini net olarak ortaya koyan, kendine ilişkin önsel hayalleri yine kendisi yıkan bir nitelik sergilemektedir çünkü.

Kur'an'ın hemen hemen yarısından çoğunu kapsayan ve Tevrat kaynaklı olan peygamber masalları Kur'an'ın niteliği açısından oldukça tayin edicidirler. Yusuf masalı hariç hiçbiri derli toplu bir anlatıma bile sahip olmayıp, her biri pek çok surede bölük pörçük ve her seferinde ve hatta aynı sure içinde bile çelişkilerle dolu olarak anlatılmışlardır (8. Bölüm 'de göreceğiz).

Bir yazar değil, bir anlatıcı olduğu için, Muhammed'in kronoloji diye bir kaygısı hiç olmamıştır. Anlatılardaki sistematik sorunu bu içerik ve karmaşa içinde ortadan kalkmıştır; olaylar ve isimlerin sık sık birbirine karıştırılması da cabası. Sonuç olarak bu masallar, Kur'an 'ın, diğer sorunları yanı sıra, özelde tarih bilimiyle de, gerek yöntem, gerek gerçeklik anlamında karşıtlık içinde oluşunun somut belgelerini oluşturmaktadır. Onda cümle kuruluşunda bozukluklar birbirini takip eder. Plan ve programdan tümüyle yoksundur. Konudan konuya geçmeler de aynı şekilde bağıntıdan yoksundur, Muhammed, o anda olduğu gibi yazdırır veya ezberletir. Bundandır ki çoğu sure, aynı konuların (tabii çelişkiler ve farklı ifadelerle) yinelenmesinden ibarettir. 

Geçmişte gerçekleşmemiş ve zaten bilimsel gelişmenin kesin bir şekilde ortaya koyduğu gibi gerçekleşmesi olanaksız mucize rivayetleriyle doludur: Gömlek sürtüp körü iyileştirmeler, balık karnında yaşamalar, bakire olarak doğurmalar, beşikte konuşmalar, ölüleri diriltmeler, ateşte yanmamalar, gökten taş yağmaları, yılana dönüşen sopalar, su fışkıran taşlar vs. vs. vs... İşte tam da bu noktada şeriatçı demagogların, tüm bunları mantığa, günümüz değerleri ve bilgilerine uygun kılmak, daha ötesi Kur'an'ı her anlamda olağanüstü göstermek amaçlı çabalarıyla karşılaşıyoruz. Hiçbir bilimsel değer taşımayan, en temel ahlaki ölçüleri çiğnemek pahasına gerçekleştirilen, zaman zaman ne yazık ki gülünç olan bu çabaların ortalama bilinç düzeyinin gerisinde bırakıırılmış olan yığınlarda etkili olması ise kuşkusuz işin trajik yanını oluşturmaktadır. Ne ki elde edilen başarının temelinde yatan daha önemli gerçek, hiç kuşkusuz seslenilen kitlenin zaten beşikten başlayarak dinsel yargılarla koşullandırılmasının yanı sıra, dinin cehennemi ve cennetiyle kişilerin sorgulama bilincini etkisizleştiren "öbür dünya" kozudur.

Eşitsizlik düzenlerinin geniş yığınlarda yarattığı doyumsuzluk ve hak almayı engelleyen mevcut yoğun baskı koşulları da, insanların dine sığınma eğilimine girmesinde temel bir işlev görmektedir. Bu bağlamda düşünmenin yerini inanç almakta, bu da kendisine inanılacak basit mantık oyunlarının prim kazanmasına uygun bir ortam sağlamaktadır. Asgari .bir toplumsal-tarihsel kavrayışla görülebileceği gibi, dinlerin etkinlık kazandıkları dönemler, yoğunlaşan toplumsal bunalımlara dünyasal kurtuluş umutlannın zayıfladığı dönemler olmuştur. Daha ötesi bu gelişme, taraftarlannca "doğru" farzedilen tek bir dinin değil, bütün dinlerin ve tabii falcılığın, cinciliğin, burççuluğun vd. bilim dışı tüm inançlann genel olarak prim kazandığı dönemler olmuştur.

Bu bağlamda yaşadığımız coğrafyada karşımıza çıkan şey; çağdaş bilgileri ezberleyip, Kur'an'ın, karşıt nitelikli mantığından koparılmış muğlak deyişlerini de çarpıtarak, bilimle ve çağdaş ahlaki değerlerle uzlaştırma amaçlı yoğun bir söylem ve yayın furyası olmaktadır. Zaten küçükten koşullanmış, hakları için mücadele etmekten yıldırılmış yığınların karşısına çıkartılan bu demagojik ve coşkulu dil, işte bu koşulların sonucudur ki etkili olmaktadır. Oysa Kuran, oldukça geri, utku sınırlı, üstelik o dönem bilgi düzeyinin gerisinde bir polemik, söylence ve kanun kitabıdır; özellikle belirtilmelidir ki onunla aynı düzeyde işlenmesi halinde günümüzde bir ortaokul öğrencisi bile kompozisyondan sınıfta kalır; onun bilgilerini kullanması halinde ise Tarih 'te, Coğrafya 'da, Biyoloji 'de ve diğer ilgili derslerde de ha keza.

Kur' an' ın evrensel olduğu iddiası da tamamen boş bir sözden ibarettir; tıpkı dinin ezel ve ebed değil tarihsel bir olgu olduğu ve tekrar ortadan kalkacağı bilimsel gerçeğinde olduğu gibi Kur'an da, Tevrat ve İnciller gibi belli tarihsel koşullann, o dönem bilinç düzeyinin ve içinden çıktığı toplumun kültürel-ekonomik-toplumsal yapılalarının ürünüdür. Zaten aksi olsa, önceden de belirttiğimiz gibi bir biri peşi sıra (o da insanlığın ortaya çıktığından yüz binlerce, dinsel düşüncenin çıktığından onbinlerce yıl sonra) farklı farklı din kitaplan ortaya çıkar mıydı? Aksine daha insanlığın ilk oluşumundan itibaren indirilmiş ve evrenselliği dilinde, yapısında, utkunda açıkça görülen bir kitap ile karşılaşmaz mıydık?

Oysa basit bir bilgi düzeyiyle bile görebildiğimiz gibi, din kitaplarının tümü, içinden çıktıklan toplumun kültürel-ekonomik, toplumsal değerlerince biçimlenmişlerdir. Ve tabii ortaya çıkmalan için insanoğlunun belli bir evrim geçirmesi, giderek yazıyı ve yazabilecek araçlan icat etmesi gerekmiştir. Her şeyin gerçek ve tek yaratıcısı olan insan, eğer ki yazıyı yaratamamış olsaydı din kitaplan da ilkel dinler gibi salt sözel kalacaklardı. Özetle ortaya çıkabilmesi için bile insanlığın belli bir aşamaya gelmesi zorunlu olmuştur; ki bunlar onun, tarihsel bir ürün olması yanısıra insan ürünü olmasının da somut göstergesidir.

Tabbara, "Kur' an' a göre din, aslında ve özünde birdir, değişmez.Bununla beraber konulan şer'i hükümler, milletlerin sosyal durumu ve fikri kabiliyetleri seviyesine göre değişir (a.g.e, Sf-35) derken de, gerçekten bunu doğrulamıyor mu zaten?

Kuşkusuz "aslında ve özünde'" bir olan, evrenselolan bir dinsel temel vardır ve bu, Tabbara 'nın kastettiğinin aksine, çok tanrılı dinleri de kapsar: Bu temel; yaratılış da dahil, karşılaşılan olgu ve olaylann insanüstü bir güç tarafından gerçekleştirildiği, başa gelen her iyilik ve felaketin tanrılardan kaynaklandığı, dolayısıyla onlan hoşnut etmek gerektiği, onun ölümden sonra insanlan ödüllendirip cezalandırdığı, kadının hizmet için yaratılmış tabii bir yaratık olduğu, köleliğin ve eşitsizliğin meşru olduğu, ama göree bir devletin de gözetilmesi gerektiğı vb. vb.'dır. Açıktır ki bu duşunce yapısı, kendi dışındakı olay ve bulguları açıklayacak bilgilere ve en genelde yönteme sahip olmayan kişilerin kabullenebileceği ilkel bir değer yargılan bütünüdür.

Bu ortak paydayı aşıp daha aynntılara uzandığımızda ise, dinlerin evrensel ve insanüstü olmayıp aksine, tarihsel-toplumsal ve insan ürünü olduğu gerçeği daha da net hale gelir. Her birinin cenneti, cehennemi, ibadet biçimleri, tapınak yapıları farklı farklıdır. Aralanndaki fark çok küçük bile olsa mutlaka vardır. Bu farklılıklar, içinden çıktıklan toplumlann "sosyal durumu ve fikri kabiliyetleri"nce belirlenmektedir. Yoksa Tabbara 'mn iddiasındaki gibi, bu özelliklere göre Allah tarafından kısmi farklılıklarla gönderilmemektedir; kaldı ki böylesi bir tanrı fikri, kullarının farklılaşan iradesi ve gerçekleri karsında teslim olan, yani kadir-i mutlak olmayan yeni bir tanrı kavrayışını beraberinde getirir ki, Tabbara bile işin içinden çıkamaz.

Dinlerin hükümlerinin milletlerin sosyal durumu ve fikri kabiliyetlerine göre değişik değişik indirildiği yaklaşımını kabul edecek olursak, dinin evrenselliği fikri de bu mantık içinde çürümüş olur. Bu durumda Yahudilik-Ibrani, Hıristiyanlık-Avrupa, (ki gerçekte O da İbrani kültürü ve toplumunun daha sonra farklılaşan bir ürünüdür) İslamiyet-Arap (ki O da İbrani kültürünün Araplar üzerindeki etkilerinin bir ürünüdür) dini olur. Bu yaklaşımla Allah'ın diğer topluluklara niye din göndermediği sorunu karşımıza çıkar ki, tanrısal düzeyde, "bilmediği", "unuttuğu" gibi yanıtlar geçersiz olacağından, iş gelip keyfiyet sorununa dayanır. Ve tabii bu durumda o dinin, başka kavimlere, "sosyal durumu, fikri kabiliyetleri" farklı farklı olan Türklere, Kürtlere, Acemlere vs. dayatılması da Allah'ın iradesinin çiğnenmesi olur.

Diğer yandan "milletlerin sosyal durum ve fikri kabiliyetleri" de (her şey gibi) durağan olmayan sürekli evrim geçiren olgular olduğundan, aynı toplum için bile dinlerin belli çağlar içinde yeniden gönderilmesi gerekir; ne de olsa bu "canı çıkasıca insan" sürekli kendini yeniliyor! Örneğin köleciliği meşru gören Kur'an dönemi insanı ile, köleciliği insanlık dışı gören günümüz insanı arasındaki karşıtlık, (demagoglann gülünç mazeretIeri bir yana) bir dogma olan dinler için tam bir handikap oluşturuyor. Bundandır ki kölelerin alım satım hukukunu düzenleyen Kur'an ayetleri ve İslam hukuku günümüz İslamyorumculannı demagoji üretmeye zorunlu kılar (Ahlak ve Ekonomi konulu 3. ve 4. ciltlerde göreceğiz).

Demek ki dinler arası ayrım sorununa tutarlı bir bahane uydurmak gereksinimini karşılamak amaçlı Tabbara'nın açıklaması, gelişme ve oluşumlarda tanrısal keyfiyet yerine toplumsal gerçekliği geçirmekle, dinsel mantık açısından hem kendisini bir müşrik konumuna düşürmekte hem de sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

Din kitaplarının bir diğer handikapı da birbirlerini yadsıyarak tanrılarının keyfiyetini daha da perçinlemeleridir. Tabbara bu konuya da şöyle açıklama getiriyor: "Allahu Teala, hak dini olduğu konusunda azıcık tereddüt olmayan Islam dini ile bütün dinleri sonuca erdirdi. Ve Hz. Muhammed' e kendinden öncekileri ortadan kaldıran bir şeriat gönderdi. Bu şeriat, insanın fikri tekamülünün icaplarına uygun, her zaman ve her yerde geçerlidir. Bu şeriat, Kur' an-ı Kerim 'in açıkladığı gibi, Allah' ın kabul ettiği tek yoldur. Kim İslam'dan başka bir din ararsa, o din kabul olunmaz. O, ahirette de kaybedenlerden olur." (a.g.e., s-35)

Bu sözlerle karşı karşıya olduğumuz yargının bilimsel mantık açı- sından hiçbir değer taşımadığı ortada. Peki ama dinsel mantık içinde bu sözlerin değeri ne? Soruna örneğin bir Yahudi'nin gözleriyle ba- kalım: "Hak dini olduğu konusunda azıcık tereddüt olmamak" espri- sinin Yuhudilik'ten farkla İslamiyet'e mal edilmesinin kanıtı nedir? Üstelik Kur'an, Yahudiliğin Allah tarafından gönderildiğini de kabullenmekte iken? Tevrat'ta tahrifat varsa Allah tahrifatları düzelterek gönderemez mi? Biricik tutarlı davranış bu değil midir? Daha ötesi ibadet biçimlerini toptan değiştirmesi Allah'ı istikrarsız bir kişi konumuna düşürmek olmaz mı? Bu anlamda dinsel mantık açısından Islamiyet'in yaptığı, tanrı imgesini olumsuzlamak olmaz mı? Asgari tutarlılıktaki bir insanın bile, özeleştiri yapmadan, gerekçelerini açıklamadan yapamayacağı değişimleri, her şeyi bilen, her şeyi düzenleyen yanılmaz bir tanrının yaptığını iddia etmek ne anlama gelir?

Bu arada belirtmeden geçmeyelim:

Muhammed Medine'ye ilk geldiği dönemde ideolojik gıdasını önemli oranda kendisinden aldığı ve üstelik Medinelilerin tek tanrı fikrine varmasında ve kendisini Arapların Peygamberi kabul etmelerinde önemli işlev görmüş olan Yahudileri (tıpkı Hıristiyanlar gibi) kendine dost ve kendi tanrısı nezdinde meşru görmektedir. Yahudilerin Kıblesi de dahil onlara ait pek çok şeyi İslamiyet'e geçirir. Daha ötesi, özellikle de Yahudi ve Hıristiyanları kastederek; "... (Ey ümmetIer) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır... (Maide-48)" diyen bizzat Kur'an'dır.

Ancak bağımsız kimliklerini korumaları ve ortak hayatın ilişkileri içinde girilen tartışmalarda ayetlerin birbirleri ve özellikle de Tevrat ile olan çelişkileri ifade etmeye başlamalarıyla Muhammed'in Yahudilere ilişkin tavrı değişmeye başladı. Bunun üzerine Maide-48'in aksine, onların Tevrat'ı "değiştirdikleri" iddiasıyla başlayan kopuş- ma, giderek "düşman" ilan edilmeleriyle kemikleşir. Bu sırada Hıristiyanlara ilişkin olumlu yargı hala sürmektedir; ancak bir müddet sonra o da değişecek ve Maide-5 i'de, her ikisini de "zalim" ilan ederek onlarla dostluğu yasaklayacaktı (tabii Kur'an'da ayet ve Sure düzenlemesi tarihsel sıralamaya göre olmadığından, gerek bu, gerekse de kimi diğer gelişmelerdeki yargılarda okuyucu ciddi sorunlarla karşılaşabilmektedir).

Özetle Kur'an ölçütünde büyük dinlere ilişkin Tanrı yargısı ciddi sorunlarla malüldür.

Bir an İnciller'de yeni bir peygamberin geleceğinden söz edildiği iddiasını doğru kabul edelim; bu, her bunalım döneminde yeni yeni peygamberler üreten o günün kültürel iklimi içinde gerçekten de mantıkidir; ancak onun yepyeni bir sistem getirip öncekileri yadsıyacağı iddiasının tutarsızlığı ortada değil mi? Dolayısıyla Allah ikide bir önceki şeriatını ortadan kaldırıp yenisini ortaya koyan biri derecesine düşmektedir.

Daha ötesi, önceki dinlerine inanan ve yenisine inanmak için en küçük bir tutarlı gerekçe göremeyen ve hatta yeni dinle tanışma olanağı bile bulunmayan insanların cehenneme yollanacağı iddiasına ne demeli? Bu keyfiyetten de öte zulüm olmaz mı? Üstelik ufku tüm zamanları ve tüm evreni kapsamak durumunda olan Allah, insanlara kitap yollamaya kalksa tüm insanlığa birden yollamaz mıydı? O halde bir Yahudi açısından tanrının ululuğu, yanılmazlığı, istikrarlılığına inanmanın asgari gereği olarak Yahudilik'te ısrar etmekten daha tutarlı bir davranış olabilir mi? Hele ki Tevrat'ın ilk yazan olarak Musa 'nın ve sonradan eklenen bölümlerin yazarları olarak Davud'un, Süleyman'ın, Eyyüb'ün, Zekeriya'nın vs. "peygamber" oldukları Kuran'da açıkça onayanmışken?...

Burada en çok spekülasyon konusu olan nokta önceki kitapların süreç içinde tahrif oldukları iddiasıdır. Biz, bu durumda Allah'ın yapacağı biricik davranışın, tahrifatı yapanları ibret-i alem olsun diye hemen cezalandırmak ve kitabı aynı şekilde yenilemek olacağını vurgulamakla başlayalım. Allah dediğin, kitabını tahrif edenlere karşı sessiz kalacak kadar aciz olmadığına ve tahrifatı düzeltmek, "ol" demekle düzeliverecek kadar basit bir sorunken, üstelik O, bunun yerine başka bir şeriat getirecek kadar istikrarsız biri olmayacağına göre, aksi bir yaklaşım, tutarlılık çerçevesinde açıklanabilir mi? Nitekim Hakka-44-47'de, "Eğer Muhammed bize karşı, O'na bazı sözler katmış olsaydı biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık" der. Şimdi asgari bir tutarlılığın gereği sormak durumundayız; "en sevgili kul" Muhammed'in şahdamarını koparmaktan sözeden bir gücün, Tevrat ve Incil 'de tahrifat yaptıkları varsayılanlara aynı şeyi yapmamasının mantıki açıklaması olabilir mi?

Kur'an'ın, önyargılardan annmış bir sorgulamasına gidildiğine, kendi içinde oldukça ciddi ve yaygın çelişmelerle dolu olduğundan söz etmiştik. Şimdi bunların bir kısmını görelim:

Örneğin Bakara-234, kocası ölen kadının "Dört ay on gün beklemesini" söylerken Bakara-240, "Evlerinden çıkarılmaksızın senesine kadar geçimini sağlayacak şeyin vasiyet edilmesini" emreder. (6) 

(6) Konuya ilişkin T. Altıkulaç'ın aktarımı, Kur'an'ın tahrif edilmemişliği iddiası açısından ilginçtir: "Hz. Osman mushafları yazdırılırken Bakara'nın 240. ayetine gelince Abdullah B. Zubeyr, bu ayetin 234. ayetle neshedildiğiini (manasının yürürlükten kaldırıldığını) hatırlattı. Ve yazmasanız olmaz mı? anlamında bir hatırlatına yaptı. Hz. Osman'ın cevabı şu oldu: 'Ondan hiçbir şeyi yerinden oynatmaya benim gücüm yetmez' (Yüce Kitabımız Hz. Kur'an, s. 32)". Ebu Bekir ve Ömer'in hazırlattığı Kur'an'a güvenmeyip yeniden yazdırnış, çelişkili parçaları yaktırmış bir kişinin, "Ondan hiçbir şeyi yerinden oynatmaya benim gücm yetmez" deyişinin, o günün ve bugünün saf müslümanarı nezdinde yapılan değişikliklere meşruiyet kazandırmak amacından öte hiçbir değer taşımayacağı açıktır.

Zina konusunda, Nisa-16 'da, "zina eden iki kimseye eziyet edin, tevbe edip düzelirse onlan bırakın" denirken, Nisa-15'te, daha farklı olarak, sadece kadın için "ölünceye kadar veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun" denir. Nur-2'de ise, "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun" denir. Daha sonra Kuran'ın bu farklılaşan iradesini de aşıp, Muhammed döneminden başlayarak, zina eden kadına taşlanarak öldürme cezası verilmeye başlanmıştır. (Tabii erkek sopa cezasıyla kurtulur; bu da Şeriatın adaleti ve "kadının yüceltilmesi"nin anlamı oluyor!) Yani Kur' an' ın çelişkileri yet- mezmiş gibi Muhammed döneminden başlayarak köleci Arap iradesi elimizdeki Kur'an'ın üstüne geçer. Cezanın özellikle kadın için korkunç bir vahşet olduğu gerçeği bir yana, görüldüğÜ gibi dört çelişik ceza yöntemiyle karşı karşıyayız.

Yine içki konusunda da aynı durumla karşılaşıyoruz: Nahl-67'de içki "güzel rızk" olarak nitelenirken, Bakara-219'da içkinin faydası da olduğu, ancak zararının daha çok olduğu belirtilir. Nisa-43 'te Kur'an; sarhoşken "ne dediğini bilene kadar namaza yaklaşmayın" diyerek içkiye sadece namaz sırasında yasak getirmekle yetinir. Maide-90'da ise karar değiştirir ve içkiyi toptan yasaklar. İnsanüstü, bilgelerin bilgesi, yanılmaz bir tanrı imgesiyle böylesi bir yaklaşım örtüşür mü acaba? Tüm bu karmaşaya ek Tur-23 'te, "Cennetle karşılıklı kadeh tokuştururlar ..." denilir ki her şey tam bir çelişkiler yumağı olur.

Yine Enfal-l'de "ganimetler Allah'ın ve peygamberindir" denirken, Enail-41'de "...ganimetlerin beşte biri Allah'ın, peygamberlerin (...)dir" denir.

Keza Maide-51 'de "Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, doğrusu o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalim toplulu- ğuU doğru yola eriştirmez" denirken, Maide-82 'de, Maide-51 ayeti, Hıristiyanlar konusunda yalanlanır:"Ant olsun ki Müminlere karşı insanlardan en şiddetli düşman olarak Yahudileri (...) bulursun. Ve onlardan Müminlere karşı en yakın sevgi gösterenleri ise, 'biz Hıristiyan'ız' diyenleri bulursun. Bu da onların arasında papazlar, rahipler bulunduğu içindir; hem bunlar hakkı kabulde pek büyüklük taslamazlar" denir. Ancak yine Maide- 14'te fikir değiştirir ve "biz Hıristiyan'ız" diyenler(in) "(...) aralarına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin saldık" denmekten geri durulmaz.

Bir diğer çelişki de doğrudan peygamberlere ilişkindir. Örneğin Bakara-285 'te "...Biz depeygamberlerimiz arasında fark yapmayız..." denirken, aynı surenin 253. ayetinde; "İşte bu peygamberlerin bir kısmını diğerlerine üstün kıldık.." denir. 

Asıl ilginci tüm bu ve benzeri çelişik yargılar belirtilmemiş gibi; , "...Eğer Kur'an Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı onda birbirine zıt olan birçok şey bulurlardı" (Nisa-82); " Allah'ın sözleri asla değişmez..." (Yunus-64); "Benim nezdimde söz değiştirilmez..." (Kaf -29) denilerek, tanrısallık iddiası yine bizzat Kur'an'ın kendisi tarafından ortadan kaldırılır. Ama daha da önemlisi,içsel çelişkilerin ancak tanrısal olmamanın bir ispatı olabileceği şeklindeki sözler üzerine yukarıdaki ifadeler unutulur ve; "Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- 'sen düpedüz iftiracısın' dediler. Müşriklerin çoğu bilmezler" (Nahl-IO1) denerek adeta her şeyin üzerine tuz biber ekilir.

Bu noktada şeriatçıların durumu kurtarmaya yönelik bir "açıklamasıyla" karşılaşıyoruz ki, tam da özürü kabahatinden büyük cinsten:"Rivayete göre şiddet ifade eden bir ayet gelince, kafirler; 'Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor' diyorlardı. Bu ayet onlara bu konuda cevap teşkil eder. Nesh ve değiştinne, kulların maslahatına, ihtiyaçlarına göre Allah'ın bir lütfu olarak gerçekleşir. Bu durum bir doktorun hastasına, tedavinin seyri boyunca bir ilaç vermişken değiştirip başka ilaç vermesine benzer. Binaenaleyh bir ayetin neshedilip yerine başka bir ayetin gönderilmesi, Allah'm ilim sıfatıma bir eksiklik getirmez, bilakis hakim olmasının eseridir." (Diyanet Meali, Nahl-lOl)

Böylece kadir-i mutlak, her şeyin yaratıcısı olarak her şeyi bilen ve tayin eden Allah gitmiş, yerine, bilgisi sınırlı, insanı deneme tahtası yapan biri gelmiştir. Ne denir? Allah kendini böylesi dostlardan korusun! Tabii buradaki asıl sorunun, insanlığın ulaştığı verili düzeyde Kuran'ın birebir savunulmasının güçlüğünden kaynaklandığı da belirtilmeli.

Çelişkiler sorununda zaman zaman öyle uç noktalara vanlır ki, şaşkınlıkla izlemernek olanaksızdır: Örneğin Nisa- 78 'de; "... Kendilerine bir iyilik dokunsa 'bu Allah'tandır' derler, bir kötülük gelince ise 'bu sendendir' derler. 'Hepsi Allah'tandır' de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar" denilirken, hemen peşisıra gelen Nisa- 79'da; "Sanagelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. ..." denir.

Benzer çelişkileri faiz, namaz, zekat, oruç, Kıble'nin yeri, ilk Müslümanlık gibi daha pek çok temel islami konuda ve kurallarda da görüyoruz. Demagoglar tüm bunlara mazeret uydururlarsa da, bu mazeretler sonuç olarak Allah'ı, nabza göre şerbet veren bir kişilik derecesine düşünnekten başka bir işe yaramaz. Daha ötesi onu, "İnsanların ruhlanna hükmeden", "doğrular doğrusu", "güçlüler güçlüsü" gibi niteliklerinden soyutlayarak, ideolojisini yaymak için insanlann alışkanlıklanna ve somut dengelere göre davranan bir politikacı haline getirir; dolayısıyla Allah 'la "kul" arasına girenlerin böylesi açıklamalannın, tanrısal inancın içsel saygınlığını da gölgeleyen bir işlev gördüğÜ özellikle belirtilmeli.

İlk elden gözümüze çarpan sözkonusu bu çelişkiler, Kur'an'ın ; ilahi değil, çelişkiler içinde olan, duruma göre görüş değiştiren bir insan ürünü olduğunun ispatı değilse nedir?

Söz konusu çelişkilerin bilimsel bir açıklaması vardır tabii: O da Kur'an'ın Muhammed'in o günün sorunları ve sorunlarda yaşanan değişimlere bağlı olarak kendi değişiminin yansımasınca belirlenmesidir. Bu nedenle 20 yıllık süreç içinde Muhammed'in öncekileri yadsıyan ifadeleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Ki bu çok doğal, insani bir durumdur. Sorun, Kur'an'ı bu oluşum süreci ve onu oluşturan insani irade ve mekandan kopup tanrısal, evrensel, zamanlarüstü bir mutlak, dogma derecesine çıkardığımızda başlıyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Burada Muhammed'in çok ilginç bii ifşaatını da aktarmakta yarar var: Hadis'e göre son yıllarında bir gün yanındaki izleyicisine şöyle der: "Ey Muaz, bir kul gönülden tasdik ederek Allah'tan başka tanrı bulunmadığına, Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna inanırsa, Allah o kula cehennem ateşini haram kılar"...

Heyecanlanan Muaz'ın, "Ya Resulallah, gidip Müslümanlara söyleyeyim de sevinsinler mi?" demesi üzerine, Muhammed, "Hayır söyleme, o zaman bana güvenirler de tembellik ederler" der. (Bkz. Y. Kandemir, Islam Ahlakı, s. 371)

Benzer diğer hadisleri de anımsarsak, Muhammed'in çok net bir şekilde; "Kur'an'daki hükümlere bakma sen, onları Müslümanlar tembellik yapmasın diye koyduk. Sen Allah'a ve benim peygamber olduğuma inan, ötesini merak etme, cennettesin" diyor. Ne demeli, Allah tarafından gelmiş olduğu iddia edilen emirlerin bizzat peygamberi tarafından böyle hafifsenmesi, en başta "ilahilik" iddiasının Muhammed'in nezdinde ciddiye alınmaması veya geçersiz kılınması değil midir?

Kuran'ın parça parça oluşması sorunu da, iddialann aksine onun tanrısal olmadığının bir diğer kanıtıdır. Nitekim ilk on yıllık Mekke döneminde yazılmış tüm sureler kısa kısadır ve Muhammed' in sure düzenlemedeki gençlik dönemine tekabül eder. Mekke sure1erinin bir diğer ortak özellikleri Allah korkusuna dikkat çekmeleri ve mazlum bir dindarın ifadeleri olmalarıdır. Uzun sureler Medine dönemine ilişkindir ve artık öncekilerden karakter değişimiyle hukuğa iliş- kindirler, totaliter ve baskıcıdırlar. Özetle her şey tarihseldir; Muhammed'in içinde yaşadığı mekan ve koşullara göre biçimlenir.

Diğer yandan sure ve ayetlerin, önceki dönem gelenekleri, ekonomik ilişkileri ve din kitaplarının bilgisi temelinde, onların Muhammed'çe yapılmış sentezi olarak kurulmuş bir genel çatı içinde güncel gelişmelere göre düzenlendiğini görüyoruz; ki tek başına bu bile Kuran'ın evrensel ve çağlarüstü değil, Arap kavmine ilişkin ve o dönemin gereksinimlerinin ürünü olduğunun somut kanıtıdır. Düşünün ki ufku tüm dünyaca belirlenen ve çağlarüstü bir kitap indirdiğini söy- leyen bir tanrının kitabında 7. yüzyıl başında Mekke egemenlerinden olan Ebu Leheb adında biri için özel bir sure yer alıyor. Ve daha önemlisi bu, çağlarüstülük iddiasındaki bir kitabın ana 114 bölümünden birini oluşturuyor. Üstelik bu ilginç durum, sadece böylesi bir surenin böylesi rehber bir kitapta yer almasıyla sınırlı değil, Ebu Leheb suresinin içeriği ile de ilgilidir:

"(1) Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da! (2) Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. (3) Alevli ateşe yaslanacaktır."

Bu kadar!.. Görüldüğü gibi salt bu sure bile Kur'an'ın, bırakalım tanrısal gücü ve hatta bir filozofu, ufku Mekke ve çevresiyle sınırlı, Ebu leheb adlı kişiyle şiddetli çelişki yaşayan ve o güne kadarki dinsel kü1türle donanmış bir toplumsal önderin ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu niteliğine rağmen Kur'an'ın günümüze uzanan etkinliği ise açıktır ki içerik zenginliği değil, temelde cennet cehennem inancının bilimsel felsefi aydınlıktan yoksun bıraktırılan kitleler üzerindeki etkin gücünden ve bunun yanı sıra egemenlerin kendi çıkarları için onu diri tutma çabasının örgütlü etkinliğinden kaynaklanmaktadır.

Kur'an surelerinin o mekan ve dönemin sorunları temelinde biçimlendiği basit gerçeği her ayrıntıda kendini gösterir:

Ammar b. Yasir, işkence karşısında putlara övgü yapınca ona atfen Nahl-106 düzenlenerek aklandı (ne çarpıcıdır ki bu kişi, kafirlerden canını kurtaracak ama, Muhammed sonrası bölünmede Ali'nin yanında saf tuttuğu için öbür kesim Müslümanlardan canını kurtaramayıp katledildi). Putperest liderlerden Nadr b. Haris için Kalem-l0-16; Ebu Cehil için Alak-15-19; Velid b. Mugire için Müddessir-11-16 ve genel olarak Kureyş liderliği ve putlar için de Enbiya-98 düzenlenmiştir. 

Dikkat edilirse bunlar tarihsel kitaplarda görüldüğü gibi, örnek olarak tek tek kişi ve olaylara yollama yapmak şeklinde değil, onlarla doğrudan polemiğe girip tehdit etme şeklinde iddialardır; ki bun- ların insanüstü bir güç tarafından söylendiğini iddia etmek, Tanrıyı Mekkeli bir 7. yüzyıl insanı derecesine indirgemek demektir. Örneğin, düşünün ki koca Allah, Ebu Cehil denen biçare yaratığının karşısına geçmış ona;"And olsun ki onu perçeminden, yalancı ve günahkar perçeminden(?!) cehenneme sürükleriz. O zaman kafadarlannı çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız" (Alak-15-18) diyor.

İşte aynen böyle!.. 

Muhammed, Kur'an okurken putperestlerin gürültü yapmasına karşı Fussilet-26'yı düzenler. Yanına gelen bir Hristiyan köleye atfen putperestlerin, Muhammed'in ondan öğrendiği iddialanna karşı Nahl-103'ü düzenler. Medine Yahudilerinin namazda Kudüs'ün kıble kullanılmasını kendi üstünlüklerine konu yapmaları ve Müslüman kitlelerin bundan etkilenmesi üzerine kıblenin Kabe'ye döndürülmesini sağlayan Bakara-l44 ve sonrasındaki ayetleri düzenler. Bunun üzerine Yahudilerin yükselen eleştirisine karşı da Bakara-142-143 ve 177'yi düzenler. Ebu Bekir ile bir Yahudi arasında geçen anlaşmazlık üzerine Al-i İmran-181'i düzenler. Yine çok tanrıcı Arapların İslamiyet'çe de onaylanan kutsal aylarından Recep ayında Müslümanların bir putperesti öldürüp ikisini esir alması üzerine gündeme gelen gerginlik Bakara-217'nin düzenlenmesini getirir. Beni Nadir Yahudileri, Müslümanlann onları topraklarından atma karanna direnince bu duruma karşı Haşr suresi düzenlenir. Yine Yahudilerin putperestlere söyledikleri iddia edilen sözler üzerine Nisa- 51-52 düzenlenir. Mekkelilerle yapılan Hüdeybiye antlaşmasının yarattığı tereddütler üzerine Feth suresini düzenler. vs. vs...

Bu somut örnekleri daha yüzlerce çoğaltabiliriz. Çünkü Kur' an; söylenceler, ekonomik ilişki çerçevesi, kölecilik düzenlemesi, evlilik hukuku dışında hemen hemen tümüyle o gün koşullannda ve o sınırlı mekanda yaşanan olayların yorumuna ilişkin ayetlerden oluşmuştur. Bunda öylesi ifrata varmıştır ki Muhammed, savaştan kaçmak için bahane uyduran Cedd b. Kays için bile ayet (Tevbe-45) düzenlemiş; daha da ilginci eşleriyle ilişkilere varana kadar (Ahlak konulu 3. ciltte göreceğiz) hemen hemen her sorun çıkan noktada, ayetler düzenleyerek, sözkonusu sorunları çözme yoluna gitmiştir.

Düşünün ki onca sorun ve ilkellik dolu dünyadaki bütün insanlığın sorunlanna bütünsel çözüm üretmek gibi, gerçekten de tanrılığın gereği olan bir davranış varken, dünyanın bir köşeciğinde, Mekke ve çevresinde yaşayan bir avuç insanın sorunlanyla sınırlı, onların ilkelliği ve geleneklerince mantık yürüten bir tanrı vardır karşımızda. Açıktır ki böylesi özel sorunlarla dolu bir yapıtın evrensel ilan edilebilmesi de, herkesin yanıtını kendisi bulması gereken bir sorundur. Keza böylesi dar ufuklu, dar bir alan ve dönemin sorunları üzerinde biçimlenmiş bir eserin insanüstü bir güce mal edilmesi de aynı şekilde sorunlu bir iddiadır. Üstelik bu iddialar o eserin soğukkanlılıkla değerlendirilme olanağını da ortadan kaldınyor ki, bundan ancak bilim karşıtı çevrelerin yarar görebileceği ortadadır.

Onun sorunları bu kadar da değildir; nitekim ele alınan her ayrıntısında onulmaz sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin Kuran' ın yazım tekniğine kaba bir dikkatle bakıldığında görülecektir ki, o bir Allah kitabı olmaktan çok bir Cebrail kitabıdır. "Allah'ın sözleri" olduğu iddia edilen bu kitapta, Allah'tan çok daha fazla olarak Allah adına konuşan, yorum yapan, emir veren biri ön plandadır.

Tabii oldukça garip bir tablo çıkar karşımıza. Örneğin, "Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz" (Nur-40); "Allah'ın doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolda olur" (A'raf-178); "En güzel isimler Allah'ındır. Ona isimleriyle dua edin. Onun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın" (A'raf-180) gibi, Allah'tan üçüncü şahıs olarak söz eden ayetler, "Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık" (A'raf- 176) gibi doğrudan Allah'ın konuştuğu ayetlerden çok daha fazladır.

Üstelik bu farklı deyişler hiçbir ayraç olmadan peş peşe geldiğinden dilbilgisi açısından Kur'an oldukça sorunludur. Hele ki bazı ayetlerde bu durum daha da uç boyutlara çıkar ve aynı ayet içinde iki farklı şahsın birlikte konuşmasıyla karşılaşırız.

Örneğin; Hac-16'da, "İşte böylece Kur'an'ı apaçık ayetler olarak indirdik. Allah şüphesiz dilediğini doğru yola eriştirir" denir. Hac-25'te bu sorun daha da boyutlanır; tek cümleden oluşan bu ayet, "Doğrusu inkar edenleri, Allah yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescit-i Haram 'dan alıkoyanları ve orada zulüm ve yanlış yola saptırmak isteyeni, can yakıcı azaba uğratrız" şeklinde, birinci şahsın Allah' a üçüncü şahıs olarak atıfta bulunmasıyla başlayıp Allah'ın birinci şahıs olarak konuşmasıyla biter. Hac-34-35 'te ise, "Allah'ın kendilerine rızk olarak verdiği..." şeklinde Allah'ın üçüncü şahıs olması üzerine yapılan kurgu, "... Kurban kesmeyi meşru kıldık" denerek Allah'ın birinci şahıs olması şeklinde dönüşüme uğratılır ve hemen devamla, "Sizin tanrınız tek tanrıdır. Ona teslim olun" denerek Allah tekrar üçüncü şahıs yapılır. Devamındaki cümlede ise, "Allah anıldığı zaman.." diye başlanır, "... kendilerine verdiğimiz rızk..."la devam edilir ve, " Allah'a gönül vermiş kimselere müjde et" diye bitirilir. Görüldüğü gibi Hac- 34-35'te şahıs zamirinde tam altı kere değişim yapılır.

Bu noktada "kıldık" ve "verdiğimiz" üzerine bazı demagoglar diyebilirler ki; "Cebrail tanrısal kurmayın bir üyesi olarak konuştuğundan gerçekte çelişki yoktur, yani 'kıldık' derken başında Allah'ın yer aldığı bir yönetim kurulu kastedilir"! Bu durumda her ne kadar çelişki ortadan kalkmıyorsa da yumuşuyor; Cebrail Allah' a atıfta başlayıp, sonra kendisinin de içinde yer aldığı kararla devam edip, tekrar Allah'a atıfta bulunuyor. Ne ki bu, çelişkiyi yine de ortadan kaldırmayan yaklaşım, Kur'an mantığına uygun değildir; çünkü bu Allah en küçük anlamda bile iktidarına ortak kabul etmeyen, en ayrıcalıklı meleğini bile sedece emir kulu gören bir tanrıdır.

Nitekim çoğu surede olduğu gibi Hac-26'da da, "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısında bulunur. O halde birinci çoğul şahsın kullanımı kolektif bir iradeyi değil, doğrudan yalnızca Allah'ı tanımlar. Dolayısıyla şahıs zamirlerindeki kargaşa bir yana, Kur'an'da tanrı iradesine ek iradeler gibi öze ve Kur'an'ın niteliğine ilişkin çelişkilerle karşılaşırız; ki bu durumda "Kur'an=Allah'ın kitabı=Allah'ın sözleri" iddiası inandırıcılığını yitirir. Çünkü Kur'an, kendisinin insanüstü olduğu varsayımını kabul etsek bile, bir Allah kitabı olarak değil, sık sık Allah'a atıfta bulunan, aradaAllah'ın ve Muhammed'in de doğrudan konuştukları bir Cebrail kitabı olarak çıkar karşımıza.

Sonra dilin kullanımında daha ilginç ayetlerle de karşılaşırız. Kur'an'da Şura- 52-53'te,"Ey Muhammed, işte sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönderdik; sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin, fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara göklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. Iyi bilin ki işler sonunda Allah'a döner" denir. 

Görüldüğü gibi başta Allah konuşur, Cebrail' e atıfta bulunur. Son cümlede ise başkası almıştır sözü, ancak bu, Cebrail'in de Muham- med'in de dışında yeni bir şahıstır!

Zuhruf -114'te de ilginç bir kurgu vardır: "O suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz". Evet, eğer suyu gökten indiren "O", Allah ise; peki ama bu "Biz" kimdir; yok "Biz" Allah ise o halde buradaki "O" kimdir?!

Yine başka cins dil kullanım ilkelliğine örnek olarak ayet ve sure düzenlenmesini verebiliriz. Kur'an'ı okuyan herkesin gözüne ilk çarpacak şey "sure" denen temel Kur'an bölümlerinin en küçük anlamda bir aynm mantığına sahip olmadıkları gerçeğidir. Sureler neye göre biçimlenmiştir, bu tamamen belirsizdir. Onların uzunluğu ve kısalığı, örneğin Bakara 'nın 48 sayfa uzatılıp İhlas'ın üçte bir sayfalık bir alan kapladığı konusunda da mantık yoktur. Örneğin bir Bakara'da hemen hemen tüm temel hükümler ve masallar söz konusu edilmişken, ya aynı içerikte ya da üç beş konu halinde diğer surelerin de tekrarlar yığını olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Yani insanüstülük iddiasına rağmen O, yazım tekniği açısından da çok büyük problemler sergiler. Ama buna rağmen demagoglarımız, tam bir yavuz hırsız örneği, "lafız ve mana bakımından birbirine benzeyen ayetlerde aynı mana etrafında sözün tekrarlanması, fesahat, belagat ve bir Kur'an sırrıdır" (Tabbara, tlmin ışığında İslamiyet, s. 58) diyebilme cesareti gösterebilmektedirler.

Surelerin adları ve gerekçesi de ayrı bir ilginçlik örneği olarak anılmalıdır: Hemen hemen her şeyden söz eden Bakara (Sığır) suresi, "Yahudilere kesmeleri emredilen bir sığırdan bahsettiği için" bu adı almıştır. Yine içinde hemen hemen tüm konulardan söz edilen Al-i İmran suresi, "İçinde İmran ailesinin zikri geçtiği için" bu adı al- mıştır. 109 ayetlik Yunus suresinin bu adı almasının nedeni ise bir tek 98. ayetinde "Yunus Milleti"nden söz edilmesidir. Oysa aynı surede 75 'ten 93. ayete kadar Musa 'nın maceralarından sözedilir; diğer ayetlerde de başka konulardan. Nitekim Yusuf'un maceralanna ayrılan Yusuf suresi hariç, peygamber adları taşıyan surelerin tümü, adını aldığı peygamberden çok, diğer konulardan söz eder. Yani bölümlere ad koymada en küçük bir mantık tutarlılığı yoktur. 
Ra'd suresinde, "gök gürültüsü"; Hicr suresinde, "oydukları taşların içinde oturanlar", Nahl suresinde, "balarası" sözü geçtiği, aynı şekilde İsra suresinde Muhammed'in Allah katına çıkmasından söz edildiği, Kehf suresinde mağaraya sığınan gençlere yollama yapıldığı için bu adlar verilmiştir. Ta-ha ve Yasin sureleri ise bu harflerle başladıklan için bu adları almışlardır.

Muhammed'in karısı Ayşe'nin zan altında kalması üzerine onu savunan ve kadın sorununa ilişkin İslami yaklaşımı belirleyen Nur suresi ise, konu ağırlığı bu olmasına rağmen bir tek ayette "ilahi Nur"dan söz ettiği için bu adı almıştır. Yine Neml suresi bir tek ayetinde Süleyman'ın ordusuna yol veren karıncalardan söz edildiği için bu adı almıştır. Saffat suresi bu sözcükle, Sad suresi bu harf ile başladığı için, Fussulet suresi ikinci ayetinde bu sözcük geçtiği için, Du-han suresi içinde bu sözcük geçtiği için, Kaf suresi bu harfle, Zariat suresi bu sözcükle başladığı için, Necm suresi bu adla başladığı için bu adları almışlardır. İşte tüm ayetler böylesi en küçük bir iç tutarlılığı olmayan bir yaklaşımla adlandırılmışlardır ve bize Kur'an'ın niteliğinin bir diğer boyutunu gösterirler.

Bu arada Muhammed'in gürültüden rahatsız olması üzerine Müslümanlann alçak sesle konuşmaları gereği üzerine düzenlenen Hucurat suresi, Muhammed' in karılanyla arasındaki küskünlük üzerine düzenlenen Tahrim suresi, Muhammed'le bir kadının tartışması üzerine düzenlenen Mücadele suresi, vb. çok ilginç pek çok sureyle karşılaşırız Kur'an'da.

Yine Mürselat'ta 15. ayetten başlayarak 50. ayete kadar tam dokuz tane "Yalanlanmış olanların vay haline" ayeti geçer. Bu arada beş tane bitişik ayet olduğunu da belirtirsek, demek ki her üç ayetten biri "Yalanlanmış olanların vay haline" olmuş oluyor. Aynı yazım problemini Rahman'da daha da boyutlanmış olarak görüyoruz. 79 ayetlik bu surede tam otuz bir ayet, "Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" dan ibarettir. 13. ayetle başlayan bu ilginç durum her ayetten sonra nakarat şeklinde devam eder. Diğer yandan Kur' an 'da birbirinin tıpkı tekrarlanan ayetlere de sıkça rastlarız. Tevbe-32 ile Saf-8, yine Tevbe-33 ile Saf-9 buna örnektir. "Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borç altında mı kalıyorlar. Yoksa gaybın bilgileri onların yanındadır da diledikleri gibi mi yazıyorlar" diyen Tur-40-41 'in, sözcüğü sözcüğüne aynen Kalem-46-47'de de tekrarlanması buna bir diğer örnektir. Bu gibi örneklere oldukça çok rastlanır Kur'an'da. Burada hemen aklımıza, "Kuran'ın her ayetinde keşfedilmeyi bekleyen dünyalar olduğu" iddiası ve ayet sayısına onun büyüklüğünün göstergesi olarak yaklaşılması geliyor tabii.

O'nun ayet düzenlemesinde de tam bir keyfiyet söz konusudur. Öyle ki bazen tek bir ayette çok konu ve çok cümle yer alırken, bazen de tam tersine tek bir konu veya cümle çok ayeti, hatta bir surenin tümünü kapsar. Dolayısıyla onun sure bölümlemesinde olduğu gibi ayet bölümlemesinde de en küçük bir mantık yoktur. Örneğin Hac-5 'te; yani bir tek ayette, "Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz bilin ki ne olduğunuzu size açıklamak için, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılanmış kandan, sonra da yapısı belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi bellibir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, böylece yetişip ergenlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsünüz ki kUpkurudur; fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetiştirir" denirken; Kevser suresinde, yani Kur'an'ın ana bölümlerinden birinin tümünde (ki üç ayettir); "Ey Muhammed! Doğrusu adı şanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir" denir. 

Yine Hac-5'in küçük bir kısmının, Mürselat-20-22'de, yani tam üç ayette tekrarlandığmı görüyoruz: "Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?"

Yine Naziat-30-33 'te, "Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Bunlan sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır" derken, bu dört ayetlik ifadeyi Fussilet-1O'da, "Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onu bereketli kıldı; arayanlar için yeryüzünde gıdalarını normal olarak dört gün içinde yetiştirmesi kanununu koydu" diye tek bir ayette yineler. 

Naziat'ın başlangıcında da tek cümlenin beş ayete bölündüğünü görüyoruz: "(1) Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara and olsun, (2) Canları kolaylıkla alanlara and olsun, (3) Yüzüp yüzüp gidenlere and olsun, (4-5) Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun (ki kıyamet kopacaktır)".

Tekvir suresinde birçok ayette tek cümle örneğinin zirvesine çıkılır ve tam on dört ayete tek bir cümle sığdırılır; bir başka deyişle bir cümle on dört ayete bölünür. Yine Müzzemmil-20'nin tam 12, Müd- dessir-3l'in tam 7 cümleden oluşmasına karşılık hemen peşinden gelen, "Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir" şeklindeki bölüm tam altı birleşik ayet (Müd- dessir-32-37) oluşturur.

Kur'an'da aynca pek çok espritüel anlatıma rastlanır: Müddessir-17-26'nın, "onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçüp biçti. Canı çıkası; sonra yine ne biçim ölçüp biçti! Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı; sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı; 'bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur'an yalnızca bir insan sözüdür' dedi. Işte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım"; yanısıra, Insan-34-35'in, "Sana yazıklar olsun yazıklar! Daha ne olsun, sana yazıklar olsun yazıklar!" deyişleri buna örnektir.

Yine onda tekrarlar öylesine ifrata vardmlır ki, benzer cümlelerle her surede yapılan tekrarlar bir yana, aynı sure içinde de tekrarlara başvurulduğunu görürüz sık sık. Örneğin Vakıa-8-9'da, "Iyi işler işlediklerini belirtmek için; amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Kötülük işlediklerini belirtmek üzere; amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!"(8) denildikten sonra Vakıa-27'de "defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara", 41. ayette de "Defterleri soldan verilenler, ne yazık o solculara" diye tekrarlanır.

(8) Burada geçen "sagcılar" ve "solcular'. nitelenmesinin günümüzdeki anlamlarıyla en küçük bir ilişkisi yoktur. İçerikte durumun açık olması bir yanda Diyanet'in dışında yapılmış olan Kur'an meallerinde de durum "meymenetliler", "şeametliler" vb. sözcüklerle ifade edilir.

Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın, Kur'an, yazım tekniği açısından geri bir örnek oluşturmaktadır. İşte bunun yarattığı kompleksin yansıması olarak şeriatçıların, O'nun bu niteliğini gözlerden gizlemek, daha ötesi O'nu bir "mucizeler anıtı" gibi gösterebilmek için alenen demagoji yaptıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bunlardan belki de en ilginci 19 sayısı çerçevesinde keşfedilen "Kur'an mucizesi" dir. Bu keşif, 19 sayısının geçmesi dışında yapılan kurguyla bir ilgisi olmayan Müddessir-30 ayetinin çekiştirilmesi üzerine oturtuluyor:

"Yüce Allah, ondört asır evvel son dinini inzal buyurduğu zaman, onda öyle bir sır gizlenmişti ki bu sır, Kur'an'ın insanlara Allah tarafından gönderildiğinin kesin delilidir. Kur'an-ı Kerim'in insan sözü olduğunu iddia edenlere reddiye teşkil eden bu sırn '19' sayısı ile ilgili olduğuna şu ayetlerle işaret buyurulmuştur: '... yakıcı ateşin ne olduğunu sen nereden bilirsin? O ne geri bırakır, ne de aza-bından vazgeçer. İnsanın derisini kavurur. Orada 19 bekçi vardır' (Müddessir- 27-30)

"İşte bu ayet-i kerimlerden, Kur'an'ın beşer sözü olduğunu iddia edenlerin bu iddialarını çürütmek için ilahi bir sırrın mevcut olduğunu anlıyoruz. Yüce Allah'ın bir bekleme döneminden sonra bu sırrın bilinmesini dilediğini ve bu sırrın 19 sayısı ile ilgili bulunduğunu görüyoruz. Nedir bu sır ve niçin bu sırı Kur'an beşer sözüdür diyenlere tek reddiye olacak nitelikte görmekteyiz? Kur'an-ı Kerim, mucizelerle doludur. Hepimiz bildiği üzere Kur'an-ı Kerim gerek dil, gerekse ortaya koyduğu ilmi gerçekler ve verdiği bilgiler bakımından... birçok mucizelerle teyid olunmuştur. Zamanın darlığı sebebiyle bu mucizelerden burda uzun uzun söz etmeye imkan yoktur." (Dr. Reşat Halife, aktaran, T. Altıkulaç, Yüce Kitabımız Hz. Kur'an, s. 94-97)

Bu coşkulu cümlelerin ardındaki gizli gerçek, aşağılık duygusu olmasın sakın? Kur'an'ın, yazım tekniği açısından niteliğini bazı kesitleriyle az önce gördük; bilim açısından sergilediği karşıtlığı ise daha geniş olarak ilgili bölümde ortaya koyacağız. Reşat Halifenin zaman darlığı bahanesi ardına sığınmasını geçelim ve Kur'an'ın Muhammed düşüncesinin ürünü olduğu gerçeğine "tek reddiye" oluşturan bu "muhteşem" keşfine gelelim:

Görelim bakalım bu "anlaşılması geciktirilen ilahi sır" dünyada hangi sorunun çözümüne katkı sunuyor, yaşamın daha kolay yaşanılır kılınması için hangi teknik bilgileri sunuyor, yeni olarak hangi sorunlara bilimsel açıklama getiriyor, insanların eşitlik ve kardeşlik koşullarında yaşaması, açlığın giderilmesi, tahakküm düzenlerinin son bulması için hangi ufukları açıyor? Öyle ya, bu kadar çok sorunlu bir dünyada, 14 yüzyıllık bir beklemeden sonra Allah'ın nihayet bilinmesini istediği "ilahi sırn", insanlığın sorunlanna bir katkı oluşturmasını beklemekten daha doğal ne olabilir?

Tabii bu cümlelerimiz, Kur'an ve onun "sırları"nın niteliği açısından ölçüt oluşturacak mihenk taşlarına dikkat çekmek amaçlı kurgusal sorular olmaktan başka anlam taşımıyor. Yoksa öylesi anlamlı şeyler, gerçek mucizeler beklemek hayalcilik olur. O halde onun bu "geciktirilmiş ilahi sırrı"nın insanlığın gündemindeki hiçbir soruna çözüm bulamayacağı, daha ötesi öylesine yakıcı insanlık sorunlarını, kendisine hiç mi hiç dert edinmediği gerçeği daha en baştan açık olduğundan kafamızı öylesi ciddi sorunlarla meşgul etmek gerekmeyecek. Onun "sırrı" olsa olsa, zeki ama uyumsuz, yaşama yabancilaşmış insanların kurgulayacakları ve yaşam için hiçbir somut değer taşımayan eksantrik fantezilerden ibaret olacaktır. Nitekim islam yolunda mucize arayışına çıkmışlardan R. Halife'nin bulduğu ve her kitapta benzerleri rahatlıkla bulunabilecek olan "ilahi mucize" şudur:

"Kur'an'ın ilk ayeti olan besmele 19 harften ibarettir. Kur'an-ı Kerim'in sure sayısı l14'tür. Yani 19x6=114. Kuran'ın ilk nazil olan süresi sondan geriye doğru 19. suredir. Kur' an'ın ilk nazil olan ayetleri 19 kelimeden ibarettir. İlk nazil sürenin ayet sayısı 19'dur. Yine bu sürenin ilk nazil olan ayetleri meydana getiren harfleri sayınız. Göreceksiniz ki sayısı 76'dır. Yani, 19x4= 76..." vs. vs.

Hemen belirtelim ki bu eksantrik "buluş"un, üzerine oturtuldu" ğu Müddessir-30 ile en küçük bir ilişkisi yoktur. O ayette böylesi bir "sır"ra işaret buyrulmadığı, aksine cehennemin insanları kitleler halinde ateşe atacak, gürzle dövecek, ağzına, başına kaynar su dökecek olan bekçileri, yani zebanilerin 19 tane olduğunun açıkça belirtilme- sinden başka en küçük bir imada bulunulmamaktadır. Ama ne yapsın R. Halife, kimbilir, ne kadar çok zamanını bu uğurda harcayıp "ilahi bir sır" keşfetmenin tadına doyulmaz coşkusunu yaşarken, içinde 19 rakamı geçen bir ayeti yardıma çağırmak için Allah'a şirk koşmak pahasına ondan ilgisiz anlamlar çıkarmış, çok mu?

İşte 19 rakamı ile bağıntılı yapılan bu kurgu, R. Halife'ye göre, "Kur'an'ın beşer sözü olmadığının başlı başına bir delilidir. Tesadüf kelimesi, inatçılann dillerine doladıklan bir sözcük!ür" dedikten son ra yukarıdaki "keşifleri" tek tek yineleyip, "böylece de şüphe dahi kabul etmeyecek kadar açık olan maddi ve elle tutulur gerçekleri karşısında hak ve hakkaniyete olan düşmanlıklarını ortaya koymuş olurlar" (a.g.e., s.104) diye sözünü sürdürür. Böylece her zamanki klasik yöntemle, koşullandırma eylemi "düşman" güdüsüyle daha da pekiştirilir. Ve peşi sıra inananlann esir alınan bilinciyle birlikte düşler ülkesine coşkuyla yelken açılır:"Hemen belirteyim ki bu mucizevi hesap sistemi, Amerikalılan yüzde 30 nispetinde ikna etmekte ve bu ince hesaba muttali olan her üç kişiden biri Müslüman olmakta, diğer ikisi ise en azından konu üzerinde düşünme gereği duymaktadır. Bunun, ekonomik, sosyal ve stratejik açıdan ne kadar önemli olduğu aşikardır. Amerika'yı bizim silahlarla işgal etmemiz mümkün değildir. Ama bu ilahi ve etkili silah sayesinde bu ülkeyi islamiyet açısından elde etmemiz pekala mümkündür". (age, s.108)

Peki ama, Amerikalıların yüzde 30 nispetinde ikna edildikleri yollu rakamlı yalanlarda bile hiçbir sakınca görmeyen, daha ötesi işi ABD'nin islami fethini düşlemeye vardırabilecek kadar ilginç bir ki- şilik yapısının "ilahi sır" keşfinden bize yansıyan nedir? Uzayın fethedildiği, her türlü kitlesel ölüm nedeni hastalığa tek tek çare bulunuğu, yapay beyin üretimine çalışıldığı, insan hak ve özgürlüklerinin yeni açılımlarla geliştirildiği vb. göz kamaştırıcı buluşların gerçekleştiği günümüzde bu sürece en küçük bir katkısı olmamış islam ideolojisınin izleyicilerinin içine girdikleri bunaltıcı kompleks onları böylesi eksantrik fantaziler üretmeye adeta zorunlu kılıyor.

Kaynak: Erdoğan Aydın, Kuran Ve Din, Islamiyet Gerçeği 1, Cumhuriyet Kitapları.