26 Aralık 2012

Kuran'ın Tanrı Sözleri Olduğu İddialarının Eleştirisi - 3


III) Kur’an’ın   “İlahi  Vahiy  mi?”   (Tanrı  Sözleri  mi?),  Yoksa “Elçinin Sözleri mi?” (İnsan Yapısı mı?) Olduğu Konusunda!

Kur’an’da, “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür…” (Hakka Suresi, ayet 40) diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı olabileceği görüşüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüşü ayrıca pekiştiren konular da yok değildir. Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in öldüğü tarihte ortada Kur’an diye derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Aftan zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in 23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak iktidarda bulunmuştur). Çünkü, Muhammed, “vahiy”dir diyerek yerleştirdiği buyrukları derli toplu bir kitap haline getirmeyi düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar, deri ve ağaç yaprakları ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır. Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha doğrusu ilk halife Ebu Bekir zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile getirenler oldu; eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy”lerin yok olup gideceği öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin Hattab vardı. Fakat, Ebu Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmanın doğru olmayacağını öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed’e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini ayetlerin derlenmesi işiyle görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahiylerin yazılı bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur’an’ı ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek -ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir-, Kur’an’ı derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed’den ayet olarak elde edilmiş bir şey varsa getirilmesini ister. Söylendiğine göre herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek için iki tanık dinler; bazen bir tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar olmuştur (örneğin, Tevbe Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre koyduğu kabul edilir). Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an ayetlerinin, surelerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir. Ebu Bekir’e takdim eder. Ebu Bekir’in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab’ın yanında bulunur; o ölünce kitap, kızı Hafsa’ya geçer.(15) Ömer’in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına gelen Osman b. Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü, kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan şeylerin olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı (Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn Sabit’in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez derleme işiyle görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan gelen “Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı değişiklikler yapmış ve hiç değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife Osman zamanında bu heyet tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı bilinmiyor: bu sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla beraber o tarihten sonra bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve kimi kişilerin kendileri için “Mushaf’lar meydana getirdikleri anlaşılmaktadır.(16)

Söylemeye gerek yok ki, bu yukarıdaki şekilde derlenmiş olduğu kabul edilen bir kitabı “elçinin sözleri” olarak ya da hatta “kitabı hazırlayanların sözleri” (yani insan yapısı) olarak değerlendirmek pekala mümkündür! Ancak, İslamcılar, Kur’an’ı, “Tanrı sözleri” şeklinde ve daha doğrusu “belagatı ve ihtiva ettiği medeni, adli ahkamı itibariyle mucizevi” bir yapıt olarak kabul etmek dışında başka bir görüşe yer vermezler; farklı görüşte olanları “dinsizlikle”, “Tanrısızlıkla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da Kur’an’dan ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok yerinde, bu kitabın Tanrı’dan gelme olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır. Örneğin, Nemi Suresi’nde şu ayet vardır:
“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).
Yine Necm Suresi’nde Muhammed’in kendiliğinden konuşmadığı ve sadece kendisine indirilen vahiyleri bildirdiği yazılıdır:
“…Arkadasınız (Muhammed) …arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü, onu güçlü kuvvetli ve üstün yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti…” (Necm Suresi, ayet 1-7).
İnsan Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana biz indirdik…” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri ayetler için bkz. Şuara Suresi, ayet 192; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 80; Hakka Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2; Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2; Ahkaf Suresi, ayet 2 vd…).
Enam Suresi’nde, Kur’an’ın “kutsal, yüce ve arınmış sayfalar” üzerinde yazılı olduğu, Muhammed tarafından uydurulmadığı ve Tanrı’dan başka hiçbir güç tarafından oluşturulmayacak “mükemmelliyette” bulunduğu yazılıdır: “Bu indirdiğimiz kutsal kitaptır… şüphesiz o size Rabbinden belgedir…” (Enam Suresi, ayet 155-157). Abese Suresi’nde şu ayet vardır: “(Kur’an) kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerindedir” (Abese Suresi, ayet 13-14). Tür Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“…(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer iddialarında samimiyseler, Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler” (Tür Suresi, ayet 34-35) (17)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği “kitap “tan ya da “yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerine yazılı Kur’an’dan söz edilmekte, ama Muhammed’in ölümü tarihinde ortada böyle bir şey yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, Kur’an’ın kitap (mushaf) haline getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta. Bu konular bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde, Kur’an’ın Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:
 “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…” (Hakka Suresi, ayet 40).
Gerçekten de bu ve benzeri ayetlere bakarak ve ayrıca Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından derlenmesiyle ilgili yukarıda özetlediğimiz bilgileri göz önünde tutarak Kur’an’ı akılcı bir şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın, Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerini karşılayan hükümlerden oluştuğunu, bu itibarla onun sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu derleyenlerin görüşlerinden) ibaret olduğunu söylemek de mümkündür. Ve hele Kur’an’da buyruklara baş eğmenin Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmek demek olacağını öngören, öte yandan Tanrı’nın Muhammed’e salavat getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak olursak, bu görüşü savunmak daha da kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir kere Kur’an’da, Muhammed’e baş eğmenin Tanrı’ya baş eğmek demek olduğuna dair pek çok ayet var. Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere boyun eğen, Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa Suresi’nde, “Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah ‘m nimetine eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler… “ (Nisa Suresi, ayet 59, 69; ayrıca bkz. Nur Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih Suresi, ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:
“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).
Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ve Muhammed’e itaat edip iyi iş yapanların iki kat mükafata kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık alacakları anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31).Yine bunun gibi Muhammed’i incitmenin ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna dair ayetler var. Örneğin, Ahzab Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da lanet etmiştir ahirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Suresi, ayet 22).
Yine bunun gibi Tanrı’nın ve Muhammed’in verdiği hükümler dışında iş görülemeyeceği şöyle bildiriliyor:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, ayet 36).
Fakat, bütün bunlardan başka bir de Kur’an’da, Tanrı’nın Muhammed’e “salavat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed’e teslimiyet östermeleri gerektiğine dair şöyle bir ayet vardır:
“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).
Bu ayetin bir başka şekli şöyledir:
“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona sakıt ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).(18)
Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki, ayette geçen “salat” ya da “salavat” sözcükleri, sadece Muhammed’i övmek ve yüceltmek anlamında değil, aynı zamanda ona “dua” ve “ibadet” etmek anlamındadır. Çünkü, “salat”, namaz şeklindeki ibadetin ta kendisi olduğu gibi (“salavat” sözcüğü de “namazları” karşılar), aynı zamanda dua şeklinde olmak üzere “Aleyyisselatu vesselam” ya da “Salavatullahi aleyh” veya “Sallalahü aleyhi ve selam” şekillerinde de kullanılır. Daha başka bir deyimle “namaz” sözcüğü, gerek Kur’an’da., gerekse hadislerde, duanın en mükemmel şekli olan “salat” deyimiyle karşılanmıştır. Ve işte Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56. ayetine göre Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirir durumda bulunmaktadır. Bu böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan, “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…”(Hakka Suresi, ayet 40) şeklindeki ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri olarak kabul etmek yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat getirilen bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal ne vardır ki?
Nitekim vaktiyle, “Mutezili”ler ve onlardan biraz daha özgür düşünebilenler, Kur’an’ın iki kapak sayfası arasında bulunan şeyin “Allah’ın sözü” olduğu iddialarına karşı çıkmamışlar mıdır? Kur’an’ın, bir bakıma “insan yapısı” bir kitap okluğunu savunmamışlar mıdır? Bu yüzden “zındık” sayılmamışlar mıdır? Ya da bazı “Harici’ler Kur’an’daki bazı surelerin Kur’an’a layık olmadığını belirterek, Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima etmemişler midir? Örneğin, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le) ilgili aşk hikayesinin Tanrı sözleri olmayabileceğini bildirmemişler midir?(19)

Öte yandan Muhammed’in ölümü sırasında Kur’an’ın ne halde bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış ve tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an ayetlerinin bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi, Muhammed’in ölümünden sonra olmamış mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi Kur’an, ilk kez birinci halife Ebu Bekir döneminde ve daha sonra üçüncü halife Osman döneminde derlenmemiş midir?(20)

Ve nihayet Osman’ın “mushafı”nın tamamiyeti konusunda itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş midir? Ve işte bu tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu ifadenin “Kur’an, elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin getirdiği sözdür” şekline dönüştürmüşlerdir.(21)

Kanıt olarak, aynı ayet içindeki şu sözleri göz önünde tutmuşlardır:
“…Eğer Muhammed bize karşı ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız…” (Hakka Suresi, ayet 38-52).
Fakat, her ne olursa olsun, Kur’an’daki sure ve ayetlerin “Tanrı sözü” olup olmadığı konusunda girişilecek akılcı bir eleştirinin İslamcıları güç durumda kılacağı muhakkaktır. Nitekim, Tanrı’nın “niteliği”yle “kişiliği” arasındaki ilişkilerin ilahiyata ait bir sır olduğu, dolayısıyla insan aklının bunu idrak edemeyeceği ve bu nedenle Kur’an’ın “gayri mahluk” (yaratılmamış), daha doğrusu “Tanrı sözü” olduğunun kabul edilmesi gerektiği doğrultusundaki İslamcı tez, vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra mutezile sınıfı tarafından reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu” olmadığı görüşünden hareketle, Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta “fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri 1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk” (yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta Muhammed’e ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve daha sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın “kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber, Kur’an’ın “fani” ve “mahluk” (yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir gerçek ki, Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin dinsizlik olduğu görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı tutulmuştur. Her türlü eleştirinin, bu kitabın insan yapısı .olduğu sonucunu doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır. Bu nedenle Kur’an, gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene gelmiş ve eleştirel aklın etki alanı dışında tutulmuştur. Ancak, bilim tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun, her türlü yasağa karşı savaşımını önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı yukarı 1400 yıllık bir gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen kitaplarını (Tevrat’ı, İncil’i) amansız bir eleştiriden geçirebilmiş, hallaç pamuğu gibi atabilmiş, bu eleştirilerden sonra bu kitapların insan yapısı şeyler olduğu görüşüne yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı vahyin önüne geçirebilmiş ve böylece, gelmiş geçmiş uygarlıkların en ileri gidenini meydana getirebilmiştir. Hiç kimse inkar edemez ki, Batı uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün kusurlarına rağmen, kendisinden önceki uygarlıkların hepsini de geride bırakmıştır. Kuşku edilemez ki, Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır. Temenni olunur ki, İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin. Böyle bir eleştiriyi dine karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap” alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul etmek gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve musibetlerden kurtulmanın başka yolu yoktur. Ve işte bu inançladır ki, Kur’an’ın eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.


Dipnotlar;

15)Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.
16) Turan Dursun, age, s.88.
17) Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi, ayet Kasas Suresi, ayet 49.
18) Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.
19) Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20) Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının “Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul, 1990, c.l, s.78.
21)Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7 s 246-247.

Kuran'ın Tanrı Sözleri Olduğu İddialarının Eleştirisi - 2

II) Esas İtibariyle Arap Zihniyetine, Arabın Geleneklerine Dayalı ve Araplar İçin Hazırlanmış Bir Kitap Olarak Kur’an

Yukarda kısaca değindiğimiz gibi, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o kavimden seçtiği peygamberler göndermiş ve kendi dilinden kitaplar vermiştir. Çünkü, istemiştir ki, her kavim Tanrı buyruklarını kendi dilinden okuyarak, kavrayarak öğrensin (İbrahim Suresi, ayet 4)
Bundan dolayıdır ki, Araplara, Arap kavminden Muhammed’i ve Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Arapça bir kitap göndermiş ve örneğin, “…Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 2-3)
ya da
“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf Suresi, ayet 2)

diye konuşmuştur. Bu söylediklerini pekiştirmek .amacıyla,

“(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır” (Fussilet Suresi, ayet 3)
ya da
“…böylece biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik…” (Rad Suresi, ayet 37) 
diyerek ya da
“…Biz onu böyleceArapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrarladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar” (TaHa Suresi, ayet 113)
ya da
“Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik” (Zümer Suresi, ayet 28)
diye ekleyerek, Kur’an’ı, Arapların anlayabilmeleri için Arapça bir kitap olarak indirdiğini bildirmiş, bu kitabı Mekke ve çevresinde oturanlar için gönderdiğini eklemiştir.(Şûra Suresi, ayet 7).

Yani anlatmak istemiştir ki, Araplar, “…’Bizden önce iki taifeye (Yahudilere ve Hıristiyanlara) kitap gönderildi. Biz onların okuduklarından bir şey anlamıyorduk’” ya da “ Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik” şeklinde konuşup bahane uyduramasınlar. Bu düşüncesini pekiştirmek amacıyla “…işte size Rabbiniz tarafından apaçık delil, hidayet ve rahmet verdik. Artık Allah’ın ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?..” (Enam Suresi, ayet 156-157) diye konuşmuştur (bu konuda ayrıca bkz. Maide Suresi, ayet 19; Meryem Suresi, ayet 97; Sad Suresi, ayet 6).

Dikkat edileceği gibi Tanrı Araplara hitaben konuşmaktadır; muhatabı Araplardır. Muhammed aracılığıyla onlara, “hidayet” olmak üzere, İslam dinini sağladığını anlatmaktadır.

Ancak, Araplardan pek çoğu, Müslümanlığı kabul ederken, Muhammed’in gözüne girmek yoluyla birtakım çıkarlar elde etme kurnazlığına yönelirler; örneğin, ganimetten pay almak amacıyla, ikide bir “Müslüman olduk” diye başa kakarlar ve Muhammed’i minnet altında bırakacaklarını sanırlar. Her ne kadar taraftarlarının sayısının arttığını görmek Muhammed’i hoşnut kılar idiyse de, onların bu şekilde başa kakmalarından hoşlanmazdı. Daha doğrusu, onlara karşı minnet altında kalmış görünmeyi kendisi için sakıncalı bulurdu. Bu nedenle Hucurat Suresi’ne koyduğu ayetler Tanrı’nın şöyle konuştuğunu anlatır: “(Ey Muhammed!) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar; de ki: ‘İşleminizi benim başıma kakmayın, belki sizi imana hidayet buyurduğundan dolayı Allah sizin başınıza kakar, eğer sadıksanız…” (Hucurat Suresi, ayet 17).

Yorumcuların açıkça bildirdiklerine göre, bu ayet, Arapları azarlamak amacıyla konmuş bulunmaktadır. Örneğin, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle demektedir: “Bu ayet o Arabileri tevbihtir (azarlamadır)” (bkz. Elmalılı Tefsiri, c.6, s.4485). Muhammed, yukarıdaki ayeti koymakla, onlara, “Sizi Müslüman yapan Tanrı’dır; bu nedenle İslamınızı bana minnet saymayın, benim başıma kakmayın. Eğer ‘Müslüman olduk’ diye başa kakarsanız Allah size minnetinin ağırlığını yükletir” demek istemiştir. Daha başka bir deyimle Tanrı’yı, onları bu şekilde azarlamış gibi konuşur kılmıştır.

***

Tanrı’nın, Muhammed aracılığıyla Araplara hitap eder şekilde konuşur olduğunu gösteren bu tür ayetlerden anlaşılan şudur ki, Tanrı, daha önceleri Yahudilere ve Hıristiyanlara kendi içlerinden peygamberler seçip göndermiş, kendi anlayacakları dillerde kitaplar indirmiş ve örneğin Yahudilere, Musa aracılığıyla Tevrat’ı, Hıristiyanlara da İsa aracılığıyla İncil’i vermek yoluyla onları doğru yola sokmak istemiştir. Yine Kur’an’ın söylemesine göre, gerek Tevrat, gerekse İncil, Tanrı’nın nezdinde bulunan Levh-i Mahfuz’da mevcut olan hükümleri kapsamaktadır ki, bunlar hep İslami esaslardan ibarettir. Fakat, her ne hikmetse, Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara bu İslami esasları gönderirken ve onları kitap sahibi yaparken, Araplar için böyle bir şey yapmamıştır. İşte şimdi Arapları da doğru yola sokmak amacıyla, içlerinden Muhammed’i seçmiş ve ona, Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Kuranı indirmiştir. Hem de yedi lehçe üzerine indirmiştir ki, farklı lehçede konuşan Arapların tümü anlasınlar diye! Bundan dolayıdır ki, artık Araplar bakımından, “Bize kitap verilmedi, bu yüzden doğru yola girmedik” demek söz konusu olamayacaktır (Fussilet Suresi, ayet 44).

Olamayacağı için de, Muhammed’e boyun eğmekten ve Kur’an’a uymaktan kaçınmalarını sağlayabilecek bir mazeret yolu arayamayacaklardır. Eğer cehennemlik olmak istemiyorlar ve cennete girmeyi düşünüyorlarsa, Muhammed’e ve Kur’an’a itaat edeceklerdir. Kur’an’ın esas itibariyle Araplara özgü bir kitap olduğuna dair diğer kitaplarımızda(6) yeterince bilgi verildiği için, burada fazla durmaya gerek yoktur. Fakat, şu konuyu tekrar belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki hükümlerin ortaya koyduğu sonuç, Kur’an’ın bütün insanlara değil, sadece Araplara gönderildiği doğrultusundadır. Bunun böyle olduğunu İslamcılar da, çoğu zaman farkına varmadan ortaya koyarlar. Örneğin, Diyanet Vakfı, Kur’an’daki İbrahim Suresi’nin, “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik…” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklindeki ayetiyle ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:

“Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dille, örneğin Arapçayla anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir… “(7)

Bu gerekçeye göre, Tanrı’nın, Araplara yaptığı gibi, diğer kavimlere de onların anlayabilecekleri dilde kitap göndermesi gerekirdi; örneğin. Türklere Türkçe, Acemlere Acemce vd… olarak hitap etmesi beklenirdi; böyle yapmadığına göre, Kur’an’ın Araplara özgü bir kitap olduğu ve Araplardan başka milletleri (yani kendilerine kitap verilmemiş olanları) bağlamaması gerektiği kuşkusuzdur!

Zira, mademki Tanrı her kavme, o kavmin kendi diliyle kitap göndermeyi uygun bulmuştur ve mademki Arapların kendisine, “(Ey Tanrı). Araba yabancı dilden (kitap) olur mu ?..” (Fussilet Suresi, ayet 44) ya da “.. .Bizden evvel Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap gönderdin, fakat biz onların okuduklarından bir şey altlamıyorduk veya “Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik” diyememeleri için onlara kendi anlayacakları dilde, yani Arapça olarak kitap vermiştir, o halde Araptan başka milletlerin (örneğin, Türklerin, Acemlerin vd…) “Biz Arapça.bilmeyiz; Tanrı bize kendi dilimizden kitap vermedi; vermediğine göre bizi bilmediğimiz, anlamadığımız dilde yazılmış bir kitapla sorumlu kılamaz. Bu itibarla Arapça Kur’an bizi bağlamaz” şeklinde konuşmaları kadar doğal ne olabilir ki!

Öte yandan Kur’an’da yer alan ayetler, Arap zihniyetine, Arap geleneklerine, Arab’ın gereksinimlerine ve Arap karakterine göre ayarlanmış gibidir. Hani sanki Tanrı, sadece Arap yaşantılarını, Arab’ın düşünce tarzını göz önünde tutarak iş görmüş ve bu doğrultuda indirdiği hükümlerle sadece Arap sorunlarına çözüm bulmak istemiştir. Nice örnekten bir ikisiyle yetindim: Kur’an’da, Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Kadınlarına yaklaşmaya yemin edenler, dört ay beklerler. Eğer bu (süre içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer süresi içinde dönmeyip kadınlarını boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar)…” (Bakara Suresi, ayet 226-227).

Bu ayetlerin konmasına neden şudur: eskiden (yani “cahiliyede”) Araplar, karılarına kızdıkları zaman onlarla cinsi münasebette bulunmamaya ant içerler ve bunu yapmakla karılarına eziyet ederlermiş. Ve işte, ayet bu haksızlığı gidermek için konmuş oluyor. Aslında ayetin haksızlığı gideren ya da kadını koruyan bir yönü yok; zira, erkeği dilediği gibi, yani keyfi şekilde karısını boşama olasılığından yoksun kılınış değil. Aksine, haksız olduğu kabul edilen, bir geleneği, farklı bir şekil altında sürdürmektedir. Fakat, her ne olursa olsun, ayet, Arap gelenekleriyle ilgilidir.

Yine bunun gibi, İslam’dan önceki dönemde Araplar, kadınlara, çocuklara ve yetimlere mirastan pay vermezlermiş. Ve işte Arapların bu kusurunu gidermek amacıyla Tanrı, Kur’an’ın Fecr Suresi’ne şu ayeti koymuş imiş:

“Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz- Malı asın biçimde seviyorsunuz” (Fecr Suresi, ayet 17-20).

Burada geçen “siz” deyimi Araplara atıftır (bkz. Diyanet Vakfı’nın açıklaması). Kur’an’ın, Arap geleneklerinin kitabı olduğuna kanıt olmak üzere verilebilecek sayısız örneklerden bir diğeri, Ahzab Suresi’nin 4. ve 5. ayetleridir. Bu ayetlerde, “zıhar yapmak” ve “evlatlıları öz oğul olarak tanımak” gibi eski Arap geleneklerinin ortadan kaldırıldığına dair hükümler var. “Zıhar” denen şey, bir adamın, boşamak istediği karısına, “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi, bunu demekle o kadının kendi anası olarak sayılması ve bunun sonucunda kadının boş edilmiş olmasıdır. Bunu önlemek için ayet şu hükmü getiriyor: “Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zıhar yaptığınız eslerinizi de analarınız yerinde tutmadı…” (Ahzab Suresi, ayet 4). Öte yandan yine eski Arap geleneklerine göre, evlat edinilen kimse, onu evlat edinenin “öz oğlu” gibi saydırmış. Böyle olduğu içindir ki, onun soyadını alır, ona mirasçı olurmuş.

Boşadığı ve ilişkisini kestiği karısı, kendisini evlat edinen tarafından karı olarak alınamazmış. Bunun en güzel bir örneği Muhammed, Zeyd ve onun karısı Zeyneb’le ilgili olaydır:

Muhammed, Hatice’nin hediye ettiği Zeyd b. Harise adındaki bir köleyi, daha Mekke dönemindeyken, ilk Müslüman olanlardandır diye kendine evlat edinir. Ve kendi adını ona verir. O zamana gelinceye kadar Zeyd, kendi öz babasına nispetle Zeyd b. Harise olarak çağrılırken, Muhammed tarafından evlat edinildikten sonra, Zeyd İbn Muhammed diye çağrılmaya başlanır. Muhammed, onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirir. Medine’ye göçten sonra, günlerden bir gün Muhammed, Zeyd’i ziyaret için evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar. Zeyneb’in görünüşü Muhammed’e hoş görünür. Bunun üzerine Zeyd karısını boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Ancak, geçerli olan Arap geleneği, böyle bir evliliği haram saymaktadır. Çünkü, bu geleneğe göre Zeyd, kendisini evlat edinen Muhammed’in öz oğlu durumundadır. Onun adıyla çağrılmaktadır. Ve işte Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliğini sağlayabilmek için Tanrı, bu Arap geleneğini değiştirdiğini bildirmek üzere şöyle bir ayet indirir: “(Evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur…” (Ahzab Suresi, ayet 5). Bu ayete dayalı olarak Muhammed, daha önce Zeyd’in adını “Zeyd İbn Muhammed” olarak değiştirmişken, şimdi onu kendi öz babası olan Harise’ye nispetle çağırmaya başlar ve adını eski şekline dönüştürüp “Zeyd b. Harise” yapar. Ayrıca da Zeyd’in babası olmadığına dair Kur’an’a, Tanrı’dan geldi diyerek, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir…” (Ahzab Suresi, ayet 40) şeklinde ayet koyar.

Fakat, ortada, evlat edinen kimsenin, evlatlığının boşamış olduğu kanlarıyla evlenemeyecekleri şeklindeki Arap geleneği vardır. Bu gelenek değişmedikçe Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliği geçerli sayılamayacaktır. Ve işte engel niteliğindeki bu Arap geleneğini de değiştirmek üzere Muhammed, Kur’an’a şu ayeti koyar: “(Resulüm)… Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37).

Böylece Araplar arasında o zamana kadar yerleşik olan bir gelenek sona erdirilmiş ve yerine bunun tersi olan bir gelenek konmuş olur! Şimdi, bu olay vesilesiyle sormak gerekir: Eğer doğru olan bu idiyse, neden acaba Tanrı bu işi daha önce, örneğin   Mekke   döneminde   değil   de,   yıllarca  bekleyip   Medine döneminde yapmıştır? Neden dolayı kötü bir geleneği değiştirmek için Muhammed’in Zeyneb’le evlenmesini beklemiştir? Bu soruların karşılığını diğer kitaplarımızda (özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda) ele aldığımız için fazla durmayacağız. Fakat, burada değinmek istediğimiz şudur ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, hep Arap gelenekleriyle meşguldür; hani sanki yeryüzünde başka topluluklar ve bu toplulukların düzeltilmesi ya da sürdürülmesi gereken gelenekleri yokmuş gibi!

Yine bunun gibi Kur’an’da, Kasas Suresi’nde, Tanrı’nın Araplara, hem de Araplardan bir kısmına, daha doğrusu Mekkelilere hitaben konuştuğu, onlara sağladığı nimetlerden söz ettiği görülür:
“…Biz onları, kendi katlınızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye)yerleştirmedik mi? Fakat, onlurıu çoğu bilmezler” (Kasas Suresi, ayet 57).

Yine bunun gibi Ankebût Suresi’nde, Mekke’nin Araplar için güvenlik sağlayan bir yer kılındığına dair şu ayet vardır:

“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hala batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (Ankebût Suresi, ayet 67).

Öte yandan Kur’an’da “muhkem” (kesin) hükümlerden çok “müteşabih” hükümlerin yer alması da, Arapların inanç bocalayışı içinde kalan bir millet olmalarıyla izah edilmiştir ki, ileride ayrıca açıklayacağız.(8)

Yine bunun gibi Muhammed, yıl ve ay hesabını, Arap geleneklerine, Arab’ın niteliklerine ve yaşam koşullarına dayalı olarak “Arabi takvim” sistemine ve dolayısıyla “Kameri ay” esasına bağlamıştır. Örneğin, bir yılda on iki ay olduğunu anlatmak üzere, “…Allah katında ayların sayısı on iki(dir)…” (Tevbe Suresi, ayet 36) derken ve ayın vakit ölçeği olduğunu anlatmak amacıyla, “Sana, hilal şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki, ‘Onlar,insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir’…” (Bakara Suresi, ayet 189) diye eklerken, yılı aya göre hesapladığını, yani “Arabi takvim”e uyduğunu anlatmıştır. “Arabi takvim” sisteminde yıl hesabı, ayın dolamına göre yapılır. Yani yıl, yerkürenin güneş etrafındaki dolamına göre değil, ayın yerküre etrafındaki dolamına göre hesaplanır. Çünkü, Arap yaşamlarında ve Arap geleneklerinde ayın, güneşe nazaran çok daha üstün, daha önemli bir yeri vardır. Muhammed, “Kameri ay” hesabına dayalı “Arabi takvim” sistemini benimserken, Arabın İslam öncesi dönemlerine inen geleneklerini ve günlük yaşamının gereklerini göz önünde tutmuştur ki, o da, “ay”ın “güneş”e oranla üstünlüğü inancına dayalıdır. Gerçekten de Araplar, “güneş” ile “ay”ı, “Kamereyn” sözcüğüyle tanımlamışlardır. “Kamereyn” deyimi, “iki şeyden birini, öbürüne üstün kılar” şeklinde olmak üzere “ay”ı ön planda tutup, güneşi ikinci derecede kılan bir anlatışın ifadesidir; yani “Kamereyn” deyiminde “ay”, “güneş“e üstün tutularak belirtilmiştir. Bunun nedeni şudur: İslam öncesi dönemde genellikle çobanlıkla geçinen Araplar, çeşitli “Tanrı”lar yanında “ay Tanrı”yı da “kutsal” bilirlerdi. Her ne kadar güneşe ve yıldızlara tapmakla beraber, “ay” onlar için özel bir önem taşırdı. Şu bakımdan ki, çöl ortasında güneşin kavurucu sıcaklığında iş görme güçlüğü nedeniyle, gece serinliğinde iş görmeyi, örneğin sürü hayvanlarını otlatmayı yeğlerlerdi. Ve işte ay ışığı, onlara bu olanağı sağlamak bakımından bir nimetti; ayı “münir” (nurlandıran) sözcüğüyle nitelendirmeleri bundandır. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “ay”ın Tanrı tarafından “mir” olarak yaratıldığına dair Kur’an’a, “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve ay’ın gittiği yere) konaklar belirlemiştir…” (Yunus Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koymuştur. Burada “güneşi ziya yaptı” derken ve “ayı da nur yaptı ve aya konaklar belirledi” diye eklerken anlatmak istediği şey ayın güneşe oranla daha geniş, daha yaygın, daha etkili bir yönü olduğudur.

Kur’an yorumcuları bunu, “Nur ziyadan eamın (çok genel, çok yaygın)…” olarak ya da “nur, ziyanın pertev ve şuadır ki, zulmeti dafı olan (defeden) şulesi, ışığı demektir” diyerek açıklamaya çalışırlar.(9) Fakat, Muhammed, “nur” denen şeyin önemini biraz daha belirlemek amacıyla, Tanrı’nın, bizzat “nur” olduğunu ve “nur” adının Allah’a layık bir ad olduğunu anlatmak için şu ayeti koymuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir… (Bu) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir…” (Nur Suresi, ayet 35). Böylece ayın Tanrı tarafından “nur” olarak yaratılmasını, ayın üstünlüğünün ve kutsallığının kanıtı saymıştır. Bunu da yeterli bulmamış, bir de ayın “nur”, güneşin “çerağ” olarak yaratıldığına dair şu ayeti koymuştur: “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi, ayet 15-16). Söylemeye gerek yoktur ki, oranla “çerağ”ın yeri daha aşağıdadır. Bazı yorumcular, bu ayetteki, “…güneşi de bir çerağ yapmıştır…” tümcesi yerine “güneşi de kılmış bir lamba…” çevirisine yönelirler ki,(10) fark etmez. Yine bunun gibi ayın kutsal bir niteliğe sahip olduğunu düşünerek, Muhammed, kıyamet saatini aya göre ayarlar görünmüştür. Örneğin, ayı parmağıyla ikiye böldüğüne dair Kur’an’a, “Kıyamet saati yaklaşır. Ay yarılır…” (Kamer Suresi, ayet 1-3) şeklinde ayet koyarken, ayın güneşe nazaran üstünlüğünü vurgulamıştır. Ve işte ayın güneşe nazaran üstünlüğüne dair Kur’an’a ayetler koymak yoluyla, yıl ve ay hesabının ayın görünüşüne göre yapılması gereğini belirlemiştir. Bunu, biraz yukarıda değindiğimiz Yunus Suresi’nin şu ayetinden anlamaktayız: “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve aynı gittiği yere) konaklar belirlemiştir. Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye…” (Yunus Suresi, ayet 5). Daha başka bir deyimle, güya Tanrı “nur” niteliğinde yarattığı aya (kamere) birtakım konaklar (menziller) takdir etmiştir ki, Araplar yıl ve gün hesabını yapabilsinler diye! Çünkü, Arap inanışlarına göre ay (kamer) konaklayarak, yani “menzilden menzile seyrederek” gider ki, bu “menzil”lerin sayısı yirmi sekizdir. Ve ayın (kamerin) nuru, her bir menzilde birtakım değişiklikler arz eder. Şu bakımdan ki, ay (kamer), bu menzillerin her birinde bir ya da iki gece bulunur.”

Yine bunun gibi, ay hesabının aya (hilale) göre yapılması da, Arap yaşamlarına dayalı olarak öngörülmüştür. Gerçekten de Muhammed, Arap toplumunun okumasız ve cahil bir toplum olduğunu öne sürerek, “Bir ay (kah) şöyledir, (kah) böyledir” demiş ve bir ayda bazen 28 bazen de 29 gün olduğunu bildirmiştir. Konuyu ilerideki sayfalarda tekrar ele alacağız. Fakat, şimdilik belirtelim ki, Muhammed, sırf Arap geleneklerine uymak ya da İslami verileri Arabın niteliklerine ve yaşam tarzına uydurmak amacıyla “Arabi takvim” sistemini benimserken, bilimsellikten uzak ve sakıncalı bir yol tutmuştur. Çünkü, güneş sistemine göre kurulu bir evrende, yıl hesabını ayın dolamına göre yapmak sakıncalı sonuçlar doğurur. Nitekim, İslam ülkeleri bu sistemin sakıncalarına bugün de tanık olmaktadırlar. Şu bakımdan ki, yerkürenin güneş etrafındaki dolanımı 365 günde oluştuğu halde, ayın yerküre etrafındaki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Bundan dolayıdır ki, Arap takvim sisteminde on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Ve yine bundan dolayıdır ki, Arap takvim sistemine göre hesaplanan yıl, güneş takvim sistemine (Gregorian sisteme) göre hesaplanan yıldan on bir gün eksiktir. Bundan dolayıdır ki, İslam ülkelerinde belli olayların başlangıç tarihi, her yıl değişiktir. Örneğin, Ramazan ayı, yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki Müslüman ülkelerin her birinde farklı tarihlere rastlar. Çünkü, bu ülkelerde ay (hilal) değişik tarihlerde görünür. Bu yüzden Ramazan ayı, her otuz üç yılda bir bahara, yaza, güze ve kışa gelir. Ramazan ayının başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre saptandığı ve ayın (hilalin) görünmesi de her Müslüman ülkede farklı tarihlere rastladığı için, Ramazan ibadetinin oluşumu farklılık arz eder; daha başka bir deyimle hangi Müslüman ülkede ay (hilal) daha önce görünürse, orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken başlamış olur. Bu olumsuzluk, 1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre saptanan güne göre ayarlanması, böylece bir beraberlik kurulması öngörülmüştür. Fakat, buna rağmen yine de eski usule bağlı kalınarak, İslam ülkelerinde, birbirinden farklı durumlar kendini gösterir.

Kur’an’ın Arap geleneklerine ya da gereksinimlerine göre uydurulmasıyla ilgili diğer bir örnek, yedi lehçede olmak üzere indirilmesiyle ilgilidir. Gerçekten de Muhammed’in söylemesine göre Kur’an, Arapların tümü tarafından anlaşılsın diye, Arap kavimlerinin çeşitli lehçeleriyle, daha doğrusu yedi farklı lehçede olmak üzere indirilmiştir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu konu, Kur’an’ın bütün insanlar için değil, sadece Arap kavimleri için hazırlanmış olduğunun bir başka kanıtıdır. Kur’an’ın Arap yaşamlarıyla ilgili ayetler yığını olduğu konusunda verilebilecek sayısız örneklerinden birisi de şudur:

Biraz ileride göreceğimiz üzere Kur’an’da tanımı yapılan cennetler, Arabın hem şehirlisini hem de Arap bedevisini imrendirecek şekilde, onların zevkine, isteklerine ve gereksinimlerine göre düşünülmüştür. Cennetlerle ilgili olarak Kur’an’da aşağı yukarı 145 ayet bulunmaktadır. Bunlardan, özellikle Bakara (ayet 25), Zümer (ayet 73-74), Sad (ayet 49-54), Saffat (ayet 41-57), Rahman (ayet 46-78), Nebe’ (ayet 31-35), Muhammed (ayet 15), Tür (ayet 19-24) İnsan (ayet 5, 17-22), Kehf (ayet 31). Hac (ayet 23). Fatır (ayet 33-35), Tür (ayet 21), Rad (ayet .   23-24), Yasin (ayet 55-58), Mü’min (ayet 7-9), A.’raf (ayet 44-50), Hadid (ayet 12-15, 21), Vakıa (ayet 17-36). surelerine şöyle bir göz atmak yeterlidir. Konuyu Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda ele aldığımız için. burada fazla durmayacağız. Fakat, ilginç bir iki örnek vermek yerinde olacaktır:

Arabistan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin ortasında, kavurucu güneşin altında, susuzluğa, açlığa, kadınsızlığa boğulmuş olan Arabin hayalini, yeşil ırmaklarla, çağlayanlarla, gölgelik sağlayan ağaçlarla, meyveliklerle, dal bastı kirazlarla, sıvama muzlarla, kuş etine varıncaya kadar her türlü leziz yiyeceklerle ve saklı inci gibi iri gözlü huriler, güzel, memeleri yeni sertleşmiş hurilerle dolu bir cennet tanımının bir kısmını Vakıa ve Nebe’ surelerinde bulmaktayız. Bu cennetlerde Arap, gölgeliklere kurulu “murassa” tahtlara oturmuş olarak ve çağlayan suların sesini duyarak, o en çok sevdiği meyvelerin en tatlılarını, daha da güzel şekilde bularak, dilediği kadar içtiği şaraplardan sarhoş olmayarak, hiçbir ihtiyar kadına rastlamadan,   sadece   memeleri   yeni   sertleşmiş   ve   “inci timsali” kızlarla yatıp kalkarak yaşayacaktır. Vakıa Suresi’ndeki şu ayetleri okuyalım:

“…Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında; çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilemeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerinde… Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır, onları bakire ve eşlerine düşkün ve yaşıtları yapmışızdır… “ (Vakıa Suresi, ayet 27-38).

Dikkat edileceği gibi, burada “dikensiz sedir ağaçlan” diye bir deyim geçmekte. Bu deyim, Araplar arasında “Arabistan sidri” (Arabistan kirazı ağacı) diye bilinen “nabk” ağacından gelmekte. “Arabistan sidri” denen bu ağaç, dikenli bir ağaçmış ve dikenleri Arapları rahatsız edermiş. Muhammed, Arapların çok sevdikleri Arabistan kirazını, cennetin çeşitli meyveleri arasında göstermek amacıyla yukarıdaki ayetlere ”Arabistan sidri “ni eklemiştir. Fakat, eklerken onu “dikensiz” bir ağaç şeklinde göstermiştir.

Hakim ve Beyheki gibi kaynakların Muhammed’den rivayetlerine göre, Tanrı, bu ayeti indirince, Araplar sevinmişler ve Ashab’dan kişiler, “Allah teala bizi, Arabilerle ve onların meseleleriyle müstefid buyuruyor (yararlandırıyor)” demişlerdir. Ancak, çöl Araplarından biri (bir Arabi) Muhammed’in yanına gelip, Kur’an’daki bu ayetten söz ederek, “Ben cennette sahibine eza verebilecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim” diyerek, bu ağacın dikenli olup, dikenlerinin gelen geçene batabileceğini belirtir. Muhammed kendisine, Tanrı’nın bu ağacı cennete alırken “sidri mahdud” olarak aldığını, yani dikenini silip, her dikenin yerine bir meyve yaptığını ve onun meyvelerinden her birini, yetmiş iki renge boyadığını ve bu renklerden hiçbirinin bir diğerine benzemediğini söyler.(12) Yani anlatmak ister ki, Tanrı, cennete giren Arapların huzursuz kalmamaları için her şeyi düşünmüştür. Nitekim, biraz önce belirttiğimiz gibi Ashab’dan kişiler, Tanrı’nın, Arapla ilgili her şeyi dikkate alarak ayet göndermiş olmasını Araplar için övünülmesi gereken bir şey olarak kabul etmişlerdir.(13)

Kur’an’da, Arabın pek sevdiği Arabistan kirazından başka, hurmadan önemli şekilde söz edilir. Hem de öylesine ki, Tanrı, yeri ve göğü yaratmakla övünürken ve kullarını kendisine hayran kılmak isterken, örneğin, “Üstlerindeki, göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak yok. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk… Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik” derken, muhtemelen Arapları biraz da etkileyebilmek için, “Kullara rızık olması için, birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik…” (Kaf Suresi, ayet 6-11) diye ekler.

Yine bunun gibi, Arap yaşamlarında son derece önemli bir yer işgal eden deve, Kur’an’ın birçok ayetinin konusu olmuştur. Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür (örneğin, bkz. Maide Suresi, ayet 103; Araf Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65, 72: Hac Suresi, ayet 36; Enam Suresi, ayet 142-144: Mürselat Suresi., ayet 32; Tekvir Suresi, ayet 4; Hûd Suresi, ayet 64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara Suresi, ayet 155; Kamer Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet 13)

Tanrı güya deveyi yaratmakla çok önemli bir iş görmüş olduğunu Araplara anlatmak için Gaşiye Suresi’nde, “Bakmazlar mı ki, deve nasıl yaratılmıştır. (Gaşiye Suresi, ayet 17) şeklinde konuşmaktadır.

Cehennemin korkunçluğunu anlatmak için, Mürselat Suresi’nde, “…O (cehennem) saray gibi kocaman kıvılcım saçar; her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir” (Mürselat Suresi, ayet 32-33) der. Kıyamet gününün önemini anlatmak üzere, Tekvir Suresi’nde, güneşin katlanıp dürüldüğünden, yıldızların kararıp döküldüğünden, dağların sallanıp yürütüldüğünden, denizlerin kaynatıldığından, ruhların bedenlerle birleştirildiğinden söz ederken, gebe develerin başıboş salıverildiklerini bildirir (Tekvir Suresi, ayet 1-7). Hani sanki yeryüzünde gebe deveden başka sözü edilecek hayvan yokmuş gibi! Enam Suresi’nde yük taşıyan ve tüyünden döşek yapılan hayvanlardan söz ederken (Enam Suresi, ayet 142), dişi ve erkek olarak sekiz eş ve ayrıca koyundan iki, keçiden iki yarattığını söylerken “Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattık)…” der (Enam Suresi, ayet 143-144). Efsanevi hikayeler anlatırken “deve yükü”nden ya da “deve yükü bahşiş”ten söz eder (örneğin, Yusuf Suresi, ayet 65, 72). Adak olarak adanan şeyleri anlatırken, Maide Suresi’nde, “Kulağı çentilen, adak diye kıra salıverilmiş olan develerden” (Maide Suresi, ayet 103) söz eder ki, bunlar, Arapların “bahire” ve “şaibe” diye adlandırdıkları develerden başka bir şey değildir. Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed, deveyi böylesine önemli göstermekle, Tanrı’yı ve dolayısıyla Tanrı’nın elçisi olarak kendisini, Araplara daha kolaylıkla inandırabileceğini hesaplamıştır.

Kur’an’ın esas itibariyle Arabın kitabı olarak hazırlandığına dair bu tür örnekleri sergilemek için ciltler yetmez. Sadece şunu ekleyelim ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini sadece Arap kavmine gönderilmiş olarak tanımlamışken, Medine’ye göç (hicret) ettikten sonra, yavaş yavaş güçlenmekle yeni bir siyaset izler olmuş, kendisini Yahudilere, Hıristiyanlara ve diğer toplumlara kabul ettirebilmek için bütün insanlığa gönderilmiş gibi göstermiştir. Bunu yaparken Yahudilerin ve hıristiyanların, kendilerine gönderilen kitapları (Tevrat, incil) tahrif ettiklerini ve bu nedenle Kur’an’a uymaları gerektiğini söylemiştir.

Dipnotlar:
6)Bu konuda özellikle bkz. Arap Milliyetçiliği ve Türkler. Kaynak Yayınları, altıncı basım, İstanbul, Mart 1999. s.337 vd.
7)Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklarındı Meali. Ankara, 1993. 54
8) Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. c,3. s.89 vd…; Fahruddin Razi. Tefsir, c.29, s.208.
9)Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.2672-2673.
10)Elmalılı H. Yazır, age,c.7. s.5367.
12)Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4706-4707.
13)Elmalılı H. Yazır age. c.6. s.4706.

Kuran'ın Tanrı Sözleri Olduğu İddialarının Eleştirisi - 1

Kur’an’ın “Tanrı Sözleri” Olarak Bütün İnsanlara Gönderildiği, Bu Nedenle “Kutsal” ve “Mucizevi” Bir Kitap Sayılması Gerektiği Konusundaki İddiaların Eleştirisi

Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere hitap ettiği, hitap edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) ko­nularıyla ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta yarar var. Şu ba­kımdan ki, İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen bir kitap olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi, kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da“Araplara mı?” yoksa “bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı karşıya buluruz.

Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki, Kur’an, Tanrı’nın ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Arap­lara değil, bütün insanlara gönderilmiştir! Bu inanca öylesine sap­lanmışlardır ki, Kur’an’ın “Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu bildiren ayeti de (Enam Suresi, ayet 92) (1)(2) bu doğrultuda yo­rumlarlar ve şöyle konuşurlar:

“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır. (Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona gönderilen Kur’an’da bütün insanlığa hitap etmektedir.

Dipnotlar:

1) Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkellileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır...”

2) Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak hazırlanan Kur’an’ın, Enam Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.

Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek ra­hatlıyorlarsa, onları kendi inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu tür inançlar eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne de tüm insanlara gönderilmiş bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı oluşturmak gerekir ki, bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın, Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun aksini savunmak da o derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka sahip olarak Kur’an’ın gökten inme değil, insan yapısı olup, esas itibariyle Mu­hammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış bir kitap olduğunu söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar doğal bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zo­runda kalacaklardır ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir “peygamber” olarak ve Kur’an’ı da Arap ümmetine hi­taben indirilmiş kitap olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye geçtikten sonra) giderek güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka kavimlere (örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve ni­hayet tüm insanlara da gönderilmiş gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de Kur’an’ın gerek şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular, özet olarak ele alınmıştır.


I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki  “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bu­lunduğu Konusunda

İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta) bulunmaktadır. Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an), bizini katımızda mevcut... bir kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır” (Büruc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki ayetleriyle bildirmiştir. Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudi­lere ve Hıristiyanlara, kendi içlerinden peygamberler seçmiş, kendi dil­lerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil) göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların üstünde “Arabi” bir hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir deyimle Kur’an, kendisinden önceki kitapları (Tevrat ile İncil’i) doğrulamakla be­raber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları gidermiştir.- Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyar­man... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şura Suresi, ayet 7).

Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle “ümm-ül-kura”dır ki (Mekke şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası” anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün insanlara değil, Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir. Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi merkezi” (“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çev­resinin de bütün dünya olduğunu ve bu itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır. Çünkü, bir kere“Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir sözcüktür. Tevrat’ta da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke ve çevresindekilere gönderildiğini bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz gi­bi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.

Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da birtakım dinsel menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür ayetler vardır: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’...” (Nemi Suresi, ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na. Andolsun bu güvenli Mekke şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Mekke’nin kutsal olduğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya çalışmaktadır! Oysa “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini zedelemek olur.

3) Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap” gibi farz edip değişmez şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.

Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım hikaye ve masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya İbrahim Kabe’yi oraya dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i..., Hadis No. 990, c.6, s.25, 43 vd...). Ve güya Mekke o kadar önemli bir yerdir ki, başta Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fet­hetmeye çalışmışlardır. Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması akla pek yatkın düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım imparatorlukların fethetmek istedikleri iddiasını da desteklemek kolay değildir.

Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi içlerinden peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap göndermiştir de, Araplar için bu işi, çok daha son­raya bırakmıştır? Neden dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Arap­lara kendi içlerinden“peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için) yapmamıştır? Ve mademki İslamı, bütün in­sanlar için göndermiştir, o halde neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir dilde (örneğin, Türkçe, Farsça, Çince vd...) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan başka bir dil bilmez midir ki, ken­disine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte yandan, neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem de bu söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu ve buna benzer sorulara mantıklı bir yanıt bulmak güç ol­makla birlikte, Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak mümkündür.

Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara veya bütün insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki, birbirleriyle çelişir. Örneğin, bazı surelerde Kur’an’ın Araplara gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin Suresi’nde Kur’an’ın “ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3; Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara verildiği bildirilmekte: “(Ey Muhammed!)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44). Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve ona, onları uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet vardır ki, Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna in­dirildiği sonucunu oluşturur. Bütün bu ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir Kur’an ile Arap kavmine gönderdiği açıkça belirtilmektedir.

Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafın­dan onaylandığı ve bu itibarla onların da Kur’an’a göre hareket etmeleri gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve nihayetKur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örne­ğin, Bakara Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3; Yunus Suresi, ayet 57, 108 vd.,.).(4)

Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler yanında, Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler vardır. Bu çelişmenin ve bu tutarsızlığın nedeni şudur: Ken­disini ilk başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş “pey­gamber” olarak tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bü­tün Arapların, daha sonra bütün insanların “peygamber”i olarak görün­müş, görünürken de daha önce Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tev­rat ile İncil’in onlar tarafından “tahrif edildiğini ve Kur’an’ın, bu ki­tapların yerini aldığını söylemiştir.

Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bil­mek gerekir ki, Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvur­muş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların ken­dilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduk­larını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tara­fından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğren­mekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşü­nür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an)gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şura Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresin­dekileri uyaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; top­layabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine baba­lık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söy­lendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.

Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve on­ları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyar­man için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bü­tün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mek­ke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak gös­termekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güç­lenmeye başlar.

Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Mu­hammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş ken­disini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha ön­ceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudile­re ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler ko­yarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örne­ğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderil­diklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber”olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin” hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve to­runlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)... inandık... deyin...” (Ba­kara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab <?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler:

“Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi”(Maide Suresi, ayet 19); “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hud Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la.insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristi­yanlara, putperestlere vd...) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafir­lerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam”olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur. Konuyu İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabı­mızda incelediğimiz için burada fazla durmayacağız.


Dipnotlar; 

4)Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki Levh-i Mahfuz (“korunmuş levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende ne varsa, “hiçbir f ey dışta kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve Kur’an’ın saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu ayetlerle bildirmiştir ki. bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed…. sana vahyedilen bu kitap Levh-i Mahfuz’da sabit … bir kitaptır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an) Bizim katımızda ana kitapta mevcut… bil: kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş Kur’an(dır)” (Hadid Suresi, ayet 77-80). Muhammed’e göre, Tanrı bu kitabı, çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına (Yahudilere) ve “İncil” adıyla Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif etmişlerdir. Örneğin. Hûd Suresi’nde şöyle yazılıdır: “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi, bilindiği gibi Yahudilerin “Tevrat”ıdır. 

5)Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik…” (İbrahim Suresi, ayet 4)

Kuran'ın Tanrısı Nerede?


Mülk suresinin 16. Ve 17. ayetlerinin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı şöyle:

"Gökte olan'ın, sizi yerin dibine geçirmesinden güvende mi siniz ? O zaman, yer sarsıldıkça sarsılır. Gökte olan'ın, başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz ? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz."

Ayetlerin başında, "men fi'Sokak-Sema" yer alıyor. Gökte olan anlamında. Bu gökte olan kim ?

Kuşkusuz, anlatılmak istenen, "Tanrı". 

Demek ki bu ayetlerde, "Tanrı"nın gökte olduğu, çok açık biçimde anlatılmakta.

"Tanrı" için "gökte olan" denmesi, bir çok konuda olduğu gibi şaşkınlığa ve bocalamalara yol açmış Müslüman yorumcular arasında. Bir kesimi, buna da dayanarak şöyle demişlerdir:

-Tanrının yeri yurdu vardır. (Bkz. F. Razi, e't -Tefsiru'l-Kebir, 30/69)

Ne var ki buna karşılık şu sorular sorulmuş:

-Tanrı gökte olsa, tanrının gökten daha küçük olması gerekir. Böyle bir şey nasıl düşünebilir?

-Tanrının gökte olduğu düşünülürse, varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin, bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir. Bu nasıl olabilir ? (Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 7/5233)

Kuran yorumcularından, "gökte olma" yı , "yerinin yurdunun olması"nı, "Tanrı" ya, "Tanrı" kavramına yakıştırmayanlar pek çok. Ne var ki Kur'an'ın kendisinin, bunu "Tanrı"ya yakıştırdığı ve öyle anlattığı da bir gerçek. Yorumcular, zorlamalı yorumlara sapsalar da bu gerçeği değiştirememekte. İlkel insanlar da, "Tanrı"yı gökte görmezler miydi ve "çağdaş ilkeller"de öyle görmüyorlar mı? Ebu Müslim de, ayetlerde Tanrı için "gökte olan" denmesini, Arapların, Tanrı'yı gökte görmelerine bağlıyor. (Bkz. F. Razi, 30/70)

Bakara Suresinin 210. ayetinde de şöyle denir:

"Onlar, Tanrı'nın ve meleklerin, gölgeli bulutlar (ya da buluttan gölgeler) içinde gelmesini beklerler yalnızca. Ve işin bitirilivermesini...İşler, Tanrı'ya döner."

Diyanet çevirisinde "Allah'ın azbının ve meleklerin tepelerine binip..."biçiminde bir anlam veriliyor. Ayetin sözleri, böyle bir anlama elverişli değil. Ayette, "Allah'ın azabının gelmesinden değil ; kendisinin bulutlar içinde gelmesinden söz ediliyor. Ayette açıkça yer aldığı halde, tanrının bulutlar içinde gelmesi Tanrı'ya yakıştırılmadığı için, çeviriye yorum katılıyor ve "Allah'ın azabının..." deniliyor. Bu yorum, kimi Kuran yorumlarında da var. ( Örneğin bkz. Tefsiru'n -Nesefi, 1/105; Tefsiru'l-Celaleyn, 1/31;Taberi, Camiu'l-Beyan,2/191-192; F.Razi, 5/215 )

"Tanrı"nın bulutlar içinde gelmesi Tevrat'ta da var. Kaynakda zaten orası. Şunları okuyoruz Tevrat'ta:

"Ey Efendi Tanrım, çok büyüksün ! (...) Sensin bulutları kendine araba edinen..." (Tevrat, Mezmurlar, 104:1-2 ) "İşte Efendi Tanrı, hızlı bir buluta binmiş olarak Mısır'a gidiyor. Onun bulunmasından Mısır'ın putları titreyecek..." ( Tevrat, İşaya, 19:1 )

Bununla birlikte Kuran'ın Tanrı'sının da, Tevrat'ın Tanrı'sının da asıl yeri, "tahtı-sarayı" demek olan "arş"ı, "göklerin üstünde"dir. Kuran'da, yeri ve gökleri yarattıktan sonra "arşa dayandığı" bildirilir. Hadislerde de "Arş"ın, göklerin üstünde bulunduğu bildirilir. Arş'a ve Tanrı'nın üzerinde bulunduğu bildirilen "sekiz dağ keçisi" ne ilişkin ayet ve hadisler sunulduğunda ayrıntılar görülecektir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Muhammed'in de, "Tanrı'yla görüşüp konuşmak için göklerin ötesine, O'nun "arş"ına gittiği bildirilir (Mirac olayı). Tevrat'ta da şu tür anlatımlar göze çarpar: "Göklerin göğü üstüne binmiş olana ezgiler söyleyin!" (Tevrat, Mezmurlar, 68:33) "Efendi Tanrı, kutsal tapınağındadır. O'nun tahtı göklerdedir." (Mezmurlar, 11:4) "Efendi Tanrı, tahtını göklerde kurdu."

İlk çağların ilkellerinin de, çağdaş ilkellerin de "tanrı"larının yeri göklerdir.

Tanrı'nın asıl yerinin göklerde olduğu bildiriliyor. Ama bu, Tanrı'nın o yerden, zaman zaman inmesine engel değil. Kuran'da Tanrı'nın "kıyamet günü, meleklerle birlikte geleceği" (Fecr:22), "Tahtı'nı taşıyan 8 melekle geleceği"(el Hakke: 17) bildirilir. Hadisçilerce tartışmasız sağlamlıktaki bir hadiste de Muhammed, şöyle der:

"Efendi Tanrımız, her gece, gecenin son üçte biri kaldığında, dünya göğüne iner..."(Bkz. Buhari, e's -Sahih, Kitabu'tanrı-Tehacüd/14;Tecrid, hadis no:590)

Tanrı'nın dünya göğüne inmesini Tanrı'ya yakıştıramayan Müslüman yorumcular, "te'vil" yoluna sapıp yorumlarla durumu kurtarmaya çabalarlar. Ama İbn Teymiyye gibi bu yola karşı çıkanlar, sözlerden ne anlaşılıyorsa öyle anlamak gerektiğini savunurlar. (Bkz. İbn Teymiyye, Der'u Tearuzi'l-Akli ve'n -Nakl Arapça,1971, 1/15)

Turan Dursun - Din Bu 1

25 Aralık 2012

İslam'ın Üç Unsuru

İlk unsur, Müslümanların Allah'la ilişkilerinin korkuya dayanmasıdır. Müslümanların tanrı kavramı mutlaktır. Bizim Tanrımız tam bir teslim oluş ister. Eğer O'nun kurallarının hepsine uyarsan seni ödüllendirir. Eğer O'nun kurallarını çiğnersen hem bu dünyada hastalıklar ve doğa felaketleriyle hem de öbür dünyada cehennem ateşiyle insafsızca cezalandırılırsın.

İkinci unsur, islam'ın tek bir etik kaynağının olmasıdır: peygamber Muhammed. Muhammed yanılmaz. Neredeyse onun kendisinin bir Tanrı olduğu söylenebilir, ama Kuran çok açık biçimde Muhammed'in bir insan olduğunu, ama en mükemmel, en iyi insan olduğunu, Tanrı düzeyinde olduğunu söyler. Biz onu örnek alarak yaşamalıyız. Kuran'da yer alanlar, Muhammed'in, Tanrı'nın söylediğini söyledikleridir. Binlerce hadiste - Muhammed'in söyledikleri ve yaptıkları, verdiği öğütler, kalın kitaplar yoluyla bize miras kalmıştır - bir Müslümanın yedinci yüzyılda nasıl yasaması gerektiği yer alır. Sofu Müslümanlar yirmi birinci yüzyılda nasıl yaşamaları gerektiğine ilişkin sorularının yanıtlarını her gün bunlarda ararlar.

Üçüncü unsur, İslam'ın, Peygamber'in Allah'ın buyruklarını aldığı dönemdeki Arap kabile değerlerinden alınmış cinsel ahlak anlayışının baskın olmasıdır: bu kadınların babalarının, erkek kardeşlerinin, amcalarının, büyükbabalarının, vasilerinin malı olduğu bir kültürdür. Kadınların varlığı kızlık zarına indirgenmiştir. Kadının çarşafı dış dünyaya sürekli olarak, Müslüman erkekleri kadınların sahibi yapan ve onları annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, gelinlerinin, kuzenlerinin ve eşlerinin cinsel ilişki kurmalarını Önlemekle yükümlü kılan, bu boğucu ahlak anlayışını hatırlatır: Ve yalnızca cinsel ilişkiyi değil, ama aynı zamanda erkeklere bakmayı, kolunu koluna değdirmeyi, erkeğin elini sıkmayı da önlemeyi yükümlü kılan bir anlayışı. Erkeğin saygınlığı ve namusu kız ve kadın aile üyelerinin özenli, söz dinleyen davranışlarıyla yükselir veya azalır.

Bu üç unsur bizim batıya ve şimdilerde Asya'ya göre de geri kalmamızı büyük oranda açıklar. Müslümanların çoğunluğunun içine kapatıldığı bu üç unsurun oluşturduğu düşünsel çerçeveyi kırmak için  kendimizi eleştirici bir gözle incelemeye başlamalıyız. Ama kim bir Müslüman olarak doğmuş ise ve İslam'a yönelik eleştirel sorular sorarsa, ona derhal "dönek" etiketi yapıştırılır. Peygamber Muhammed'in yanı sıra başka etik kaynaklardan da yararlanılmasını isteyen bir Müslüman ölümle tehdit edilir. Bakire kafesinden kaçan bir kadın orospudur.

Ayaan Hirsi Ali



16 Aralık 2012

Muhammed ve arkadaşları Kuran'ı nasıl hazırladılar?

Kendisini Tanrı elçisi olarak ilan eden Arabistan'ın Kureyş Kabilesi 'nden Muhammed'in, okur-yazar olmayan birisi olduğuna inanılır. İslamiyetin kitabı Kuran'ın, Tanrı tarafından gönderildiğini savunanlar, okur-yazar olmayan birisinin nasıl kitap yazabileceğini sorarak, Kuran'ı Muhammed'in yazmadığını güya savunmaktadırlar.

Muhammed'in okur-yazar olması ihtimali de var.. Muhammed, okur-yazar olmasa bile, kör ya da sağır da değildi ve kendisine "anlatılanlar"ı Kuran'a koyacak kadar becerikli idi.. Kendisine kimler yardımcı oluyordu hazırladığı kitap için.

Turan Dursun'un "Din Bu" adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel'am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler. 

İlhan Arsel'in Şeriat'tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed'in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm'ın adları geçer. 

Muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret'in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit'e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir. 

Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer'in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa's gibi (ya da benzeri) kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı bir "Mecusî" iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye'ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi'ye satılmış ve onun tarafından Medine'ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed'e başvurup da onun tarafından satınalınmasıyla İslam'a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed'e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed'e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede'e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir. 

Abdullah İbn-i Selam'a gelince, Tevrat'ı en iyi bilen yahudi'lerden birisiydi. Muhammed'in Medine'ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed'e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, "Cennetlik olan on kişinin onuncusu" olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari ... c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.) 

Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, "kıssa"ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran'ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir. 

Kuran'ın okur-yazar olmayan Muhammed tarafından hazırlanması bu şekilde mümkün olmuştur. 

Ne var ki, Muhammed'in Kuran'ı, daha sonra bizzat halife Ebu Bekir tarafından yaktırılmış ve sonra da değişikliklere uğramıştır.


Muhammed, Allah'ın (varsa eğer) sözü olduğunu iddia ettiği Kuran'ı nasıl ve kimlerle yazdı? Hristiyanlık, Musevilik, tarih ve efsanelerden alıntılar yaparak çelişkilerle dolu Kuran'ı nasıl yarattı? 

Kuran Nasıl Yazıldı? Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, Iranlı Selman Muhammed'in Öğretmenleri mi? 


Konuya ilişkin Kur'an ne diyor? 

Kur'an'daki "Tanrı", her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor: 

"And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır."(Nahl, ayet:103) 

Bundan sonraki ayetlerde, "inanmayanlar" korkutuluyor, "yalancı, iftiracı" olarak nitelendiriliyor ve "işkenceli bir ceza"yla cezalandırılacakları bildiriliyor. 

Yukarıdaki ayette, Muhammed'e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, "Arap olmadığı, yabancı olduğu" belirtiliyor. 

Yunanlı Bel'am, Yaiş.. 

Kimilerine göre, Muhammed'in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel'am adında bir köle. 

İbn Abbas anlatıyor: 

"Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel'am'dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. 'Muhammed'e her şeyi öğreten Bel'am'dır..' diye konuştular." (Bkz. Taberi, Cami'ul-Beyan, 14/119) 

Ya da Yaiş'ti üzerinde durulan köle. Bel'am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. "Yaiş, Muhammed'e öğretmenlik yapıyor" deniyordu. (Bkz. Aynı yer) 

Ya da, Muhammed'e öğreticilik eden köle, Cebr'di. (Bkz. Aynı yer) 

Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS. 

"Hadrami'lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr'di" diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle: 

"Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, 'Muhammed, bunlardan öğreniyor..' dediler." (Taberi, 14/119) 

Fahruddin Razi'nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb'ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50) 

Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed'le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan: 

Müslümanların bakışları ve savları başka, "putatapar" dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka. 

Müslümanlardan kimine göre: Muhammed'le köleler arasında bir "öğretme ve öğrenme" ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed'di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed'se öğreniyordu onlardan. 

Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, "okuma ve dinlenme" ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, "peygamber" de "dinliyordu" yalnızca. 

Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor: 

"Dillerini bilmiyordu"ysa, Muhammed'in bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammed'in dinlemesinin ne yararı oluyordu? 

Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil. 

İman nereli? 

Muhammed'in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu: 

"İman, Yemen'lidir." 

Bu hadis, Buhari'nin "e's-Sahih"inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadis'e göre, "hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemen'lidir." Dahası: "Fıkıh da Yemen'lidir," hadise göre. (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Iman/81-91, hadis no:51-52, ve öteki hadis kitapları.) 

Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan "mutevatır hadis"ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu'l-Feyz Muhammed, Lukatu'l-Lai'l-Mütenasire Fi Ahadisi'l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10) 

Kimi yorumcu, buradaki "Yemen"i, birtakım zorlamalı yorumlarla, "Mekke ve Medine" olarak göstermeye çabalar. (Bkz.Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras'ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında "Yemenliler"den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemen'dir. 

Demek ki, bu hadise göre, "imanı"yla, "hikmet"iyle ve "fıkh"ıyla (buradaki 'fıkh', sözlük anlamında olmalı) İslam, yabancı kökenlidir, "Yemen"lidir. 

"Muhammed'e öğreten, Iranlı Selman'dır ya da.." (Selman Farisi). 

Kimileri de, Nahl Suresi'nin 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşünde.(Bkz. Taberi,aynı yer.) 

Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman'ın, Muhammed'le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. "Müslüman" olması, Selman'a çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, "kölelikten kurtulma"yı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları.. 

Ya da, sözü edilen "yabancı", önc Müslüman olup sonra Islam'ı bırakan bir "vahiy katibi"dir. 

Bunu ileri sürenler de var. (Bkz. Taberi, aynı yer) 

"Vahiy katibi"nin başına gelenler: 

Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed'le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islam'ı. Ve bir de açıklama yapar: 

"Muhammed'e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kur'an'a vahiy olarak yazılıyordu.." 

Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed'in adamları şunu yayıyordu: 

"Bu olay, Tanrı'nın gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı'yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı'dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. 'İbret almak' gerek.." 

Gerçekten de adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu. 

Muhammed'in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı: 

"Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477) 

Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşler adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, "Muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.." diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık. 

Bu adamın söylediğini söylemiş, yani "ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor.." demiş, Muhammed'in "Tanrı'dan falan vahiy almadığını" söyleyerek, İslam'ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa'd Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense.. Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman'ın süt kardeşiydi. Ve Osman'ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. (Ölm.656-657. Bkz. Islam Ansiklopedisi.) 

Ayetteki Cevap 

"Muhammed'e öğreten Tanrı değil, insandır.." diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu? 

Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle: 

1) Muhammed'e öğrettiği söylenen kişi, Arap değildir, yabancı biridir. 
2) Kur'an'sa apaçık Arapça'dır. 
3) Öyleyse, Muhammed'e sözü edilen kisi öğretmis olamaz. 

Oysa, Arapçayı bilen yabancı biri de Muhammed'e "eskilerin söylencesi"nden, "Tevrat"tan, "İncil"den, başka "kutsal metin"lerden birtakım "bilgiler" verebilirdi. İleri sürülen de bu. Muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, "apaçık Arapça" diye nitelenen Kur'an'da; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185) 

Kur'an'da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da "Muhammed'e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği" yolundaki savı desteklemez mi? 

Muhammed'e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da öğretmiş olabilir. 

İslam için çok önemli bir kaynak, "Müseyime"dir. 

Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da "kezzab" yani "çok yalancı" demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı "Müslim"di. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. "Islam" ve "müslim" sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir. 

Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, "Rahman", "Yemame Rahmanı (Yemameli Rahman" da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç. 

Bir başka ilginç olan da, Mekke'lilerin, Muhammed'e söyledikleri şu sözler: 

"Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame'deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı'ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman'a inanmayız." (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta'lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254) 

Mekkeli'lerin bu söyledikleri nedensiz miydi? 

Müseylime, daha doğrusu "Müslim", bir başka adıyla "Rahman", Yemame'nin Hanifeoğulları kabilesindendi. 

Ilgiç üç ad: "Müslim", "Hanife", "Rahman".Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kur'an'da islam inanırlarının, "müslim"lerin "ad babası" olarak tanıtılan Ibrahim (bkz.Hacc,ayet:78) için hem "Hanif" hem de "Müslim" denir. (Bkz.Bakara:135; Ali Imran:67,95; Nisa:125; En'am:161; Nahl:120,123.) "Peygamber" olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile "yıldız tapımı" demek olan Sabiilik Dini'nin "peygamberi"ydi. Islam kaynaklarından yaptığım incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Bkz.Buhari,e's-Sahih,Kitabu't Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabii'liğin dili Süryanca'ydı. "Allah", "Kur'an", "Furkan", "kitab", "melek" ve daha bir çok sözcük gibi "Islm", "müslim", "hanif", ve "Rahman" da bu dilden geliyordu. (Bkz.Aziz Günel,Türk Süryaniler Tarihi,Diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.)Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, "Sabiilik" adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu'da "Müslimler"I ve "Hanifler"i içine alıyordu. Önce, "Müslimler" vardı, sonra "Hanifler" kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun "peygamberi"ydi. Işte, "Yemame Rahmanı" diye ünlü "Müslim (Müseylime)" ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda geniş bilgi için, bkz.Eren Kutsuz-Turan Dursun, 'Saçak Dergisi', Subat 1988, sayı 49.) 

Yemame Rahmanı, Muhammed'in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir. 

Yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed'in "öğretmenleri" olabilirler. Furkan sures'nin 4.ayetine göre, Muhammed'in yardımcılarından, yani öğretmenlerinden "kavm", yani "topluluk" diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: (Diyanet'in resmi çevirisi) 

"Inkar edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' Diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, ayet:4-6) 

Buna göre, Kur'an'ın "uydurma" olduğunu söyleyenler, şunları da söylüyorlar: 

1)Muhammed'e bir topluluk yardımcı oluyor, 
2)Muhammed, Kur'an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor, 
3)Muhammed'e sabah akşam okunuyor 
4)Ayetler, "eskilerin masallarından" oluşuyor. 

Buna karşılık, Kur'an'ın cevabı şudur: 

"Yalan ve haksızca iddia. Kur'an'ın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir.." 

Hars Oğlu Nadr, Muhammed'in kendisini "Tanrı'nın elçisi", yani Tanrı'yla insanlar arasında yer almış, Tanrı'nın bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve "Kur'an ayetlerini" sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti: 

"Sakın inanmayın bu adama. 'Tanrı'dandır' diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim.." Iran krallarına, Iran'lı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,18/137-138)


Nadr, haklı mıydı? "Eskilerin masallarından" var mıydı Kur'an'da? 

Bilindiği gibi,Kur'an'da "kıssa" denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil'lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat'tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, "Nuh Tufanı"na ilişkin öykü, "Gılgamış Destanı"nda hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir. 

Mekke'de, Medine'de ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların "söylenceleri"ni, "kutsal metinler"ini bilenler az değildi. Muhammed'in özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel'am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iran'lı Selman da bunlardan. 

Bunların ya da başkalarının, Kur'an'ın oluşması için Muhammed'e yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, "Tanrı'nın, insanlara gökten mesaj göndermesi" ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan "iman" kabul eder. 


Kaynakça:
Turan Dursun, Bir Tabu Yıkılıyor, Din Bu kitaplar serisi ve Arif Tekin, Kur'an'ın Kökeni.