03 Temmuz 2010

Evrenin Genişlemesi ve "Yaratılış" Rivayeti

Kur'an'ın gökten ne anladığı sorununu böyle açıklıkla ortaya koyduktan sonra Zariyat-47 üzerine kurulan bir diğer kağıttan şatoya da dikkat çekelim. Ayet şöyledir: "Göğü, gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz geniş kudret sahibiyiz".
Yakın geçmişte, birazdan da değineceğimiz gibi galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığı, eşdeyişle evrenin yoğunluğunun azalarak genişlernekte olduğu belirlenince kimi yorumcular ayeti bu bilimsel gerçeğe yamamak için; "biz göğü sağlamca kurduk ve gerçekten biz onu genişletmekteyiz" şeklinde çevirmeye ve tabii yine "çağımızın en yeni astrofizik bilgilerini Kur'an'ın ne denli apaçık verdiğini hayretler içinde görüyoruz" (H. Nurbaki) yollu malum nakaratı peşine eklemeye başladılar.


Bucaille konuya ilişkin şöyle bir de açıklama getirmektedir: "Biz onu genişletiyoruz" diye çevrilen kısım metinde, ism-i failin cem'i şekli olan musi 'une kelimesidir, ki bu da eşya söz konusu olduğunda "genişletmek", "yaymak, daha geniş ve daha uzak hale getirmek" anlamlarını ifade eden evsa'a fiilinden gelir. "Ayetin bu son kelimesinin manasını iyice kavramaktan aciz olan bazı mütercimler, bence yanlış anlamlar veriyorlar" (a.g.e., s. 249).


Bu açıklama temelinde apayrı bir içeriğe bürünen yeni çevirinin doğru olması halinde bile; ondan, söz konusu yorumcuların iddia ettiği sonucu çıkarmak yine de mümkün değildir. Ayetin bu çevirisini doğru farz edelim. Bu durumda hemen aklımıza Yer' e ilişkin aynı muhtevadaki ayetler geliyor. Bizzat kendi çevirisinden aktarıyoruz: "O (Allah)dur ki arzı yaydı,ı ..." (Ra'd-3) "Arzı da yaydık..." (Hicr19) "bundan sonra da Yer'i yaydı" (Nazilat-30).
Demek ki Kur'an açısından "yayılan" sadece gökler değil aynı zamanda Yer’dir. Bu gerçek ışığında şimdi soruna daha sağlıklı bir yorum getirebiliriz: Önceden gördüğümüz gibi Kur'an'ın göğü, yedi tabakalı, çatlaksız, sağlam, Allah' ın bizzat tutması nedeniyle Yer' e düşmeyen, gerekirse "dürülebilen" bir tavan olarak algıladığı, yine aynıbağlamda düz algıladığı Yer'e ilişkin de "yaymak" ifadesi kullandığı anımsanırsa, göğün genişletilmesinden çok boyutlu, hele ki derinlemesinebir genişletme anlamı çıkarmanın olanaksız olduğu açıktır.


Peki, Yer için de söz konusu edilen göğün yayılması, genişletilmesi ne anlama geliyor? Burada da göğe ilişkin nitelemelerde sürekli dikkat çekilen "bakmak", "görmek" şeklinde duyu organlarına dayalı, onunla sınırlı bilgi edinme süreci anımsandığında, göğün genişlemesinden kastedilenin, bulunulan yerde sınırlı bir çatı gibi algılanan göğün, gidildikçe bu görünümü koruması, dolayısıyla aylar boyu alınan yollarda elde edilen genişleme izlenimidir. Durulan yerde sınırlı bir kubbe olarak görülen gök, aylar boyusüren yolculuklarda adeta esneyerek genişlemekte, daha doğrusu göğün gerçek niteliğini bilmeyen insanlar nezdinde böyle bir yanılsama yaratmaktadır.


İşte Zariyat-47' nin ifadesi de bu duyusal algıdan öte bir anlam taşımamakta, hele ki malum "gök" tanımları çerçevesinde bilimsel genişleme gerçeği ile bağıntı kurmak için en küçük bir ipucu içermemektedir. Bu durumda yinelemeliyiz ki, bizzat Kur'an yazarının bile bilemediği açık olan bir dizi bilimsel veriyi getirip Kur'an'a yamamak, "İşte Kur' an bunu demek istemiştir, vay be ne güzel demiştir" gibi fanteziler üretmek, iddia sahiplerini gülünç yapmaktadır.
Göğün genişlemesi esprisinin bilimsel anlamıyla birlikte evrenin oluşumu ve buradan hareketle İslamcı demagogların "katkı"larını irdelemeye devam edelim:
Bilimsel araştırmalar sonucunda açığa çıkarılmıştır ki, evren içten dışa doğru saniyede altmış bin kilometrelik hızla genişlemektedir.

Galaksiler bu korkunç hızla birbirinden uzaklaşmakta, evrendeki maddi yoğunluk da bu çerçevede azalmaktadır. Bu genleşme özellikle bizim içinde bulunduğumuz galaksiye göre, ondan uzaklaşma şeklinde gözlenmekte, dolayısıyla bu sürecin geriye doğru ölçülmesinden gözlenebilir evrenimizin bundan yirmi milyar yıl kadar önce gerçekleştiği sanılan bir başlangıç atomun (kozmik yumurta) patlamasıyla saçılan döküntülerden oluştuğu düşünülmektedir. İşte bu çok yoğun ilk maddenin patlaması ve hizla dağılması sonrasındaki milyarlarca yıllık oluşumda patlamanın genleşen ürünleri olarak galaksiler, bulutsular, göksel cisimlerve yıldız sistemleri oluşmuştur. Gözlenebilir evrenin ve dolayısıyla onu oluşturduğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın da, bilimin evrensel yasaları çerçevesinde "henüz bilinemeyen biçimlerinden maddenin evrimi sırasındabir aşama" olduğu düşünülmektedir. Henüz evren halfkındaki bilgilerin yetersizliği nedeniyle tam anlamıyla aydınlanmamış olan noktalar hiç kuşkusuz dün bilinemeyen, üzerinde varsayım 'bile yürütülemeyen pek çokşey gibi bilinmek üzere bilimin gündemini oluşturmaktadır.


Bu noktada hemen bir yollamada bulunalım: Kozmik Yumurta 'nın patlamasından oluşan evren düşüncesi, kimi şeriatçılarca evrenin "yaratıldığı" rivayetine dayanak yapılmaya çalışılmakta ve bununla yetinilmeyip, "ilk evren maddesinin nasıl meydana geldiği konusunun ilerde de bilinemeyeceği, çünkü konunun, 'yoktan' 'varlığa' geçış sorunu olduğu, oysa bilimin sadece 'var'ların işleyışinin prensiplerini açıkladığı" (T. Tuna, Uzay ve Dünya, s. 27) şeklinde iddialar ileri sürülmektedir.


Her şeyden önce Dünya'nın iradi bir süreç içinde oluşmadığı "yoktan", "ol" demeyle birdenbire oluvermediği gerçeği, artık bilinci gerçeküstü önyargılarca çarpıtılmamış her ortalama bilgi sahibi insan açısından açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır. Dünya'nın oluşumu na ilişkin bilimsel görüiş, Dünya 'nın "yoktan" varolmadığı, sadece bel. li koşulların bir araya gelmesiyle insan ömrii ve hatta insanlık tarihiyle bile kıyaslanamayan uzun bir süreçte, maddenin bir biçiminden diğer biçimine (nicel birikimlerin nitel sıçraması şeklinde) dönüşümüyle oluştuğunu ortaya koyar. Bu oluşumda, gerek dört buçuk milyar yıl önceki ilk halinden önceki oluşurnda gerekse de bundan son. raki, yaşamın oluşabileceği koşulların oluşumuna kadarki sürecin hiçbir ,noktasında öznel bir iradeye, "ol" denince "oluvermeye" yer olmadığı ise ortadadır.
Tekrarla, bilinci çarpıtılamamış ve ortalama zekalı her insan için dünyanın oluşumu bilgisi ile "yaratılma" rivayeti uzlaştırılamaz bir karşıtlık oluşturmaktadır. Üstelik Güneş, Dünya vs. nin oluşumunda ve her şeyde kanıtlandığı gibi bilimin evrensel yasası olarak hiçbir şeyin yoktan var" olmayacağı gerçeği ışığında da "yaratılış"ın açıklanma koşulu yoktur.


Oysa Kur'an, Dünya'nın, Güneş'in, Ay'ın, göğün (ki bunların tümünü gerçek anlam ve niteliklerinden farklı olgular olarak algılamaktadır) sınava çekilmek üzere "yaratılan" insanoğluna mekan oluştursunlar diye iradi olarak ve altı gün içinde "ol" denerek yaratıldığı düşüncesindedir. Oysa nesnel gerçekliğin bilgisi bu rivayeti daha geçen yüzyıllarda cehalet çöplüğüne fırlatarak evrendeki her şeyin belli bir zaman ve mekan boyutuna bağlı olarak ve tabii maddenin kendi iç ve karşılıklı hareketinin sonucu oluştuğuna işaret eder. Bilime göre "ol" denmekle, evrimsiz ve birdenbire "oluveren" hiçbir şey olmadığı gibi yoktan var olma diye bir şey de yoktur Ona göre her şey bir başka şeyden ve mutlaka belli bir evrim sonucunda oluşmuştur. Bundan beşbuçuk milyar yıl sonra gerçekleşeceği sanılan dünyanın ölümü de gerçekte bir yok olma değil maddenin farklı biçimlerine dönüşme olarak gerçekleşecektir.


Gerek cahil insanlar gerekse de idealist düşünürler, mantık çarpıklıkları yanı sıra maddeye ilişkin bilginin yetersizliği nedeniyle, gözleyebildiğimiz ve gözleyemediğimiz her şeyin cevherini madde ötesi "varlık"larda ararlardı. Dolayısıyla açıklaması yapılamayanın "yaratılması" ve "düzenlenmesi"nde ilk nedeni, tanrı adını verdikleri madde ötesi bir "güç"te görürlerdi. Böylece basit yoldan her şeyin açıklaması yapılmış olurdu; tabii bu yoldan yapılan açıklama tek tek istisnai öğelerde bilimsel gerçekıere uydurulsa bile genel ve felsefi düzeyde çökmeye mahkumdur.


Nihayet "bilim, doğada değişmeyen bir nesne ya da gerçeklik bulunmadığını" ve tözün de, daha doğrusu her şeyi gerçekleştiren ana gücün de bizzat maddenin kendisi olduğunu kanıtladı. 1850'li yıllarda verili bilimsel gelişmelerden hareketle soruna felsefi düzeyde açıklık getirilmesinden yüz yıl kadar sonra nihayet fizik alanında da sorun açıklığa kavuşturuldu.
Bu konuda can alıcı buluş, Einstein tarafından, erkin, diğer deyişle herhangi bir işi gerçekleştirebilecek gücün, yani enerjinin bir kütlesi olduğunun ispat edilmesidir. "...Eskiden madde durgun ve kütle denilen özelliği ile elle tutulur bir nesne, erke ise kütlesiz ve gözle görünmez bir madde-karşıtı olarak bilinirdi. Einstein erke'nin de bir kütlesi olduğunu, kütle denilen özelliğin yoğunlaşmış erke'den başka bir şey olmadığını ve maddeyle erke'nin aynı şey olduğunu tanıtIadı" (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 306). Böylelikle idealistIerin ruhsal, fizikötesi saydığı enerjinin bir kütlesi olduğu, eş deyişle enerjinin de madde olduğu bilim çevrelerinde tartışma gündeminden çıktı.


"Einstein'ın tanıtına göre, hareketli bir cismin kütlesi o cismin hareketiyle birlikte artan enerjisinin kendisine katılması yüzünden artıyordu. Demek ki enerjinin de bir kütlesi vardi. Einstein herhangi bir madde parçasında bulunan enerjinin, o cismin kütlesinin, ışık hızının karesiyle çarpımına eşit olduğunu ünlü (E=mc2) formülü ile ortaya koymuştur. Bu demektir ki hareketli bir cisim, ışık hızına erişebilirse kütlesi de sonsuz olacaktır. Bu basit akıl yürütme, evrenin sonsuzluk nedenini de aydınlığa kavuşturmaktadır. Madde kütlesini atar ve ışık hızında yol alırsa buna enerji (erke) diyoruz. Bunun tersi gerçekleşir ve erke kütleleşirse buna da madde diyoruz" (a.g.e., s. 233).


"Şu halde, pek açıktır ki, erke=kütle=maddedir... Bu eşsiz tanıt sonsuzluk kavramını da anlaşılır bir anlama kavuşturmuştur: devimli cismin hızı ışık hızına erişince madde sonsuz olur… Artık dalgalar evreni, parçacıklar evreni, radyasyon, ışıklar, ısılar, sesler ve devimler gibi birbirlerine karşıt görünerek insan zekasını bunca yıl şaşırtan birçok değerler madde temelinde birleşmiş olmaktadırlar. Einstein, 16 Hazilan 1945 gününün gecesi, bütün bu değerleri birbirlerine dönüştürmeyi başarmıştır, birinin öbüründen başka bir şey olmadığını deneysel olarak tanıtlamış ve anlaşılmıştır. Daha 1840'larda J.R.Mayer, J.P. Joule; W.R. Grove, L.A. Colding ve H.Helmholdz erke 'nin yok olmayıp dönüştüğü yasasını bulmuşlar ve tanıtlamışlardı. Bunun sonucu olarak doğa, kendisini, maddenin bir biçiminden bir başka biçime dönüşmesinin sürekli süreci olarak biçim değiştirir. Hareket maddenin varolma biçimidir. Erke ise maddenin hareketsel dönüşüm özelliğidir" (a.g.e., s.93).


Bilimsel tanımıyla, "bilinçten bağımsız olarak varolan ve duyumlarla algılanarak bilinçte yansıyan tüm nesnel gerçekliği dile getiren" madde, gerek hareket biçimleri gerekse de çeşitlilik olarak sonsuzdur. Onun kendiliğinden hareketli ve gelişken olan niteliğinin saptanmasıyla artık uzayda ve keza maddenin sakınımı yasası çerçevesinde zamanda tanrıya yer kalmamıştır. Bilim maddenin "sadece cisimleri meydana getiren küçük parçacıklar değil, bütün kozmik evren, nebulalar, gezegenler, radrasyonlar, elektromanyetik ve nükleer alanlarını kapsadığını ortaya koymuş, onu; "içlerinde hiçbir şey değişmeyen bir atomlar bütünü olarak değil, içlerinde değişik güçler ve gerilimler bulunan erke'sel alanlar olarak görmek" gerektiğini tanıtlamış, dolayısıyla evrende mutlak sanılan fizikötesi güçlerin, tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşam hakkına son vermiştir. "Hele bir kez maddeye evet densin, Tanrı'nın madde olmadığını kimse kanıtlayamaz" diyen metafizik felsefenin babalarından Papaz Berkeley'in korkusu da böylece haklılık zeminine oturmuştur.


Çağdaş bilimin verileri ışığında, "...madde ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, ne var ki sürekli olarak değişir ve bir halden başka bir hale geçer. Evren bu sürekli ve sonsuz değişimin tarihsel süreci içinde gerçekleşmiştir... Hareket maddenin varlık biçimidir. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde hareketsiz madde olamayacağı gibi. Einstein'ın bütün açıklığıyla gösterdiği üzere hiçbir zaman ve hiçbiryerde maddesiz hareket de olmaz... ve bu hareket sadece mekanik olan bir hareket biçimi değil, sonsuz değişim ve dönüşümlerin tümünü dile getirir. Maddenin sonsuzluğuna ve çeşitliliğine, onun hareketinin sonsuzluğu ve çeşitliliği eş düşer... Evrensel yaşamın sonsuz sürecinde sonsuz sayıda daha birçok yeni biçimler de eklenecektir. Bu bir kehanet değil, evrenseloluşumun günümüze kadar olagelmiş gelişme sürecinin tamdadığı bir gerçektir..." (a.g.e., s. 305)


Bu temel belirlemeler ışığında evrenin ilk maddesi sanılan Kozmik Yumurta'nın, henüz açıklığa kavuşturulmamış biçimlerinden maddenin evrimi sırasında bir aşama olmaktan ibaret olduğu ve tabii bilimin ondaki sırları ve öncesini ve öncesinin öncesini de mutlaka açığa çıkaracağı sonucuna varmak durumundayız.
Bu durumda tüm metafizik koşullanmalardan sıyrılarak şu bilimsel soyutlamaya varabiliriz: "Evrensel sonsuzlukta madde, belli bir bölgede yoğunlaşmış ve sonra bir patlamayla sonsuzluğa doğru yayılmıştır. Tüm sonsuzluğu dile getiren evren deyimini bizim bilebildiğimiz ve hesaplayabildiğimiz bir bölgeyle sınırlarsak, demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Ne var ki, bu başlangıç, gene de evrensel ilksizlik ve sonsuzluk içindedir ve geniş anlamda tüm evrensel bir başlangıç anlamında değildir. Daha açık bir deyişle ilksizlik ve sonsuzluk içinde, bilinmeyen bir biçimden dönüşmüş olan madde, yeni bir biçim olarak evrensel oluşumuna başlamıştır" (a.g.e., s. 218).


Sonsuzluk sorununu biraz daha açalım: Evrende her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğu bilimsel gerçeği, bilimsel niteliğine uygun olarak yine ancak bilimsel yasalar çerçevesinde anlaşılabilir. Aksi takdirde metafizik felsefecilerin yaptığı gibi bilimsel verilerden bilirnsel verilerden bilim karşıtı masallar üretilmesinin önü alınamaz. Aristo bin yıllar öncesinden hortlatılıp, "madem ki herşeyin bir doğumu olduğu doğrudur, o halde bilim her şeyi sonuç itibarıyle Tanrı'nın yarattığını ispat ediyor demektir; demek ki yaratılış rivayetindeki göklerin ve yerin yaratıldığı doğru olmasa bile, onların kendinden oluştuğu Kozmik Yumurta'nın Tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü bilime uygundur" şeklinde bilim karşıtı saçmalıkların bilim çevrelerinde bile meşruluk zemini bulması kolaylaşır.(10) Gerçi bilimin felsefi bütünlük içinde kavranamaması (11) veya bilinçli çarpıtmalarla çıkarılacak böylesi bilim karşıtı görüşler felsefi düzeyde pek çürük kalacaklardır, ancak yine de böylesi bir yanılgının önemi ve siyasal sonuçları açısından konunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.


Dünyamızın başlangıcı olduğu gibi sonu da olacaktır; ancak yoktan var olmadığı gibi vardan da yok olmayacaktır.
Bu noktada aslolan, şeylerin bir doğumu, yaşamı ve ölümü olduğu, dolayısıyla her şeyin tarihsel olduğunu kavramakla sınırlı olmayıp, ondan öte bunun bilimsel anlamı ve yasalarını kavramaktır; ki en geniş anlamda bu, bilimsel felsefenin kavranması demektir. Kaldı ki sorun bu bütünlük içinde kavranmayınca tek tek bilimsel yasaları bulan veya çok değerli buluşlar yapan pek çok bilim adamı da, Newton örneğinde gördüğümüz gibi idealizmin alanından kendini kurtaramaz.
Evrende tüm olay ve olgular maddesel temelde birbirlerinden türemişlerdir.


"Evrendeki tüm olay ve olgular maddenin zaman ve uzay içindeki hareket ve değişimlerinin ve gelişmesinin ürünüdür. Bu sürekli maddesel gelişme nitelikçe farklı olay ve olgular meydana getirmiştir." Ve bu süreç maddenin sakınımı yasası, yani hiçbir şeyin yoktan var olmayıp vardan yok olamayacağı yasasıyla bilimsel anlamda kavranabilir. "Bu demektir ki evren şu anda varsa, hep var olmuştur ve hep var olmakta devam edecektir. Madde, var olduğu içindir ki daima var olacaktır. Çünkü bu fiziksel kimya yasasına göre yok olmaz. Eğer evrende hiçbir şeyin var olmadığı bir zaman olmuşsa, o zaman yok'u var edecek herhangi bir şeyin de var olmaması gerekir.


Einstein 'sonlu maddenin yasalarının, sonsuz maddeye, eşdeyişle evrensel alana genişletilmesi uygun değildir' diye yazmıştır. Madde sürekli olarak biçim değiştirmektedir ve yepyeni somut biçimler altında var olmakta devam edecektir. Nicel değişimler birikir ve bir sıçramayla nitel değişimlere yol açar. Evrende yepyeni yıldızların, hem de kümeler halinde her an doğmakta olduğu tanıtlanmıştır. Dünyamız da sonsuz evrendeki her sonlu gibi, bir gün sona erecek;ve bu, evrimsel sarmalın sadece bir dolanımının son'u olacaktır. Ama bu son, yok edilemez rnaddenin evriminde yepyeni bir aşamanın gerçekleşmesini de sağlayacaktır (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 377-378).


Azetle "Hiçten hiçbir şey meydana gelmeyeceğine göre, her şeyin kendisinden çıktığı şey bir hiç değil bir varlık", yani madde ötesi bir ruh değil bizzat madde olmak.durumundadır. Evet, "bilimin sadece varların işleyişini ve prensiplerini açıklamaya çalıştığı" doğrudur. Gerçekten de o, cahil ve .okumuş-cahil idealistlerin kafa yorduğu, olmayan şeylerle uğraşmaz. Veyine bu varlarla, somut olanla uğraşan bilim, temel-evrensel yasalarından biri olarak tanıtlamıştır ki, varın yoktan meydana gelmesi olanaksızdır. Dolayısıyla evrenin kendisinden oluştuğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın yoktan "yaratıldığı" düşüncesi bilimsel değildir.


Bilimin mantık tutarlılığı içinde bu "yumurta"nın da kendinden oluştuğu maddenin bir diğer biçimi mutlak bir kesinlik ıçinde vardır ve bilim, onun nasıl bir şey olduğunu, maddenin katı, sıvı, gaz, plazma, elektromanyetik alan, gravitasyonal alan, nükleer alan şeklinde saptanmış yedi temel durumundan veya belki de henüz saptanamamış bir başka durumundan hangisinin dönüşümüyle oluştuğunu, aynı zamanda o "yumurta" nın kaç milyar yıllık bir zamandan sonra patladığını, ve daha henüz düşünemediğimiz olasılıkların tümünü ortaya çıkaracaktır. Bilim felsefesi açısından bu noktada kuşkuya yer yoktur.


Nasıl ki dünyanın yaratılmadığını, maddenin uzay ve zaman içindeki dönüşümüyle oluştuğunu ve oluşumun da altı gün içinde değil milyarlarca yıldaki oluşumların ürünü olarak gerçekleştiğini, nasıl ki Güneş'in Dünya'dan sonra değil ondan önce oluştuğunu, nasıl göklerin yedi tabakalı bir çatı olmayıp dört boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ve sonsuz sayıda sistemlerin sınırsız bütünlüğü olduğunu, daha ötesi enerjinin de maddenin bir biçimi olduğunu ve maddenin daha görünen görünmeyen diğer biçimleri olduğunu ve "yokoluş", "varoluş" sanılan değişimlerin de gerçekte maddenin bu biçimlerinin birbirine dönüşmesinden başka bir bilimsel anlama sahip olmadığını ortaya çıkarmışsa, bu sürecin verdiği özgüven ve birikim ve tanıtlanmış yasalar ışığında, "Kozmik Yumurta"nın öncesi ve niteliklerini de ortaya çıkaracaktır.


Dolayısıyla bilimin gerek mantığı gerekse yasalan çerçevesinde şu nokta her halükarda çok nettir: "Kozmik Yumurta"nın yaratıldığı (yoktan var edildiği) esprisinden hareketle ancak cahil insanlara yönelik kandırmacalar yapılabilir; nitekim yapılmakta olan da budur.


Ve tabii bilimsel çevrelerdeki bu gelişme, bilimin sonuç ürünlerini dinsel masallara yamamaya çalışan demagogların elinde tam anlamıyla ifrata vardınlarak, "Kainat yoktan var edilmiştir, sıfırdan, olmayandan, mevcut bulunmayandan şekil ve vücut bulmuş, oluşmuş, oturmuş, düzene girmiş, tek kelimeyle olmuştur. 'Bir şeyin olmasını isteyince ona 'ol' deriz, o da oluverir (AI-i lmran-47)" şeklinde, cahil insanların bilincini çarpıtmanın, onları alenen aldatmanın bilim maskeli aracı haline getiriliverir.
Tabii bu noktada "yaratma" safsatasını Kozmik Yumurta sürecinde kabul etsek bile, burdan Kur'an'a en küçük bir destek üretilemeyecektir; çünkü ondaki "yaratma" (önceki bölümlerde ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi) bambaşka ve oldukça ilkel bir içeriktedir.


Bu noktada en tipik örnek, bilimin dev adımlar atmasının yolunu açan büyük bilginlerden Newton tarafından verilmektedir. Kendisi dindar bir insan olan Newton. gerçekte yaptığı buluşuyla Tanrı'nın dünya üzerindeki egemenliğine son veriyordu. Artık, "Tanrı, yaratan ve ilk hareketi veren kişi düzeyine düşürülmüştü. Her şeyi o yaratmıştı, ama daha sonra her şey doğa yasalarına uygun olarak gelişmek zorundaydı. Dinin yerdeki, gökteki her olayda elini gördüğü Tanrı, böylece evrenin dışına sürülüyor, kendisi de kanunlara tabi bir hükümdar durumuna düşürülüyordu.


Gök cisimlerinin hareketinin çekim yasasıyla kesin bir açıklamaya kavuşturulması sonucunda, dünyanın evrenin merkezi ve dolayısıyla insanın Tanrı'nın ayrıcalıklı yaratığı olduğu biçimindeki teoriye kesin bir darbe vurulmuş oluyordu. Kendisi dindar bir kimse olan Newton, kendi fizık kuramı ile kendi kafasında da Tanrı'ya Dünya üstünde yer bırakmıyordu, onu ancak homojen biçimde uzaya yerleştiriyordu. Uzayın Tanrı'nın bilinci olduğu, bu yüzden de mutlak olması gerektiğini savunuyordu.

Aslında geliştirdiği mekanik kuramın da temel zaafı olan bu mutlaklık kuramı, daha sonra uzayın da zamanın da göreceliğini kanıtlayan Einstein tarafından çürütülecek, tanrı uzaydan da kovulacak ve bilim yoluna devam edecekti." (2000'e Doğru, Yıl 1, sayı 3, 18 Ocak 1987).
Dünyamız, belli koşulların bir araya gelmesiyle uzayda var olan maddelerin iç evriminin sonucU olarak yeni bileşimlerle, maddesel sürecin bir durumdan başka bir duruma dönüşmesi şeklinde, diğer deyişle nicel birikimlerden nitelik değişimine uğramasıyla oluşmuştur. Bu bağlamda bir maddeden farklı bir maddeye somut bir dönüşümle gerçekleştiği gibi, aynı şekilde madde olarak yine yok olmayacak, sadece başka madde veya maddelere dönüşecektir. Yani bilimsel kavrayış içinde her gelişme aşamasının sonu, yeni bir gelişme aşamasının başlangıcı olarak birbirini takip edecek ve bu süreklilik içinde madde hep var olacak ve sonsuz varlığını ve değişimini sürdürecektir.


Kaynak: Erdoğan Aydın, Islamiyet ve Bilim, İslamiyet Gerçeği 2, Cumhuriyet Kitapları
Dünün bilinmeyeni bugünün bilinenidir. Bugünün bilinmeyeni de yarının bilineni olacaktır.(M.K.)

Konuyla ilgili bir başka yazı için bkz: Evrenin Genişlemesi Mucizesi