23 Şubat 2007

Kuran; Tevrat'ın Kötü Kopyası

(1)


Bazıları Kuran ve Tevrat'ın Allah'ın kitapları olduğunu, dolayısıyla aynı şeylerden bahsetmiş olmalarının doğal olduğunu söyleyeceklerdir. Varsalalım böyledir, peki neden anlatımlar çelişkilidir? Hristiyanlık uzmanı(?) bir dostun söylediği gibi; Kuran Tevrat'ın çelişkilerini mi düzeltmektedir, yoksa Muhammed olayları aklında kaldığı kadarı ile yarım yamalak mı aktarmıştır?

Tevrat'tan yapılan kopyalar, Kuran'a çoklukla orjinal hikayeden farklı ve eksik alınmışlardır. Bu yazımızda, bu tür eksik ve farklı yanları, bir kaç örnekle birlikte göstermeye çalışacağız.


Tevrat, Çıkış-14/21 'Ve Musa deniz üzerine elini uzattı ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi ve denizi kara etti ve sular yarıldı...'

Kuran,

Şuara-63 'Bunun üzerine Musa'ya: Asan ile denize vur diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (oniki yol açıldı) her bölük koca bir dağ gibi oldu.'

Tevrat, Musa'nın bir illizyonist gibi elini denize uzattığını, denizin yarılarak kara olduğunu söylüyor. Peki Kuran 'asa ile denize vurma' hikayesini nereden çıkartıyor? İşin aslını Tevrat'tan daha mı iyi biliyor? Gerçekte Allah 'asan ile denize vur' diye vahyetti, fakat Musa bu vahiy'e uymayip eli ile hareket mi çekti? Yoksa Hristiyanlik uzmanı dost'un söylediği gibi, Kuran Tevrat'ın çelişkilerini mi düzeltiyor?


Sad-21 '(Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanmışlardı.'

Sad-22 'Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.'

Sad-23 '(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.'

Sad-24 'Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.'

Sad-25 'Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.'

Sad-26 'Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.'

Sad Sure'si içinde 6 Ayet tutan bu kıssa ile ilgili başka açıklama bulunmamaktadır. Açıklamalar tefsirler içindedir ve diğer Davut kıssaları da göz önüne alınarak açıklanmaya çalışılır. Fakat hiç kimse aslı Tevrat'ta olan hikayenin, Kuran tarafından çarpıtılarak verildiğinden söz etmez. Çünkü Davut ahlaksız bir peygamberdir. Muhtemelen "bu ne ahlaksız peygamber" denilmesi önlenmek için, masal farklı bir şekle getirilerek anlatılmıştır.

Sad-26'da kutsanarak 'peygamber' ilan edilen Davut'a 'heva ve hevese uyma' denilerek, hikayenin aslı hakkında minik de olsa ip ucu verilmektedir. Gerçekte ise Davut, 'heva ve hevesine' uymuştur.

Kuran'ın hikayesini değiştirerek çarpıttığı, gerçekte son derece ahlaksız ve karaktersiz olan Davut'un, asıl hikayesini Tevrat'tan okuyalım;

(Kısaltarak veriyorum.)

Sarayının çatısında oturan Davut, yakın çevredeki evlerin birinde çıplak olarak yıkanmakta olan bir kadın görür. Hemen adamlarını çağırır ve kadını yanına getirmelerini söyler. Getirilen kadınla 'yatan' Davut, kadına sahip olmak ister. Kadın Davut'un yakın arkadaşı Hitti Uriya'nın karısıdır ve adı Batşeba'dır. Kadın'a sahip olabilmek için Uriya'yı öldürtmekten başka çözüm bulamayan Davut, Uriyayı savaşa gönderir. Fakat adamlarına Uriya'yı savaşın en tehlikeli yerinde savaştırmalarını söyler. Uriya orada ölür ve Davut Uriya'nın karısı Batşeba'ya el koyar. (Unutmadan söyleyeyim, Davud'un Batşeba'dan önce tam '99 KARISI' vardır.)
(NOT: ayrıntılı bilgi içim Eski Ahit 2. Samuel Bap-11'e bakınız.)
Kuran'ın asıl hikayesini çarpıttığı(!), kendisine kitap verildiğini ve peygamber olduğunu söylediği Davut, işte bu Davut'tur.


(2)



Süleyman ve Sebe Melikesi...

Neml-16-17-18-19 ''Süleyman Davud'a mirasçı oldu. Dedi ki : ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi. Bize her şeye ait bilgi verildi. Gerçekten bu apaçık bir lütufdur. Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan kurulu ordusu toplandı. Hepsi topluca gidiyorlardı. Nihayet karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca: ''Ey karıncalar! yuvalarınıza girin. Süleyman ordusu bilmeden sizi çiğnemesin'' dedi. Süleyman onun bu sözünü duyunca hafifçe güldü ve''rabbim'' dedi. Bana, anama ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi şeyleri yapmakta beni muaffak et...''

Neml-20-21-22 ''Süleyman kuşları araştırarak: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? 'Bana neden bulunmadığının sebebini bildiren bir delil getirmelidir. Yoksa onu şiddetli bir azaba uğratır veyahut keserim.' dedi. Çok geçmeden hüdhüd geldi ve 'senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve Sebe'den doğru bir haberle sana geliyorum'.''

Daha sonra Hüdhüd kuşu Sebe Melikesinden bahseder, çok büyük tahtı olduğunu, gerek o gerekse onun milletinin Allah'ı bırakıp Güneş'e tapındıklarını, onların yoldan çıkmış olduklarını ve şeytana uymakta olduklarını söyler.

Neml-27-28 ''Süleyman dedi ki: Bakalım doğru mu söylüyorsun. Yoksa yalancılardanmısın? Şu mektubumu götür. Onu onlara ver. Sonra yana çekil. Bak bakalım ne cevap verecekler?''

Sonrasında Sebe Melikesi Hüdhüd'ün getirdiği mektubu okur, mektupta Süleyman; bana baş kaldırmayın teslim olun demiştir. Sebe melikesi ulularına danışır; durum budur der. Ulular ise 'biz güçlü ve savaşçı milletiz, emir senindir düşün karar ver' derler. Melike;

Neml-34-35 'Melike, 'hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hale getirirler. Onlar da böyle yapacaklardır' dedi. Ben onlara bir hediye göndereyim de, bakalım elçiler ne ile dönecekler.'

Devamında Süleyman; 'onlar teslim olmadan kim bana Melike'nin tahtını getirebilir' der. Cinlerden biri (İfrit); ben getiririm der. Göz açıp kapayıncaya kadar İfrit tahtı Süleymana getirir. Süleyman 'Bu dedi, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin lutfundandır' (Neml-40) dedi. Daha sonra Süleyman Sebe Melikesinin getirilmesini söyler, bakalım tahtını tanıyacakmıdır? Melike'ye bu taht senin mi diye sorulur. O da; 'tıpkı o' der, sonrasinda ilave eder; 'bize daha önce bilgi verilmiş ve biz de Müslüman olmuştuk. Onu ise Allah'tan başka taptığı şeyler alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkarcı bir kavimdendi. (Neml-42-43)

Neml-44 'Ona köşke gir dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman 'bu billurdan yapılmış seffaf bir zemindir dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymanla beraber alemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum.'

(Bu hikaye ile ilgili pek çok soru alimlerin bile kafasını karıştırmaktadır. Örneğin; Kuşların ve karıncalarin dilini bilmenin pratikteki yararı nedir? Hüdhüd ne menem bir kuştur, ne ne iş yapar? Üzerinde oturulan taht, fark edilmeden nasıl çalınır? İslam'ın ortaya çıkmasına yüzlerce yıl varken nasıl Müslüman olunur? vs.)

Kuran'da anlatılan, yaklaşık 30 Ayet tutan karmaşık ve mantık yoksunu bu hikaye de Tevrat kaynaklıdır. Tevrat'ta konu daha yalın, daha makul ve daha kabul edilebilir şekilde anlatılmışken, Kuran'da konu neden akıl dışıdır bilinmez. Diğer taraftan Tevrat'ta anlatılan hikayenin, Kuran'da anlatılan hikaye ile hiç bir benzerliği bulunmamaktadır.

Filmlere ve kitaplara konu olup, dünya edebiyatına giren 'Süleyman ve Seba Melikesi' hikayesini aşağıda kısaca veriyorum;

(Tekmilini birden okumak isteyen Tevrat/I Krallar, Bap 10'a bakabilir.)

Seba kraliçesi, çok zeki ve akıllı olan Süleyman'ın ününü duymuştur. Onu görmek ve bulmacalarla denemek için Kudüs'e gitmeye karar verip yola çıkar. Beraberinde baharat, altın ve kıymetli taşlarla yüklü bir kervan ve çok sayıda insan bulunmaktadır. Kudüs'e ulaşır, Süleyman ile uzun konuşmalar yapar, soracağı bütün bilmece ve bulmacaları sorar. Sorduğu her şeye kusursuz cevaplar alan kraliçe, Süleyman'ın her şeyine (yaşayışına, sarayına, yakışıklılığına vs.) hayran olur ve; 'buraya gelmeden önce hakkında duyduğum şeylerin doğru olduğuna, gelip görene kadar inanmamıştım. Fakat bana bildirilenler gerçeğin yarısı bile değilmiş. Senin halin anlatılanlardan çok daha üstünmüş, seni İsrail tahtına koymak için senden razı olan Rab mübarek olsun.' der. Sonrasında yanında getirdiği hediyeleri Süleyman'a verir. Süleyman'da ona bir takım hediyeler verir ve Seba kraliçesi adamlarıyla birlikte yola çıkar ve memleketine döner.

Tevrat'ın anlattığı hikaye bu iken, Kuran bambaşka ve alakasız bir hikaye anlatır. Acaba Muhammed, Tevrat'tan 'Seba Melikesi ile Süleyman' isimlerini beraberce duymuş, fakat hikayenin aslını bilmiyor, hikayenin aslını bilmediğinden mevzu yoklugunda yeni bir hikaye uydurmuş olabilir mi??

(NOT: Yaklaşık 700 karısı olduğu rivayet edilen Süleyman da oldukça ahlaksız ve karaktersizdir. 'Armut dibine düşer' derler ya; Süleyman'ın babası DAVUT'tur...)



(3)



Bakara Sure'sinde 3 Ayet ile anlatılan, Talut ve Calud kıssası bulunmaktadır;

Bakara-249. 'Talut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Talut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Calut'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.'

Bakara-250. 'Calut ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et, dediler.'

Bakara-251. 'Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Calut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lakin Allah bütün insanlığa karşı lutuf ve kerem sahibidir.'

Tam olarak anlaşılamayan bu kıssa, insanın aklına bir sürü soru getiriyor. Talut ve Calud kimdir? Neden savaşmışlardır? Irmaktan su içen insanlar neden imtihan edilmişlerdir? İmtihan sonunda ne olmuştur? Mevzu Talud ve Calud iken, Davut nasıl, nereden ortaya çıkmıştır? Vs. Vs. Kuran her zamanki keyfiliği ile, aniden anlatıp bitirdiği bu hikaye hakkında hiç bir açıklama yapmamaktadır. Olayın aslı ile ilgili bilgi Tevrat kurcalandığında bulunmaktadır. Tevrat ayrıntı vermekte Kuran kadar cimri değildir ve bir çok konu ayrıntılı olarak Tevrat'tan öğrenilmektedir.

(İnsan'ın aklına; o dönem Muhammed inanırlarının, aynen İsevi'ler gibi Tevrat'ı bildikleri, kendi kitaplarını okurken Tevrat'ı bir başvuru kitabı olarak kullandıkları geliyor. 'Hatırladınız mı' diye başlayan Ayet'ler göz önüne alındığında, Tevrat'tan yarım yamalak alınan kıssa'ların, o dönem inanırlarının gerçekte hikayenin tamamını biliyor oldukları gibi bir izlenim yaratıyor.)

Herneyse, yukarıdaki başı sonu belli olmayan kıssa'yı asıl kaynağından ögrenmeye çalışalım;

(Uzun olan hikayeyi kısaltarak vereceğim, tamamını merak edenler Hakimler bap-6-7'den okuyabilirler.)

İsrailoğulları Tanrı'nın istemediği şeyleri yaptıkları için, Tanrı tarafından ceza olarak Midyani'lerin egemenliği altına sokulmuşlardır. Uzun yıllar eziyet çeken İsrailoğulları, Tanrıya şikayet edip kendilerini kurtarmasını isterler. Tanrı bu yakarışları haklı bulup, İsrailoğulları'na bir peygamber vermeye karar verir. Peygamber olarak Cad'ı (Gideon) seçer, ve 'Rab seninledir, bu kuvvet ile git İsrail'i Midyan'ın elinden kurtar' der. Cad, 'ne ile kurtaracağım, elimde hiç bir şey yok' deyince Rab, 'mutlaka seninle olacağım ve Midyanileri vuracaksın' der.

Cad kavminden cok kalabalık bir ordu toplar. Fakat Tanrı toplanan ordu savaşı kazandığında, bunu kendilerinin başardığını sanacağını ve kendisine minnet duyulmayacağını, hatta kibirle bu işi kendilerinin becerdiklerini soyleyeceklerini düşündüğünden Cad'a, 'Kavmine söyle, kim korkuyorsa geri dönsün de' der. Otuziki bin kişilik ordunun yirmiiki bini döner ve geriye on bin kişi kalır. Fakat Tanrı bunu da çok bulur ve hala İsrailoğullarının savaşı, Tanrı'nın yardımı olmadan kendilerinin kazandığını söyleyeceklerini düşündüğünden, 'Kavminin sayısı yine fazladır, onları suya indir ve ben onları deneyeceğim. Seninle beraber gidecek dediğim adam seninle gidecek, seninle gitmeyecek dediğim adam seninle gitmeyecek.' der.

Cad adamlarını suya indirir, Tanrı, 'Köpeğin diliyle içtiği gibi su içen her adamı ayrı, ve su içmek için dizlerinin üzerine çöken her adamı da ayrı koyacaksın.' der. Dilleriyle su içenler bir kenara ayrılır, bunların sayisi üçyüzdür. Diğerleri de geri gonderilir. Tanrı, 'diliyle su içen üçyüz kişi ile kurtaracağım' der. Sona kalan bu üçyüz kişi ile Cad düşmana saldırır, Tanrı'nın desteği ile Midyan ordusunu yener.

Gerçek hikaye budur ve görüldüğü gibi olayın kahramanı 'Talud' değil Cad yani Gideon'dur. Ayrıca olay Muhammed'in anlattığı gibi saçma sapan değil, iyi kötü kurgusu olan bir hikayedir. Muhammed bu hikayeyi son derece kısaltıp, kendi politikasına uydurmak için inanırlara bir vahiymiş gibi olarak aktarmıştır.

Burada diğer karmaşık konu ise Bakara-251'de söylendiği gibi, 'Davud'un Calud'u öldürmesidir'.
Tefsirlere baktığımızda karşımıza şu hikaye çıkıyor;

Bu savaş sırasında Davud 7-8 yaşlarındadır. Tanrı, Talut'a (Cad) Calut'un Davud tarafından öldürüleceğini söylemiş ve bu nedenle Talut Davud'u da yanında götürmüştür. Yolda giderlerken uç taş canlanıp konuşmaya başlamış ve Davud'a, 'Bizi al, Calut'u bizimle öldür' demişler. Davud taşları almış, savaş sırasında sapanı ile atmış ve Calut'u öldürmüştür.

Geçmişte Taberi'den aktardığım bir Hadis'de, Calut'un 500 batmanlık bir 'tolga' (NOT: 3.5 tondan fazla) taşıdığını yazmıştım. Şimdi düşünüyorum; 500 batmanlık bir tolga taşıyan azman (veya dev, veya...) bir adam, sapan ile atılan üç taş ile nasıl ölür? Mevzu İslam'a ait bir Hadis'te geçiyorsa, ölür...



(4)




Yahudilerin kitabından yarım yamalak alınmış bir masal daha...

Sebe-12 'Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgarı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.'

Sebe-13 'Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şüukredin. Kullarımdan şükreden azdır!'

Sebe-14 'Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak deyneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.'

Pek anlaşılır olmayan bu hikayeden anlayabildiğimiz şu;

Süleyman bir şey(ler) yaptırıyor, Allah ise Süleyman'ın emrine cinlerle birlikte bir çok şey veriyor; ne işe yarayacağı bilinmeyen rüzgar, erimiş bakır ve kaytardıklarında alevler ile cezalandırılan cinden işçiler. Fakat Sebe-14'de olay karmaşıklaşıyor; Allah Süleyman'ın ölümüne karar veriyor fakat nedense cinlerin bilmesini istemiyor. Süleymanın deyneğini yiyen (Deynek muhtemelen Süleyman'a ait) oyun bozan ağaç kurdu, cin'lere Süleyman'ın öldüğünü söylüyor. Ve böylece, eğer cinler gaybı (geleceği) bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmayacaklardı(?) sonucuna ulaşılıyor. Bu sonuca göre insanın aklına bir soru takılıyor; küçük düşürücü azap içinde kalmamak için, gaybı bilmek mi gerekiyor? Bu sadece cin'ler icin geçerli bir durum mu yoksa, insanlar için de geçerli mi? Bu noktada, Allah'ın dışında da gaybı bilmenin mümkün olduğu sonucu çıkarılabilir mi?

Her ne ise...

Bu karmaşık, ne olduğu pek anlaşılmayan kıssa'nın da aslı yine Tevrat'ta, fakat bazı değişikliklerle...

Bakalım;

(Tevrat'tan alıntıladığımız hikaye; Süleyman tarafından yaptırılan, içinde on emir'in bulunduğu kutsal sandığın saklandığı -ki bir zamanlar var olduğu kabul edilen bu kutsal sandık, dünya üzerinde izine rastlanamamış ve hiç bir zaman bulunamamıştır-, efsanevi Süleyman tapınağı ile ilgilidir. Bu tapınak bugün bulunmamaktadır, gerçekte mevcut olduğu bile tam olarak bilinmemekte ve geçmişte yapılan bazı savaşlar sonunda yıkıldığı söylenmektedir. Kudüs'te bulunan, geçmişi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan meşhur ağlama duvarı'nın, efsanevi Süleyman tapınağının son kalıntıları olduğu iddia edilir...)

İrailoğullarının Mısır'dan çıkmalarının 480. yılında, krallığının dördüncü yılında Süleyman Tanrı adına bir mabet inşa ettirmeye basladı. Bu tapınağın inşası sırasında hiç gürültü yapılmıyordu. Yani ne bir çekiç, ne balyoz, ne balta ne de başka bir ses işitilmiyordu. Bu da bir TOPRAK KURDU'nun refakati sayesinde gerçekleşiyordu. Bu kurt çalışanlara taşların nasıl parçalanacağını ve sessizce nasıl taşınacağını gösteriyordu.

Hikaye uzun fakat çalışanların cin taifesinden olduğu söylenmediği gibi, Süleyman'ın öldüğü de zikredilmemektedir. Hatta tanrı Süleyman'a; 'Bu yaptığın eve gelince, eğer benim kanunlarımda yürürsen, o zaman baban Davud'a söylediğim sözleri seninle pekiştireceğim. Ve İsrailoğullarının ortasında oturacağım ve kavmim İsrail'i bırakmayacağım.' der. Ayrıca Kuran'da söylendiği gibi 'kurt', ağaç kurdu değil, bir toprak kurdu'dur.

Kısaca işin aslı Kuran'ın söylediği gibi değildir.



And

Kuran'da bulunan bazı Ayet'lerde Allah'ın "and" içtiği (yemin ettiği) görülmektedir. Çok doğal olarak aklı başında bir insan, erişilmez bir gücün, kendi göderdiği Ayet'lerde neden "and" içtiğini merak etmekte, fakat maalesef doyurucu bir yanıt alamamaktadır. Çünkü din alimleri de bu konunun altindan kalkamiyorlar ve inandırıcı bir yorum yapamıyorlar.

Yemin; insanın karşısındaki başka bir insana güven vermek ve inandırmak için söylediği sözlerdir ve tamamen İNSANCA bir davranıştır. Peki sonsuz güce sahip, her şeye gücü yeten bir Tanrı neden yemin eder? Mantıklı hiç bir açıklaması yok. Fakat gerçek olan; EŞSİZ GÜCE SAHİP BİR VARLIĞIN YEMİN ETMEYE, YANİ İNSANLARI KENDİNE İNANDIRMAYA UĞRAŞMA GİBİ BİR ÇABASI OLMAZ. Çünkü onlar kendisinin yarattığı sıradan, zavallı yaratıklardır. Allah insanları kendine inandırma gereği duyarsa (Neden böyle bir gerek duysun?), olmayacak bir şeye ol der ve olur. Böylece ortada inanmayan kalmaz.

(NOT: İslami kaynaklara göre, İslam öncesinde Araplarda bir yemin geleneği bulunmaktaymış. Bunun nedeni ise Arap'ların yalancı bir toplum olmalarından kaynaklanıyormuş. -Uydurulan yüzbinlerce Hadis'i hatırlayınız.- Kuran'da bulunan bu yeminlerin de, Muhammed'in mensup olduğu toplumdan kaynaklanmış olduğu, kendisine inanılmadığı için Allah'tan geldi diye bu "yeminli" Ayet'leri söylemiş oldugu düşünülebilir.)

Kuran'da bulunan bazı yeminli Ayet'lere bakalım;

Tin-1,2,3,4,5 'Tin'e, Zeytin'e, Tur-i Sina'ya ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.'

Zeytin ve incir (tin) üzerine yemin edildiğini de bu sayede duymuş oldunuz.

Şems-1,2,3,4,5,6,7,8,9,10 'Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde ay'a, onu parlattığında gündüze,onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu düzlük yapana, ruha ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da ilhan edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.'

Bu Ayet'ler okunduğunda, bu sözlerin Allah'ın ağzından çıkmadığı gayet açık bir şekilde anlaşılıyor. Biraz dikkatli okunursa, şahsen Muhammed'in Allah üzerine yemin ettiği anlaşılabilir.

(NOT: Ayrıca bu Ayet içinde "yere ve onu düzlük yapana" sözüne dikkat ediniz. İnsanın aklına dünya düz mü yuvarlak mı sorusunu getirmiyor mu?)

Sad-1,2 'Sad. O şanlı Kuran'a yemin ederim ki küfredenler, aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.'

Henüz ortada olmayan ve üzerine yemin edilen Kuran da nereden çıktı? Hadi biz zavallı insanlar, Kuran'a veya diğer kitaplara elimizi basıp yemin ediyoruz, peki Allah neden benzer bir şeyi yapıyor?

Nahl-56 'Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmediklere şeylere pay ayırıyorlar. Allah'a and olsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.'

Allah, Allah üzerine and içiyor? İlginc... And içen Muhammed mi, yoksa bir başka Allah daha mı var?

Nahl-63 'Allah'a and olsun, senden önceki ümmetlere de göndermişizdir...'

Bir diğeri... Yine Allah kendi kendine and içiyor...

Meryem-68 'Öyle ise Rabbine and olsun ki, muhakkak surette onları da şeytanları da mahşer de toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.'

Burada karşımıza başka bir rab çıkıyor. Olsun, Allah ona da and içiyor...

Mearic-40 'Şu halde öyle değil! Doğuların ve Batıların rabbine yemin ederim ki...'

Haydaa! Şimdi de doğuların ve batıların rabbi çıktı...

Bu ne rab bolluğu YA RAB!


(NOT: "doğuların ve batıların Rabbi" konusu bir başka konu. Bu konu hakkında da yazımız olacak.)

İslamda Kadın

İslam'da kadın, aynen Tevrat'ta olduğu gibi ikinci sınıftır, çünkü İslama göre erkekler kadınlardan üstündür. Üstün olan ise üstünlüğünün verdiği hakkı kullanacak, zayıf olana baskı uygulayacaktır. Kuran, Nisa (yani kadın) Suresi başta olmak üzere, kadınlar için çeşitli buyruklarla doludur. Bu buyrukların yaptırimı ve takipi ile erkekler uğraşır.

İslam peygamberi kadın konusunda çok titizdir; Kuran hükümlerine, kendi sözleri olan Hadis'ler ile pek çok açıklama ve ilave getirmiştir;

'Uğursuzluk üç şeyde vardır; Karı'da, ev'de, at'da.'

'Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadim.'

'(Namaz kılan kimsenin) önünden köpek, ya da eşek, ya da domuz, ya da kadın geçerse namaz katledilmiş olur.'

'Bir erkeğe karısını ne nedenle dövdüğü sorulmaz.'

'Kadınlar aklen ve dinen dun (eksik) yaratıklardır.'

'Kadınlar insanın karşısına şeytan gibi çıkarlar.'

'Kadınlar arasında saliha (iyi huylu) kadın, yüz tane kara karga arasında ala karga gibidir.'

'Bana Cehennem halkı gosterildi; çoğunluğu kadınlardı...'

'Kadınlar tarafından yönetilen kavimler iflah olmazlar.'

'Kadın eğe kemiği gibidir; onu doğrultmak istersen kırarsın, onu kendi haline bırak ve eğriliği ile ondan faydalanmaya bak.'

'İşlerinizde kadınlarla meşveret ediniz; onlar bir iş böyle olmalı dediği zaman, doğru olması için aksini yapınız.'

(ve daha nicesi...)

İslami kaynaklara göre Adem ile Havva Cennet'ten kovulurken, işledikleri günah yüzünden cezalar yazılmıştır. Yasak meyve'den yediği için Adem'e dört, yasak meyve'yi önce yeyip sonra Adem'e de yedirdiği için Havva'ya ondört... Havva'ya yazılan ondört ceza içinde erkeğin egemenliği altında yaşama, aybaşı, doğum sancıları ve doğum da bulunmaktadır. Yani diğerlerini bir kenara bırakırsak, erkeğin egemenliği altında yaşamak kadınlara Havva yüzünden verilmiş bir cezadır.

İslami öğreti kadınları ikinci sınıf görür demiştik, buna maddeler halinde kısaca bakalım;

1. Erkek ganimetten kadından çok pay alır,
2. Erkek akılca kadından daha üstündür,
3. Erkeğin miras hakkı ikiye bir fazladır,
4. Erkek imam ve yargıç olabilir, kadın olamaz,
5. Erkek dört eş alabilir, kadın alamaz,
6. Erkek karılarının üzerine dilerse cariye alabilir, onunla cinsel ilişkiye girebilir, kadının böyle bir hakkı yoktur,
7. Erkek kadını boşayabilir, kadın boşayamaz,
8. Erkek kadını boşadıktan sonra aynı kadınla tekrar evlenebilir, kadının bu hakkı yoktur,
9. Erkek kadını dövebilir, kadının dövme hakkı yoktur,
10.Zina eden kadın recmedilir, erkek diyet ödeyerek recm'den kurtulabilir. (ve aklımıza gelmeyen daha bir çoğu)

Bu İslami oğretiler yüzyıllar boyu katmerlenerek kadın aleyhine büyümüş ve genişlemiştir.

Şimdi hal böyleyken Taliban'ın, Suudi din polisinin ve diğer şeriatçıların yaptıklarına yanlış diyebilirmiyiz? Adam, "benim dinim bunu böyle emrediyor sana ne" derse, verecek cevabımız olabilir mi?

www.ateizm.org 'dan alınmıştır.

Bilim ve Din


Bilim ile din bağdaşmaz. Din adamları ne derse desin, ister peygamberin "İlim Çin'de de olsa alın" sözünü örnek versinler, ister başka bazı gerekçelerle bilimi yüceltsinler, ve İslam'ın ya da herhangi başka bir dinin bilimle çelişmediğini söylesinler, özünde bağdaşamaz iki düşünce biçimi olan bilim ile dini uzlaştırmak mümkün değildir.

Bunun sebebini anlamak inançlıların çoğuna zor gelir. Bizlerin, sırf dine ve Tanrı'ya karşı içimizde beslediğimiz bir düşmanlıktan dolayı bu tür karalayıcı sözlerle dine saldırdığımıza inanmak isterler.

Bu yüzden, bu düşüncemizin sebebini burada örnekleriyle açıklamak istiyorum.

Din ile bilimin birinci önemli farkı "yanlışlanabilirlik" noktasındadır. Bilimde, yanlışlanabilir olmayan bir kavramın bilgi değeri yoktur.

Yanlışlanabilirliği kısaca açıklayacak olursak, bir önermenin yanlışlanabilir olması demek, eğer yanlışsa, yanlışlığının ortaya çıkartılabilir olması demektir. "Elimde kırmızı bir balon var" yanlışlanabilir bir önermedir. Eğer yanlışsa, yani elimde bir balon yoksa, ya da başka renk bir balon varsa, bunu anlamak çok kolaydır. Fakat "Ölümden sonra hayat var" yanlışlanabilir değildir. Ya da "Komşunun başına gelen kötü olay, benim bedduam yüzündendir" gibi bir önerme, yanlışlanabilir değildir. Bilimde, yanlış olması durumunda, bunu anlamaya imkan olmayan bu tür ifadelerin bilgi değeri yoktur.

Fakat dinde bu tür yanlışlanamaz pek çok ifade vardır. Dolayısıyla dinsel bilginin pek çok örneğinin, test edilip, yanlış olup olmadığının görülmesi mümkün değildir. Aslında dinde yanlışlanabilir ifadeler de vardır, ve onların da bir kısmı yanlışlanmıştır. Fakat, bu ayrı bir konu ve bu yazıda asıl üstünde durmak istediğimiz nokta dinin pek çok bilgisinin genel olarak yanlışlanabilir olmadığıdır.

Evrenin Tanrı'nın ol demesiyle oluştuğuna, öbür dünyada bizleri ödül veya cezanın beklediğine, vs. inanırken uygulanan mentaliteyi, bilimsel alanda uygulamaya kalksak, herhangi bir bilimsel problemde, karşımıza çıkan ve durumu açıklıyor gibi görünen ilk açıklamaya dört elle sarılır ve pek çok hata yapardık.

Örneğin, "Dünya düzdür" gibi bir önerme, dış dünyayla ilgili gözlemlerimize uyduğu için, bundan kuşku duymaz ve dünyanın yuvarlak olduğunu bu yüzyılda bile belki hala öğrenmemiş olurduk. Bir önermenin, dış dünya verilerine bakılarak doğrulanması kolaydır. Tek derdimiz durumu açıklıyormuş gibi görünen bir ifade bulmaksa, bu pek çok durumda mümkündür. Hatta gözlemlerle de doğrulanabilen birden fazla açıklama geliştirilebilir pek çok durumda. Eğer bunları yanlışlamaya uğraşmazsak, yanlış olduklarından şüphe edip yanlışlıklarını ortaya çıkartacak testlere tabi tutmazsak, çok kolay yanılabiliriz. "Dünya düzdür" yanlışlanabilir bir önermedir. Yanlışlığının ortaya çıkartılması mümkündür. Örneğin, en basiti "Dünya düz olsaydı, denize açılan geminin direği, gemi kıyıdan uzaklaştıkça, ufukta kaybolmazdı" gibi bir gözlemle, "Dünya düzdür"ün yanlışlanması mümkündür. Fakat buna rağmen, sırf insanlar yanlışlamaya uğraşmadığı için, yüzyıllarca "Dünya düzdür" açıklamasına inanıldığı düşünülürse, bir de teorik olarak dahi yanlışlanması mümkün olmayan açıklamaların toplumda geniş şekilde kabul görmesinin bırakacağı izi ve bu durumun dünyayı algılayışımızı nasıl geri bırakacağını varın siz düşünün.

Nitekim bugün durum budur. Dünya üzerinde yüz milyonlarca, belki milyarlarca insan, öldükten sonra yaşayacaklarını ve ceza ya da ödül alacaklarını düşünüyor. Görünmez, her şeye kadir ve her şeyi bilen bir varlığın evreni ve bizi yarattığına inanıyor. Bunun "Dünya düzdür" örneğindeki gibi yanıltıcı bir varsayım olduğunu hiç de azımsanmayacak sayıda bir kesim biliyor bereket, ama yine de bu yeterli değil ve bu yüzyılda bile insanların dünyayla ve evrenle ilgili kavrayışlarının bu derece sığ olduğunu görmek, gerçekten endişe verici.

Yanlışlanabilir olmayan bir şeye inanmanın yaratacağı problemleri görmemek, zihnini böyle bir tavra alıştırmak, sadece kolay aldanmaya değil, dünyayı yanlış algılamaya ve dünya ve evrenle ilgili kavrayışımızın sığlaşmasına da sebep olur. Dinsel bilgiler ve dinsel düşünce tarzı ise bize pek çok bu tür imkan verir.

Bilimle din arasındaki bir başka fark, bilimde yargıların deneyden (testten) sonra, dinde ise önce yapılmasıdır.

Bilimde yargılar deneyden (testten) sonra yapılır. Deneyin sonucuna göre, gerekirse yargılar değiştirilir. Dinde ise yargılar baştan verilir, doğrular baştan bellidir, ve deneyin sonucu bu bilgilere göre yorumlanır. Bu yüzden bir mümini kuranda geçen bir ifadenin yanlış olduğuna ikna edemezsiniz örneğin. Çünkü kuranda geçen tüm ifadelerin doğruluğunu baştan kabul etmiştir. Eğer herhangi bir ifade, günümüzde bilinen bazı gerçeklere aykırı düşerse, basitçe bu ifadenin yorumlanış tarzını değiştirir. Dini ifade hala doğrudur, baştan beri doğrudur, sadece mümin geçmişte onu yanlış anlamıştır. Açıklaması budur.

Bunu da ancak kurandaki söz konusu bilginin sorgulanmasına sebep olacak yeni bir bilgiyi başkası bulup ortaya çıkardığı zaman yapar. Müminin kendisinin kurandaki bilgilere aykırı düşecek, dolayısıyla, o bilgiyi yorumlayış tarzını değiştirmesine sebep olacak türde bir bilgi ortaya çıkarması bile mümkün değildir. Çünkü o bilgileri sorgulayacak türde bir eylemi bile olamaz müminin.


Dolayısıyla, dinsel düşünce şekli, doğruların sorgulanmasının önünde de bir engeldir. İnsanların Adem ve Havva'dan türediğine inanan biri, dağa, bozkıra çıkıp, ilkel insan fosili aramaz. Kutsal kitaplara göre dünya 6000 yıl kadar önce, toplam 6 günde yaratıldığı için, dünyanın yaşını ve nasıl oluştuğunu merak edip tespit etmeye çalışmaz. Bu tespitleri ancak düşünce tarzları ve eylemleri dinle motive edilmemiş bilim adamları yapar, ve müminlerin bu konudaki tek eylemleri, bu yeni bilgilerin ışığında kendi inançlarını ve kutsal kitapları "yorumlama" tarzlarını gözden geçirmek olur. (6 günü, 6 aşama olarak değiştirip, buna mecazi diyerek örneğin). Tüm enerjilerini, kendi doğru bildikleri şeyleri yeni bilgiler ışığında gözden geçirip, gerekirse yorumlayarak, doğruluklarından emin olmaya ayırmak zorunda kalırlar. Yeni bilgi ortaya çıkartamazlar. Çünkü eski bilgileri sorgulamazlar. Eski bilgiler kutsal bilgi ve sorgulanmayacak, doğruluğu kesin bilgi olduğu için, ancak başkaları asıl doğru bilgiyi ve asıl gerçeği gözlerine soktuğunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar. Bunun dışında, doğruları sorgulamak ve ortaya çıkarmak için bir motivasyonları, ve bir gerekçeleri yoktur.

Yani, dinsel düşüncenin bilimle bağdaşmayan ve hatta bilimi engelleyen bir başka unsuru, bilimsel araştırma konusunda motivasyon bırakmamasıdır.

Dinsel bilgi Tanrısaldır ve doğrudur. Sorgulanmasının bir gereği yoktur. Hatta sorgulanması bir günahtır. Bu durumda, bir müminin, evrenin ve canlılığın yaratılışı, insanın ortaya çıkışı, dünyanın yaşı, vs. gibi dış dünya ile ilgili algılayışımızın temelinde yer alan noktalarla ilgili sorgulayıcı bilimsel araştırmalar yapmak için bir motivasyon ve mantıksal bir gerekçe bulması kolay değildir. Cemaat liderleri ve dini önderleri, bilimsel aktivitenin günlük hayattan gözlenmiş pratik yararları yüzünden bilimi ve bilimsel araştırmayı sözlerle teşvik etmeye çalışsalar da durum budur. Bu yüzden ne İslami kesimden, ne de Hıristiyan ve Musevilerin fundamentalist kesiminden doğru dürüst bilimsel buluş çıkmaz.

Ayrıca, üç büyük dindeki öbür dünya inancı da, bilimsel aktiviteyi engelleyen bir başka unsurdur. Öyle ya, eğer bu dünya faniyse ve gerçek hayat, sonsuz süreli olarak öbür dünyadaysa, ve bu dünyadaki hayat sadece öbür tarafa hazırlık için geçirilmesi gereken bir imtihansa, siz sözlerle bilimi ne kadar özendirirseniz özendirin, bilimsel eylem, müminleri inandırdığınız bu diğer açıklamalarla çelişecektir. İmtihan dünyasında yapılması gereken şey, her tutarlı düşünen müminin göreceği gibi, bolca ibadet yapıp öbür dünyaya hazırlanmaktır. Yoksa, bütün ömrünü milyonlarca böcek ve kelebek türünü sınıflandırarak veya dağ taş dolaşıp yeryüzündeki kaya tabakalarının oluşumunu inceleyerek geçirmek değil. Bu tür eylemlerin gerektirdiği yaşam tarzının, müminin yaşaması gereken türde bir yaşamla (5 vakit namaz ve günlük hayatın her ayrıntısında dinsel prensiplere uymak gibi) uyuşmaması bir yana, işin bir de müminin böyle bir monoton, uzun süreli ve sıkıcı bilimsel aktiviteye kendi hayatında yer ve gerekçe görmemesi yönü vardır. Çünkü müminin hayatının daha önemli bir yönü vardır. Müminin hayatı bir imtihandır ve önemsiz ayrıntılarla harcanmamalıdır. Hayattaki en önemli şey, hatta tek önemli şey, iyi ibadet edip, iyi bir mümin olmak ve öbür dünyaya iyi hazırlanmaktır.

Dolayısıyla, dinci kesim ne derse desin, bilimle dinin bağdaştığı ve dinin bilime köstek olmadığı, vs. türündeki iddialarını kanıtlayamazlar. Çünkü ortada, yukarıda açıkladığımız somut gözlemler vardır. Hem dinine bağlı olup, hem de bilimsel alanda çeşitli buluşlar ortaya çıkartmış birilerinin tespit edilip örnek olarak getirilmesi bu gerçeği değiştirmez, çünkü burada tartıştığımız konular tek tek kişilerle ilgili değil, toplumla ve toplumsal davranışlarla ilgili sosyolojik konulardır.

Eski zamanlarda buluşlar yapılmış olmasının da kafa karıştırıcı bir tarafı yoktur. Bütün mesele buluşu yapan zihniyetin ne olduğudur.

Buluşların nasıl yapıldığı bellidir. Yeni bir bilgi ortaya çıkarmak, eski bilgiyi sorgulamayı, eski açıklamadan farklı olan hipotezler ortaya çıkarmayı ve bu hipotezleri test etmeyi gerektirir.

"Gülün Adı" filmindeki bilimsel zihinli rahibin de yaptığı budur, küçük bir çocuğun oyun oynarken yaptığı da budur. Küçük bebeklerin, ellerine aldıkları bir cismi evirip çevirip bakmaları, ağızlarına götürmeleri, cismi sağa sola vurmaları ya da çekiştirmeleri, aslında birer deneydir. Çocuk kendi kafasında dış dünyanın nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktadır. Küçük çocuklar bile, bilim adamlarının uyguladığı yöntemleri uygulayarak öğrenir (ilkel şekliyle).


Dinde karşı çıkılan nokta ise, imanın gerektirdiği zihniyetin, bu evrensel bilgi arttırma kurallarıyla çelişmesidir. Dinin teşvik ettiği zihniyet, eski bilinenlerden şüphe duyup sorgulamaya engeldir. Din doğruları vermiştir, bu yüzden sorgulayıp deney yapmayı gereksiz kılar dinsel zihniyet.

Fakat bunu %100 başarıyla gerçekleştiremez elbette. Çünkü insanoğlunun sorgulayıcı yönü de vardır. Din sadece bunu zorlaştırmakla yetinir. Tamamen köreltemez. Eğer köreltebilseydi, insanoğlunun dinsel düşünce batağına battığı karanlık çağlardan çıkması mümkün olmazdı.

Yargının testten sonra değil önce yapılması gibi bir düşünme şekline kendini alıştıran birinin, başarılı bir bilimsel zihin geliştirmesi mümkün değildir. Bu yüzden gerçek bilim adamları arasında inançlı oranı çok düşüktür. (1998 yılında Nature dergisi tarafından ünlü bilim adamları arasında yapılan bir anketin sonucuna göre, bu bilim adamları arasındaki inançlı oranını %7.9, inançsız oranını %76.7 ve agnostik oranını da %23.3'tür).

Bilim dine rağmen gelişir. Çünkü dinsel düşünce, insanoğlunu son zerresine kadar esir alamaz. Fakat bilim geliştiğinde, insanoğlunun dinsel düşünceyle bağdaşmayan özellikleri sebebiyle gelişir.

Bilim ile din bağdaşmaz. Din, bilimin ve bilimsel gelişmenin önünde bir engeldir. Bu yüzden de insanlara, özellikle de genç nesle bilimsel düşünmenin ilke ve kuralları öğretilmeli, dinsel değil bilimsel kafalar yetiştirilmelidir.

mantık


12 Şubat 2007

İnanılmaz Yaş Süreleri

Kutsal kitaplarda anlatılan, gerçekte yaşadıklarına dair hiç bir kanıt olmayan Peygamberler ve onlarin yine Peygamber olan çocukları, inanılmaz derecede uzun yaşamışlardır.


İnsanların ortalama 40-50 sene civarinda yaşadıkları bir dönemde kaleme alınan kutsal kitaplar, oldukça abartılı bu yaş anlatımlarını elbette ki mucizevi bir şeyler gösterme amacıyla yapmışlardır. Fakat hiç bir insanın yaşayamayacağı bu süreleri, bir çok kıytırık peygamber yaşamışken(!), her ne hikmetse çok daha meşhur olan İsa ve Muhammed yaşayamamışlardır. Biri 30'ların başında, diğeri ise 50'lerin sonunda hakkın rahmetine kavuşmustur.

Eski Ahit'de Adem ve takip eden neslinin bir kısmının yaşları hakkında bir bölüm var, aşağıda veriyorum (dikkat ediniz, arada hiç bir kadın bulunmamaktadır);

Tekvin-5

3/ Ve Adem yüzotuz yaşında, kendi benzeyişinde, suretine göre bir oğulun babası oldu; ve onun adını Şit koydu, 4/ Ve Şit'in babası olduktan sonra, Adem'in günleri sekizyüz yıl oldu. 5/ Ve Adem'in yaşadığı bütün günler dokuzyüzotuz yıl oldu; ve öldü. 6/ Ve Şit yüzbeş yaşında, Enos'un babası oldu; 8/ ve Şit'in bütün günleri dokuzyüzoniki yıl oldu; ve öldü. 9/ Enos doksan yaşında Kenan'ın babası oldu, 11/ Enos'un bütün günleri dokuzyüzbeş yıl oldu; ve öldü. 12/ Ve Kenan yetmiş yaşında Mahalalel'in babası oldu, 14/ ve Kenan'ın bütün günleri dokuzyüzon yıl oldu; ve öldü. 15/ Mahalalel altmışbeş yaşında Yared'in babası oldu, 17/ ve Mahalalel'in bütün günleri sekizyüzdoksanbeş yıl oldu; ve öldü. 18/ Ve Yared yüzaltmışiki yaşında Hanok'un babası oldu, 20/ ve Yared'in bütün günleri dokuzyüzaltmışiki yıl oldu; ve öldü. 21/ Ve Hanok altmışbeş yaşında Metuşellah'ın babası oldu, 23/ ve Hanok'un bütün günleri ücyüzaltmışbeş yıl oldu. 25/ Ve Metuşellah yüzseksenyedi yaşında Lamek'in babası oldu, 27/ ve Metuşellah'ın bütün günleri dokuzyüzaltmışdokuz yıl oldu; ve öldü. 28/ Ve Lamek yüzsekseniki yaşında bir oğulun babası oldu; 29/ ve: işimizden Rabbin lanet ettiği topraktan olan ellerimizin zahmetinden, bu bizi teselli edecek, diyerek onun ismini Nuh koydu. 31/ ve Lamek'in bütün günleri yediyüzyetmişyedi yıl oldu; ve öldü. 32/ Ve Nuh beşyüz yaşında idi; ve Sam'ın, Ham'ın ve Yafet'in babası oldu.

Tekvin-9

28/ Ve Nuh tufandan sonra üçyüzelli yıl yaşadi. 29/ Ve Nuh'un bütün günleri dokuzyüzelli yıldı; ve öldü.

(Not: yukarıda söz edilen muhteremler, sadece Ayet'lerde belirtilen çocuklara sahip olmamışlardır. Aralarda atlanan Ayet'lerde, isim ve sayı verilmeden bir çok kız ve erkek çocuğun da olduğu söylenmektedir.)

Tevrat'da Nuh'un oğullarından Ham ve Yafet hakkında cok fazla ayrıntı yok, fakat Sam hakkında ayrıntı bulunmakta. (Tufandan iki yıl sonra Sam'ın oğlu Arpakşad doğuyor. Arpakşad doğduktan sonra Sam, beşyüzyıl daha yaşıyor. Tufan'da kaç yaşındaydı bilmiyoruz, dolayısıyla kaç yaşında öldüğünü de bilemiyoruz..) Sam mevzusu baygınlık verecek kadar çok isim içermektedir. İslam dünyası için de önem taşıyan Abram (İbrahim) ve Lut, Sam'ın soyundan gelmektedir.

Peki Musa kaç yıl yaşamıştır?

İslami kaynaklar Musa'nın 320 yıl yaşadığını bildirmekteler. Kardeşi Harun ise Musa'dan 3 yıl önce ölmüştür. Bu duruma göre Harun en az 300 yıl yaşamış olmalıdır(!). Her ikisinin ölümleri ile ilgili aktarılan hikaye de ilginçtir, bakalim;

Harun'un ölümü yaklaştığında, Sahra içinde bir ağaç ve o ağacın gölgesinde bir taht görür. Musa 'ey kardeş' bu taht kimindir dediğinde, Harun 'bilmem kimindir, ama şunun üzerinde biraz uyuyayım' der ve uyur. Bir daha uyanmaz, orada ölür. Öldükten sonra ağaç, taht ve Harun yok olur. Musa da Harun'un göğe çıktığını anlar. Musa beni-İsrail'e gelince pek hoş karşılanmaz, kardeşi Harun'u öldürdüğü söylenir. Musa buna çok üzülür ama durumu açıklayamaz. Bu olaydan 3 sene sonra Musa da ölür, ölümü kısaca şöyle olur;

öleceğini anlayan Musa vasiyetini hazırlar ve Yuşa ile beni-İsrail'den ayrılır. Biraz gittikten sonra bir rüzgar çıkar ve Musa o rüzgarın ne olduğunu anlar, fakat Yuşa anlamaz. Musa Yuşa'yı kucaklar, yel şiddetlenir ve karanlık olur. Musa Yuşa'yı kucaklamışken yok olur, yeleği Yuşa'nın elinde kalır. Yuşa beni İsrail'e dönünce, halk bu sefer Yuşa'nın Musa'yı öldürdüğünü söyleyip, Yuşa'yı öldürmeye kalkarlar. Bir melek devreye girer, durumu anlatır, vs.vs.

İsrailoğullarına göre biri öldü ise onu mutlaka öldüren başka biri vardır. Peygamber bile rahatca cinayet ile suçlanabilmektedir. Kimsenin kimseye güveni yoktur. Yahudilik güvensizlik üzerine kurulmuş, sapık bir dindir.

www.ateizm.org 'dan alınmıştır

Ateistlere Sıkça Sorulan Sorular

Ateizm nedir?

Ateizm, Tanrı'ya olan inançsızlıktır. Tanrı fikrine dayalı "Teist" dünya görüşünün reddi demektir. Yani "Tanrı'ya inanmamak", yada "Tanrı inancının yokluğu" anlamına geldiği söylenebilir.

Ateizm Tanrı'nın "varolmadığına inanmak" demek değildir. Tanrı'nın "varolduğuna inanmamak" demektir. Bu noktaya dikkat ediniz, çünkü bu önemli bir fark. Ateizm bir "inanç" değildir. Fazladan bir açıklama, yada bir öneri sunmaz ateizm. Ateizm yalnızca, belli bir inancın yokluğu demektir.

Ateizmin çeşitleri var mıdır?

George H. Smith'in sınıflandırmasına göre ateizmin "negatif ateizm" ( ya da "zayıf ateizm") ve "pozitif ateizm" (ya da "güçlü ateizm") olarak iki çeşidi vardır. Negatif ateizm, Tanrı'nın varolmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, varolduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı'yı reddeder.

Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın varolmasını mümkün görmez. (Bunu, Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürd olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar).

Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına "Varolabilir, fakat varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem" şeklinde yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın varolması mümkün değildir" şeklindedir.

İkisi de sonuçta Tanrı kavramını reddetmek noktasında birleştiğinden, ateizm tanımlanırken ikisinin ortak noktası olan "Tanrı'ya olan inançsızlık" kullanılır. Çünkü bu inançsızlığın sebebi ne olursa olsun, ister delil yetersizliği, ister Tanrı kavramının anlamsızlığı veya absürdlüğü, isterse Tanrı kavramıyla hiç karşılaşmamış olmak olsun, hepsinin ortak noktası kişide Tanrı inancının varolmamasıdır.

Bir de ateizmden farklı olarak, inançsızlığın başka türleri kabul edilebilecek agnostisizm, deizm ve panteizm denen düşünceler vardır.

Agnostisizm :

Tanrı'nın ne varolduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler. Fakat agnostisizmin "teist agnostisizm" ve "ateist agnostisizm" olarak ikiye ayrılabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre, teist agnostikler Tanrı'ya inanmak için yeterince kanıt olmadığını kabul etmekle beraber yine de Tanrı'ya inanmayı tercih ederken, ateist agnostikler Tanrı'ya inanmamayı seçer. Bu şekliyle ateist agnostisizm "zayıf" ateizm haline dönüşmektedir.

Deizm :

Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin ilahi olduğunu kabul etmez. Deizmin bakış açısına göre, Tanrı başlangıçta evreni yaratmış ve sonra işleyişine karışmamıştır. Dinler ilahi değil, insan yapısıdır.

Panteizm :

Bir de panteizm denen bir düşünce vardır ki, içinde Tanrı adı verilen bir kavram içermekle beraber, daha çok din dışı bir bakış açısı olduğu söylenebilir. Panteizme göre, Tanrı evrenin "tüm"ü, "bütün"üdür. Varolan her şey Tanrı'nın bir parçasıdır. Bu düşünce, Tanrı'yı doğaüstü bir metafizik kavram olmaktan çıkarıp, doğanın içine sokarak dinlerdeki tipik "Kişi Tanrı" anlayışından uzaklaşmaktadır.

Ateizm evreni açıklmaya çalışan bir felsefi akım mıdır?

Ateizm dünyayı açıklama iddiasında olan bir dünya görüşü ya da bir felsefi akım değildir. Ateizm eğer bir felsefeyse, teizmin reddine odaklanmış bir eleştiri felsefesidir. Ateistler dünyayı açıklama ile ilgili konularda birbirlerinden farklı görüşlere sahip olabilirler. Bir Tibet rahibi, bir Marksist, bir üniversite profesörü veya dünyadaki pek çok sırrı uzaylılarla açıklayan "yeni çağ" inanç sistemlerinden birine mensup bir kişi dünyanın açıklaması ile ilgili pek çok noktada birbirlerinden çok farklı, hatta belki taban tabana zıt düşüncelere sahip olabilirken, pekala da "ateizm" noktasında birleşiyor olabilirler. Dolayısıyla ateizmin ortak bir dünya açıklaması, değerler sistemi, ahlak felsefesi veya Tanrı konusu hariç diğer felsefi konulara ilişkin ortak bir dünya görüşü yoktur.

Neden ateist olunur?

Ateist olmak için çeşitli sebepler olabilir. Ateizm Tanrı'ya olan inancın yokluğu demek olduğundan, Tanrı kavramıyla karşılaşmamış olmak bile teorik olarak ateist olarak nitelendirilmek için bir sebep olabilir. Fakat kendilerini ateist olarak nitelendiren insanlar genellikle bu konuda kafa yorup araştırma yapmış ve bilinçli bir şekilde Tanrı kavramına inanmamayı seçmiş kişilerdir.

Dünyaya kızgın olduğu için veya Tanrı'dan nefret ettiği için ateist olmak ise sanılanın aksine çoğu ateist için geçerli değildir. Bu tür sebepler Tanrı konusunda kafa yorup araştırma yapmak için birer motivasyon kaynağı olabilirken, iddia edilenin aksine, Tanrı kavramının reddi için kullanılan sebepler değillerdir. Nitekim bir ateist dinin dünyaya zarar verdiğini düşündüğü için çevresindeki din figürlerinden ve dinsel düşünceyi temsil eden kavram ve kişilerden hoşlanmıyor olabilir. Fakat bir insan varlığına inanmadığı bir şeyden nefret edemez.

Ateist ahlak var mıdır?

İyi ve kötüyü ayırt edebilmek için Tanrı inancının gerekli olduğu fikri de ateistlere göre geçersiz bir önyargıdır. İyi ve kötünün tespitinde dinler ve Tanrı fikri haricinde herhangi bir prensibe dayanan her ahlak felsefesi "ateist" kabul edilebilir (teistik olmayan anlamında) ve bu tür pek çok örnek bulunmaktadır.

Hatta teizmin dünyada genel olarak ateizmden daha fazla ahlaksızlığa sebep olduğu fikri ateistler arasında yaygındır.

Ateistlerin sayısı nedir?

Kendilerini ateist olarak tanımlayan insanların sayısı günümüzün modern toplumunda bile toplam nüfusa oranla çok küçük olmasına rağmen, Tanrı kavramının alışılmış şekline inanmayan fakat konunun bilimsel ve felsefi boyutuyla meşgul olmak için yeterince zamanı, motivasyonu ya da sebebi olmayan kişiler hesaba katıldığında, "teist olmayan" kesimin sayısı oldukça önemli oranlara ulaşabilmektedir.

Bizi Tanrı yaratmadıysa kim yarattı?

Bu soruda iki mantık yanlışı bulunmaktadır. Döngüsel akıl yürütme ve çelişki. Döngüsel akıl yürütme (ya da totoloji), bir noktadan başlayıp, dönüp dolaşıp yine o noktaya dönmek demektir. Evreni yarattığı söylenen bir şeyin tanımından yola çıkıp (Tanrı), sonra o yaratmadıysa kim yarattı diye soruluyor. "Yaratılmadıysa nasıl yaratıldı?" diye sormaktan bir farkı yok bunun.

Bu soruyu soran kişilerin zihninde evren için yaratılması dışında düşünülebilecek başka bir seçenek olmamasının ve bu kişilerin yaratılma fikrini bu kadar doğal görmelerinin tek sebebi çocukluklarından beri yaratılma fikrine alıştırılmış olmalarıdır. Halbuki yaratılma (yoktan var edilme), çok alışılmışın dışında bir fikirdir. Kolay akla gelecek ve mantıklı bir şey değildir. Nitekim bu yüzden insanlığın düşünce tarihinde, "yaratılma" kavramı nispeten yeni bir kavramdır. (Birkaç bin yıllık). Ondan önce, daha çok "Bir şeyden başka bir şeye dönüşme" vardır eski mitolojilerde ve inançlarda. Çünkü bir şeyin yoktan ortaya çıkması pek kolay akla gelebilecek bir varsayım değildir.

Bu konuda teistler tarafından sorulabilecek doğru soru "Evren nasıl ortaya çıktı?" sorusu bile değildir. Çünkü bu da evrenin önce yok, sonra var olduğunu kabul ediyor. Doğru soru "Evren hep var mıydı, yoksa sonradan mı ortaya çıkmıştır?" sorusudur. "Çıktıysa nasıl ve neden?" diye soru devam ettirilebilir. Ayrıca "Evrende neden hayat vardır?" sorusu da bunlara eklenebilir. Ki bu soruların bir kısmı bilimin (kozmoloji ve teorik fizik) alanına girmektedir. Girmeyen kısmı için ise dünya üzerinde hiç kimse güvenilir bir yargıda bulunamaz.

Varlığın kökeni nedir?

Çoğu kişi, felsefeye yakınlıkları olmadığından, bu konularda fazla kafa yormaz ve toplumdan öğrendiği şekliyle, "varlık"ı 'tuhaf', 'doğaüstü', 'yapay' ve 'açıklanması gereken' bir şey olarak görür. "Yokluk" onlara göre doğaldır, başlangıçta olması gereken durumdur, fakat "varlık" yapaydır. Açıklanması gereken, sonradan meydana çıkmış olması gereken bir şeydir. Fakat, dikkat edilirse böyle bir kabulde bulunmak için geçerli bir sebep yoktur. "Yokluk"un temel durum olduğu ve varlığın ondan türetilmesi gerektiği dayanaksız bir kabuldür. Varlık ve yokluk durumlarının birini temel durum kabul etmeye bizi itecek mantıksal bir gerekçe yoktur, ve de zaten ne varlığın, ne de yokluğun, diğeri olmadan tek başına tahayyül edilmeleri dahi mümkün değildir. Yani bu ikisi aslında birbirlerine bağlı diyalektik bir bütündür, ve aslında mutlak yokluk diye bir şey tanımlanamaz. (Bu konuyla ilgili sitemizdeki "Varlığın Kökeni" yazısını okuyabilirsiniz).

Eğer dinler yanlışsa niye bu kadar çok kişi inanıyor?

Çünkü üç büyük din, aslında tek bir din sayılır. Hıristiyanlık ve Müslümanlık Tevrat'ı referans alır. Toplumdan topluma biraz farklılık gösteren bu inanç sistemi toprağa dayalı büyük imparatorluklar ortaya çıkmaya başladığında, bu imparatorluklarla birlikte yayıldı. Bu inanç sisteminin mensubu olan toplumlar, tarihte siyasi ve askeri açıdan daha başarılı oldular ve bu yüzden de inançları yayıldı. Eğer başka bir dinin mensupları Hıristiyan Avrupa ve Müslüman Türk ve Araplar kadar yayılmacı ve gaddar olsalardı, şu anda birileri eğer bu söz konusu din doğru değilse neden bu kadar kişi ona inanıyor diye soracaktı.

Cennet, cehennem, Allah, Şeytan, Adem, Havva fikirlerine dayalı bu inanç sisteminin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi odur. Fakat, "Neden tüm toplumların şu ya da bu şekilde bir dini vardır ve neden tümü doğaüstü güçlere, ruhlara, Tanrı ya da tanrılara inanır?" diye sorulursa, o zaman cevap değişir.

Bunun sebebi dünyanın neresinde doğarsa doğsun, tüm insanların aslında bu evren denen bilinmezde aciz oluşu. Neden varolduğumuzu bilmiyoruz. Hayattaki amacımızı bilmiyoruz. Hayatta bir amacımız olup olmadığını bile bilmiyoruz. Kökenimizi zaten bilmiyoruz. Hele de geleceğimizi, ölümü ve ölümden sonrasını hiç bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kadar boşluk içindeki bireyleri bir araya getirebilmek, bir amaç etrafında toplayabilmek ve onlara hayatta sağ kalıp bir şeyler yaratma ve bir şeyler başarma mücadelesinin içine çekebilmek için fikirsel olarak tutunacakları dallar göstermek gerekiyordu. Bazı ruhani liderler ve karizmatik toplum önderleri de insanlara bu tür gerekçeler verdiler. İşte dinler bundan ibarettir diyebiliriz.

Bu başka işlere de yaradı toplumda. Çünkü din öyle bir kontrol mekanizmasıdır ki, normalde bir amaç etrafında toplanamayacak binlerce değişik kişi ve karakteri kontrol etme imkanı veriyor. Dünya nimetlerinin haksız bölüşümünü de insanların kolay kabul etmelerini sağlayacak bir psikolojik kontrol mekanizmasıdır din örneğin. Bu amaç için idealler zaten. Hatta bazılarına göre dinlerin ortaya çıkış sebebi de odur, yeryüzündeki tek fonksiyonları da.

Öbür dünya yoksa ölünce ne olacağız?

Bilimsel açıdan cevaplayabildiğimiz kadarıyla, ölünce toprak olacağız ve azot ve karbon çevrimine gireceğiz.

Ruh bedenle birlikte ölecek. Çünkü ruh günümüzün çağdaş bilimsel yorumuna göre beyin dediğimiz organın duygular, hafıza, akıl yürütme ve karar verme gibi bazı fonksiyonlarına verdiğimiz isimdir. Dolayısıyla, vücudu bir makine gibi düşünürsek, bu makine işlemez hale geldiğinde fonksiyonları da duracak. Artık hissetmeyeceğiz, bilinçli olmayacağız, hiçbir şeyin farkında olmayacağız. Çünkü bunu sağlayan organımız çalışmıyor olacak.

Ruhun bedenden bağımsız olduğunu iddia eden hiçbir din ya da ruhsal inanç, örneğin neden içki içince hafızada ve zihinsel yeteneklerde azalma olduğunu tutarlı bir şekilde açıklayamaz. (İçki içmek gibi fiziksel bir etki ya da kişinin kafasını bir yere çarpması, nasıl ruh denen bedenden bağımsız bir varlığı etkiler konusu geçtiğimiz yüzyıllarda filozofları çok düşündürmüştür ve ruhu bedenden bağımsız gören hiçbir düşünce sistemi bu işin içinden tutarlı bir biçimde çıkamamıştır). Bunu bilim açıklar, çünkü bilim ruha atfedilen özelliklerin insan beyninin fonksiyonu olduğunu söyler.

Big Bang teorisi yaratılışı ve Tanrı'nın varlığını desteklemiyor mu?

Her şeyden önce, big bang modeli kesin olarak kanıtlanmış bir model değildir. Eldeki modellerden biridir ve günümüzde en popüler olanıdır.

Ayrıca bu model zorunlu olarak yaratılışçı bir evren açıklaması gerektirmez. Bilimde, (teorik fizikte) big bang'in neden meydana gelmiş olabileceği ile ilgili de pek çok açıklama vardır. Bunların pek çoğu da bir sebebin varlığını gerektirmez.

Bunlara bir örnek verecek olursak, ünlü fizikçi Stephan Hawking'in "Başlangıcı olmayan evren" modelini düşünebiliriz. Bu fikre göre evren kendi üzerine kapanan bir kapalı çevrim oluşturur (aynen iki boyutlu bir düzlemin üçüncü boyutta katlanarak bir küre haline getirilebilmesi gibi). Böyle bir modelde evrenin başlangıcını aramak anlamsız olmaktadır, çünkü Stephan Hawking'in kendi verdiği bir örneğe göre böyle bir evrende big bang'e neyin sebep olduğunu sormak, dünya üzerinde "Kuzey kutbunun 5 km kuzeyinde ne vardır?" sorusunu sormaya benzer. Yani anlamsızdır.

Fakat bu noktalar bir yana, big bang modelinde sözü edilen şeyle, dinlerin yaratılış açıklamaları arasında hiçbir alaka yoktur. Big bang modelinde evren bir noktadan genişleyerek varolur ama evrene yayılan maddenin nereden geldiği konusunda bir yorum yapılmaz. Bu konuda yorum yapan başka fikirler varolmakla birlikte, bu konuda bağlayıcı bir sonuç yoktur. Dinlerin yaratılış hikayesinde ise Tanrı evreni 6 günde yaratmıştır ve yoktan var etmiştir . Neden bu işin 6 gün aldığı konusu bir yana, bu web sayfasındaki diğer yazıları okursanız, alıntı yapılmış çeşitli ayetlerden göreceksiniz ki, kutsal kitaplardaki yaratılış hikayesiyle, modern bilimdeki big bang teorisinin hiçbir ilgisi yoktur.

Ateizm de bir din sayılmaz mı?

Doğaüstü güç ya da güçlere inanan, metafizik sorulara cevap vermeye çalışan (ölümden sonrası, evrenin kökeni veya hayatın anlamı vs gibi) ve kanıta değil imana dayanan (dogmatik) düşünce biçimlerine din denir.

Ateizm, herhangi bir felsefi soruya cevap verme gayesindeki bir düşünce biçimi değildir. Ateizm, bir düşünce biçimi, inanç sistemi veya felsefi akım değildir. Ateizm, yalnızca, Tanrı'nın varlığını reddetmek demektir.

Dinden bahsedilebilmesi için ortada inanç olması gerekir. İnanç tanımı gereği kesin bir bilginin olmadığı durumda mümkün olabilecek bir şeydir. Bir şey ya bilinir, ya da bilinmiyorsan o konuda bir şeye inanılır. Ya da bilemeyeceği kabul edilip bir şeye inanılmaz. Ateizm bu sonuncusunu yapar. Dolayısıyla ateizm bir inanç değildir, bir inançsızlığın adıdır.

Evrende düzen var, canlılık var. Bu düzen nasıl kendiliğinden ortaya çıkabilir? Evren nasıl sahipsiz olabilir?

Evren için kaos değil kozmos denir zaten. Yani adında bile düzen var. Bize düzenli gözüktüğü açık evrenin. Fakat ortada hala 3 sorun var:

1) Bütünü kaotik olan sistemlerin bile kurallara uyan (düzenli) alt parçalarının olabildiği saptanmış. Evrenin daha üst bir kaosun düzenli bir alt parçası olması teorik olarak mümkün.

2) Evren düzenlidir, doğru, ama düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez. hiç kimse düzenin ille de zeka gerektirdiğini mantıksal olarak kanıtlayamaz. Bize düzen zeka gerektirirmiş gibi geliyor olsa da, bu pekala günlük düşünce alışkanlıklarımızdan ve şartlanmalarımızdan kaynaklanıyor olabilir. Şartlanmalarımızın bizi yanılttığı durum bilimde az değildir ve bir şeyin bize "öyleymiş gibi" geliyor olması hiçbir zaman bir bilimsel kanıt değildir.

3) Evrendeki düzenin zeka gerektirdiği kabul edilse bile, bu zekanın belli bir dinin, ya da açıklamanın önerdiği zeka olması şart değildir. Bu zeka birden fazla olabilir, çok değişik formlarda olabilir, vs.

Ayrıca, "Evrenin bir sebebi olmalı" demek, bu sebep Tanrı olmalıdır demek değildir. Kısacası, teist kesim ne yaparsa yapsın düzen akıl yürütmesinden giderek hipotezlerini kanıtlayamaz.

Eğer bir sonucu, bir öncül önermeden doğrudan dedüktif akıl yürütmeyle çıkaramıyorsam, o önerme a priori doğru değildir, dolayısıyla kanıt gerektirir. Yani "Düzen=Zeka" gibi bir denklemi mantıksal olarak yazamıyorsam, ya da başka bir ifadeyle, "zeka" denen kavramı "düzen" denen kavramın tanımının içinden çıkaramıyorsam, bu zekanın mantıksal olarak düzenden doğrudan çıkarılamayacağını gösterir. Dolayısıyla, ortada bir kanıtlama yükümlülüğü vardır. Düzenin zeka gerektirdiğini söyleyenlerin sırtına binen bir kanıtlama yükümlülüğü.

"Başka nasıl olacak ki?" demeyin. Bir şeyi sizin zihniniz göremiyorsa, bu onun olamayacağı anlamına gelmez. İnsan zihni örneklere göre işler ve örneğini görmediği bir şeyi kavramakta güçlük çeker. Teist de, zekadan çıkmamış bir düzeni günlük hayatımızda pek görmediğimiz için, bunun olamayacağını düşünür.

Bu yüzden günümüzde bilim adamları daha dikkatliler. İyi bir bilimsel yöntem geliştirmişler ve bir şey eğer öncülünden mantıksal olarak dedüktif bir akıl yürütmeyle çıkarılamıyorsa, bu şey doğru kabul edilemez, kanıt gerektiren hipotezler listesine eklenir. Düzenin zekadan çıkıp çıkmaması konusunda olduğu gibi.

Her şeyin bir sebebi olduğuna göre, ilk şeyin sebebi Tanrı olmak zorunda değil midir?

Her şeyin bir sebebi varsa, ilk şeyin sebebi nedir? İlk şey eğer evrenin ortaya çıkışıysa, onun da sebebi Tanrıdır şeklindeki yaygın düşünce tarzı geçersiz bir mantık yürütmedir. Burada hemen akla "Peki Tanrı'nın sebebi neydi?" sorusu gelir. Nitekim küçük çocuklar genellikle sorarlar bu soruyu Tanrı konusunda. Zihinleri açıktır çünkü henüz. Şartlanmamıştır. "Tanrı'nın sebebi yoktur" veya "Tanrı kendi kendisinin sebebidir" açıklaması geçerli bir açıklamaysa, o zaman "Peki evrenin sebebini niye merak ediyorsun?" sorusu akla gelir. Belki de 'Evrenin sebebi yoktur' veya 'Evren kendi kendisinin sebebidir?'. Eğer evrenin sebebini merak etmek geçerli bir mantık yürütmeyse, Tanrı'nın sebebini merak etmek niye geçerli değil? Onun da sebebi daha büyük bir Tanrı, o Tanrı'nın da sebebi ondan büyük başka bir Tanrı dersem, bunun sonu gelir mi? Eğer bir açıklama yapabilmek için bir yerde durulması gerekiyorsa, o zaman nerede duracaklarına nasıl karar veriyorlar? Neden evrenin sebebinde değil de, Tanrı'nın sebebinde duruyorlar?

Harun Yahya ve BAV'ın sitelerinde evrim teorisinin çöktüğü, bu teorinin ateizmin dayanağı olduğu, dolayısıyla ateizmin de çöktüğü söyleniyor. Bu konuda da bir sürü bilimsel alıntılar vermişler. Bunlara rağmen ateizmi nasıl savunabiliyorsunuz?

Her şeyden önce, evrim ateizmin dayanağı değildir. Ateizm evrim teorisinden önce de vardı ve onunla birlikte doğmamıştır. Evrim teorisi bilimin yapıtaşlarından olan önemli bir teoridir ve yeryüzünde hayatın ortaya çıkışını ve çeşitlenmesini herhangi bir doğaüstü gücün müdahalesi fikrine gerek kalmadan başarıyla açıklayabilmektedir. Fakat bu teori bilimin bir teorisidir ve ateizmle ilgisi yoktur. Batı'da evrimi kabul eden pek çok inançlı kişi bulunmaktadır. Hatta Vatikan'daki Katolik kilisesi, bir süre önce bu konuda bir açıklama yapmış ve evrim teorisini kabul ettiklerini ve bu teorinin hristiyanlık inancıyla çelişmediğini beyan etmişlerdir.

Fakat, evrim teorisinin yeryüzündeki canlılık ve özel olarak insanoğlunun ortaya çıkışıyla ilgili açıklamaları üç büyük dinin kutsal metinleriyle bağdaşmadığı için, doğal olarak pek çok dinsel kurumun bu teoriye karşı şiddetli tepkisi bulunmaktadır.

Türkiye'de yaratılışçılık akımını yaygınlaştıranlar Harun Yahya ve BAV (Bilim Araştırma Vakfı) olmuştur. Pek çok eserini Harun Yahya takma adıyla yazan bu kurum, eserlerini Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı ve kilise bağlantılı olan ICR (Institute for Creation Research) kurumunun çarpıtılmış ve sahte bilim örneği içeren bol miktardaki yazılarını türkçeye çevirerek hazırlamaktadır.

ABD'de kilise kaynaklı çok sayıda "Scientific Creationism" (Bilimsel Yaratılışçılık) kurumu bulunmaktadır. İyi finanse edilmiş bu kurumlara ait kitap ve web sayfalarında özellikle evrim teorisi aleyhinde çok sayıda çarpıtılmış ve yanlış bilgi içeren ifadeler bulunmaktadır. Bilimsel görünümlü ve hatta bazı bilim adamlarından alıntılar içeren bu kaynakların aslında gerçek bilim dünyasıyla bir ilgisi yoktur. Batı'da bilim adamları kendi yazılarından çarpıtılmış alıntılar yapan ve zaman zaman kendilerini evrim karşıtıymış gibi gösteren bu tip yaratılışçı yayınları kınayan kamuoyu açıklamaları yapmaktadırlar sık sık. Yaratılışçı kesim, neredeyse 100 yıldır ABD'de evrim teorisinin ders kitaplarından çıkartılması ve yerine dinsel yaratılışçılık öğretisinin konulması için uğraşmakta, fakat zaman zaman Alabama gibi bazı muhafazakar eyaletlerde yerel başarılar elde etseler de, talepleri üst mahkemeler tarafından her seferinde reddedilmektedir.

Dolayısıyla, yaratılışçılık akımı, batı dünyasında bilimsel bir uğraş sayılmamakta ve ciddiye alınmamaktadır. Hele de Avrupa'da yaratılışçılığın etkisi çok daha azdır. Fakat protestan kilisesinin maddi gücü tarafından desteklenen Amerikan yaratılışçılığı, bilimin aşırı özelleşmiş bir alan olduğu günümüzde, özellikle muhafazakar yörelerde ortalama vatandaş üzerinde etkili olabilmektedir. Fakat buna rağmen bilimsel kamuoyunun güçlü olduğu batı ülkelerinde bu konunun eğitim sistemini etkileyecek ve kitlelere zarar verecek boyuta ulaşmasına engel olunmuştur. Asıl sorun ülkemiz gibi bilimin ve bilimsel kamuoyunun güçlü olmadığı ülkelerde bu akımın sebep olduğu sorunlardır. Özellikle Harun Yahya ve BAV, son 20 yıldır ülkemizde hemen hemen hiçbir engelleme girişimiyle karşılaşmadan, özellikle yeni yetişen nesle kolayca ulaşmakta ve bilimin halka indirilemediği ve yeterince bilinmediği toplumumuzda, bilimsel konularda insanların beynini yanlış ve çarpıtılmış bilgilerle doldurmaktadır.

(Harun Yahya ve BAV'ın sitelerinde yer alan bazı sahte ve çarpıtılmış bilimsel alıntı örnekleri için sitemizdeki "Sahte Alıntılar" yazısına bakabilirsiniz).

Maymundan geldiysek neden hala maymun var?

Her şeyden önce, evrim teorisine göre insan maymundan değil kendi atalarından türemiştir. Yani evrim teorisi insan maymundan gelmiştir demez. Bilime göre insanlar ve maymunlar primat denen bir gruba üyedir ve yakın türlerdir. Tüm primatlar uzak bir geçmişte ortak bir atadan türemiş olmalıdır. Dolayısıyla maymunlar insanın atası değil, akrabasıdır.

Bugünkü maymunların insanlaşması konusuna gelince, tüm türler evrim halindedir ve evrim çok yavaş bir süreçtir. İnsan eğer doğayı bu derece kontrol eder bir konuma yükselmiş olmasaydı, belki uzak gelecekte diğer primat türlerinden bir ya da birkaçı da basit aletler kullanmaya başlayıp insanın atalarınınkine benzer bir teknolojik düzeye yükselebilirdi. Fakat bu olduğu takdirde bile, bu canlı farklı bir tür olacağından, insanlarla çiftleşemeyeceğinden, insan olmuştur denemez.

Daha ilkel bir tür, benzer bile olsa ille de daha gelişmiş bir türün atası değildir. Türler arası akrabalıkları belirlemek için bilimde çeşitli yöntemler vardır. Örnek olarak bunlardan biri bu iki canlı türü arasındaki ortak DNA oranıdır. Ayrıca, bir türün atası olan tür, ille de soyu tükenip ortadan kalkmak zorunda değildir.

Niye bu kadar çok bilim adamı dinsizdir?

Bilimin yöntemini yeteri kadar bilen ve özümleyen kişi bunun sebebini anlamakta güçlük çekmez. Bilimde yeni bilgi bulmaktan çok doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayıklamak önemlidir. Bilim tarihinde en çok çaba buna gitmiş ve en fazla zorluk bu konuda çekilmiştir.

Bu yüzden bilimin yöntemiyle ilgili kafa yoran bilim adamları bu konularda önlemler alma gereği duymuşlar ve örneğin "yanlışlanabilirlik" gibi kavramlar geliştirmişlerdir. Bir bilginin "yanlışlanabilir" olması, yanlışsa yanlışlığının ortaya çıkarılabilir olması demektir. Örneğin "Dışarıda yağmur yağıyor" yanlışlanabilir bir önermedir, çünkü eğer yanlışsa, yani dışarıda yağmur yağmıyorsa, bunu anlamak için pencereden bakmak yeterlidir. Fakat örneğin "Ölümden sonra hayat vardır" önermesi yanlışlanabilir değildir. Çünkü eğer yanlışsa, bunu ortaya çıkarmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu bilimsel bir önerme değildir. Bugün artık herhangi bir iddiayı bilimde bu ve buna benzer yöntemlerle test edip, bilimsel olup olmadığına karar vermek mümkündür.

Dinlerin iddiaları arasında ise yanlışlanabilir olanlar çok azdır ve onların da bir kısmı yanlışlanmıştır.

Din ile bilim arasındaki bir başka fark, dinde yargıların testten önce, bilimde ise testten sonra, testin sonucuna göre verilmesidir. Dinde doğrular baştan bellidir. Testin sonucu bu doğrulara göre yorumlanır. Bilimde ise test, doğruya ulaşmak için kullanılır.

Dolayısıyla, bilim ile din arasında, yöntem açısından da çok önemli bir fark vardır.

Günümüzde bilim denen uğraşın en öncelikli aktivitesi "bilgi üretimi" değil, üretilen bilginin "testi" ve "doğrulanması"dır. Bir şeyi kanıtlayamıyorsanız, size ne kadar doğruymuş gibi gelse de bu bilginin bilimsel bir değeri yoktur.

Dinlerde de eksik olan nokta budur. Dinde çok fazla kabul yapmak zorundadır insan. "İman" denen kavram, "kalp gözü" ya da "gönül gözü" denen kavramlar, zaten bu " kanıtlamadan inanma" aktivitesinin başka isimleridir. Dinlerin "dogmatik" olduğunu söylerken kastedilen de budur.

Bu yüzden İslam'ın veya herhangi bir dinin bilimle bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bilimle din, yöntem olarak birebirlerinin neredeyse tamamen zıttı dır. Peygamber veya din adamlarının bilimi teşvik etmesi bu gerçeği değiştirmez, onlar yalnızca meseleyi kavramadaki yetersizlikleri yüzünden teorik olarak mümkün olmayacak bir şeyi istemektedirler. Yani bilimle bağdaşmayan bir şeyden bilim üretmesini.

Bir şeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?

İnançlılar, ateizmin "Tanrı'nın varolmadığı" iddiasında bulunduğunu düşündüklerinden, sıkça bu tür sorular sorarlar. Herhangi bir şeyin, hele de Tanrı gibi varlığın, varolmadığının kanıtlanamayacağını iddia ederler. Fakat kendileri günlük hayatlarında pek çok şeyin varolmadığı varsayımı altında yaşarlar. Örneğin:

Noel baba var mıdır?

Masallardaki 7 başlı ejderha ve kaf dağının ardındaki dev var mıdır?

Ya da kanatlı at, veya anka kuşu?

Ya da Süpermen, batman?

Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Öyle bazı olasılıklar akla gelebilir ki, varolmaları ihtimaline karşılık büyük önlemler almak, hayatımızı ve yaşam tarzımızı kökünden değiştirmek gerekir. Bunu kimse yapmadığına göre, bir şeyin yok olduğu nasıl kanıtlanabilir sorusunu soran kişiler de dahil olmak üzere herkes bazı şeylerin varolmadığı kabulü altında yaşar.

Ya görünmez insanlar varsa ve beni izliyorlarsa deyip, yalnızken soyunmamazlık etmez.

Ya atmosferi zehirleyen gazlar veya virüsler varsa deyip devamlı gaz maskesiyle dolaşmaya kalkmaz.

Devamlı kendisini gizli servisten birilerinin takip ettiğine ve yakaladıkları anda işkence edeceklerine inanıp, buna göre yolunu veya bulunduğu yerleri sürekli değiştirmeye kalkmaz.

Bunları neden yapmaz? Çünkü bir şeyin varolmasının mümkün olması varolduğu anlamına gelmediği gibi, varolduğunu kabul etmemiz veya farz etmemiz anlamına da gelmez.

Her insan, ancak varlığına dair delil olan şeylerin varolma ihtimallerini ciddiye alır. Varolduklarına dair delil olmayan şeyleri ise yok kabul eder.

Bir şeyin varolmadığını kabul etmek için, varolmadığını kanıtlamak şart değildir.

Evrenin her noktasını araştırmadan bir şeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?

Tanımlanmış bir şey, evrenin henüz görmediğimiz bir yerlerinde varolabilir ve tüm evreni taramadan bundan emin olamayız bazı durumlarda. Fakat bu prensip "bir şeyin varolmadığı kanıtlanamaz" önermesini kanıtlamak için kullanılamaz.

Sınırı çizili, gözlem altına alınabilecek bir yer ya da bölge için, o bölgeyle alakalı olan tanımlanmış kavramların varolup varolmadığı söylenebilir.

Dünya gezegeninde şehirden şehir'e uçup, zor durumda kalan insanlara yardım eden bir "Süpermen" yoktur. Evrenin bir yerlerinde bir Süpermen'in olma ihtimali yüzde sıfır olmamasına rağmen, bizim ilgilendiğimiz anlamda bir Süpermen, (bizim hayatlarımıza karışan, hayatımızın ve gezegenimizin bir parçası olan) yoktur.

Dolayısıyla, eğer uygun gerekçelerimiz varsa, en azından hayatlarımıza karışan, ve kitap, peygamber gönderen bir Tanrı'nın varolmadığını teorik olarak söylemek mümkündür.

Ayrıca, evrensel bazı prensipler olduğundan, örneğin mantık ilkeleri gibi, bunlarla çelişen, örneğin tanımında bile paradokslar olan bir varlığın da, evrenin tamamını dolaşmaya gerek kalmadan varolmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat bu iki kritere de uymayan, yani bazı evrensel ilkeleri çiğnemeyen (bu yüzden de yokluğu "a priori" olarak bilinemeyecek olan) veya hayatımıza karışmamasına rağmen evrenin bir yerlerinde varolan bir Tanrı fikrinin ise varolmadığı kanıtlanamaz.

Sonsuz güçlü olmayan, ezeli ve ebedi olmayan, fakat bu evrenin varolmasından sorumlu, dünyaya da hiç karışmamış bir varlık olarak tanımlıyorsanız Tanrı'yı, o zaman varolmadığı kanıtlanamaz.

Fakat bu tür kavramların bile, varolduklarını düşünmemiz için bir sebep ortaya çıkana kadar yok kabul edilmeleri mantık gereğidir. Yoksa, yukarıdaki soruda bahsettiğimiz paranoid düşüncelerle başa çıkamayız.

Yani kısacası, bazı şeylerin varolmadığını kanıtlamak mümkündür. (Örneğin Süpermen ve dinlerin tanrısı). Tanrı eğer yaygın şekilde anlaşılan biçimiyle tanımlanmaz, varolma ihtimalini açık bırakacak türde bir tanımı yapılırsa, o zaman da böyle bir Tanrı'nın varolmadığı gösterilemez, fakat varolmadığı kabul edilebilir. Çünkü bizimle hiçbir bağlantısı olmayan, varolduğunu düşünmemiz için bize hiçbir işaret vermemiş olan bir şeyin varolduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktur.

Tasarlanmış olduğu açık olan bu evrene bakıp da Tanrıya inanmamak çok mantıksız. Nasıl inanmayabiliyorsunuz?

İnançlılar, inanmak daha mantıklı olduğu için inanmaz. Böyle olduğuna inanmak isterler, ama aslında ikna oldukları için değil, hatta mantıklı buldukları için bile değil, sadece çevrelerindekiler inandığı için inanırlar. İnanmanın en mantıklı çözüm olduğuna ikna etmişlerdir kendilerini, böylece sorgulama zorunluluğundan da kurtulurlar. Görünüşte ikna edici birkaç söylemi bellemişlerdir, ki bunlar genellikle doğanın altında bir denge, düzen ve zeka olduğu ve başka türlü açıklanamayacağını iddia eden "teleolojik" argümanın şu ya da bu formudur. Bu argüman için üretilmiş belli sayıda örneğin birkaçını ileri sürer pek çok kişi. Fakat eğer bilgili bir ateistle tartışıyorlarsa, bu argümanın aslında iddia ettikleri fikri kanıtlamada ne kadar çürük olduğunu görmeleri uzun sürmez. Çünkü doğada düzen ve bilinçli tasarım olmadığına işaret eden daha çok örnek vardır (Bkz. bu sitedeki "Doğa ve Tasarım" yazısı) ve onların düzen ve bilinçli tasarıma işaret ettiğini düşündükleri gözlemleri başka şekilde açıklamak her zaman mümkündür. Ayrıca, bir türlü göremedikleri bir başka gerçek, evrenin arkasında bir zeka olduğu gösterilse bile, bunun nasıl bir zeka olduğu bilinemeyeceğinden, göksel dinlerdeki Tanrı fikrinin kanıtlanamayacağıdır.

Her şey tesadüfle nasıl açıklanabilir?

Bilim hayatın tesadüf eseri olduğunu söylemez. Bilimin böyle söylediğini düşünmek sadece inançlı kesimden bazı kişilerin saplantısıdır. Bu saplantının da sorumlusu yaratılışçı fikirlerin propagandasını yapan kesimin (Harun Yahya, vs.) yanıltıcı beyanlarıdır.

Hayat mevcut doğa yasalarının zorunlu bir sonucudur. Şartların uygun olduğu bir ortamda, evrendeki mevcut fizik ve kimya yasaları hayata yol açacaktır. Çeşitliliğin bu kadar fazla olduğu bir evrende ise buna uygun ortamlar şurada veya burada mevcut olacaktır. Asıl soru, evren neden böyle yasalara sahiptir sorusudur. (Yani bazı yerlerde hayatın oluşumuna yol açan yasalar). Bunun ise cevabı verilemez. Çünkü kimsenin elinde bu sorunun cevabını vermeye yetecek kadar veri yoktur. Verilebilecek tüm cevaplar spekülasyon olmaya mahkumdur. Fakat spekülasyon da olsa, bir cevap vermeye kalkarsak, bunun bir olası cevabı, yaşamın altında bir tür zeka arayan bir cevap olabilir elbette. Bu ihtimal dışı değildir. Fakat gerek bu zekanın ne olduğu, neye benzediği, kaç tane olduğu, tek mi, yoksa birden fazla mı, ya da büyük bir uygarlığın sahip olduğu kollektif bir zeka mı olduğu, gerekse, özgür olup olmadığı, koşullara bağlı olup olmadığı, gücünün neye yetip yetmeyeceği, fiziksel olup olmadığı, vs. gibi noktaların hiçbiri bilinemez. Dolayısıyla, evrendeki hayatın arkasında zeka gören bir spekülasyon bile, içerdiği neredeyse sonsuz sayıdaki olasılıklar ve değişik açıklama imkanları yüzünden, bir açıklama veya "hipotez" sayılabilecek bir netlikten yoksundur. Yani ortada, bırakın dinlerin yaratılışçılık açıklamasını, doğru dürüst bir açıklama bile yoktur. Bir açıklama olsa, bu açıklamanın deney ve gözlemle doğrulanabilecek bir şey olup olmadığına bakılır ve eğer bu koşullara uyan bir açıklamaysa, bunun bir "hipotez" olduğunu söylerdik. Bu hipotezi destekleyecek çeşitli deneysel ve gözlemsel kanıtlar bulduğumuz takdirde ise, bu hipotez bir teori olurdu. Daha fazla delil buldukça da teori güçlenirdi. Fakat, ortada bırakın teori veya hipotezi, hipotez olmaya aday bir açıklama bile yoktur. Evrenin ardında bir zeka vardır demek o kadar bulanık ve netlikten yoksun bir açıklamadır ki, hipotez olup olmadığını anlamak için dikkate alınması gereken diğer koşulu incelememize gerek bile bırakmaz. (Yani açıklamanın somut delillerle desteklenir olup olmadığını). Ortada bir hipotez değil, hipotez olma netliğinden yoksun bir açıklama bile değil, fakat biraz çabayla bir açıklamaya belki dönüştürülebilecek bir "fikir" vardır sadece. Evrenin altında zeka olduğunu söylemek bundan ibarettir. Bir "fikir", ya da biraz çabayla bir açıklamaya dönüşebilecek bir "bakış açısı"dır sadece. Öte yandan, ilk anda akla gelen diğer alternatif, yani doğa yasalarının, mevcut olasılıksal imkanların sonsuz çeşitliliği arasında, belli bazı durumlarda veya ortamlarda (örneğin evrenimiz), hayata sebebiyet verebilecek yapıya sahip olmasının teorik olarak mümkünlüğü, hem net bir açıklama, hem de somut verilerle desteklenebilecek bir hipotezdir. Evrende, karşımızda açıkça evrenin oluşumundan ve bizi yaratmaktan sorumlu bir şeyler görmediğimiz sürece, gördüklerimiz, sadece bomboş uzay ve akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte ve zenginlikte gök cisimleri olduğu sürece, bu mantıksal verilerden çıkan sonuç, veya bu verilerin desteklediği sonuç, bu bahsettiğimiz hipotezdir. Dolayısıyla bu hipotez, gözlem verileriyle bile bir miktar desteklenmiş, bu yüzden belki aslında artık "teori" mertebesine yükselmiş bir açıklama dahi kabul edilebilir. Diğer seçenek ile kıyaslandığında, bilimsel bakış açısından, evrendeki zekaya sebep olan doğa yasalarının varlığından, evrenin veya evrenlerin (ya da üst evrenlerin, varsalar) teorik çeşitliliği ve imkansal zenginliğinin sorumlu olduğunu düşünmek, kesinlikle rakipsiz bir bakış açısıdır.

Evrende hassas bir denge vardır. Güneşin dünyadan mesafesi, Planck sabitinin değeri ve pek çok başka şey sanki özel olarak tasarlanmış gibidir. Tüm bunlar evrenin ardında bir zeka olduğunu göstermiyor mu?

Evren'in o derece hassas bir dengede olduğu doğru değildir. Daha doğrusu, o dengeler, kendilerinin oluşması için bir ayar yapıldığının göstergesi değildir. Herhangi bir süreç, mevcut doğa yasalarına göre eninde sonunda belli bir denge durumu oluşturur. Kuralları değiştirip, sistemi tekrar kendi haline bıraktığınızda, bu sefer başka bir denge durumu oluşur. Yeni kurallara, yeni duruma göre. Belli bir denge durumuna ve o duruma uygun olarak meydana gelmiş oluşumlara bakarak, bunun altında tasarım aramak, meseleyi tersinden görmektir. Burnumuz gözlük takmak için mi yaratılmıştır, yoksa burnumuzun şekline göre gözlük diye bir şeyi biz mi icat ettik? Atomlar bir arada kalabilsin ve bildiğimiz gerçeklik oluşabilsin diye mi Planck sabiti o değerdedir, yoksa Planck sabiti o değerde olduğu için mi atomlar bildiğimiz gibidir ve gerçeklik böyledir? Dünyada yaşam olsun diye mi dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafededir, yoksa dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafede olduğu için mi dünyada yaşamın olması mümkün olmuştur? (Nitekim başka mesafelerde gezegenler var ve onlarda yaşam yok). İnançlıların bu mantığı çok ilginç bir kendini kandırma örneğidir. Meseleyi tepetaklak eder, tersinden görürler. Fok balıklarının derilerinin altında o kadar kalın bir yağ tabakası olmasını, üşümesinler diye öyle yaratılmalarına bağlayan bir açıklamadır bu. Yaşadıkları fiziksel ortama evrimsel adaptasyon yaptıkları için bu yapıya kavuştuklarını (çünkü başka türlü olanların o ortamda barınamayıp öleceğini) görmez bu mantık. Aradaki uyuma bakıp, sonuca göre sebep üretir. Komplo teorilerini üreten mantık da benzer bir mantıktır. Şartlanmış zihinde, olayların böyle tersinden görülmesi çok yaygın bir bakış açısıdır. Bunları destekleyen (desteklediği iddia edilen) olasılık hesaplarını da yine önyargılı ve yanlı yaparlar. Gökten düşen bir tek yağmur damlasının beni ıslatma olasılığı, sıfır denecek kadar düşüktür. Eğer gökten düşecek her yağmur damlası için bu hesabı tekrarlarsam, her damlanın beni ıslatma ihtimali sıfır çıkar. Tüm bu olasılıkları toplayıp, bu damlaların beni ıslatma ihtimali sıfır olur dersem, o zaman herhangi bir yağmurda ıslanma ihtimalimin hiç olmadığı sonucu çıkar ortaya. Peki kim buna güvenerek sağanak yağan yağmurda şemsiyesiz çıkar? Ve kim sağanak bir yağmurda ıslanmadan eve dönebilir? Burada problem nerededir? Burada problem, olasılık hesabının yapılış şeklindedir. DNA'nın oluşumu olsun, hayatın meydana çıkışı, vs. olsun, olasılığının çok düşük olduğunu iddia ettikleri durumların çoğunda, yaratılışçı kesim bu tür yanlışlar yaparlar hesaplarda.

Evrim teorisi canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığı için saçma değil midir?

Evrim kuramının, türlerin oluşması ve evrimini rastlantıya bağladığı iddiası bir çarpıtmadan başka bir şey değildir. Rastlantı, evrim kuramının bir ayrıntısıdır yalnızca. Evrim kuramı, türlerin genetik malzemelerindeki rastlantısal mutasyonlardan yalnızca türün değişen koşullara daha uygun olmasını sağlayanların kuşaktan kuşağa aktarılabileceğini söyler. Evrim kuramının asıl temelini oluşturan eleme mekanizması olan doğal seçilim ise rastlantısal değil, zorunlu bir süreçtir. Doğal seçilim, acımasız bir düzenektir. Daha avantajlı olanı bırakır, daha az avantajlı ya da zararlı olanı yok eder.

Canlılar dünyasında amansız bir rekabet, acımasız bir mücadele vardır. Herhangi bir konuda daha iyi uyum sağlayan, (daha iyi gören, daha iyi uçan, eşeyli türlerde karşı cinse daha çekici gelen...) bireyler hayatta kalır, diğerleri ise yok olur gider. Bu süreçte vicdan, merhamet yoktur. Böyle bir dünyayı bir yaratıcının yarattığını, tasarladığını söylemek ise, o yaratıcının aynı zamanda merhametsiz, vicdansız, esirgemez ve bağışlamaz bir varlık olduğunu söylemekle eşdeğerdir.

Rastlantısal mutasyonların çoğu bozucu ve dolayısıyla bireyin yaşamı için zararlıdır. Bunlar oluştuğu anda gelecek kuşağa aktarılmaya fırsat bulamadan yok olur. Bunlar arasından bireyin hayatta kalmasına en ufak yararı olanlar ise, kuşaktan kuşağa aktarılarak birikir. Burada asıl belirleyici olan, şöyle ya da böyle olabilecek mutasyonlar değil, bunları eleyen koşullardır. Burada ise rastlantıya yer yoktur. Kural son derece sadedir: uyum sağlayan kalır, diğerleri yok olur.

İnsanlar bundan sadece on beş bin yıl kadar önce kurtları evcilleştirmeye başladı. Bunların yavrularından gözüne hoş gelenlerin, kendi amacına uyanların birbiriyle çiftleşmesini sağlayarak bugüne kadar yüzlerce köpek ırkını üretti. Aynı yolla, tavukları, koyunları, inekleri yabani ırklardan geliştirdi. Doğadaki eciş bücüş, tatsız, küçük meyveleri sebzeleri, bugünkü dolgun, tatlı, iri hallerine getirdi. İnsanların kuşaktan kuşağa yaptığı bu eleme, yapay seçimdir. Doğal seçim ise temelde yapay seçim gibi işler. Birkaç farkla: yapay seçilim bilinçli ve kestirme eylemlerin sonucu olduğu için yüzyıllar, bin yıllar mertebesinde sonuç verir. Doğal seçilim ise kör ve amaçsız bir süreçtir. Sonucunu milyonlarca, yüz milyonlarca, milyarlarca yılda verir.

Tüm bunları göz ardı edip, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp, "Evrim türlerin rastlantıyla oluştuğunu iddia eder" demek, ya onulmaz bir cahillik ya da demagojik bir çarpıtmadır.