13 Eylül 2012

Sümer’den Tevrat’a, Tevrat’dan Kuran’a söylencelerin peşinde…

“Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da Sümer’den Tevrat’a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir…”

Muazzez İlmiye Çığ ile söyleşi 

Sümerliler günümüzden hemen hemen 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık. Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler önceleri taşlar üzerine resim şeklinde yazmışlar, daha sonra Dicle ve Fırat Nehirleri’nin getirdiği kil üzerine yazılarını geçirmişler. Yumuşak kil üzerinde biçimi değişen Sümer yazısı, çizgileri çiviyi andırdığı için çiviyazısı şeklinde anılmaya başlanmış. Çiviyazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Bu yazılar okunmuş, çözülmüş, yorumlanmış… Büyük bir sabır ve titizlikle bu tabletlerin peşine düşmüş değerli Sümerologlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ, üç büyük dinin Sümer söylencelerindeki benzerliklerini ortaya çıkarmış. Bu çok önemli bulguları yıllardır her fırsatta yazan, anlatan yüzyılımızın Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ ile söyleştik. Muazzez Hanım, Kuran’ın önemli bilgi kaynaklarından biri olarak ortaya koyduğu Sümer söylencelerinden çarpıcı örnekleri paylaştı bizlerle. Sümerler’in kutsal kitaplardaki izlerini yeni kitap çalışmalarıyla sürmeye devam eden Muazzez İlmiye Çığ’a teşekkür ediyoruz. 


- Kuran’ın bilgi kaynaklarını nelere dayandırıyorsunuz? 

- Ben Kuran’ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabi Kuran’ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var bunu unutmamak gerek. Tevrat’taki birtakım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kuran’a aktarılmış. Tevrat’ın yazılışında da öncelikle Sümerler’den yani Mezopotamya kültüründen etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz. Örneğin kainatın yaradılışı Sümer’de, Tevrat’da ve Kuran’da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor. İnsanın yaradılışı ise çamurdan. Bu Tevrat’da da, Sümer’de de, Kuran’da da geçiyor. Kuran’a insanın yaradılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lütfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer’de insanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor; aşağı yukarı Tevrat’da da aynı şekilde geçiyor. Kuran’da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrının bir insan şeklinde tasavvur edildiği görülüyor. Bir hadiste okuduğum kadarıyla, Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kuran’da da benzer ibareler var; Allah’ın iki eli, gözü deniyor… 


Allah’ın cinsiyeti erkek…

- Peki sizce Kuran’daki Allah’ın cinsiyeti nedir?

Aşk Tanrıçası İnanna
- Allah’ın cinsiyeti erkek. Bu ataerkillikten kaynaklanıyor. Örneğin Sümer’in ilk dönemlerinde anaerkillik vardı. İlk zamanlar Tanrıçalar çok fazlaydı. Sonra yavaş yavaş onların yerine Tanrılar geçiyor. Sadece aşk Tanrıçası İnanna’yı, bir türlü atamıyorlar kültürlerinden. Sümerler’in yanı sıra Tevrat’ta ve Kuran’da da geçiyor İnanna’ya ait hikâyeler. Bugünlerde Tevrat’da İnanna’nın izini sürüyorum, yeni bir kitap çalışması için. Tevrat’da Hezekie 16 / 3 ile 43 Bölümü’nde geçen ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de anlatayım:
Tevrat’da Yahve (Yehova), yani Tanrı diyor ki: “Seni ben kırda henüz göbeğin kesilmeden kanlar içinde atılmış olarak buldum. Seni aldım, yıkadım, seni güzelleştirdim, yetiştirdim, bilezikler taktım, ipekli elbiseler aldım. Üzerine eteğimi attım (Bu deyim İsrail dilinde cinsel ilişkide bulunmak demek). Seninle bir anlaşmaya girdim. Sonra senin güzelliğin diğer milletler arasında yayıldı. Sen Babillere kadar gittin fahişelik yaptın…” Önce ben bu yazılanların ne demek olduğunu anlayamadım. Çünkü, burada anlatılanlar Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsü. Bunun tefsirini bir hahama sordum. O da sözüm ona Allah İsrail’i o halde bulup almış büyütmüş de sonra o Allah’a kötülük yapmış, şeklinde tefsir ettiler. Ama biz İnanna’nın öyküsü olduğunu biliyoruz Sümer tabletlerinden. Bunu ilk kez size anlatıyorum...

- Bu öykünün Kuran’da bir karşılığı var mı?

- Hayır. Ama orada da Harut Marut melekleri ile ilgili Bakara Suresi’nin 102-103. ayetlerinde bahsediliyor İnanna’dan. İnceledim ve Harut Marut meleklerinin hikâyesi de Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsüne bağlanıyor. Melekler isyan ediyorlar bir gün Allah’a, neden insanları yarattı diye. Onlar bir gün kötülük yapacaklar neden yarattın insanları diyor melekler? Allah diyor ki siz de kötülük yaparsınız. Biz yapmayız, seçin gönderin aramızdan birilerini diyor melekler. Harut Marutu gönderiyorlar. Onların karşısına çok güzel bir kız çıkıyor. Kız eğer tek Allah’ın olduğunu inkâr ederseniz sizinle birlikte olurum diyor. Melekler kabul etmiyorlar ve gidiyorlar. Ertesi gün aynı kız elinde bir çocukla karşılarına çıkıyor ve bu çocuğu öldürürseniz sizinle birlikte olurum diyor. Hayır öldüremeyiz diyor melekler. Üçüncü kez elinde şarapla geliyor kız, içmelerini istiyor, onlar da içiyorlar ve bir şart daha öne sürüyor kız; bana nasıl gökyüzüne çıktığınızı anlatacaksınız, ben de uçmak istiyorum, o zaman sizinle yatarım diyor. Melekler de anlatıyorlar sırlarını ve kız göğe çıkıp yıldız oluyor. Kızın adı Zöhre; Zöhre yıldızı oluyor. Zöhre’nin diğer karşılığı “Venüs”. Venüs yıldızının simgesi Sümer’de İnanna. Aslında bu Harut Marut’un hikâyesi de İsrail kaynaklarından alınmış Kuran’a. 
  
- Kuran’ın bilgi kaynağı olarak gösterdiğiniz Tevrat’ı Sümer’e dayandırdınız. Sümer dışında hangi uygarlıklardan beslenmiş Tevrat?

- Mısır, Kenan, Babil kaynaklarından çok beslenmiş Tevrat.



“Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir”

- Kuran’daki ayetlerin, o dönemin Arap toplumunda yaşanan olaylarla, Muhammed’in günlük yaşamda karşılaştığı sorunlarla ilişkisi nedir sizce?

- Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam. Sonra, yazısız milletlerde şiir çok ilerlemiştir. Araplar’da şiir yaygındır. Sümer’de de eskiden kalma bir adet olarak şiir vardır. Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte Muhammed’in, o günün şartlarında koymak istediği kurallardır onlar. Yaşanan olaylardır. Bir de anlattığım gibi çeşitli kaynaklardan o günün şartlarına uygun olarak yorumlanıp alınmış hikâyelerdir. Tevrat dışında İsrail yazarlarının hayal güçlerini kullanarak yazdıkları hikâyeleri de görüyoruz Kuran’da. Tabii bunlar kulaktan kulağa gelmiş Muhammed’e kadar. Ben Kuran’ı Allah’ın yazdırdığına inanmıyorum.

- Neden?

- Çünkü örneğin Tevrat’ı da Allah yazdırdı diyorlar, peki neden ona ayrı, Kuran’a ayrı karma karışık yazdırsın? Ama dediğim gibi Muhammed çok akıllı bir adam ve şair aynı zamanda. Karşılaştığı olaylara anında şiirsel bir dille yanıt veriyor. Bunları da biliyorsunuz ki etrafında her zaman hafızlarla dolaşıyor, onlara yazdırıyor. Tabii yazı bilse, kendisi yazar diye düşünüyorum. Okumayı biliyor olabilir ama yazmayi bilip bilmediğinden emin değilim. Mesela deniyor ki bazı şeyleri taş üzerine, bazılarını ise deri üzerine yazdırmış... Sonra Kuran yazılmaya başlanınca bunlardan yararlanılmış, daha sonra bunlar atılmış. Aklında tutanlar da yavaş yavaş savaşlar sırasında ölmeye başlayınca, Kuran’ı yazmaya karar veriyorlar. Muhammed’den aktaranların etrafındaki şairlerin kendilerinden bir şey katmayacakları nereden belli bunlara. Unuttukları yerleri kendi bilgileriyle doldurmadıklarını nereden bilelim. Yani Tanrısal bile olduklarını kabul etsek, bunları ezberleyen insanlar 14-15 yıl unutmadan nasıl akıllarında tutsunlar. Tabi bu nedenle Kuran’da bir sürü tutarsızlıklar görüyoruz. Örneğin, bir yerde şarap içmeyin deniyor, başka bir yerde namaza gidemeyecek kadar içmeyin deniyor. Hafızlar bu çelişkileri şöyle açıklamaya çalışıyorlar: “Allah insanları yavaş yavaş bir noktaya getirmeye çalışıyor”.

Sonra kainatı yaratan büyük Allah durdu durdu da neden okuma yazma bilmeyen bir adama bunları anlattı? Yahudiler okuma yazma biliyorlardı ama, Tevrat’ta geçen olaylar da yeryüzünde yaşanan en acımasız şeyler. Orada yazılı olan kötülüklerin Allah tarafından söylenmesi imkânsız. Ensest var, cinayet var, tecavüz var... İlk okuduğumda öyle itici gelmişti ki: Süleyman’ın oğlu babasına kızıyor ve onun bütün odalıklarını koyuyor dama ve bütün halkın önünde onlarla seks yapıyor. Bir Tanrının bunları söylemesi düşünülebilir mi? Mesela Kuran’da şöyle ibareler var: “Ben istediğimi Müslüman yaparım, istediğimi yapmam”. Peki neden?

- Kuran’ı öncülleriyle karşılaştırdığımızda dönemin koşullarını dikkate alırsak ilerici bir kitap diyebilir miyiz?

- Gayet tabii, kanunu olmayan Arap toplumuna kanun getiriyor. Din çatısı altında halkını toparlıyor. Tabi bütün dinler zorla kabul ettirilmiş. Yahudilik de, Hıristiyanlık da, İslam da... Örneğin, İbrahim’in 350 kadar askeri varmış. O askerler kendi etrafındaki insanları bağlıyorlar. Bu yolla bir Yahudi devleti kuruluyor.

- Sümerler en son MÖ 1800’lere kadar varlıklarını sürdürmüşler. Peki Sümerler’e ait söylenceler Tevrat’ın yazıldığı döneme kadar nasıl ulaşmış?

- Sümer bilginleri Babil kitaplıklarına gelip, kendi kültürleri hakkında pek çok bilgiyi burada aktarmışlar. MÖ 5. yüzyılda da Nabukadmir !!!!!! Filistin’deki Yahudiler’in en bilginlerini alıp Babil’e götürüyor. Onlar orada boş durmuyorlar, Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Bilginler Babil’den döndükten sonra Tevrat yazılmaya başlanıyor. Tevrat’ı Musa’nın yazdığı söylenir ama Tevrat’ta aynı zamanda Musa’nın ölümü de vardır. Yani bu büyük çelişki. Tevrat’ın yazılışında bu bilginlerin aktardıklarının önemli büyük.


Tufan Efsanesi, insanın yaradılışı, kaburganın öyküsü…

- Sümerler’den alınan bu söylenceler Tevrat’a olduğu gibi mi aktarılmış?

- Hayır. Örneğin Tufan Efsanesi Sümer’den alınmış ama, Tevrat’ta abartılarak yazılmıştır. Kırk gün kırk gece yağmur yağdığı, 150 gün gemiden çıkılmadığı Tevrat’ta yazıyor. Böyle bir olay mümkün olamaz. Tufan Efsanesinin Sümer’deki orijinal hali 6 gün 6 gecedir. Bu zamanı mantığımız alıyor. Bir başka olay da insanın yaradılışı ile ilgilidir. Adem’le Havva’nın Tevrat’ta iki tür yaradılışı vardır: “Bir günde Allah kadın ve erkeği yarattı, 6 gün sonra yaradılma bitti.” Bir de, yalnızca Adem’in yaratıldığı şeklinde bir anlatım var. Cennette yalnızca Adem var ve o Allah’a “Bana bir eş yarat” diye yalvarıyor. Burada güzel bir hikâye var. Yahudiler diyorlar ki, kadının iki tür yaradılışı var. İlkinde kadın, Adem’le birlikte yaratıldığında, zamanla Adem kadına hükmetmeye başlıyor. Buna karşı çıkan kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık bana hükmedemezsin” diyor. Hükmedilmeye karşı çıkan kadın Adem’i terk ediyor ve cin oluyor. Hırsından erkeklere sataşan bu cin Sümer’de de geçiyor. Kadının ikinci yaradılış öyküsü ise şöyle: Yalnız kalan Adem Allah’tan bir eş istiyor. Allah “Bu kadını nasıl yaratsam da Adem’e isyan etmese” diye düşünüyor. “Adem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” diyor. Bu kaburga hikâyesi de Sümer kaynaklı. 
Sümer’deki yer Tanrıçası 8 türlü bitki yetiştirir. Yenmesi yasak olan bu 8 türlü bitkiyi bilgelik Tanrısı yer. Bu 8 türlü bitki onun 8 farklı organını hasta eder. Bilgelik Tanrısını iyi etmek için Tanrıça şifa Tanrıları yaratır. Hastalıklı yerlerinden biri de kaburgasıdır. Kaburgası için de bir kadın yaratır. Sümerce’de kaburga anlamına gelen kelime aynı zamanda yaşam anlamında da kullanılır. Bu hikâyeyi aynen alan Yahudiler kadını kaburgadan yaratırlar, adını da yaşam anlamına gelen “Havva” koyarlar. Kuran’a bakacak olursak, orada Havva’nın adı bile geçmez. Az önce anlattığım Tufan Efsanesi bile Kuran’da parça parça anlatılır, çok da üzerinde durulmamıştır. Alıntı olduğu çok bellidir.

Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan Gordon....!!!!!!!! adlı araştırmacının yorumu hayli ilginç: Kuluvallahı Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısıdır. Allahu Sameda: İslam’dan önceki bir Tanrının adıdır. Kenan Tanrısıdır. Gordon İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu iddia ediyor.

- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimler Allah’a da verilmiş...

 - Evet bunu Muhammed daha önce de yapıyor ve eleştiriliyor. Tabi daha sonra bazılarını değiştiriyor.


KUTU

Sümer söylencelerinden Kuran’a geçen bazı örnekler

- Baş örtme inancının kökeni Sümer’den geliyor. Sümer’de tapınaklarda rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örtülmüştür. Daha sonraları MÖ 1500 yıllarında bir Asur kralı, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli ve dul kadınları da baş örtmeye mecbur etmiş fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesini yasaklamıştır. Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da tapınak fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudiler’e de geçmiş. Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip peruk ya da baş örtüsü ile başlarını örtmüşler; Hıristiyanlık’ta da rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir. İslam’a örtünme, erkekten kaçma olarak geçmiş. Buna karşın erkeksiz yerde Kuran okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.

- Sümerliler kadını bir tarlaya benzetmiştir. Aynı durum Tevrat ve Kuran’da da vardır. Kuran’da Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz öyle davranın denmektedir.

- Sümerliler’de 7 sayısı çok önemli. Aynı şekilde Tevrat ve Kuran’da da 7 sayısı bolca geçer. İslam’a göre cennetin 7 kapısı var, Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı var.

- Sümerliler dünyadaki tüm olayların ve Tanrıların istediklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırdı. Kuran’da da aynı inanç “Tevh-i Mahfuz” olarak devam eder.

- Sümer Tanrılarının esas adlarının başka niteliklerine göre diğer adları da vardır. Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tektanrı düşüncesine doğru adım atmışlardır. İslam dininde de Allah’ın 99 adı, bu geleneğin bir devamı gibidir.

06 Eylül 2012

İslam, bilimi teşvik ediyor mu?


İslam’ın bilimi teşvik ettiği anlayışı, İslamcılar’ın, siyasilerin ve eğitimbilimcilerin dilinde, din propagandası yapmada ve bilimin İslamileştirilmesi suretiyle, dinsel bir düşünsel çerçeveye oturtulmasında önemli işlevler yüklenmektedir ve okul kitaplarında gerçekliği varmış gibi genç nesillere aşılanmaktadır. Oysa bu, en gerçek yol gösterici bilimdir anlayışını, en gerçek yol gösterici dindir anlayışına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu, di nin güdümünde bir bilim ve eğitim anlayışına, Ortaçağ’ın din odaklı düşünsel çerçevesine geri dönmek ve ayrıca modern bilimin hangi temel üzerinde yapılandığını kavramamak demektir.


Son yıllarda, medyada boy gösterip din adına söz söyleyen ilahiyatçıların ve siyasilerin ağzında, dinle ilgili olarak yazılan kitaplarda ve hatta eğitimbilimsel değeri olduğu savlanan ilk ve orta dereceli okullar için hazırlanmış ders kitaplarında sık sık tekrarlanan bir deyiş var. Bu deyiş, öz olarak ‘İslam bilimi teşvik eder’ önermesiyle özetlenebilir. Bu önermenin sık sık tekrarlanması ve gündeme getirilmesi hiç de nedensiz değildir; zira, İslam toplumları, modern dönemde, bilimsel gelişmeleri izleyememiş, Özdemir İnce’nin deyişiyle, “Kopernik Devrimi’ni ıskalamış; bu yüzden de geri kalmıştır”.

Seküler bakış açısından yana olanlar bu geri kalmışlığı, altyapıdan kaynaklanan unsurları hesaba katmakla birlikte, İslam’ın her şeye müdahale eden Tanrı odaklı düşünsel çerçevesiyle ilişkilendirmektedir. Bundan rahatsız olan, modern dünyanın ve Kopernik Devrimi’nin sunduğu insan eksenli seküler bakış açısını özümseyemeyen İslami duyarlılığı ağır basan kesimler, geri kalmışlığın ve bilimi takip edememenin İslami düşünsel çerçeveden kaynaklanmadığını göstermek için anılan argümana sarılmaktadırlar.

Dini çıkarları için kullanmaktan ve “dinin ahlaksal ve siyasal yaşamda boyun eğdirici ve itaat ettirici fonksiyonunun işlevselliğinden” bir türlü vazgeçmeyen siyasiler de, aynı psikolojik itkilerle, siyasal çıkarları uğruna bir olgunun üstünü örtmek ve çocuklarımızı görünüşte bilime teşvik etmek için, İslam bilimi teşvik eder önermesinin okul kitaplarında pekiştirilmesine çanak tutmaktadırlar.

Siyasal telkinlerin etkisi altında kalan eğitimbilimciler de bu olguya kanmakta ve ders müfredatında bu konuya ayrı bir önem vermektedirler. Zira onlarca, Ortaçağ İslam düşünürlerinin başarısı İslam’ın bilgiye vurgusundan kaynaklanmaktadır; bu nedenle onları övmek, onların model alınmasına ve çocuklarımızın kültürel kompleksten kurtulmalarına katkı sağlayacağı gibi, İslam ve bilim arasındaki olumlu ilişkiye gönderme yapmak, yine onları manevi yönden de bilim ve bilimsel düşünceye motive etmede kolaylık sağlayacaktır. Bu yüzden anılan olgu, seküler nitelikli bilimin temelleri saf dışı edilerek ya da görmezden gelinerek ilk ve orta öğretimin bir parçası haline getirilmiş durumdadır.

Gözlemlediğim kadarıyla, eğitimin ve medyanın bir etkisi olsa gerek, son dönemlerde yetişen kuşaklar (özellikle 1980 sonrası kuşaklar), İslam bilimi teşvik eder önermesi konusunda, o denli koşullandırılmış durumda ki, aksinin olası olabileceğini, dinle bilimin tümüyle farklı etkinlikler olduğunu düşünmek bile istemiyorlar. Nitekim, özde din ve bilimin farklı olmadıklarını ima eden Süleyman Ateş de, bu olgudan kuşku duymayanlardan birisi. Hepimizin sık sık duyduğu, son dönemlerdeki kuşakları biçimlendiren argümanı gelin bir de onun söyleminden dinleyelim:

“Kur’an’ın  ilme verdiği değer, her türlü takdirin üstündedir. Kur’an’ın inen ilk ayeti, oku emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder... Kur’an-ı Kerim ilmi nur, cahilliği karanlık; alimi görür, cahili kör kabul etmekte, ‘bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, ancak akıl sahipleri ibret alır’ (Zümer, 9), ‘Allah’tan, ancak alim kulları lâyıkıyla korkar’ (Fatır, 28) gibi ayetleriyle dinin gerçek manasını, Allah’ın kudret ve azametini ancak bilginlerin gereği gibi anlayacağını ifade etmekte, ‘bilmiyorsanız, bilenlerden sorun’ (Nahl, 43) ayeti ile de, her şeyi ehlinden, bileninden sorup öğrenmeyi öngörmektedir... İslam’ın üstün gördüğü, değer verdiği ilim, sadece din ilmi değil, mutlak ilimdir. İlmin her çeşidi, özellikle müspet ilimdir. Hz. Peygamber, ilmi, müslümanın yitiği saymakta, nerede bulursa almasını, Çin’de dahi olsa, gidip öğrenmesini emretmektedir. Kur’an-ı Kerim, her vesileyle insanın gözünü kainata, tabiata çevirmekte, tabiat varlıklarının yaratılışını, bu yaratılıştaki ince ilim, hikmet ve sanatı araştırmaya davet etmektedir” (S. Ateş, İslama İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Yeni Ufuk Neşriyatçılık, Ankara 1971, ss.212 vd.).

Acaba İslam dinsel bildirileri, bütünsel açıdan, tarihsel eleştiri yöntemiyle bakıldığında, yeni kuşağa “İslam bilimi teşvik eder” önermesini aşılamayı öngörenlerin ileri sürdüğü gibi, bilgi kavramının içeriğine olumsal bilimleri katmakta mıdır? İslam dinsel bildirilerinin savunduğu dinsel antropoloji, insansal-deneysel bilgiyi olurlamakta mıdır? Yine klasik dönem İslam düşünürlerinin bilimsel bir başarısı var mıdır? Varsa bu İslam’dan mı kaynaklanmaktadır? Bu sorular analitik bir bakışla irdelenmeye değerdir; kanımca bu irdeleme, son dönemlerde sık sık duyduğumuz özde İslamcı ideolojiye hizmet eden söylemin aşılması açısından zorunludur.


İslam’ın bilim imgesi: İnsanlığa her şeyi Tanrı mı öğretti?

İslam dinsel bildirileri bilgiyi, Tanrı odaklı düşünsel çerçevesi gereği, Tanrısal açıdan ele alır ve bu nedenle daha çok Tanrısal bilgiden söz eder. O, insansal bilgiden söz ettiğinde, hiyerarşik ve dikey yapılanmasına koşut olarak öncelikle, Tanrısal bilginin açımlanma ve dışsallaşma araçları olarak görülen, vahiy ve ilhama gönderme yapar. Bir başka deyişle, İslam peygamberinin, “bilgi üçtür; onlar da, Kuran, doğru (sahîh) sünnet, ve ferâizdir”  şeklinde açık bir biçimde özetlediği insansal bilginin dayanak ve temel alanlarını, Kuran, biraz daha detaylandırarak, bilgiyi vahiy ya da vahiy ürünü olarak sunulan öğreniler anlamında kullanır ve onu Tanrıya iletişim kurduğu savlanan seçkinlerin ayrıcalığı sayar. Nitekim İslam dinsel bildirileri, insansal bilginin Tanrısal bilginin açımlanmış ya da dışsallaşmış biçimiyle ilintisini beş farklı şekilde ortaya koymaktadır.

a) Peygambere, vahiy ve ilham aracılığıyla, seslendiği insanlara iletmesi için, Tanrıdan gelen bir bilginin bulunduğunu ifade eden bildiriler:

“Sana gelen bilgiden sonra, eğer onların arzularına uyarsan, Tanrıdan sana ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulabilirsin” (Bakara, 120). “Sen, kendilerine kitap verilenlere, tüm kanıtları göstersen de, onlar yine de senin kıblene uymazlar, sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblelerine de uymazlar. Eğer ‘sana gelen bilgiden’ sonra onların arzusuna uyarsan, kuşkusuz zalimlerden olursun” (Bakara, 145). “Kim, ‘sana gelen bilgiden’ sonra bu konuda seninle tartışırsa de ki: Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve kendimizi çağıralım da, sonra lanetle dua ederek, Tanrının laneti üzerimize olsun, diyelim” (Ali İmran, 61). “Hayır, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve ‘kendilerine henüz yorumu gelmemiş’ olan şeyi yalanladılar” (Yunus, 39). “Sana gelen bu bilgiden sonra onların arzularına uyarsan senin için, Tanrıdan ne bir dost, ne de bir koruyucu olur” (Rad, 37). “(İbrahim), ey babacığım, kuşkusuz ‘bana sana gelmeyen bir bilgi geldi’. Bana uy da, seni düzgün bir yola ileteyim (dedi)” (Meryem, 43).

b) Tanrının insanlara, tarihin belirli dönemlerinde peygamberler aracılığıyla, bilgiyi, kitabı, hikmeti, okumayı, yazmayı, konuşmayı, çeşitli zanaatları, rüya ve kutsal kitap yorumunu ve daha bilmedikleri birçok şeyi öğrettiğini ifade eden bildiriler:

“Tanrı, sana ‘kitabı ve hikmeti indirdi’ ve daha bilmediğin birçok şeyi öğretti” (Nisa, 113). “Nitekim içinizde, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran ve size, ‘kitabı ve hikmeti’ öğreten, daha önce bilmediğinizi bildiren sizden bir peygamber gönderdik” (Bakara, 153). “Derken kullarımızdan, katımızdan bir ‘hikmet vermediğimiz’ ve tarafımızdan bir ‘bilgi öğrettiğimiz’ bir kulumuzu buldular. Musa ona dedi ki: Doğruya iletici (bilgi) olarak sana öğretilenlerden, bana da öğretmen için sana uyabilir miyim?” (Kehf, 65-66). “Ona (Davud’a), sizi savaşların şiddetinden korusun diye ‘zırh yapmayı öğrettik’. Ama siz şükrediyor musunuz?” (Enbiya, 85). “Böylece Yusuf’u (O) yere yerleştirdik ki, kendisine ‘rüya yorumunu’ öğretelim” (Yusuf, 21). “Gerçekten o (Yâkub), kendisine ‘öğrettiğimiz için’ bilgi sahibiydi” (Yusuf, 28). “Size (bu kitap yani Kuran aracılığıyla) sizin de babalarınızın da bilmediği şeyler öğretildi” (Enam, 91). “Adem’e bütün ‘adları’ öğretti” (Bakara, 31). “Tanrı ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini bildirmek (öğretmek) için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi” (Maide, 31). “Kuran’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti” (Rahman, 2-4). “O (Tanrı) kalemle ‘yazı yazmayı’ öğretti. İnsana bilmediğini öğretti” (Alak, 4-5).

c) Tanrının, insanlardan dilediğini seçerek, ona bilgi, kitap hikmet ve hüküm verdiğini ifade eden bildiriler:

“O hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Ancak sadece akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar” (Bakara, 269). “Güçlülük çağına erişip olgunlaşınca ona (Musa’ya) hüküm ve bilgi verdik” (Kasa, 14). “Lut’a da bilgi ve hüküm verdik” (Enbiya, 74). “(Peygamberlerin) her birisine bilgi ve hüküm verdik” (Enbiya, 88). “O (Yusuf) olgunluk çağına gelince, kendisine bilgi ve hüküm verdik” (Yusuf, 12). “And olsun ki, biz hem Davud’a hem de Süleyman’a bir bilgi verdik” (Neml, 115). “Sana, Rûh’tan soruyorlar. De ki: Rûh, Rab’bimin emrindendir. Size bilgiden çok az bir şey verilmiştir” (İsra, 85).

d) Tanrının dua karşılığında bilgiyi artırdığını ifade eden bildiler:

“Tanrı, onun (Musa’nın duası karşılığında) bilgisini ve gücünü artırdı.” (Bakara, 247). “Gerçek hükümdar olan Tanrı yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kuran’da acele etme ve Rab’bim bilgimi artır, de” (Taha, 114).

e) Gerçek bilgiyi içerdiği ileri sürülen kitabın bilgisine sahip olmayanların ve dinsel bildirilere inanmayanların, tüm bilgilerinin zan ve olayların dış görünüşünün bilgisinden ibaret olduğunu ifade eden bildiriler:

“Onların içinde (kitap sahiplerinin), kitabı bilmeyen ümmiler vardır ki, tüm bildikleri boş kuruntudan ibarettir. Bunlar sadece zanna kapılmaktadırlar” (Bakara, 78). “Dediler ki, bu dünya hayatımızdan başka bir şey yoktur, ölür ve yaşarız; bizi zamandan başkası helâk etmiyor. Oysa bu hususta onların hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanda bulunuyorlar” (Casiye, 24). “Eğer doğru sözlü iseniz, bana bundan başka bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin” (Ahkaf, 4). “Onların (İslam öncesi Araplar’ın) çoğu, zandan başka bir şeye uymamaktadır; zan ise gerçek açısından bir şey kazandırmaz” (Yunus, 36). “Onların bu konuda, hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise gerçekten yana bir şey kazandırmaz. Sen, bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. İşte onların bilgiden erişebilecekleri budur” (Necm, 27-29). Bu konuda onlar zandan öte bir bilgiye sahip değildirler. Kesin olarak onu öldüremediler” (Nisa, 157). “Onlar dünya hayatının sadece dış görünüşünü bilirler” (Rum, 6-7).

İslam’da insansal bilgi: Tanrıyla iletişim kuran seçkinlerin bir ayrıcalığı mı?

Öyle anlaşılıyor ki, yukarıda sıraladığımız bildiriler, insanlık tarihini bir peygamberler ve seçkinler tarihi olarak algılamakta, insanlığın uygarlık adına tüm kazanımlarını, onlar aracılığıyla Tanrısal bir temele dayandırmakta ve seçkinlerin bir ayrıcalığı gibi sunmaktadır. Bu durum, “bilgi Çin’de de olsa gidip alınız” ya da “bilgi Müslüman’ın yitiğidir nerede bulursa almalıdır” gibi, onun olup olmadığı kuşkulu olan Hz. Muhammed’in sözlerine de, eğer gerçekten ona aitseler, belli bir anlam yüklemekte ve Gazzâlî’nin de kaydettiği gibi onlarla tevhid (Tanrının tekliği) bilgisinin ya da Tanrısal temele dayandığına inanılan bilgilerin kastedildiğini göstermektedir. Çünkü Kuran her ümmete bir peygamber gönderildiğini söylemekte ve onlar aracılığı ile insanlığa kimi şeylerin öğretildiğini belirtmektedir. Bu nedenle Hz. Muhammed, eski peygamber ve kutsal metinlere sık sık gönderme yapmakta, “bizden öncekilerin şeriatı bizim de şeriatımız” demektedir. Ancak, alınan bilgilerin İslam dinsel bildirilerine uygunluğunu şart koşmaktadır.

Burada bir olguya daha dikkat çekmekte yarar vardır. O olgu, İslam dinsel bildirilerinin, peygamberlerin dışında, kimi seçkin insanlara da, Tanrı tarafından bilgi verildiğinin söylenmesidir. Nitekim, Kehf Suresi, 65. ayette geçen, “biz ona tarafımızdan, bir rahmet ve katımızdan bilgi (ilm el-ledün) verdik” deyişiyle, Bakara Suresi, 269. Ayet’teki, “Tanrı hikmeti dilediğine verir” ifadesi, peygamberlerin dışındaki seçkinleri imlemektedir. Bu nedenle, İslam bilginlerinin çoğu, anılan ayetlere ve kimi hadislere dayanarak, ledünnî (ilhamla verilmiş bilgi) bir bilgiden söz etmişler ve bu bilgiyi, velî, şeyh, mehdî, müceddid (yenileyici) gibi insanlara ait saymışlardır. Onlara göre Tanrı, Hz. Muhammed’le vahiy kapısını kapatmış, ama ilham kapısını kapatmamıştır. Bu nedenle, her türden bilgisel gelişme, hâlâ Tanrının seçkin kullar aracılığıyla, insanlığa bir lütfu olarak algılanmakta ve Tanrısal bir temele dayandırılmaktadır.



İslam dinsel bildirilerine göre sıradan insanlar deneysel bir bilgi elde edebilir mi?

Kuran, analarının karınlarından bir şey bilmez halde çıkartılan insanların, hem şükretmelerini sağlamak (Nahl, 78) hem de onları sınamak için Tanrı tarafından kulaklar, gözler ve kalpler verildiğini belirtmiş (İnsan, 2); onlardan sahip oldukları bu araçlar vasıtasıyla, hem Kuran ayetlerini hem de orada Tanrının göstergeleri olarak sunulan, doğadaki kimi olgu ve olayları gözlemlemelerini istemiştir. İnsana yetilerini hem Kuran’a hem de  kendisine ve doğadaki olgulara çevirmesini telkin eden bu türden bildiriler, aşağıda göreceğimiz gibi, bulundukları bağlamlardaki işlevleriyle birlikte ele alındıklarında, temel erek olarak, insan deney ve tecrübesinin sınırları dışında kalan metafizik içerikli dinsel bildirileri, insan tecrübesinden yararlanarak desteklemeyi ve Tanrısal hikmet ve göstergelere dikkat çekmeyi hedeflemektedir. Söz konusu anlayışı, “yeryüzünde ve kendi nefislerinde kesin bir inançla inanacaklar için ibretler vardır” (Zariyat, 20-21) ve “onlara dış dünyada ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, böylece onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun” (Fussilet, 53), bildirisiyle yalın bir biçimde ortaya koyan Kuran’da, insanı, evrendeki varlık, nesne ve olayları gözlemeye davet eden bildirileri, “gözlemlenmesi istenen nesnelere göre” üç grupta toplayabiliriz:

a) İnsanı, kendisini gözlemlemeye teşvik eden bildiriler:

“Şu halde insan neden yaratıldığına bir baksın? O, erkek ve kadının bel ile göğüsleri arasından atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz gizliliklerin ortaya çıktığı gün, Tanrı insanı tekrar yaratmaya kadirdir” (Tarık, 59). “Kendileri nefisleri üzerinde düşünmediler mi? Tanrı yeri ve bunların arasındakileri ancak hak üzre belirlenmiş bir süreyle yaratmıştır. Gerçekten insanların çoğu, Rab’lerine kavuşmayı inkâr ederler” (Rum, 8).

b) Dış dünya ile dış dünyadaki varlık, nesne ve olayları gözlemlemeye teşvik eden bildiriler:

“Gökleri yedi kat olarak yaratan odur. Rahmân’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir de bak, bir çatlak görebiliyor musun? Bir aksaklık bulmak için tekrar çevir bak. Göz umduğunu bulamayıp, bitkin ve yorgun düşer” (Mülk, 3-4). “Ne oluyor ki, Tanrıya büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz. Oysa o, sizi aşamalar halinde yarattı. Tanrının, göğü yedi kat olarak nasıl yarattığını görmüyor musun? Aralarında aya aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır” (Nuh, 14-16). “İnsan yiyeceğine bir baksın. Doğrusu, suyu bol bol indirmekteyiz. Sonra yeryüzünü iyi bir biçimde yarmakta orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin hurma ağaçları ve bahçelerde koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. Bunlar, sizin ve hayvanlarınız için birer geçimliktir” (Abese, 24-31). “Ekmekte olduğunuzu gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi? Dileseydik onu kuru bir çöl yapardık, siz de şaşar kalırdınız” (Vakıa, 63-65). “İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik, onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz? Yaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını, siz mi yarattınız yoksa biz mi? Biz onu, hem bir ibret, hem de ihtiyaç sahipleri için bir yarar kıldık” (Vakıa, 68-73). “Develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseldiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Gaşiye, 11-20).

c) İnsanı yeryüzünde gezinmeye ve bizzat kendi gözleri ile geçmiş toplumlara ilişkin kalıntıları görüp ibret almaya teşvik eden bildiriler:

“(Halkı), zalim olduğu için, helak ettiğimiz nice kentler vardır ki, şimdi onların damları duvarlarının üstüne çökmüş haldedir. (Oralarda), nice kullanılmaz halde kuyu ve sağlam köşkler vardır. Akıl edecekleri kalplere ve duyacakları kulaklara sahip olmak için yeryüzünde dolaşmadılar mı? Doğrusu gözler kör olmaz, ama göğüslerdeki kalpler kör olur” (Hac, 45-46). “De ki: Yeryüzünde gezinin de suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!” (Neml, 69). “Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha güçlü idiler. Toprağı kazıp altüst etmişlerdi. Peygamberleri de, onlara açık delillerle gelmişlerdi. Demek ki, Tanrı onlara, haksızlık etmiyordu. Sonra, Tanrının ayetlerini yalanlayarak ve onlarla alay ederek kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu” (Rum, 8-10). “Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Ancak onlardan alay edenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşattı. De ki: Yeryüzünde dolaşın da, yalancıların sonu nasıl olmuş bir bakın!” (Emam, 10-11). “Ey Muhammed! Rab’binin hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem Şehri’nde oturan Ad Kavmi’ne ne yaptığını görmedin mi? Vadide kayaları kesip yontan Semud Kavmi’ne, memleketlerde aşırı giden, orada bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavuna, Rab’binin ne yaptığını görmedin mi? Rab’bin onları azap kırbacından geçirmiştir. Doğrusu Rab’bin hep gözetlemekteydi” (Fecr, 6-13). “Kendilerinden önce şimdi yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda ibret vardır. Yine de duymuyorlar mı?” (Secde, 26).

Yukarıda sunduğumuz ayetlerden de açık bir biçimde anlaşılacağı gibi, insanın kendi deney ve tecrübesiyle, gerek kendini, gerek evrende yer alan olgu ve olayları, gerekse tarihi kalıntıları gözlemlemesi ve üzerinde düşünmesini öneren bildiriler, sonul hedef olarak insanı, dış dünyadaki nesne ve olaylardan hareketle, Tanrısal olana yönlendirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, bu konuda sunulan bildirilerden, insanın kendisini gözlemlemesini öneren ayetler, bildirilere muhatap olanları, sonuç olarak, öldükten sonra dirilme ve Tanrının sınırsız kudretine inandırmayı hedef edinirken, dış dünyadaki varlık ve olayları gözlemlemesini öneren ayetler de, hem evren ve evrendeki düzene hem de evrende yer alan varlık ve olayların insanın ihtiyaçlarına uygun bir biçimde yaratıldığına dikkat çekerek, muhatapları psikolojik ve zihinsel olarak etkileyip, Tanrıya ve Tanrısal bildirilere inandırmayı amaçlamaktadır. Öte yandan, insanı yeryüzünde gezinmeye ve bizzat kendi gözleri ile geçmiş toplumlara ilişkin kalıntıları görmeye davet eden ayetler de, çeşitli toplumların tarih sahnesinden silinmesini, Tanrısal cezalandırmanın bir sonucu olarak gören İslam öncesi Araplar’ın tarihi algılayışlarıyla ilintilidir ve onları, bu inançlarından hareketle, tehdit etmek suretiyle, psikolojik bir olgu olan korkuyu kullanıp, geçmiş kavimlerin, başına gelenlerden ibret alarak, Tanrısallığı ileri sürülen dinsel bildirilere inandırmayı hedeflemektedir. Bu nedenle anılan bildiriler, olaylara bilimin yaptığı gibi “nasıl” ve “neden” sorularıyla değil, daha çok Tanrısal hikmetlerin ve doğadaki Tanrının göstergelerinin keşfine dönük olan “niçin” sorusuyla bakmaya yönlendirmektedir. Yani, insanı, doğaya, erekselci bir bakışla yönelmeye çağırmaktadır.


İslam’da insanın bilgi yetileri: Tanrı yaratmadan bilgi elde edilebilir mi ?

Durum her ne olursa olsun, söz konusu ifadeler, acaba insana, kendi başına, sahip olduğu yetiler aracılığıyla, Tanrısal müdahale olmaksızın bilgi elde etme imkânı tanımakta mıdır? Bu soru ciddiye alınması gereken bir sorudur; çünkü Tanrısal merkezli düşünsel çerçeveler, evrendeki her türden etkinliği, son kertede götürüp Tanrıya bağlamakta ve çoğu kez evrende,  onun dışında etkin bir öznenin bulunduğunu yadsımaktadır. Tanrı odaklı bir düşünsel çerçeveyi savunduğu izlenimini doğuran, Kuran’da, durum farklı mıdır? Bu soruya evet yanıtını vermek, hiç de kolay değildir. Çünkü İslam dinsel bildirileri, gerek birey gerek toplum, gerekse evren anlayışıyla, bütünsel açıdan ele alındığında, her şeyi götürüp son çözümlemede, Tanrının öncesiz bilgisi ve öncesiz tasarımına bağlamaktadır. Evrendeki her şey, öncesiz, değişmez tasarımın bir parçası olduğu ve bu tasarım, Tanrısal irade, kudret ya da Tanrısal yaratma ile dışsallaştığı için, İslam dinsel bildirilerine göre, Tanrısal tasarım, Tanrısal irade ya da Tanrısal yaratmanın dışına çıkabilecek hiçbir etkinlik düşünülemez; çünkü o, “Tanrı dilemedikçe, siz dileyemezsiniz” (İnsan, 30) demektedir. Bu durumda, Tanrısal bir müdahale olmaksızın, insanın kendinde var olan yetileri aracılığıyla, kendiliğinden bilgi elde etmesi olanaksızlaşmaktadır.

Bu sonucu, Kuran’dan çıkarsanan tikel irade ya da kazanma (kesb) kuramı değiştirmemektedir; zira onlar da, son kertede Tanrısal bilgi, irade ve yaratmaya dayanmaktadır. Ortaya koyduğumuz bu argümanlardan hareketle, İslam dinsel bildirilerinin varlıkları, varlıkbilimsel açıdan, a) kendi başına var olan ve varlığı başkasına bağlı olmayan Tanrı ve b) Tanrının dışında olmakla birlikte, hem varlık hem de etkinlik açısından Tanrıya bağlı olan varlıklar olmak üzere iki kategoride ele aldığı sonucunu çıkarabiliriz. Şu halde, anılan varlıkbilim anlayışı da, evren ve evrende yer alan her türden etkinliği, Tanrısal tasarımın açımlanmasını imleyen, Tanrısal irade (İnsan, 30), Tanrısal emir (Araf, 4) ve Tanrısal yaratmanın (Saffat, 96) sürekliliğiyle ilintilendirmekte; bu anlayışın bir sonucu olarak da, Tanrının dışında üretken bir etkinliğe sahip herhangi bir varlığın bulunduğu düşüncesini yadsımaktadır. Tanrısal bilginin açımlanma ya da dışsallaşma araçlarından birisi olan yaratmadaki sürekliliği, “O (Tanrı) her an bir iştedir” (Rahman, 29) ayetiyle vurgulayan Kuran’da, Tanrının yaratıcılık etkinliği, her şeyi, o kadar kuşatmaktadır ki, dinsel bildirilerin geneli içersine serpiştirilmiş dinsel antropolojisinin bir uzantısı olarak, “sizi de edimlerinizi de yaratan Tanrıdır” (Saffat, 96) denilmektedir. Tanrısal yaratmaya ilişkin olarak ortaya konan söz konusu bu anlayışın bir yansıması olarak, İslam dinsel bildirileri, çoğu, kendisine muhatap olanları psikolojik yönden baskı altında tutma ve Tanrının mutlak kudretine işaret etme amacıyla, insansal yetilerin kullanımını, Tanrının dilemesine ve yaratmasına bağlayan şu deyişlere yer vermektedir:

“Tanrı, onların (inanmayanların), ‘kalplerini (zihin) ve kulaklarını’ mühürlemiştir, ‘gözlerinin’ üzerinde de bir örtü vardır. İşte onlara büyük bir azap vardır” (Bakara, 7). “Tanrı, dileseydi, ‘işitme ve görme yetilerini’ alırdı. Tanrının her şeye gücü yeter” (Bakara, 20). “Onlardan (inanmayanlardan), seni dinleyenler var. Ancak biz onu (Kuran’ı), ‘anlamamaları için kalplerinin (zihinlerinin) üstüne örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk’. Onlar tüm mucizeleri görseler de sana inanmazlar. Nitekim sana geldiklerinde seninle tartışırlar. İnkârcılar, bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir, derler” (Enam, 25).

Bu ifadeler karşısında, İslam dinsel bildirilerinin, “hiç düşünmüyor musunuz, ibret almıyor musunuz, bilenle bilmeyen bir olur mu?” gibi deyişleri, önemli bir anlam kaybına uğramaktadır. Çünkü Kuran, bu etkinlikleri, Tanrının, öncesiz bilgisi ve bu bilgisiyle doğrudan ilintili, dilemesiyle ilişkilendirmektedir. Bu durumda insana düşen, salt Tanrının öncesiz tasarımı ve yaratmasının yönlendirdiği bir araç ya da Tanrının dışsallaştırdığı eylemlere mahal olmak ya da Tanrının yarattığı eylemleri kazanmaktır. Nitekim, Kuran  insansal eylemlerden söz ettiğinde kesbten, yani kazanmaktan söz etmekte ve bunu da, bi iznillah diyerek, Tanrının izin vermesine bağlamaktadır.


“İslam bilimi teşvik eder” anlayışını eğitimin bir parçası haline getirmenin kimi sakıncaları

Bu koşullar altında, Kuran bilgiyi, ya seçkinci anlayışla, Tanrısal vahiy ve ilhama ya da sıradancı anlayışla, Tanrısal yaratmaya indirgemekte, bu durumda da, İslam’ın bilimi teşvik ettiği ve insanı doğayı incelemeye yönlendirdiği önermesi, zorlama bir çevirtiye (te’vil), bir başka deyişle saptırmaya dönüşmektedir. Çünkü böylesi bir sav, ne Kuran’ın misyonu ne de onun dinsel antropolojisiyle örtüşmektedir. Doğru olmadığı açık olan bu öncül, İslamcılar’ın, siyasilerin ve eğitimbilimcilerin dilinde, din propagandası yapmada ve bilimin İslamileştirilmesi suretiyle, dinsel bir düşünsel çerçeveye oturtulmasında önemli işlevler yüklenmektedir ve okul kitaplarında gerçekliği varmış gibi genç nesillere aşılanmak istenmektedir. Oysa bu, Ortaçağ’ın Tanrı odaklı düşünsel çerçevesine geri dönüşü imlemektedir ve Mustafa Kemal Atatürk’ün en gerçek yol gösterici bilimdir anlayışını, en gerçek yol gösterici dindir anlayışına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu, dinin güdümünde bir bilim ve eğitim anlayışına, bir başka deyişle tarihten ders almayarak Ortaçağ’ın din odaklı düşünsel çerçevesine geri dönmek ve ayrıca modern bilimin hangi temel üzerinde yapılandığını kavramamak demektir. Farkına varalım ya da varmayalım, hiçbir gerçekliği olmayan ve kavramların tarihsel süreç içerisinde geçirdiği içeriksel evrimi görmezden gelen bir anlayışın, yani bir din olarak İslam’ın bilimi teşvik ettiği, İslam’la bilim arasında olumlu bir ilişkinin olduğu düşüncesi ve bunun eğitimin bir parçası haline getirilmesi, gerçeği yansıtmamasının ötesinde kendi içinde önemli sorunlar da barındırır.

Bunların ilki, bilimle İslam dinsel bildirilerinin ereğinin karıştırılmasında ortaya çıkar. Nitekim, İslam dinsel bildirileri, evrendeki her türden olguyu Tanrıya bağlar ve onun bir göstergesi olarak sunar. Yani onların yapmak istediği, insanı, evren ve gözlemlenen evrendeki amaçlı düzenden hareketle, evrenin nedeni olarak kabul edilen Tanrıya ulaştırmaktır; bir başka deyişle İslam dinsel bildirilerinin ereği, döneminin düşünsel mirasına uygun olarak Tanrı odaklı bir düşünsel çerçeveyi savunmaktır. Bu oldukça doğaldır, zira bir din olarak İslam’ın ereği, insanı Tanrıyla buluşturmaktır. Oysa bilim, evreni Tanrısal bir ürün olarak değerlendirmez ve açıklamalarında Tanrıya yer vermez. O, evreni kendi iç işleyişi ile seküler bir zeminde ele alır ve sonul açıklamalardan, kendi gelişimine ket vuracağı, önünü tıkayacağı için kaçınır; çünkü o, insan eksenli, seküler bir düşünsel çerçevenin ürünüdür; onun başarısının temelinde de bu yatmaktadır.
İkincisi, analitik bir bakışla ele alındığında, İslam dinsel bildirilerinin aslında gözlemlenmesini ve üzerinde düşünülmesini istediği şey, dış dünyadan çok, dış dünyadaki olgulardan söz eden kendi ifadeleridir. Ya da o, dış dünyayı gözlemlerken kendi bakış açısıyla, yani Tanrıya ulaştıracak bir bakış açısıyla gözlemlememizi istemektedir. Dolayısıyla İslam dinsel bildirileri, oluştuğu dönemin Tanrı odaklı anlayışının bir ürünü olarak, bir bütün olarak evrene erekselci bir bakışla yönelmeyi teşvik eder ve Kuran’daki ifadeler üzerine düşünmeye çağırır. İslam bilimi teşvik eder önermesi, inananlara, psikolojik açıdan hoş görünebilir; hatta bilimi teşvik eden bir dinimiz var diyerek övünmelerine vesile olabilir. Ancak bu durum, ne İslam dinsel bildirilerinde var olan ve orada duran Tanrı odaklı anlayışı ne de İslam dünyasında, 12. yüzyıldan sonra bilimin içine düştüğü sefaleti değiştirebilir.

Üçüncüsü, dinsel bildirilerin, bilimi teşvik ettiği öncülü, bilimi dinsel bir temelden hareketle meşrulaştırmaya dönüktür ve hiç de çağcıl bir tutum değildir. Bu tutum, kökleri Ortaçağ’a kadar uzanan ve bilimi dinin güdümüne sokan bir anlayıştır ve Ortaçağ İslam dünyasında, bilimin kökleşememesinin ana nedenlerinden birisidir. Çünkü anılan tutum, dinin bilime müdahalesini olurlamakta; onu, bilimsel açıdan neyin tartışılıp tartışılmayacağını belirleyen bir konuma oturtmaktadır. Böylesi bir anlayışın çocuklara aşılanması, onların düşün dünyasını dumura uğratacak niteliktedir. Bu anlayışın bir ürünü olarak, eğitimcilerimiz evrim kuramından söz edemez hale gelmişlerdir. Kuşkusuz bu durum, gelişimi için özgür bir ortama gereksinim duyan bilimi de olumsuz yönde etkilemektedir. Zira, dinsel bir zemine oturtulan bilimin eleştirelliği ve dinamikliği, durağanlığa ve saltıklığa feda edilmektedir. Bu nedenle, son on yıllarda, İslam bilimi teşvik eder öncülüne dayanarak, bilimin İslamileştirilmesi safsatasını ortaya atan İslamcılar ve bu safsatayı destekleyen siyasiler ve eğitimbilimciler, farkına varsınlar ya da varmasınlar Ortaçağ’ın Tanrı odaklı dünya görüşünü yeniden hortlatmaya ve bilimi dinin güdümüne sokmaya, geleceğin bilim insanları olması beklenen çocuklarımızı Tanrı odaklı statik bir dünya anlayışına mahkûm etmeye, eleştirel aklın, sorgulayıcı ve kuşkucu zihniyetlerin var olmasını engelleyen bir bakış açısının yerleşmesine hizmet etmektedirler.

Dördüncüsü, İslam dinsel bildirilerinin bilgi kavramına yüklediği anlam, dinsel antropolojisi ile ilintilidir. İslam dinsel bildirilerinden, kasıtlı olarak yöntembilimsel bir hata yapılarak Tanrı odaklı bütünlükçü yapısı saf dışı edilip tek tek ifadeler cımbızla alınarak, o, ifadeler, konteksinden koparılarak, onlara bizim şu an anladığımız bilgi ve bilim anlayışı iliştirilebilir. Tıpkı, “oku” yargısının aslında, Hz. Muhammed’in kendine Kuran’ı tekrar et anlamındaki telkine yönelik anlamı görmezden gelinip, genelleştirilmesi ya da kalem, yazı vb. olguların Hz. Muhammed’in kendi bilinçaltıyla ve Yahudi ve Hıristiyanlar’ın kutsal kitapları olmadığı için Araplar’ı hor görmeleri ve bir Arap olan Muhammed’in bunlara duyduğu bilinçaltı tepki ile bağıntıları kesilip evrenselleştirilmesi gibi. Oysa tarihsel eleştiri, anlama ve metin çözümleme yöntemlerinin, bir başka deyişle bilimsel anlama metotlarının gösterdiği gibi orada kastedilenler dinsel metinlerin okunması, yazılması ve öğretilmesidir. Kutsal metinlere parçacı bir bakışla yönelindiğinde, orada, Yahudi deyişiyle, “şeytan bile kendini haklı gösterecek ifade bulabilir”.

Beşincisi ise, Kuran’daki bilgi kavramı bağlamından koparılarak, aslında kavramların içeriklerinin kültürel koşullu olduğu ve anılan içeriklerin tarihsel süreçte evrildiği olgusunun görülmesinin önüne set çekilmektedir. Oysa biz biliyoruz ki, genel kavramlar, bağlamsal içeriklerle var olurlar ve o içerikler dönemden döneme değişirler. Aynı olgu bilim insanlarının çalıştığı paradigmalar için de söz konusudur ve paradigmalar da dönemsel niteliktedir. Bu yüzden, Birûnî, Fârâbî, İbn Sînâ, Harezmî vb. Ortaçağ düşünürlerinin çalıştığı paradigma modern bilimsel paradigmadan oldukça farklıdır. Anılan düşünürler, çalıştıkları erekselci Tanrı odaklı paradigmayı eleştiri süzgecinden geçirip seküler temelli dinamik bir paradigmaya yönelemedikleri için, İslam dünyasında arzulanan ereklere ulaşıldığı savlanarak bilim duraklamış ve nihayet tarihe karışmıştır. Ayrıca, söz konusu İslam bilginlerinin bilime tarihsel katkılarının ne ölçüde olduğu hâlâ yanıt bekleyen bir sorudur ve bu sorunun yanıtını bulmak için, Eski Yunan, Hint, İran kökenli bilimsel miras açıkça ortaya konmalıdır. Ancak bu türden bir çaba içinde gerçekleşen bir karşılaştırma, bir orijinalliğin olup olmadığını gösterebilir ve öyle sanıyorum ki, anılan türden bir araştırma ciddi bir orijinalliğin olmadığını gösterecektir. Ayrıca onların kendilerinden önce oluşmuş bilimsel mirasa ilgi duymaları, İslam dininin bilgi ve bilime vurgu yapmasından ziyade, genişleyen İslam devletinin gereksinimlerini gidermeye ve var olan bilimsel mirası İslamileştirmeye dönüktür. Bunun en açık göstergesini, Kindî ve İbn Rüşd gibi düşünürlerin geçmiştekilerin bilimleriyle uğraşmanın İslam’a göre caiz olup olmadığını tartışmak zorunda kalmalarından çıkarmak olanaklıdır. İslam bilgi ve bilime koşulsuz kucak açsaydı anılan düşünürler, söz konusu sorunları tartışmak zorunda kalır mıydı? Yine bilimi de içeren felsefe Gazzâlî’den sonra tarihe karışır mıydı?


Sonuç

Özdemir İnce’nin deyişiyle, “İslam dünyasının trajedisi, bilimsel gelişimi ıskalamasında yatar; çünkü İslam dünyası Kopernik’le başlayan bilimsel devrimleri izlemedi, izleyemedi; bunun yerine Hıristiyan dünyasının bıraktığı bir yönteme sığındı, inancı bilimselleştirmeye, bilgiyi İslamileştirmeye sığındı” (Özdemir İnce, “Kopernik Devrimi”, Hürriyet Bilim, 13.06.2004). İslam bilimi teşvik eder önermesi, bu açıdan bilginin İslamileştirilmesi düşüncesinin basit bir izdüşümünden başka bir şey değildir ve bu anlayış, bilimi dogmalaştırmak ve deneysel temelli bilimi yok etmek bir yana, İslam toplumlarının emperyalizmin oyuncağı olarak kalması, üretime yönelmemesi ve gelişmemesi gibi yadsınamayacak olumsuzluklar içermektedir. Bu olguları dillendirmek, sanıldığının aksine dinsizlik yapmak değil, bilimle dinin farklı etkinlikler olduğunu ve dinsel önermelerin tarihsel koşullu olduğunu anımsatmak içindir. Artık sizce Türkiye aydınlanmasının temellerine geri dönmenin, uyanmanın ve nesnel temelli, seküler bilimi önder edinmenin zamanı gelmedi mi?


Dr. Hasan Aydın