16 Aralık 2012

Müslümanlık Sınavı - Tanrı Kavramıyla İlgili Bazı Sorular


MÜSLÜMANLIK SINAVI

Bölüm 3

TANRI KAVRAMIYLA İLGİLİ BAZI SORULAR


İslam şeriatının, kendine özgü bir Tanrı anlayışı vardır ki, Muhammed’in günlük yaşamının gereksinimlerine göre tanımlanmıştır. Bu tanım, akılcı düşünce insanlarını “Müslümanlık sınavı” nda başarısız kılmaya yeterli nitelikte bir tanımdır. 


Soru: “Siz hiç Tanrı’nın, uygunsuz bir dil kullanarak insanlara hitap ettiğini, örneğin ‘alçak zorbalar’, ‘soysuzlar’, ‘kahrolasılar’, ‘sapıklar’, ‘yabani eşekler’, ‘susamış develer’, ‘dilini sarkıtıp soluyan köpekler’, ‘reziller’, ‘beyinsizler’, ‘kof kütükler’, ‘kahrolası insan’ vb. şeklinde konuştuğunu düşünebilir misiniz?”

 Eğer bu soruya cevap olarak siz: “Hayır düşünemem, çünkü Tanrı’nın dili nezihtir; yüce olduğu kabul edilen bir Tanrı, kendi yarattığı kullarına velev ki bu kullar kötü davranış içerisinde bulunsunlar, küfür etmez; çünkü bu şekilde konuşmak, onun yüceliğiyle bağdaşmaz; O iyilik saçan bir dille konuşur” derseniz, Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Şu nedenle ki, bu yanıtınızla Kur’an’ı inkar etmiş olmaktasınız; çünkü Kur’an’da Tanrı’nın bu yukarıdaki sözcüklerle konuştuğu yazılıdır. Bir iki örnekle yetinelim:

 “Sonra siz ey sapıklar, yalancılar! Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz...üstüne de kaynar sudan içeceksiniz; susamış develerin suya saldırısı gibi içeceksiniz; işte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur...”(Vakıa Suresi, ayet 51-56.)

“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu...dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir...”(A’raf Suresi, ayet 175-176.)

Dikkat ettiniz bu sözlere: Muhammed’in Tanrısı, hem bir yandan “Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık” diyor ve hem de kılmayıp bu kişiyi dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzetiyor! Olacak şey midir bu? Kalem Sure’inde Tanrı, Kur’an’ı eleştiren ve Muhammed’i alaya alan bir kimse hakkında şöyle demekte:

 “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye aldırış etmeyesin...Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz...” (Kalem Suresi, ayet 8-15.)

Öte yandan Muhammed’in Tanrısı, insanların yeteri kadar kendisine baş eğmemelerinden şikayetçidir. Bu kızgınlık içerisinde insan denilen yaratığı küçümser; onu en aşağı, en bayağı malzemeyle yarattığını söyler; hem de yeminler ederek; örneğin:

 “Andolsun ki, Biz insanı çamur sülalesinden yarattık.” (Mü’minun Suresi, ayet 12.)

Ya da insanın kötü huylu olduğunu anlatmak üzere:

 “Andolsun ki insan, pek ve açık bir nankördür” der ve ekler:

 “Kahrolası insan ne de nankördür.” (Zuhruf Suresi, ayet 15; Abese Suresi, ayet 17-23; İsra Suresi, ayet 67, vb.) Ama bunları söylerken insanları, iyi ya da kötü yola sokanın kendisi olduğuna dair söylediklerini unutur. 
Örnekleri çoğaltmak kolay; çoğalttıkça şaşkınlığınızın artacağından kuşku etmeyiniz.!


Soru: “Siz hiç Tanrı’nın, bütün insanları Müslüman yapmak varken yapmak istemediğini ve çünkü ‘Ben cehennemi insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime ant içtim’ dediğini ve bu andını tutmak için cehenneme yığınla insan attığını ve sonra cehenneme hitaben: ‘Ey cehennem! Doydun mu?’ diye sorduğunu ve buna karşılık cehennemin: ‘Hayır doymadım! Daha var mı?’ diye karşılık verdiğini düşünebilirmisiniz’”

Eğer böyle bir soru karşısında: “Hayır düşünemem! Çünkü bütün insanları doğru yola sokup Müslüman yapmak olasılığına sahip bir Tanrı’nın böyle yapmayıp, hani sanki gaddarlıktan haz duyarmış gibi, insanları cehennem ateşinde yakmak üzere yeminler ettiğini, kendi kendisine söz verdiğini düşünmek, Tanrı’ya hakaret etmek olur”  şeklindeki bir mantığa yönelecek olursanız Müslümanlık sınavından sınıfta kalmış olursunuz. Çünkü Kur’an’da, Tanrı’nın, cehennemi insanlarla doldurmak üzere ant içtiği ve bu nedenle insanların birçoğunu cehennem için yarattığı anlatılmakta. Örneğin Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle dediği yazılı:

 “Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Fakat: ‘Andolsun ki, Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden...” (Secde Suresi, ayet 13.)

Bu doğrultuda olmak üzere Hud Suresi’nde şu var:

 “Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar anlaşmazlığa düşecekler. Ancak Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin: ‘Andolsun ki Cehennem’i tümüyle insanlarla ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu...” (Hud Suresi, ayet 118-119.)
A’raf Suresi’nde de şu var:

 “Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık...” (A’raf Suresi, ayet 179.)
Görülüyor ki Muhammed’in Tanrısı, bütün insanları dosdoğru yola sokup bir tek millet yapma olasılığına sahip olduğunu söyleyerek övünüyor, fakat her ne hikmetse böyle yapmak istemediğini bildiriyor. İnsanların birçoğunu sırf cehenneme atmak için yarattığını itiraf ediyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini öne sürüyor. Ve bu yeminini yerine getirmek maksadıyla, insanlardan bir kısmını kafir kılıyor (çünkü insanların Müslüman ya da kafir olmaları Tanrı’nın iznine ve keyfine bağlı, bkz. En’am Suresi, ayet 125). Böylece cehenneme malzeme hazırlıyor ve cehennemi insanlarla doldurmaya çalışıyor. Ne var ki, o her şeyi bilir olduğunu söylemesine rağmen, cehennemin, ne büyüklükte olduğunu ve dolup dolmadığını bilemiyor Tanrı; öğrenmek üzere cehenneme soruyor:  “Ey Cehennem! Doldun mu?”

Ve cehennem, dolmadığını anlatmak üzere Tanrı’ya yanıt veriyor:  “Hayır dolmadım! Daha var mı?”

Şimdi, pek muhtemelen, bu söylediklerimin yalan ya da abartma olduğunu sanıyor ve bana inanmıyorsunuzdur. İnanabilmeniz için Kur’an’daki ayetleri görmeniz gerekir. Geliniz birlikte, Kaf Suresi’ndeki şu ayeti okuyalım:

 “O gün Cehennem’e: ‘Doldun mu?’ diyeceğiz. O: ‘Daha çok var mı?’ diyecek.” (Kaf Suresi, ayet 30.)
Evet Muhammed’in Tanrısı böyle konuşmakta! Konuşurken de cehennemin ne büyüklükte olduğunu bilmediğini ortaya koymakta. Çünkü bilmiş olsa, cehenneme “Doldun mu?” diye sormayacaktı. Tanrı,  cehennemin ne büyüklükte olduğunu bilmediğine göre, cehennem kendisine: “Henüz dolmadım. Daha var mı?” diyerek arsızlık ettiği süre boyunca, insanları kafir yapıp cehenneme yollayarak ve böylece kendi kendine vermiş olduğu sözü yerine getirmeye çalışacaktır. Bununla beraber Muhammed’in söylediklerinden anlıyoruz ki Tanrı, biran gelip “ayağını koyacak” (her nereye koyacaksa) ve işte o zaman cehennem “Daha var mı?” demek arsızlığından vazgeçecek ve: “Yetişir artık, yetişir artık” diyecektir. (2)

Görüyorsunuz ki, Kur’an’daki Tanrı, muziplik olsun diye, bazı kişileri alaya alarak cennete sokarken (3) çoğu kişileri de cehenneme atmakla meşguldür. Denilebilir ki, cehenneme atma meşguliyeti daha ağır basmaktadır, çünkü yukarıda değindiğimiz gibi, kendi kendisine: “Ben cehennemi kafirlerle dolduracağım” diye söz vermiştir. Bu nedenle ikide bir cehenneme “Doldun mu?” diye sormakta ve cehennem de ona “Daha var mı?” diye yanıt vermektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Tanrı bu konuşmayı, özellikle Kıyamet günü Yahudi ve Hıristiyan olanlarla hesaplaşmak maksadıyla yapmaktadır.(4) Ne var ki, onları “kafir” yapan da kendisidir.

Öte yandan Muhammed’in Tanrısı, ara sıra bazı kişileri alaya alarak cennete sokmak gibi muzipliklerden de geri kalmaz.(5) Yine bunun gibi, 80 bin Müslüman kişiyi hiç hesap vermeden Sırat’tan geçirdiği de olur.(6)
Bütün bunlar gösteriyor ki Muhammed’in Tanrısı, kendisini “rahim”, “affedici”...vs. olarak tanımlamakla beraber, kafir yaptıklarını cehenneme atmaktan büyük bir zevk almaktadır. Bunu biraz daha iyi anlayabilmeniz için Sırat Köprüsü’nden geçiş ve cehennem ateşlerine atılış konusunda Kur’an’da yer alan ya da Muhammed’in  Kur’an  olmayarak yerleştirdiği şeriat verilerine göz atmanız gerekir. Orada anlatılanları öğrenmek suretiyle Müslümanlık sınavına daha da iyi hazırlanmış olursunuz.


 Soru: “Size cehennemin, Cuma günleri hariç, haftanın her günü parlatıldığını ve parlatılırken yeryüzünün ısındığını ve bu nedenle bu günlerde güneşin zevalde bulunduğu zamanlar namazı tehir etmek gerektiğini söyleseler inanır mısınız?”

Yine bunun gibi, sıcak ve soğuk mevsimlerin oluşmasının cehennemin kaynamasıyla ilgili olduğuna inanır mısınız?”

Eğer bu sorulara “Evet, bunlara inanıyorum” diyerek yanıt verecek olursanız, siz iyi bir Müslüman olarak doğruca cennete gideceksinizdir. Yok eğer:”Hayır, bütün bunlar aklı dışlayan müspet ilimle uyuşmayan şeylerdir” diyecek olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Çünkü Muhammed,  bütün bunları, Tanrı’dan geldiğini söylediği buyruklara dayatmıştır. Örneğin cehennemin Cuma günleri parlatılmadığını, bunun dışında her gün, güneş zeval vaktindeyken (en yüksek noktasında) parlatıldığını söylemiştir. Güya Tanrı, her Cuma günü 600 bin kişiyi cehennem ateşinden azat etmektedir.(7)

Cehennemin kaynamasının ve bu nedenle Tanrı’ya: “Ben kendi kendimi yiyorum” diye yakınmasının ve yeryüzünde sıcak/soğuk mevsimlerin bu yüzden oluşmasının hikayesine gelince! Muhammed'’in söylemesi şöyle:

“Sıcak şiddetlendiği vakitte salat(-ı Zuhru) (namaz kılmayı) serinliğe bırakınız.  Zira sıcağın şiddeti Cehennem’in kaynamasındandır. Nar(-ı Cehennem) Rabbine ( şikayette bulundu ve): ‘Ya Rab, beni ben yiyorum ( izin ver)’ dedi. Allahu Teala da iki def’a nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın. En çok ma’ruz olduğumuz sıcak ile sizi en ziyade üşüten zemherir ( işte budur ).”(8)

Görülüyor ki Muhammed, mevsimlerin oluşumunu, cehennemin kaynamasıyla açıklığa kavuşturmuştur. Güya cehennem şiddetli bir şekilde kaynadığı zamanlar sıcak mevsim olur. Fakat böyle zamanlarda cehennem kendisini nefes alamayacak kadar sıkıntıda hisseder; kendi kendisini yiyerek eritiyormuş gibi olur ve bu nedenle Tanrı’dan, nefes almak için izin ister.Tanrı da ona iki kez nefes alması için izin verir. Bu izin sayesinde cehennem iki kez nefes alır; ve işte nefes aldığı zaman yeryüzünde soğuk mevsim başlar!

Hemen ekleyelim ki, başta Diyanet olmak üzere din adamlarımız, bu yukarıdakine benzer şeyleri “ilim” diye insanlarımıza belletmektedirler. Her ne kadar cehennemin kaynamasıyla yeryüzünde sıcak mevsimlerin oluşunun ya da cehennemin Tanrı’ya şikayette bulunup nefes almak istemesinin “kinaye ve mecaz” kabilinden şeyler olabileceğini kabul etseler de, bunların gerçek olmasının da akla aykırı düşmediğini bildirirler. Örneğin Diyanet’in açıklaması şöyle:

 “Yeryüzünde şiddet-i hararetin Cehennem’in  kaynamasından  olması kinaye ve mecaz kabilinden olduğu gibi nar’ın şikayeti ne nefes alması da mecazidır. Maahaza bunların hakikat olmasına da hiçbir mani-i akıl yoktur.”
Bunu söylerlerken kendilerine Kur’an’ın İsra Suresi’nin 44. Ayetini destek edinirler ki, bu ayete göre güya canlı ve cansız her şey Tanrı’yı övgüyle yüceltir ve Tanrı onların dediklerini işitir. (9)


 Soru: “Size deseler: ‘ Tanrı dilediğine hidayet verir, onu doğru yola sokar ya da dilediğinin gönlünü açar, onu Müslüman kılar, dilediğini de hidayetinden yoksun kılar, saptırır ya da gönlünü kapatıp kafir kılar. Dilediğini putlara taptırır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar Doğru yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kafir yaptıklarını ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara karşı ne dersiniz?”

Eğer bu söylenenleri akılcı düşünce kıstasına vurup: “Hayır olmaz böyle şey. Yüce olduğu kabul edilen bir Tanrı, insanları hem kafir ya da puta tapan yapıp hem de cehenneme atmış olamaz. Böyle yapacak olursa hem adalet ilkelerini çiğnemiş ve hem de çelişkili şekilde konuşmuş olur” derseniz Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Ama aklı bir kenara atıp, yukarıdaki sözlerin doğru olduğunu söyleyecek olursanız cennetin en güzel köşesine layık bir Müslüman olduğunuzu ortaya koymuş olursunuz. Çünkü Kur’an, Muhammed’in Tanrısı’nın keyfiliğini, çelişkiliğini, adalet ilkelerini çiğnemişliğini kanıtlayan buyruklarla doludur. Nice örneklerden biri olarak En’am Suresi’nin şu ayetini okuyalım:

 “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse...kalbini iyice daraltır (onu inanmayanlar yapar). Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir (onu cezalandırır). (En’am Suresi, ayet 125.)

Görülüyor ki, Muhammed’in Tanrısı, dilediğini kafir yapıyor ve kafir yaptığını da cezalandırıyor! Daha başka bir deyimle insanlar, kendi istek ve iradeleriyle doğru yolu bulmuş olmuyorlar. Onları Müslüman ya da kafir yapan Tanrı’dır. Hatta Muhammed bile kendi istek ve iradesiyle doğru yola girmiş değildir. Onu doğru yola ileten Tanrı’dır. Kur’an’da şöyle yazılı:

 “(Ey Muhammed!) Eğer seni sebatkar kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara (müşfiklere/puta tapanlara) birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz, sana kayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazsın...”(İsra Suresi, ayet 74-75.)

Bir başka örnek şöyle:

 “Allah kime hidayet verirse (doğru yola sokarsa), işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa,artık onlara Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzü koyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer Cehennem’dir ki ateşi yavaşladıkça onun ateşini artırırız! Cezaları işte budur! Çünkü onlar ayetlerimizi inkar etmişler(dir)...”(İsra Suresi, ayet 97.)


Yine görülüyor ki Tanrı, dilediğini hidayete erdiriyor, doğru yola sokuyor ve cennetlik kılıyor; dilediğini de hidayetten uzak tutuyor,yani saptırıyor ve saptılar diye onları Kıyamet gününde kör, dilsiz, sağır bir halde cehennem ateşine atıyor! 

Yine bunun gibi kişileri “müşrik” (putperest) yapan da Tanrı. Nitekim Kur’an’da şöyle yazılı:


 “(Ey Muhammed!) Puta tapanlardan (müşriklerden) yüz çevir. Allah isteseydi puta tapmazlardı...”(En’am Suresi, ayet 106-107.)

Yani Tanrı, dilediğini puta tapanlardan yapıyor ve sonra da Muhammed’e “onlardan yüz çevir” diye buyuruyor. Bununla da kalmıyor, müşriklerin öldürülmeleri için şöyle diyor:

 “...Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz yerde öldürün...” (Tevbe Suresi, ayet 5.)

Yani Muhammed’in Tanrısı, hem insanları günahkar kılmakta, hem de günahkar kıldıklarını cezalandırmakta, hani sanki suçluluk onlara aitmiş gibi! Olacak şey midir bu?

Şimdi soracaksınızdır: “Neden Tanrı çelişkili bir dille ve adalet duygularını çiğner şekilde konuşur?” Bunun çeşitli nedenleri var ve bu nedenlerin hepsi de Muhammed’in günlük çıkarlarıyla ilgilidir. Örneğin kişileri Müslüman yapmak isteyip de yapamadığı zamanlar, sorumluluğu Tanrı’ya atmak suretiyle kendisini temize çıkarma yolunu bulmuştur. Konuyu diğer birçok yayınımızda  (örneğin Kur’an’ın Eleştirisi) ele aldığımız için burada fazla durmayacağız.

 Soru: “Dilediğini imanlı ve dilediğini de imansız yapan Tanrı’nın, kafir yaptığı kişileri şeytanla dost kıldığını kabul edebilir misiniz?”

Eğer bu soruya: “Hayır kabul edemem; çünkü Yüce bir Tanrı insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmaz” şeklinde yanıt verecek olursanız Müslümanlık sınavından iyi not alamazsınız, çünkü Muhammed’in  söylemesine göre Tanrı, kafir kıldığı kimseleri bir de şeytanlarla dost yaptığını bildirmekle övünmüştür.

Gerçekten de biraz önce gördüğümüz gibi Muhammed’in Tanrısı, dilediğinin gönlünü açıp Müslüman yapıyor ve dilediğinin de gönlünü kapayıp saptırıyor, yani kafirlerden kılıyor; kafir kıldıklarını da cehenneme atıyor. (Bkz. En’am Suresi, ayet 39, 125; Zümer Suresi, ayet 22,23; Şura Suresi, ayet 8 vb.) Fakat yine Muhammed’den öğrenmekteyiz ki, Tanrı bir de iman sahibi kılmadıklarını şeytanlarla dost kılmaktan hoşlanmaktadır. Nitekim şöyle konuşmuştur:

 “...Şüphesiz Biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık...” (A’raf Suresi, ayet 27.)

Yani Tanrı, insanları saptırıp şeytanlarla dost kılmayı kendilerine mutluluk vesilesi ediniyor. Fakat bunları söyleyen Tanrı, hani sanki bu söylediklerini unutmuş gibi, bir de şeytanlarla dost olmanın insanlara ait bir şey olduğunu söyler, örneğin şöyle der:

 “Cemaatin bir kısmını hidayete (doğru yola) erdiren O’dur (Tanrı’dır). Ötekiler ise delaleti (sapıklığı) hak ettiler. Onlar Allah’ı bırakarak şeytanları canciğer dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (A’raf Suresi, ayet 30.)

Dikkat ediniz, biraz yukarıda dilediğini doğru yola sokup dilediğini saptırarak şeytanlarla dost kıldığını söyleyen Tanrı, şimdi burada tam tersini söylemektedir. Daha doğrusu bir grup insanı doğru yola soktuğunu açıklarken, bir grup insanın da şeytanları kendilerine dost edindiklerini bildirmektedir!


 Soru: “Size Tanrı’nın, cennetteki erkek kullarına güzel kadınlar, ‘memeleri yeni sertleşmiş bakire kızlar’ ve ayrıca da ‘oğlanlar’ (gılmanlar, vildanlar) tedarik eder olduğunu söyleseler, ne dersiniz?”

 Eğer bunu söyleyen kişiye: “Hayır, Tanrı konuşmuş olamaz, çünkü bu sözler müstehcen nitelikte şeylerdir; bu sözleri Tanrı’ya yamamak, Tanrı’yı edepdışı bir dille konuşuyormuş gibi tanımlamak olur ki, bu da O’na hakaret sayılır” diye yanıt vermeye kalkarsanız Müslümanlık sınavını geçememiş olursunuz.

Yok eğer bu sözlere inanıp, cenneti dört gözle bekler olduğunuzu bildirecek olursanız, sınavdan başarıyla çıkmış sayılırsınız. Çünkü Muhammed’in, Kur’an ya da Kur’an olmayarak koyduğu buyruklara göre cennetler, emsalsiz güzelliklerle ve nimetlerle doludur. Orada meyvelerin, bağların, bahçelerin her türü vardır; su ırmakları yanında tadı bozulmadık süt ırmakları, şarap ırmakları, bal ırmakları, gözü kamaştıran saraylar, tahtlar, koltuklar, atlasdan giysiler, süsler vb. bulunur. Fakat bütün bunlardan başka bir de “bakire” ve “memeleri yeni sertleşmiş” kızlar (huriler) vardır ki, cennetteki erkeklere içki sunarlar ve Tanrı bu kızları, erkek kullarıyla seviştirir. Örneğin al-Nebe’ Suresi’nde Muhsmmed’in Tanrısı şöyle diyor:

 “...Şüphe yok ki çekinenlere (Müslüman kişilere) bir kurtuluş, bir kutluluk ve murada eriş yeri var; bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar; ve dopdolu kadeh. Ne boş bir söz duyarlar orda, ne birbirlerini yalanlama. Rabbinden fazlasıyla bir lütuf ve ihsan...” (Nebe’ Suresi, ayet 31-36.)


Vakıa Suresi’nde Tanrı’nın, güzel gözlü ve yepyeni bir yapıda huriler yarattığı, hepsini de “kız oğlan kız” yaptığı ve bu güzel kızları, “erkeklerine düşkün ve yaşıt” kıldığı yazılı:

 “(Mü’minler) Dikensiz sedir ağaçları, iç içe salkımları sarkmış muz ağaçları, uzayıp gitmiş gölgeler altında akıp çağlayan sular, alabildiğine çok, bitmemiş ve engelsiz meyveler asasında, yüksek döşekler üzerinde olacaklar. Biz o güzel gözlü kadınları (hurileri) yepyeni bir yapıda yarattık ve hepsini de kız oğlan kız yaptık. Hepsi erkeğine düşkün ve hepsi yaşıt...”(Vakıa Suresi, ayet 28-37.)

Muhammed’in Tanrısı, bu güzel kızları, sevgili erkek kullarıyla seviştirmek istediğini bildirmek üzere şöyle der:

 “...Yiyin, için! Doyun kolaylıkla. Yaptıklarınızın (yani bana ve Muhammed’e boyun eğmiş olmanızın) karşılığı olarak ‘dizi dizi tahtlara yaslanarak’ denecek onlara. Biz onları, iri ( güzel) gözlü hurilerle evlendireceğiz. (Cennet’te) onlara, iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince vereceğiz. Ve onlar orada, kadeh tokuşturacaklar; boş ve günah olmayan biçimiyle...” (Tur Suresi, ayet 19-20, 23-24.)

Fakat Muhammed’in Tanrısı, cennetteki erkek kullarına sadece güzel ve bakire tedarik etmeyi yeterli bulmaz; bir de onların hizmetine “gılmanlar”, “vildanlar” yani genç/taze oğlanlar verir; bu oğlanların “sedeflerinde saklı inci gibi” olduklarını söyler, şöyle der:

 “...Ve onlara, gılman (oğlanlar) hizmet sunacak; (bu oğlanlar) sedeflerinde saklı inci gibidirler...”

Bir başka çeviri şöyle:

 “Hizmetlerine verilmiş (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.” (Tur Suresi, ayet 24.)


Bu konuda da verilebilecek örnekler pek çok; bunları diğer birçok yayınımızda ele aldığımız için burada fazla durmayacağız. (10) 

Tanrı’yı, erkek kullarına “memeleri yeni sertleşmiş bakire güzel kızlar” ve “sedeflerinde saklı inci gibi oğlanlar” tedarik eder biçimde tanımlayan hükümleri, Tanrısal nitelikte kabul etmek güçtür. Tanrı fikrine saygılı hiç kimsenin bunları benimsemesine olanak yoktur. Ne var ki, İslam şeriatının, Tanrı’dan ve Muhammed’den gelme olduğunu bildirdiği bu tür din hükümlerini benimsemediğiniz an, Tanrı’yı ve Muhammed’i inkar etmiş sayılır ve kuşkusuz Müslümanlık sınavından sıfır almak yanında bir de dinsizlikle damgalanırsınız ki, bu taktirde yaşamınız tehlikeye girebilir.



Soru: “Size deseler: ‘Öldükten sonra Kabr’e giren kişiye Tanrı, aklını ve şuurunu iade eder; bu sayede kişi mezardayken dahi Muhammed’i övebilir! Bunu söyleyene ne dersiniz?”

Eğer akılcı düşüncenin insanıysanız, hiç kuşkusuz bunu söyleyeni alaya alır ve muhtemelen onu gericilikle, yobazlıkla suçlarsınız. Fakat hemen belirteyim ki, bunu yaptığınız taktirde Müslümanlık sınavından yine sıfır almış olur, üstelik İslama inanmamakla damgalanırsınız. Çünkü yukarıdaki sözleri söyleyen Muhammed’dir. Şöyle ki: Muhammed’e göre Muhammed adlı kitabımda uzun uzadıya açıkladığım gibi Muhammed, övünmeyi ve başkaları tarafından övülmeyi aşırı şekilde seven bir kimseydi. Her vesileyle kendisini, bütün insanların ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin en yücesi ve Allah katında en değerlisi olarak gösterirdi; örneğin;

 ‘Gözünüzü açın! Ben Allah’ın sevgilisiyim. Allah nezdinde gelmiş ve gelecek bütün insanların en şereflisi, en yücesi benim!”

derdi. Ya da:  “Ben Adem oğullarının seyyidiyim (efendisiyim)...” derdi. Ya da kendisini bütün peygamberlerin en yücesi olarak göstermek üzere:  “Ben Resullerin (Tanrı elçilerinin) önderiyim. Ben Nebilerin (Peygamberlerin) kemalini simgeleyen son nebiyim; Kıyamet günü ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim!" derdi. Övünmekte o kerte ileri giderdi ki, Tanrı’yı bile, melekleriyle birlikte salavat getirirmiş gibi tanımlamaktan geri kalmaz, insanların da kendisine salavat getirmesini isterdi. Örneğin Kur’an’a koyduğu ayetle Tanrı’nın şöyle konuştuğunu söylemiştir:

 “Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler Peygamber (Muhammed’e); Ey inananlar! Siz de salavat getirin, tam teslim olarak da selam verin.” (Ahzab Suresi, ayet 56.) (11)

İnsanların kendisini yüceltmelerini, kendisine övgü yağdırmalarını ve bu işi ömürleri boyunca yapmalarını Muhammed yeterli bulmazdı; isterdi ki mezarda dahi bu övgülerine devam etsinler. Ebu Bekir’in kızı Ayşe’nin ve kız kardeşi olan Esma binti Ebi Bekr’in bu konudaki rivayetleri, bunun ilginç örneklerinden biridir.

Olay şu: Günlerden bir gün güneş tutulur ve halk korku ve telaşa kapılır. Başta Muhammed olmak üzere herkes, Tanrı’ya sığınmak üzere namaza durur. Namaza duranlar arasında Muhammed’in eşlerinden Ayşe de vardır. Ayşe’nin kız kardeşi Esma, o sırada evde işiyle meşgul olduğu için halkın telaşını fark edememiştir. Fakat evden çıkıp halkın namaza durmuş olduğunu görünce Ayşe’nin yanına giderek: “Bu halka ne oluyor (Neden korkuyorlar)?” diye sorar. Namaz kılmakta olan Ayşe kendisine güneş tutulduğunu anlatmak için gök yüzüne doğru başıyla işarette bulunur ve “Sübhane’llah!” der. Esma pek bir şey anlamaz ve tekrar sorar: “Bu bir ayet(-i azab veya tekarrüb-i Kıyamet) mi?” (Bu bir azap işareti mi ya da Kıyamet’in yaklaşması mı?) Ayşe başıyla “Evet” diye cevap verir. Bunun üzerine Esma da namaza durur. Namazdan sonra Muhammed, halkı karşısına alıp: “Cennet ve Cehennem’e kadar (evvelce) bana gösterilmemiş hiçbir şey kalmadı ki, bu makamda görmüş olmayayım” diyerek konuşmaya başlar. Konuşmasında Tanrı’nın kendisine vahiy indirdiğini ve bu vahye göre insanların, ölümden sonra kabre (mezara) girdiklerinde sınava çekileceklerini ve sınav sırasında kendilerine: “Bu adam (yani Muhammed) hakkındaki ilmin nedir?” diye sorulacağını; bu soruya Müslüman kişinin: ‘O (Zat-ı Şerif) Muhammed’dir. O (Zat-ı Şerif) Allah’ın Resulüdür. Bize kanıtlanmış ayetlerle doğru yolu gösterdi. Biz de onun çağrısına uyarak izinden yürüdük. O (Zat-ı Şerif) Muhammed’dir” diyeceğini; bu sözlerin üç kez tekrar edileceğini ve ondan sonra o kimseye: ‘Öyle ise yat da rahatına bak. O (Zat-ı Şerif’in) peygamberliğine kesin olarak inandığın hususunda şüphe kalmadı” denileceğini; fakat eğer o kişi “münafık” ise (yani sadece dış görünüşüyle Müslüman olan, fakat iç yönüyle Müslüman olmayan bir kimse ise), bu soruya karşı: “Ben ne bileyim? İşittim, öteki beriki bir şeyler söylüyorlardı. Ben de söyledim” cevabını vereceğini belirtir. (12)

Daha başka bir deyimle Muhammed, mezara girmiş ölü vücutların, kendisi için: “Allah’ın Resulü bir Zat-ı Şerif’ diye konuştuklarını söylemeyi, övünme vesilesi yapmıştır. Ne var ki, mezardaki ölünün bu şekilde konuşabilmesi için akıl ve şuur sahibi olması gerekmekte. Bunu sağlamak, Tanrı’nın sevgili elçisi Muhammed için, çok kolaydır. Nitekim Ömer b. Hattab, bir gün kendisine kabir halinden ve kabir sorunlarından söz edip:
“(Mezardayken) Aklımız başımıza iade edilecek mi?”  diye sorunca, Muhammed şöyle yanıt verir:

“Evet, bugünkü hey’etinizde akıl ve şuurunuz iade olunacaktır...”(13)

Ama bunu söylerken ölülerin kabirde işitmez olduklarına dair Kur’an’a koyduğu ayeti (Fatır Suresi, ayet 22) göz ardı etmiş olur.

Bütün bunlar böyleyken, yukarıdaki soruya “Hayır” diye yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır almış olacaksınızdır.


Soru: “Tanrı’nın insanları, vahşet niteliğindeki cezalara çarptıracağına, örneğin el ve ayakları çaprazlama doğratmak, gözleri oydurtmak ya da kafaları kılıçla doğratmak ya da astırtmak vb. gibi uygulamalara mahkum kılacağına inanır mısınız?”

İnsani duygularla dolu bir kişiyseniz, kuşkusuz ki böyle bir soruyu şaşkınlıkla karşılayacak ve muhtemelen: “Hayır inanamam! Vahşet niteliğinde sayılması gereken bu tür cezaların, Tanrı’dan geldiğini kabul edemem!” diyeceksinizdir. Çünkü, her ne kadar suç işleyenleri cezalandırmanın doğal olduğunu kabul ediyorsanız da, uygulanacak cezanın vahşet niteliğini taşımaması ve ayrıca da suç ile ceza arasında denkleşme bulunması gerektiğini düşünmektesinizdir. Çünkü “Rahim” (merhametli) olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insanlara gaddarlık örneği teşkil etmesini isteyememektesinizdir. Ne var ki, bu düşüncenizi ortaya vurduğunuz taktirde Müslümanlık sınavında başarısız kalmış olacaksınızdır. Çünkü Muhammed, bu tür cezaların Tanrı buyruğu olduğunu bildirmiş ve Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koymuştur. Bu ayetlerden biri, hırsızlıkla ilgili olarak şöyle:

 “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere, ellerini kesin. Allah izzet ve merhamet sahibidir.” (Maide Suresi, ayet 38.)

Bu ayette geçen “hırsızlık” sözcüğü (ki “sirkat” sözcüğünün karşılığıdır), başkasının malını gizlice, yani onun haberi olmadan alması anlamına geliyor. Dikkat edileceği gibi ayette sadece “hırsızlık” denmiş fakat çalınan şeyin miktarı, değeri ve hangi maksatla çalındığı hususu belirlenmemiştir. Her ne kadar Kur’an yorumcularından bazıları, çalınan şeyin “az çok mergup denebilecek bir nisaba baliğ olması” gerektiğini söylemekteyseler de, İbn-i Abbas, İbn Zübeyr ve Haseni Basri gibi kaynaklar böyle bir kıstasa gerek olmadığını ve çalınan şeyin az ya da çok oluşunun, el kesme cezasının uygulanmasında etkili bulunmadığını bildirmişlerdir. (14).  Fakat her ne olursa olsun, hırsızlık  yapanın ellerini , bileklerini kesmek gibi bir ceza insafdışı ve vicdan sızlatıcı bir cezadır. Üstelik de ceza hukuku anlayışına aykırı, suç ile ceza arasındaki dengeyi göz önünde tutmayan bir uygulamadır, ki hırsızlık yapan kişiyi yeniden suç işlemeye zorlamaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü elleri kesilen bir insan, artık çalışamayacağı  ve aç kalacağı için, yeniden hırsızlık yapmaktan başka çare bulamayacaktır.

Yine Muhammed’in, Tanrı’dan gelmedir diye  Kur’an’a koyduğu bir ayet şöyle:


 “Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesad çalışanların cezası ancak (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, Yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyada rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azab vardır.” (Maide Suresi, ayet 34.)

Dikkat edileceği gibi burada, Tanrı’ya ve Muhammed’e karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların ne gibi cezalara çarptırılacakları bildiriliyor ki, bunlar “acımadan öldürmek”, “asmak”, “el ve ayakları çaprazlama olarak kesmek” ya da “bulundukları yerden sürülmek” gibi dört uygulamadan oluşuyor. Her biri teker teker uygulanacağı gibi, birlikte de uygulanabilir. Örneğin hem cinayet işleyen (yani “katli yapan”) ve hem de aynı zamanda mal çalan kişilerin, biri sağdan, biri de soldan olmak üzere, birer elleriyle birer ayakları kesilir ve sonra bunlar ölüme terk edilir. Bu ayetin Kur’an’a girmesiyle ilgili olarak İslam kaynakları çeşitli sebepler öne sürerler. İkrime ve Haseni Basri gibi kaynaklara göre yukarıdaki ayetler “müşrikler” (puta tapanlar) hakkındadır. İbn-i Abbas gibi kaynaklara göre bu ayet, Yahudi ya da Hıristiyan ( kendilerine Kitap verilmiş olan) kavimlerden birinin Muhammed’le barış antlaşması yaptıktan sonra, antlaşma hükümlerine aykırı olarak yol kesip yeryüzünde fesat çıkarmaları nedeniyle inmiştir!

Bir başka rivayete göre, Hilal İbn-i Uveymiri kavminin İslam aleyhtarı davranışları nedeniyle inmiştir: Güya Beni Kinane kavminden bir kısım halk, Müslüman olmak kastıyla gelirken Hilal’in kavmine uğramış ve bu kavmin adamları yollarını kesmişler ve kendilerini de öldürmüşlerdir. Ve nihayet bir başka rivayete göre de bu ayet, Muhammed'’n çobanını öldüren ve develerini çalıp götüren kimseler vesilesiyle konmuştur, ki özeti şöyle: Hicret’in 6. Yılında Ukle ve Ureyne kabilelerinden bazı kimseler, Medine’ye gelerek Muhammed’e sığınırlar. İslam dinine girdiklerini söylerler ve hasta ve aç olduklarını belirterek yardım isterler. Muhammed kendilerini, develerinin bulunduğu yere gönderir ve bakılıp iyileşmelerini sağlar. Bir süre sonra bu kişiler iyileşirler ve iyileşir iyileşmez Müslümanlığı terk ederler ve Muhammed’in çobanını öldürüp develerini götürürler. Haberi alınca Muhammed, gazaba gelir ve hemen adamlarını gönderip bu kişileri yakalatır. Her birinin ellerinin ve ayaklarının çarprazlama kesilmesini ve ayrıca da gözlerinin oyulmasını emreder. Ve sonra onları bu haldeyken kızgın güneşin altında ölüme terk eder. (15)

Bunu yaparken Muhammed, gerekçe olarak Kur’an’a koyduğu yukarıdaki ayeti (yani Maide Suresi’nin 34.ayetini) kullanır. Ve işte bundan dolayıdır ki Müslüman kişiler, bu ayeti ve Muhammed’in bu davranışını “hak” ve “adalet” örneği olarak yüceltirler. Eğer siz, bunu kabul edebiliyorsanız, iyi bir Müslüman olmakla övünebilirsiniz! Yok eğer aklınız ve vicdanınız, vahşet niteliğindeki bu tür cezalara “Hayır” diyor ise, Müslümanlık sınavından sınıfta kalmış olursunuz!


 Soru: “Tanrı’nın, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirdiğine (dua edip namaz kıldığına) inanır mısınız?”

 “Salavat” sözcüğü, geniş içeriğiyle dua etmek, namaz kılmak, gibi anlamlara gelir. Bir bakıma namaz yoluyla ibadet etmektir ki, Müslümanlar bu yoldan, “esirgeyen” ve “merhamet eden”   Tanrı’nın yardımını sağlamaya çalışırlar. Bazı kaynaklara göre salavat, beş vakit namaz ile diğer namazların tümünü kapsar. “Salavat”ta bulunan Müslüman kişi, bu işi Tanrı’yı en kutsal şekilde yüceltmek ve Tanrı’ya eş ya da ortak koşmadığını kanıtlamak ve alçakgönüllülüğünü ortaya vurmak için yapar. Kur’an,  bunun böyle olduğunu belirleyen ayetlerle doludur. Şimdi yukarıdaki soruyu, muhtemelen şöyle yanıtlayacaksınızdır: “Hayır, Tanrı’nın melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirdiğine (dua edip namaz kıldığına) inanamam; çünkü böyle bir şey Tanrı fikrini küçültmek, Muhamed’i Tanrı’nın üstünde görmek olur.”

Ancak böyle demekle, Müslümanlık sınavından yine sıfır almış olacaksınızdır, çünkü Kur’an’da şöyle demektedir:

 “Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, salavat getirirler Peygamber (Muhammed’e); ey iman edenler siz de salavat getirin; tam teslim olarak da selam verin.” (Ahzab Suresi, ayet 56.)

Bu nasıl olur diye soracak olursanız yanıtı kısaca şöyle: Her vesileyle tekrarladığımız gibi, Tanrı’yı yüceltici ayetleri Kur’an’a koyan Muhammed’dir. İstemiştir ki, Tanrı sınırsız şekilde yüceltilsin ve yüceltilirken, onun “elçisi” olarak kendisi de yüceltilmiş olsun. Çünkü Muhammed, övünmesini ve başkları tarafından övülmesini çok seven bir kimsedir. Örneğin, kendisini Allah’ın “en sevgilisi”, “Müslümanların ilki”, “gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin en üstünü”, “bütün insanların en yücesi, en şereflisi”, “Adem oğulllarının Seyyidi” şeklinde göstermiş, kendisine baş eğenlerin Tanrı’ya baş eğmiş sayılacaklarını, kendisine inanıp saygı gösteren ve salavat getirenlerin tüm günahlardan sıyrılıp cennete ulaşacaklarını ve buna benzer daha nice şeyler söylemiştir. Fakat bununla yetinmemiş, Tanrı’yı, yukarıda belirttiğimiz gibi, melekleriyle birlikte kendisine salavat getirir şekilde tanımlamıştır. (16)

Görüyorsunuz ki, yukarıdaki soruyu: “Hayır, Tanrı’nın, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirdiğine (dua edip namaz kıldığına) inanamam...” dediğiniz taktirde Müslümanlık iddianız geçersiz kalacaktır.


Soru:”Tanrı’nın yanlış ya da çelişkili kararlar verdiğine ya da insanlardan akıl alarak iş gördüğüne inanır mısın?”

Eğer bu soruya: “Hayır inanmam; çünkü Tanrı her şeyi bilendir, her şeyi önceden hesap eden ve görendir; asla yanılmaz ve insanlardan akıl almaz”  şeklinde bir yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından yine sınıfta kaldınız demektir. Çünkü, başta Kur’an olmak üzere İslam kaynaklarını incelediğimiz zaman görmekteyiz ki, Muhammed’in Tanrısı, çoğu zaman birbirini tutmaz ve çelişkili ya da yalan/yanlış kararlar vermesi yanında, insanlardan akıl alarak da iş görmektedir. Bu konuya da çeşitli yayınlarımda değinmiş olmakla beraber, yukarıdaki soru vesilesiyle burada kısa bir özetlemede bulunmak yararlı olacaktır. Sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim.

Muhammed’in Tanrısı’nın, herhangi bir konuda enine boyuna düşünmeden, hesap etmeden ve kötü sonuçlar yaratacağını bilmeden kararlar verip, sonra bu kararlarını kullarını uyarısı üzerinedeğiştirmiş olmasına verilecek nice örneklerden biri, Kur’an’da, İsra Suresi’nde geçen “Miraç Olayı” ile ilgilidir ki, “Muhammed’in gök gezisi” olarak da bilinir. İsra Suresi’nde şöyle yazılı:

 “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” ( İsra Suresi, ayet 1.)

“Miraç” sözcüğü, genellikle Kur’an’daki “göğe dayalı merdiven” deyimiyle karşılanmakta (bkz. Zuhruf Suresi, ayet 33). Güya Muhammed, bir gece Mekke’deki “Mescid-i Haram”dan kalkıp Kudüs’teki “Mescid-i Aksa”ya gitmiş ve sonra “gök merdiveni” ile göklerin yedinci katına çıkmış ve Tanrı’yla buluşup ondan birtakım buyruklar almıştır ki, bunların arasında namaz vakitleriyle ilgili olanı vardır. “Gök gezisi” olarak da bilinen bu hikaye, 1400 yıl boyunca Müslümanlar için kutsal bir anlam taşımıştır; özeti şöyle:

Bir gün Tanrı, Muhammed’i yanına çağırıp ayetlerinden bir kısmını göstermek ister! Bunun üzerine Muhammed, Burak adındaki atına binerek Mekke’deki Ka’be’den hareketle Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gider ve oradan Cebrail’le birlikte gök katlarını çıkmaya başlar. Yedi kattan oluşan gök katlarından her birinde, eski dönem “peygamberlerinden” biri oturmaktadır (örneğin İbrahim, Musa, İsa vb. gibi). Muhammed’in söylemesine göre bütün bu peygamberler, Tanrı tarafından Müslümanlıkla emrolunmuşlardır. Her kattan geçerken onlarla selamlaşır ve nihayet Tanrı’nın bulunduğu kata gelir. Tanrı kendisine, günde elli vakit namaz kılınması için buyrukta bulunur. Nasıl bir gerekçeye dayalı olarak günde elli vakit namazı uygun bulmuştur, bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz şu ki, günde elli vakit namaz kılınmasını içeren emir, uygulanması mümkün olmayan bir emirdir. Çünkü eğer insanlar, günde elli vakit namaz kılmaya kalkışacak olurlarsa, ne çalışmaya, ne uyumaya, ne yemek yemeye, ne eğlenmeye ve ne de çiftleşip nesil üretmeye vakit bulabileceklerdir. Bunun böyle olduğunu en basit bir hesapla ortaya vurmak kolay: örneğin her bir namaz (hazırlık, abdest almak vs. dahil), en azından 20 dakika tutmuş olsa, günün aşağı yukarı 17 saatini bu işe ayırmamız gerekecektir. Geriye 7 saatlik bir boş zaman kalıyor ki, uyku uyumaya bile yetmez. Şimdi sormak gerekiyor: “Nasıl olur da Tanrı bunu hesap edemez?” Ne var ki, sadece Tanrı değil, Muhammed de elli vakit namaz emrinin, uygulanması imkansız bir emir olduğunu düşünmez. Emri alır almaz, büyük bir sevinç izhar eder ve Tanrı’nın  bu sözlerini kendi kavmine müjdelemek üzere hemen gök katlarını inmeye başlar. Her bir katta rastladığı peygamberlerle selamlaşır, Tanrı’yla görüşmüş olduğunu anlatır. Fakat Musa’nın bulunduğu kata geldiği zaman, Musa kendisine Tanrı’dan ne emirler aldığını sorar. Elli vakit namaz emri verildiğini öğrenince Muhammed’e şöyle der: “Senin kavmin günde elli vakit namaz kılamaz. Geri dön ve Tanrı’dan bu emri değiştirmesini, namaz vakitlerinin sayısını azaltmasını iste.”  Musa’nın bu şekilde konuşması üzerine Muhammed, hiç tereddüt etmeden gök katlarını tırmanarak Tanrı’nın yanına döner ve namaz vakitlerinden indirme yapmasını ister. Tanrı onun bu isteğini kabul ederek 10 vakit namaz indiriminde bulunur ve Müslümanlara günde 40 vakit namaz kılınmasını emrettiğini bildirir. Aslında 40 vakit namaz da az sayılmaz; ama her ne hikmetse Tanrı böyle karar vermiştir. Tanrı’nın bu kararını Muhammed, yine sevinçle karşılar ve gök katlarını inmeye başlar. Ne var ki Musa’nın katına geldiğinde, Musa kendisine günde 40 vakit namazın da çok olduğunu ve tekrar Tanrı katına dönüp indirim sağlamasını söyler. Musa'’ın dediğine uyarak Muhammed, tekrar katları çıkıp Tanrı'’ın  yanına gelir ve O'’dan indirim yapmasını diler. Tanrı 10 namaz daha indirimde bulunarak günde 30 vakit namaz kılınmasını emreder. Muhammed bunu uygun bulur ve gök katlarını inerek Musa’nın yanına gelir. Fakat Musa bunun da çok olduğunu söyler ve geri dönüp Tanrı’dan indirim istemesini tavsiye eder. Muhammed, yine Tanrı katına dönerek  indirim ister. Ve işte bu şekilde, Tanrı’yla Musa arasında mekik dokuya dokuya (Musa’dan aldığı tavsiyeye uyarak) Muhammed, nihayet Tanrı’dan namaz sayısının günde beş vakit olması gerektiğine dair karar alır. Ancak Musa bunun dahi çok olduğunu söyleyince Muhammed: “Hayır artık Tanrı2nın yanına çıkıp daha fazla indirim istemeye yüzüm tutmaz” der ve doğruca kavminin yanına gelerek emri bildirir. (17)

İslam kaynaklarının Muhammed lehine iftiharla kaydettikleri bu olaydan anlaşılıyor ki Tanrı, namaz vakitlerinin saptanması konusunda çok isabetsiz bir karar vermiştir ve Muhammed bu kararın isabetsizliğinin farkına varmamıştır. İsabetsizliğinin farkına varan sadece Musa’dır. Daha başka bir deyimle Musa, Tanrı’dan da, Muhammed'den de daha isabetli düşünmüştür. Ve Tanrı, Musa’nın aklına uyarak iş görmüştür. Burada söz konusu OLAN Tanrı, Muhammed’in kendi hayalinde canlandırdığı bir Tanrı’dır.

Ve işte eğer siz, böyle bir Tanrı tanımına inanıyorsanız, Müslümanlık sınavını geçmiş sayılırsınız. Ama kalkıp: “Hayır, Tanrı böylesine isabetsiz karar vermiş olamaz; hele insanlardan akıl alarak  iş görmesi söz konusu olamaz; zira Tanrı’yı ve Muhammed’i bu durumda kılmak, her ikisini de Musa’ya nazaran daha az akıllı saymak olur” şeklinde bir şeyler derseniz, bu taktirde Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız.

Kur’an’ı incelerken görüyoruz ki, o her şeyi bildiğini söyleyen ve kendisini “alim” olarak tanıtan Tanrı, bilinmesi gereken çoğu şeyden habersizdir. Bunun nice örneklerinden biri Muhammed’in okuryazar olup olmamasıyla ilgili. Gerçekten de Kur’an’da Tanrı’nın Muhammed’e şöyle hitap ettiği yazılı:

 “(Ey Muhammed!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku...”  ( Alak Suresi, ayet 1.)
Yani Tanrı, Cebrail aracılığıyla Muhammed’e vahiy gönderirken, onun okuma bildiğini düşünerek: “Oku” diye emreder. Fakat Muhammed: “Ben okuma bilmem” diye karşılık verir. Buna rağmen Tanrı emrinde ısrar eder ve:

 “Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin en büyük keremdir” (Alak Suresi, ayet 3-5)

der. Muhammed, yine aynı şeyi söyler ve okuma bilmediğini tekrarlar. Tanrı yine ısrar eder ve bu üçüncü kez Muhammed’den: “Ben okuma bilmem” şeklinde karşılık alınca, ısrarından vazgeçer. Anlar ki Muhammed, gerçekten okumasızdır. Bunun üzerine Tanrı, okuma işini üstlendiğini ve bu işi Cebrail aracılığıyla yapacağını anlatarak şöyle der:

 “(Ey Muhammed!) Doğrusu o vahyolunanı senin kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail’e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak bize düşer.” (Kıyamet Suresi, ayet 17-19.)

Ve bu söylediğini pekiştirmek için şunu ekler:

 “Ey Muhammed! Cebrail Kur’an’ı okurken, unutmam2daak için acele edip onunla beraber söyleme,  yalnız dinle...” (Kıyamet Suresi, ayet 16.)

Ve sonra Tanrı, Muhammed’in okuma-yazma bilmediğini herkese bildirmek üzere şöyle konuşur:

 “...bunu okuyup-yazması olmayan Peygamber Muhammed’e uyanlara yazacağız...” (A’raf Suresi, ayet 156-157.)

Ayrıca da da Muhammed’e hitaben şöyle der:

 “Ey Muhammed...Sen daha önce bir kitapdan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi...” (Ankebut Suresi, ayet 49.)

Görülüyor ki Tanrı, Muhammed’in okuma bildiğini sanarak ona vahiylerini gönderiyor ve “Oku” diye emrediyor; fakat okuma bilmediğini anlayınca okuma işini kendisi üstleniyor! Pek güzel ama, nerede kaldı Tanrı’nın “alimliği”, nerede kaldı Tanrı’nın her gizli ve bilinmeyen şeyleri bilirliği?

Bu yukarıdaki örnek, Kur’an surelerinin, İslamcıların belirledikleri iniş sırasına göre açıklanmıştır. Eğer konuyu, surelerin Kur’an’daki sırasına göre ele alacak olursak, bu kez Tanrı’yı güç durumda bırakan bir başka sonuçla karşılaşmış oluruz ki, o da şöyle: Muhammed’in okuma bilmediğini belirleyen ayetler, Kur’an’daki surelerin sırasına göre şu düzeyde: A’raf Suresi (7.sure), Ankebut Suresi (29. sure), Kıyamet Suresi (75. Sure), Alak Suresi (96. Sure). Kur’an’ın 7.suresi olan A’raf Suresi’nde Tanrı, Muhammed’in “ümmi” (yani okumasız) olduğunu bildirmekte:

 “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o... ümmi peygambere (Muhammed’e) uyanlar var ya...”(A’raf Suresi, ayet 157.)

 “(Ey Muhammed!) de ki:...’Öyle ise Allah’a ve ümmi peygamber olan  Resulüne (Muhammed’e)...iman edin’...”(A’raf Suresi, ayet 158.)

Görüldüğü gibi, Tanrı burada Muhammed’i okumasız bir kimse olarak tanıtmakta. Ayrıca da, onu okumasız bıraktığını anlatmak maksadıyla 29.sure olan Ankebut Suresi’nde, şöyle konuşmakta:

 “(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı...”(Ankebut Suresi, ayet 48.)

Yani Tanrı Muhammed’i okumasız bırakmıştır, çünkü okuma/yazma bilir kılmış olsa, çevresindekiler yanlış kanıya kapılıp onun başka kitaplardan (örneğin Tevrat’dan, İncil’den) çalma yaparak Kur’an’ı hazırladığını sanabilirlermiş!

Fakat Tanrı bunu söylemekle kalmaz bir de, 75.sure olan Kıyamet Suresi’nde, ayetleri kendi ağzıyla Muhammed’e okuduğunu bildirmek üzere şöyle der:

 “(Ey Muhammed!)...Şüphesiz (Kur’an’ı senin kalbine yerleştirmek) vr onu okumak bize aittir...”(Kıyamet Suresi, ayet 16-17.)

Görülüyor ki Tanrı, Kur’an’ın yukarıda belirttiğimiz 7., 29. Ve 75. Surelerinde Muhammed’i okumasızmış gibi tanımlamakta. Böylece onun, başka kitapları okuyup bu kitaplara göre konuşmadığını anlatmaya çalışmakta. Ne var ki, Muhammed’in okumasız olduğunu söyleyen bu aynı Tanrı, bu söylediklerini unutmuşçasına, Kur’an’ın 96. Suresi olan Alak Suresi’nde, Muhammed’e “Oku” diye emreder:


 “(Ey Muhammed!) Taratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku...” (Alak Suresi, 
ayet 1.)


Evet ama, hani ya Muhammed okuma bilmezdi? Okuma bilmeyen bir kimseye “Oku” diye emredilir mi? Görülüyor ki, hangi açıdan bakarsak bakalım (yani konuyla ilgili ayetleri ister surelerin iniş sırasına göre, ister Kur’an’daki sırayı göz önünde tutarak okuyalım) Tanrı, Muhammed’in okuma bilir ya da bilmez oluşu konusunda, ya habersizdir ya da kurnazlık peşindedir. (18)

İslam kaynaklarının bildirmesine göre Tanrı birçok hususta, insanlardan akıl alarak iş görmüştür ki, bu kişilerin başında Ömer b. Hattab gelmekte. Güya birçok ayeti onun isteğine uyarak indirmiştir. Ömer’in bizzat kendi söylemesine göre Tanrı, özellikle üç konuda isteklerini ayet şekline dönüştürmüştür. Bunlardan biri, Ka’be’deki Makam-ı İbrahim denen yerin namazgah ve dua yeri olarak kabul edilmesidir. Bir diğeri kadınların örtünmesi konusundadır. Üçüncüsü de Muhammed’in karılarının kıskançlık göstermeleriyle ilgilidir.

Bunları kısaca özetleyelim:

Bakara Suresi’nin 125. ayetinde, Ka’be’deki İbrahim makamı ile ilgili şu var:

 “Biz Beyt’i (Ka’be’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)...” (Bakara Suresi, ayet 125.)

GüyaÖmer b. Hattab, ikide bir Muhammed’e gelip, Ka’be’deki Makam-ı İbrahim denen yerin ibadet yeri olması isteğinde bulunurmuş ve onun bu isteğini duyan Allah, bu isteğe uyarak Kur’an’ın Bakara Suresinin yukarıdaki 125.ayetini indirmiş imiş!


Kur’an’ın Ahzab Suresi’nde, kadınların örtünmesiyle ilgili olarak şöyle bir ayet var ki, “Hicab ayeti” diye de bilinir:


 “Ey Muhammed! Hanımlarına, kızlarına ve müminleri kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incilmemesi için en elverişli olan budur...”(Ahzab Suresi, ayet 33, 59.)

İnsan kaynaklarının bildirmesine göre Tanrı bu ayeti Ömer b. Hattab’ın uyarısı ve isteği üzerine indirmiştir. Güya Ömer,son derece kıskanç olduğu için, kadınların tanınmayacak şekilde örtünmeksizin evden çıkmalarını istemezmiş. Bu nedenle bir gün Muhammed’e: “Ya Resullullah, emretsen de (eşlerin) hicab içine girseler. Çünkü senin yanına iyi-kötü insanlar girip çıkıyor” şeklinde bir şeyler söylemiş. Bunu duyan Tanrı, hemen yukarıdaki Hicab ayetini indirivermiş. Söylendiğine göre Hicab ayeti, Hicret’in 5. yılında inmiştir ki (kimine göre 3. ya da 4. yılında), Muhammed’in “Peygamber” olarak kendini tanıtmaya başlamasından 15 yıl sonraya isabet etmekte. Yani Tanrı, 15 yıl boyunca kadınların örtünerek sokağa çıkmaları konusunda  hiçbir şey düşünemiyor ve bu işi Ömer’in hatırlatması üzerine yapıyor! (19)

Kur’an’ın Tahrim Suresi’nde, Muhammed’e karşı kıskançlık göstermek üzere anlaşan eşlerin Tanrı tarafından uyarılmasıyla ilgili şöyle bir ayet var:

 “Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden...dul ve bakire eşler verebilir.” (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 5.)


Kaynakların bildirmesine göre, bu ayeti de, Ömer b. Hattab’ın uyarısı üzerine düşünmüş ve indirmiştir. Olay şu:

Muhammed, her sabah namazını kıldırdıktan sonra, sırayla eşlerinin odalarına gider, onlarla cinsi münasebette bulunurmuş. Günlerden bir gün Hafsa’nın (ki Ömer b. Hattab’ın kızıdır) yanına geldiğinde, Hafsa ona bal şerbeti içirmiş, bu yüzden Muhammed onun odasında biraz fazlaca kalmaya başlamış. Bu iş birkaç gün böyle devam edince Ayşe kıskançlığa kapılıp işkillenir ve Hadıra adındaki cariyesine: “Resullullah Hafsa’nın odasına girdiği vakit sen de gir. Bak ne yapıyor? Bana haber ver?” der. Cariye Hadıra, ertesi gün olan bitenleri görüp Ayşe’ye haber verir; bunun üzerine Ayşe, Muhammed’in diğer eşleriyle birlikte Muhammed’e bir oyun oynamak ister. Ve onlara şöyle der: “Resullullah yanınıza geldiği zaman kendisine: ‘Sende magafir kokusu duyuyorum’ deyiniz.’  der.”


“Magafir” denen şey, Urfut denilen Arabistan meşelerinin bal gibi tatlı fakat kokusu hoş olmayan bir cins zamk (samg) imiş. Muhammed ise, üzerinde fena bir koku bulunmasından hoşlanmazmış. Ve işte, eşlerinin yanına girdiğinde , onların: “Sende magafir kokusu duyuyorum” demelerinden rahatsız olmuş. Ve hele Ayşe’nin odasında vee onunla cinsi münasebette bulunurken ondan:

“Ya Resulullah, senden magafir kokusu duyuyorum. Yoksa yedin mi?” sözlerini duyunca:

“Hayır, Hafsa bana bal şerbeti içirdi” diyerek cevap verir. Ayşe bunu duyunca:

“Demek, o balın arıları Urfut otlamış” diye karşılık verir. Muhammed de ona, artık bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin eder: “Vallahi bir daha ağzıma koymam” der. Ne var ki Tanrı buna razı olmaz. Yani Muhammed’in, sırf Ayşe’yi ve diğer eşlerini hoşnut etmek için bal şerbeti içmekten vazgeçmesini istemez ve hemen şu ayeti indirir:

 “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun...”(K. 66, Tahrim Suresi, ayet 1.)

Fakat bu arada Ömer b. Hattab, olan bitenleri öğrenince fena halde öfkelenir ve Muhammed’in eşlerine, yapıkları işin kötü bir şey olduğunu hatırlatır ve şöyle der: “Ne bilirsiniz? Eğer (o) sizi tatlik edecek (boşayacak) olursa, Rabbi belki size bedel ona daha hayırlı ezvaç (eşler) verir.”

Anlaşılan o ki, Tanrı bütün bu olan bitenleri izlemiş ve Ömer’in söylediklerini çok uygun ve yerinde bulmuştur. Nitekim, Ömer’in söylediklerini hemen vahiy şekline dönüştürür ve Tahrim Suresi’nin 5. Ayetini indirir ki, biraz önce belirttiğimiz gibi şöyledir:

 “Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden...dul ve bakire eşler verebilir.” (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 5.) (20)

Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Tanrı, sadece yukarıdaki hususlarda değil, daha birçok konudan Ömer b. Hattab’ın fikrinden yararlanmış olarak iş görmüştür. Örneğin Tirmizi gibi kaynaklar, Kur’an’daki pek çok ayetin Ömer’in uyarısına uygun olarak indiğini söylerler ve İbn-i Ömer’in şu sözlerini anımsatırlar:

 “Hiçbir mes’ele tehaddüs etmemiştir ki, nas bir türlü, Ömer de bir türlü re’yde bulunmuş olsunlar da Kur’an, Ömer’in dediğine uygun olarak nazil olmuş olmasın.” (21)

Bu sözlerin Türkçesi şöyle: “Halk ile Ömer’in görüş ayrılığına düştükleri hiçbir sorun yoktur ki Kur’an’a, Ömer’in görüşüne ve dediğine uygun ayetler şeklinde girmemiş olsun.”

Fakat hemen ekleyelim ki Muhammed’in Tanrısı, sadece Ömer’in isteklerine ve aklına uyarak değil, başkalarından da esinlenerek iş görmüştür. Yer darlığı nedeniyle bunları burada değil, Muhammed’in Tanrı Anlayışı adlı kitabımda ele alacağım. Fakat burada kısaca belirtmek isterim ki, Tanrı sözleri olarak tanıtılan kitap, bütün bunlardan başka, önemli sayılması gereken birçok yanlışı da içermektedir. Örneğin İsa’nın anası Meryem ile, Musa ve Harun’un kızkardeşleri olan Meryem birbirleriyle karıştırılmış ve sanki aynı kişiymiş gibi tanıtılmıştır; oysa bu iki Meryem’in 1700 yıl arayla yaşadıkları kabul edilir. Yine bunun gibi Acem hükümdarlarından Ahaşveroş’un veziri olan Haman, Mısır Firavunlarından birinin veziri olarak tanıtılmıştır. Öte yandan Ay, Güneş’in uydusu ve dolayısıyla Güneş’e nazaran ikinci derecede bir değeri olduğu halde, Kur’an’da “münir” (nurlandırıcı) yani güneşe üstün gösterilmiştir. (22)


Kaynakça:

1    Bu konuda daha geniş açıklama için benim Kur’an’ın Eleştirisi adlı kitabıma bkz.

2    Bu konuda bkz. Elmalılı H. Yazır, Halk Dini, Kur’an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul 1993, c.6,
      s.4518-9.
3    Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.II,s.843.
4 Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2,s.825-6; ayrıca bkz. Kaf Suresi, ayet 30.
5 Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.843.
6 Kıyamet günü Sırat’tan geçiş için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.820-830.
7 Bkz. İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, Bedir Yayınevi, İstanbul 1979, s.107.
8 Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.476, Hadis No:321.
9 Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.477-478.
10 Cennet tanımıyla ilgili Kur’an ve hadis hükümleri için benim Şeriat ve Kadın ve Kur’an’ın Eleştirisi adlı kitaplarıma bkz. Ayrıca bkz: Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, c.4, s.69 vd.; İmam Nevevi, age ., c.3,s.464 vd.
11 Bu konuda verilecek diğer örnekler için benim Muhammed’e göre Muhammed adlı kitabıma bkz.
12 Sahih-i Buhari Muhtasarı ..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.1, s.76, 88-89.
13 Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.4, s.504.
14 Bu konuda bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini, Kur’an  Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul 1993, c.2, s.1672.
15 Bu konuda benim Muhammed’e göre Muhammed ve Kur’an’ın Eleştirisi 3 adlı kitaplarıma bkz. Ayrıca Elmalılı H. Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, c.2,s.1661 vd.
16 Bu konuda daha geniş bilgi için benim Muhammed’ göre Muhammed adlı kitabıma bkz.
17 Bu Miraç Olayı için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.10, s.65-72.
18 Bu konuda daha geniş açıklama için Kur’an’ın Eleştirisi 2 ve Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları adlı kitaplarıma bkz.
19 Bu hususlar için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.346 vd.; Hadis No:261; ayrıca bkz. c.11, s.48, 398.
20 Bütün bu hususlar için benim Şeriat ve Kadın, Kur’an’ın Eleştirisi adlı kitaplarıma bkz. Ayrıca bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.346 vd.,Hadis No:261.
21 Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.2, s.349.
22 Bunlara benzer diğer yanlışlar konusunda benim Kur’an’ın Eleştirisi 3 adlı kitabıma bkz.


Kaynak: İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları