09 Aralık 2012

Müslümanlık Sınavı - Sınava Giriş

İnsanlarımızın büyük çoğunluğu, İslam dininin en son, en mükemmel bir din olduğuna körü körüne inanmışlardır. Ağızlarından: ‘El-hamdüli’llah Müslümanım’ şeklinde, kişilik kanıtlaması eksik olmaz; hemen her vesileyle bu sözleri tekrarlamak ve her işe Allah’ın adıyla başlamak onlara rahatlık verir.

Bu rahatlığı mutluluğa dönüştürmek maksadıyla, yine her vesileyle, Muhammed’ in adını ilahiliğe bürüyüp, yüceltici sözcüklerle ‘Sallalahü teala‘ (Allah onun şanını yüceltsin ) ya da 'Sevgili Peygamberimiz' diyerek mırıldanmaktan geri kalmazlar. Koyu bir dinsellik bilincine saplı olarak bugün hala 7. Yüzyıl zihniyetiyle yaşayıp gitmektedirler. İslamın ‘hoşgörü’ ve ‘barış’ dini olduğunu söylerler ama, İslamdan başka din ve inanca yönelik olanları ‘kafir’ ve ‘cehennemlik’saymaktan ya da İslam şeriatını eleştiri konusu yapanları dinsizlikle suçlamaktan geri kalmazlar. Akılcı eğitimden geçmedikleri için, onları bu kör inanışlardan ve davranışlardan kurtarma olasılığı pek yoktur.



Akılcı eğitimden geçmiş olup, kendilerini ‘aydın’ bilen sınıflara gelince, onların çoğunluğu da, İslam şeriatının akla ve vicdana ters verileri içeren özünden habersizdirler. Örneğin kendilerine: İslamdan başka dinlere yönelenler 'sapıktırlar' , 'Müşrikleri nerede görürseniz öldürün' , 'İslamdan çıkanları öldürün' , 'Ey (Müslümanlar)! Yahudileri ve Hiristiyanları dost edinmeyin...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır...' , (Yahudilerden, Hiristiyanlardan) İslami din edinmeyenlerle , boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye (kafa parası ) verene kadar savaşın' , ‘Yeryüzü İslam olana kadar savaşın onlarla‘ , ‘Kölelik Tanrısal bir kuruluştur’ , ‘Kadınlar aklen ve dine dun (eksik) yaratıklardır’ , ‘Sütresiz olarak namaz kılanın önünden eşek , köpek, kadın geçerse namaz bozulmuş olur’ , ‘Ölü insan ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan oruçlu kişinin kaza orucu tutması gerekir’ , ‘Tanrı, Müslüman kullarına Cennet’te memeleri yeni sertleşmiş güzel kızlar verecektir’ , ‘ (Ey Müslümanlar).. Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yayvan suratlı Türklere karşı zaferler kazanılmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır ‘ şeklinde ya da benzer nice buyruk gösterilmiş olsa şaşıracaklardır; bunların hoşgörü anlayışıyla, insan şahsiyetinin haysiyetiyle ya da insanlararası sevgi ilkesiyle bağdaşmaz şeyler olduğunu söyleyeceklerdir.

Ama bunu yapmakla, hem Müslümanlık sınavından başarısız çıkacaklarını ve hem de İslamı inkar etmek gibi tehlikeli bir işe girişmiş olacaklarını düşünemeyeceklerdir. Oysa bütün bu buyruklar, Muhammed’in Kur’an ve Kur’an olmayarak ortaya vurduğu İslami verilerden başka bir şey değildir. Daha başka bir deyimle, bu kişiler ciddi bir Müslümanlık sınavına çekilmiş olsalar, ne Müslümanlıklarından ve ne de Tanrı’ ya ve Muhammed’e bağlılıklarından eser kalmayacaktır. Bu okumakta olduğunuz yazı (ki Müslüman kişinin günlük yaşamını düzenleyen şeriat verilerinden sadece bir demektir ) bunun böyle olduğunu kanıtlamak maksadıyla hazırlandı. Eklemek isterim ki bu veriler, başta Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları olmak üzere temel İslam kaynaklarından alınmıştır.(Yazının sonunda kaynakçalar verilmiştir.)

HURAFELER, BATIL İNANÇLAR, MASALLAR VE AKLI DIŞLAYAN SORUNLAR KONUSUNDA  BİRKAÇ SORU

İslam şeriatı, insan aklını hurafelere, batıl inançlara ve aklı dışlayan ne varsa her şeye inandırmaya yararlı buyruklarla doludur. Çeşitli yayınlarımla (özellikle Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları adlı kitabımla -Ilhan Arsel-) bunların birçoğunu sergilemiş bulunmaktayım. Kısaca anımsatmak maksadıyla şu girişi yapabilirim:

Muhammed’ in getirdiği buyruklara göre, Müslüman kişi, sabahleyin, horozların öttüğünü işitir iştmez, derhal Tanrı'nın ‘fazl-ü kerem' inden( cömertliğinden ve lütfundan ) isteyerek yataktan kalkacaktır, çünkü horozlar melek gördükleri için örtmüşlerdir ve onu namaza çağırmaktadırlar. Fakat şunu da bilecektir ki, eğer bu arada eşeklerin anırmasını işitecek olursa, derhal Tanrı’ ya sığınması ve Muhammed’e salavat getirmesi gerekir, çünkü eşek, şeytan gördüğü için anırmıştır ve üstelik Kur’an’ da eşek sesinin ‘ seslerin en çirkini' olduğu anlatılmıştır. ( K.31, Lokman Suresi, ayet 19.)

Yine bunun gibi,Müslüman kişi yataktan kalkarken, sağ ayağıyla kalkması ve herişini sağa göre yapması gerekir; çünkü kendisine sağın sola nazaran ‘fazlı’ ( üstünlüğü ) olduğu anlatılmıştır. Yataktan çıktıktan sonra yapacağı ilk iş, burnundaki nesneyi çıkarmaktır; çünkü Muhammed’in söylemesine göre şeytan, uyuyanın genzinde gezmektedir; bu nedenle burnundaki nerneyi nefesiyle çıkarmalıdır.

Ancak bu işi, tek sayı esasına göre, daha doğrusu üç defada olmak üzere yapmalıdır, çünkü kendisine din diye belletilen odur ki, Müslüman kişinin bütün işleri ‘Allah’ ile ‘alakalı’ olmalıdır. ‘Allah’ ise tektir. Allah’la alakalı olduğu için tek çift’ten daha iyidir. Bundan dolayıdır ki, yapacağı işleri 3,5,7 vs. gibi tek sayılara göre ayarlamalıdır: Su içerken bardağı sağ elle tutup üç yudumda içmeli, helada abdestini yaptıktan sonra altını üç taşla temizlemelidir. Nitekim Muhammed hep böyle yapmış ve Müslümanlara kendinden örnekler bırakmıştır.
Ve yine Müslüman kişi unutmamalıdır ki, tek sayılara göre iş görürken, bunu uğurlu sayılabilecek nesnelerle denk getirebilirse, bundan ayrıca yarar sağlaması mümkündür. Örneğin her gün sabah sabah aç karnına yedi tane Acve hurmasından yiyecek olursa, bütün gün boyunca kendisine ne ‘sem’ ve ne de ‘sihir’ zarar vermeyecektir.(1)

Yemek yerken sağ eliyle yiyecek ve yerken lokması elinden yere düşecek olursa, onu yerde bırakmayıp midesine indirecektir, çünkü aksi taktirde şeytan gelip lokmayı kapıp götürecektir. Çorba içerken kasenin ortasından değil, kenarından başlayacaktır, zira Tanrı’nın inayetleri çorbanın ortasından değil kenarındadır. Yemeğin/ içeceğin içine sinek düşerse, sineğin dışarda kalan kanadı iyice batıracak ve sonra sineği alıp atacak ve yemesine/içmesine devam edecektir; zira sineğin iki kanadının birisinde günah hastalık, diğerinde ise sevap (şifa) vardır ve sinek idrak sahibi olduğu için önce günah olan kanadını batırır. Bu nedenle eğer sineğin dışarıda kalan kanadını, yemeğin, içeceğin içine iyice batırılacak olursa, sevap (şifa), günahı (hastalığı) gidermiş olacaktır. Bu işleri yaparken esnemesi gelirse, gücü yettiği kadar onu önlemeye çalışacaktır, çünkü esnemek şeytandandır ve şeytan, esnerken ‘haaa!’ diye azını açan kişiye sevincinden güler. Şeytanın birisine sevinçle gülmesi ise, kötü bir şeydir. Bu nedenle Tanrı esnemeyi 'fena' görmüş ve önlenmesini istemiştir. Fakat buna karşılık aksırığa ‘muhabbet’ eder, yeter ki aksırma ‘sağlık ve rahatlama’ eseri olsun. Bu da aksıran kişinin üç defadan fazla aksırmamasıyla anlaşılır. Eğer böyleyse aksıran kişi 'El-hamdüli’llah’ demelidir; böyle diyecek olursa artık bir daha göz ağrısı diye bir şey çekmeyeceği gibi, aksırdığını duyan Müslüman kişilerin kendisine ‘Yerhamükellah’ (Tanrı sana merhamet etsin) diye mukabele etmelerine vesile yaratmış olur. Böylece aksırık sayesinde Müslüman kişi, Tanrı’ nın marhemetine sığınıp bir kısım günahlarından kurtulmuş olacaktır. Fakat eğer aksırma, ‘sağlıklı olmayan aksırık‘ niteliğindeyse (örneğin hastalık ve rahatsızlık yüzünden aksırmaysa), bu taktirde 'Yerhamükellah' sözcüğünün kullanılması şeriata aykırıdır. Aksırığın sağlıklı nitelikte olmadığının anlaşılması, aksırmanın sayısına bağlıdır. Eğer aksıran kişi üç defadan fazla aksırmışsa aksırığının 'sağlıksız bir aksırık'olduğu anlaşılır ve böyle bir halde o kişiye 'Yerhamükellah' ( Tanrı sana merhamet etsin ) demek caiz değildir. Neden değildir, belli değil? (Kendi kendinize: ‘Oysa asıl böyle bir halde kişiye Tanrı’ nın merhameti dilenmesi gerekmez miydi?’ diye sormayınız.)

Müslüman kişinin günlük işlerinin en önemlisi, beş vakit namazdır. Muhammed’ in söylemesine göre Tanrı ilk önceleri günde 50 vakit namaz emretmişken, Musa’nın tavsiyesi ve Muhammed’ in aracılığıyla bu sayıyı beşe indirmiştir. Bu itibarla Müslüman kişi Muhammed’e minnettarlık duymalıdır; zira günde beş vakit namaz yerine 50 vakit namaz kılmak durumunda kalmış olsaydı, gününün 24 saatini namaz kılmakla geçirmek zorunda kalırdı; ne uykuya, ne yemek yemeğe, ne çalışmaya, ne de eğlenmeye vakit bulabilirdi. Günde beş vakit namaz bile çok olup, iş ve meşgalesi nedeniyle birçok Müslüman kişi İslamın bu gereğini yerine getirememenin huzursuzluğu içerisindedir.

Namaz kılmanın birtakım kuralları vardır ki, dikkat ve itina gerektirir. Bunların başında, Müslüman kişinin kıble yönüne dönüp kendisiyle kıble arasına ‘sütre’ koymasıyla ilgili zorunluk vardır. ‘Sütre’ denen şey, perde, örtü, harbe vs. gibi şeyler olabilir; çünkü sütresiz olarak namaz kılan kişinin önünden eşek köpek, domuz ya da kadın geçecek olursa, namazı bozulmuş sayılacaktır. Namaz sırasında sessiz ve kokusuz şekilde yellenmenin namazı bozan bir yönü yoktur. Fakat namazdayken kıblesine karşı tükürmeyecektir, çünkü kendisiyle kıblesi arasında Tanrı durmaktadır. Mutlaka tükürmek zorunda kalırsa sol yanına, sağ ayağının altına ya da ceketinin içine tükürecektir.

Bu listeyi sınırsıza dek uzatmak mümkün. Fakat geliniz biz, kısaca fikir edinmek üzere, İslam şeriatının bazı buyruklarını konu edinerek ‘Müslümanlık sınavı’ düzenleyelim ve insanlarımızın İslama bağlılıklarının derecesini öğrenelim.


Soru: "İslam dini büyü ve sihre inanmaya ya da üfürükçülük gibi şeylere (ve üfürükçülüğün tükürüklü ya da tükürüksüz uygulamasına ) izin verir mi?"

Olasıdır ki böyle bir soruya: "Hayır, İslam büyü ve üfürükçülük gibi ilkel şeylerle uğraşmaz, bunları batıl inançlar olarak red eder" şeklinde bir yanıt vereceksinizdir. Ne var ki, böyle bir yanıt verdiğiniz taktirde Müslümanlık sınavından sıfır almış olacaksınızdır, çünkü Muhammed, gerek Kur’an’a koyduğu ayetlerle ve gerek kendi eylemleriyle üfürükçülüğün hem tükürüklü, hem de tükürüksüz uygulamalarına ve karşılığında ücret almaya izin vermiştir. Hemen ekleyelim ki, Muhammed, her ne kadar batıl inançlara karşıymış gibi görünmüş ve örneğin Kur’an’a: "Hak geldi, batılsa yıkılıp gitti. Kuşkusuz batıl yıkılıp giden türdendir" (İsra Suresi, ayet 81 )
ya da:
"Tanrı batılı yok eder ve hak olanı sözleriyle yerleştirir..."(Şura Suresi, ayet 24; Sebe’ Suresi, ayet 49; Enbiya Suresi, ayet 18, Kehf Suresi, ayet 56 vb. )
şeklinde ayetler koymuşsa da, her hususda olduğu gibi bu hususta da söylediklerinin tersi olan şeyleri yapmaktan geri kalmamıştır. Ka’be’deki ‘Kara Taş’ ı (Hacer-i Esved ) öpüp okşaması ve bu taşı ilah niteliğinde kılmasından ve Müslümanlar için tapınak yapmasından ya da Mina Dağı’nı sağ tarafına alarak 'Cemre' mahallinde yedi çakıl taşı atmak suretiyle şeytanları kaçırtmaya çalışmasından tutunuz da hastalıkları tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usulleriyle tedavi yolunu seçmesi ve başkalarına da bu şekilde yapma iznini vermesi, Muhammed’in batıla olan bağlılığının nice örneklerinden bazılarıdır. Konuyu Kur’an’ın Eleştirisi 1 ve Muhammed’in Batıla İnanmışlığı başlığı altında ayrı bir yayın olarak ele almakla beraber burada, üfürükçülük konusunda getirdiklerine kısaca göz atacağız.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Muhammed hastalık ve rahatsızlıkların 'nefes', 'büyü' ve 'üfürük' usulleriyle giderilebileceğini söyler ve bu usullerin Tanrı tarafından kendisine özellikle Felak ve Nas sureleri olarak bildirildiğini eklerdi. Felak Suresi’nde şu yazılı:

"Ey Muhammed! De ki: ‘Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım." (Felak Suresi,ayet 1-5 )

Nas Suresi’nde de şu var: "Ey Muhammed! De ki: ‘İnsanların kalplerine vesvese sokan, ( insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin vw şeytanın şerrinden insanların Rabbi’ne... sığınırım." (Nas Suresi, ayet 1-6.)

Kur’an’daki bu iki sure, ‘Muavvizeteyn sureleri’ diye bilinr ki; ‘koruyucu’ anlamına gelir ve genellikle şifa maksadıyla okunur. Böyle olmasının nedeni, Muhammed’in bu ayetleri bu doğrultuda olmak üzere kendisi için uygulamış olmasıdır. (Bazı kaynaklar buna’ El-İhlas’ Suresi’ni de katarlar; bu sure Tanrı’nın tek ve doğmamış ve doğurmamış olduğunu anlatmaktadır). Ve yine İslam kaynaklarının bildirmesine göre Muhammed, bu üç sure ile ‘nefes’ edermiş; her gece yatarken ve özellikle rahatsızlık hissettiği zamanlar, bu yukarıdaki sureleri okur, okurken de ellerine üfler ve sonra elleriyle, başından ve yüzünden başlayarak bütün vücudunu sıvarmış (mesh edermiş) ve bunu üç kez arka arkaya tekrarlarmış. Kendisini ölüme götürecek hastalığa yakalandığı zaman, bu işi kendi başına yapamayınca, Ayşe’nin kendisine yardımcı olmasını ister olmuş. Daha başka bir deyimle Ayşe, Muhammed’in nefes ettiği bu Muavvize surelerini kendisine nefes eder ve sonra hastalıktan kurtulması için onun eline üfleyip, yine onun kendi eliyle vücudunu sıvarmış (meshedermiş). Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslam kaynaklarına dayalı olarak insanlarımıza bellettiği şekliyle Ayşe’nin konuşması şöyle:

"Resulullah her zaman hastalandığında Muavvize surelerini okuyup kendi (elleri)ne üflemek (ve ondan ifakat için/hastalıktan kurtulmak için) eliyle vücudunu sıvamak i’tiyadında (alışkanlığında) idi. Sebeb-i vefatı olan hastalığa tutulunca Resulullah’ın nefes ettiği Muavvize sureleriyle ben de kendisine nefes etmeye (ve hastalıktan kurtulması niyetiyle) eline üfleyip kendi eliyle vucudunu meshetmeye başladım."(2)

Hastalık ya da rahatsızlık gibi hallerden kurtulmak için Muhammed’ in bulduğu bu üfürükçülük uygulamasına vesile olan olaylar, şaşkınlığımızı biraz daha artıracak niteliktedir. Gerçekten de, İslam kaynaklarından bir kısmına göre, güya Cibril, bir gün Muhammed’ in yanına gelerek ona uyanık olmasını ve çünkü İfrit’ in (i cinlerin en tehlikelisi olarak bilinir kendisine kötülük yapacağını haber verir ve yatağa girdiği zaman Tanrı’ ya sığınması için yukarıda değindiğimiz sureleri okumasını söyler. Güya Muhammed, Cibril’ in bu dediğini yapmak suretiyle tehlikeden kurtulmuş olur.

İslam kaynaklarından bazılarına göre, söz konusu surelerin inişine sebeb olan olay, Yahudiler tarafından Muhammed’e büyü yapılmasıyla ilgilidir ki, kısaca şöyle özetlenebilir: Muhammed bir gün rahatsızlık hisseder; yemek yiyemez ve cinsi münasebette bulunamaz. Fakat az geçmeden Cibril ve Mikail adıyla bilinen iki melek gelip Muhammed'e rahatsızlığının nedenini bildirirler ve anlatırlar ki, Yahudiler, Lebid İbn-i A’sam adındaki bir büyücüye para vermişler ve Muhammed’i büyülemesini istemişlerdir. Ve onların bu isteği üzerine büyücü, bir ipe on bir düğüm atmış, ayrıca da saç ve sakal tarantısı ile erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığını koyarak bir iple ‘Zervan’ kuyusuna indirmiştir. Ve işte Muhammed’ in yemek yiyemeyip, cinsi münasebette bulunamamasının nedeni, bu büyüdür. Cebril ve Mikail bunu anlattıktan sonra Tanrı’ nın kendisine şifa gönderdiğini bildirip giderler. Bir rivayete göre Cebril, kuyudaki ipin çıkartılmasını istediği için Muhammed Ali’ye emir verir ve ipi kuyudan çıkartıp düğümlerini çözdürtür; böylece büyü ve sihir bozulmuş olur. Bir başka rivayete göre, yanına birkaç kişiyi alarak kuyunun bulunduğu yere gider ve kuyuyu kapattırır. (3)

Şunu da ekleyelim ki, Muhammed ara sıra başında ağrı hisseder ve bu ağrının kendisine yapılan sihir ve büyüden geldiğini söylerdi. Baş ağrısını gidermek için, bir yandan yukarıda değindiğimiz ayetleri okur ve özellikle: "...düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden...Rabbime sığınırım"(Felak Suresi, ayet 1-5) ayetini tekrarlar, fakat diğer yandan da başından hacamat olurdu. Fakat bunu da yeterli bulmaz, bir de 'avce hurması' diye bilinen meyveden yerdi. 'Avce hurması' denen şey (ki Türkçede karşılığı 'balçık burma' oluyor ) Medine'de yetişen hurmaların en lezzetlisi olarak biliniyor; güya cennetten gelmedir. Muhammed’ in söylemesine göre bu hurma ağacının meyvesi, insanları sihir ve büyüden kurtarmaya yeterlidir.Bunu anlatmak için şöyle demiştir: " Her kim sabahları aç karnına yedi tane Avce hurması yerse, o gün içinde o kimseye ne sem ( zehir ), ne sihir vermez." (4)

Avce hurmasının insanları sihre karşı koruduğuna öylesine inanmıştı ki, bu hurmayı ağzında çiğnem yaptıktan sonra yeni doğan çocukların ağzına çalar ve bereket duasında bulunurdu. Böylece o çocuğa büyü ve sihir gibi şeylerin tesir etmeyeceğini düşünürdü. Bundan dolayıdır kikadınlar, yenidoğan çocuklarını Muhammed’e getirirler ve o da çocuğu üfürür ve ağzında çiğnediği hurmayı çocuğun ağzına tükürürdü. Diyanet Yayınları’nda, Esma adındaki bir kadının şöyle konuştuğu yazılı:

"Ben...Abdullah’ı (Medine’de) doğurdum. Sonra (çocuğu Resulullah’a) getirdim de kucağına koydum. Bunun üzerine Resullullah bir hurma istedi. Onu çiğneyip çocuğun ağzına tükürdü. Bu suretle oğlumun midesine ilk giren şey Resullullah’ın tükürüğü oldu. Sonra Resullullah hurma çiğnemiyle çocuğun damağını uğdu. En sonra çocuğa dua buyurdu, bereket ve sahadet temenni eyledi."(5)

Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Muhammed çeşitli hastalık ve rahatsızlıkları okuyup üfürerek tedavi yollarına gider, ‘tükürüklü üfürük’ ya da ‘tükürüksüz üfürük’ usulleriyle iş görürdü. Tükürük kullanırken buna toprak karıştırdığı da olurdu. Toprak olarak Medine toprağını kullanırdı; çünkü Medine toprağının ‘şerefli’ ve ‘bereketli’ olduğunu söylerdi. Şöyle yapardı: Şahadet parmağına tükürür, sonra tükürüklü parmağını toprağa sokar ve parmağına bulaştırdığı toprakla hastayı sıvardı.(6)

Göz ağrısı gibi hastalıklar için, topraksız tükürüklü üfürük usüllerine başvururdu. Örneğin Hayber Seferi’ nde Ali’nin, ağrısına yakalandığını öğrenince hemen yanına getirtmiş ve gözlerine tükürmüştür. Kaynakların bildirmesine göre güya Ali’nin gözleri hemen iyileşmiştir.(7)

Buna karşılık kulak ağrılarını, yaraları (zellikle kılıç yaralarını), kırıkları ya da akrep, yılan, böcek sokmasından doğma zehirlenmeleri, göz değmesini ve benzeri rahatsızlıkları, tükürüksüz üfürükle (efesle) ve okuyarak tedavi usullerini getirmiştir. Örneğin HayberSeferi’nde bacağından vurulan Seleme’yi (kva oğlu),üç kez üfleyip okumak suretiyle iyileştirdiği söylenir! Sarılık belirtisi görülen kimseleri de okuyup üfleyerek tedavi ettiğini söylerdi. Ayşe’nin bildirmesine göre Muhammed: 'öz değmesine karşı tedavi için okuyup üflemeyi' emretmiştir.(8)

Üfürükle tedavi usullerini Muhammed, sadece kendisine hasretmiş değildir. Başkalarına da, bu şekilde hareket edebilmeleri, hatta bu sayede kazanç edinip geçimlerini sağlayabilmeleri için izin vermiştir. Üfürükçülükle uğraşanların kazancından kendisine pay aldığı olmuştur. İslam kaynaklarından alınma örneklerden biri şöyle: Salt oğlu Harice’in amcası olan İlaka adında biri Müslümanlığı kabul ettikten az sonra, Muhammed’ in yanına gelerek, deli ve cinnet geçirmiş bir kişiyi, Fatiha Suresi’ni okuyarak ve üfleyerek tedavi ettiğini ve karşılığında yüz deve aldığını söyler. Muhammed kendisine, deliyi tedavi ederken Fatiha Suresi’nden başka bir şey okuyup okumadığını sorar. Ve ondan: ‘Hayır, Fatiha Suresi’nden başka bir şey okumadım ‘ yanıtını alınca, bu şekilde üfürükle tedavinin ve üfürük karşılığında yüz koyun kazanç edinmenin hak ve helal olduğunu yeminler ederek bildirir; şöyle der: "Canım üstüne ant içerim ki sen...hak olan bir üfürükle tedavinin karşılığını alıp yiyorsun" ( 9)

Görülüyor ki, Muhammed Kur’an’ dan ayetler okuyarak üfürükçülük yapmanın ve bu yoldan kazanç sağlamanın Islama uygun olduğunu söylemekte. Fakat bununla da kalmamış, bir de kendisi, bu şekilde kazanç sağlayanların kazancından pay almıştır. Bu konuda, yine Buhari ve Müslim kaynaklarından alınma şu örneğe göz atalım: Muhammed’ in yakınarkadaşlarından Ebu Said Hudri, başında bulunduğu çetesiyle birlikte ganimet edinmek üzere yola çıkar. İlk konakladıkları yerde bir kabileye rastlarlar ki, telaş ve üzüntü içerisinde bulunmaktadırlar. Çünkü kabilenin başkanını akrep sokmuştur ve hiç kimse ne yapılması gerektiğini bilememektedir. Durumu gören Ebu Said, kabile başkanını tedavi edebileceğini, fakat bunu ücret karşılığında yapacağını söyler. Pazarlığa girişirler ve bir koyun sürüsü bedel üzerinde anlaşırlar. Bunun üzerine Ebu Said, kabile başkanını karşısına alır ve Kur’an’dan Fatiha Suresi’ni okuyup üflemeye başlar. Güya kabile başkanı iyileşmiş olur. Bu işin karşılığı olarak Ebu Said, antlaşma gereğince bir koca koyun sürüsünü alıp arkadaşlarıyla birlikte yola koyulur. Fakat çete mensupları, koyun sürüsünün bir an önce aralarında paylaştırılmasını isterler. Ne var ki, paylaşım konusunda aralarında sorun çıkar. Anlaşmazlığa çözüm bulmak üzere Muhammed’ e başvurulur. Olan bitenleri dinledikten sonra Muhammed, akrep sokması yüzünden hastalanan kabile başkanının üfürük usulleriyle tedavi edilmesini çok yerinde bulur ve bu tedavi karşılığında ücret alınmış olan koyunların bölüştürülmesine karar vwrir, fakat kendisine de bir pay ayrılmasını ister ve şöyle der:

"(Bu tedavi ve ücret işinde) çok iyietmişsiniz, koyunları şimdi paylaştırın ve benim payımı da ayırın...." (10)

Yukarıya aldığımızbirkaç örnekten anlaşılacağı gibi Muhammed, üfürükçülüğün çeşitli uygulamalarına kendinden örnekler vermekten başka, ücret karşılığında üfürükçülük yapılmasına da izin vermiştir; yeter ki üfürükçülük Kur’an’ dan ayetler ( özellikle Fatiha Suresi ) okunarak yapılmış olsun. Daha başka bir deyimle, eğer hastalığı tedavi için, Kur’an’ dan okuyup üfleme usulü uygulanacak olursa, bu caizdir; bunun karşılığında ücret alınabilir. Yok eğer üfürükçülük Kur’an’ dan başka bir şey okunarak yapılırsa geçersizdir ve böyle bir tedavi batıl bir tedavi sayılır. Şunu da ekleyelim ki, Muhammed üfürüklü tedavi usullerini ‘ ağılı hayvanın zehirinden nefes edilerek ‘ yapılmasına da izin vermiştir. Nitekim Muhammed’ in karılarından Ayşe şöyle demiştir:

"Nebi...her ağılı hayvanın zehirinden nefes edilerek şifa dileğine müsa’ade buyurdu." (11)


Soru: "Oruçlu bir kimsenin, ölü insan vücudu, hayvan ya da uyumakta olan bir kadınla (onu uyandırmadan) cinsi münasebette bulunması konusunda Islam ne gibi buyruklar getirmiştir?"

Eğer bu soruyu yadırgar ve: ‘Bu nasıl iştir? Hiç böyle bir din hükmü olabilir mi? İsalmda böyle bir şey yoktur’ şeklinde yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır alır, kafirler arasında yerinizi bulursunuz! Yok eğer: ‘Evet bunları Muhammed’in buyurukları olarak benimsiyorum, çünkü başta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınları olmak üzere tüm İslam kaynaklarında bunun böyle olduğu bildirilmekte’ derseniz, siz tam bir Müslüman sayılırsınız. Çünkü gerçekten de Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın ve din adamlarımızın, Muhammed’ in buyrukları olarak insanlarımıza bellettigi din verilerine göre oruçlu kişi, hayvanla ya da ölü insan vücuduyla cinsel ilişkide bulunacak olursa, orucu bozulmuş sayılır; bu gibi hallerde kişinin ‘kaza orucu’ tutması gerekmektedir. (12)

Yorumculardan bir kısmına göre, ölü insan vücuduyla ya da hayvanla yapılan cinsi münasebet ‘zina’ niteliğindedir ve bu nedenle kişiye zina için öngörülen ceza uygulanmalıdır. Fakat bir kısım yorumculara göre bu iş zina sayılmayıp çirkin bir eylemdir, bu nedenle bu eylemde bulunan kişiye zina cezası değil 'ta’zir' (azarlama) cezası uygulanması gerekir. Diyanet’ te görev almış din adamlarımızdan bazılarının açıklamalarına göre İslam şeriatı, oruçlu kişinin hayvanla cinsi münasebette bulunması halinde ölüm cezasına çarptırılmasına uygun bulmuştur; ayrıca cinsi münasebette bulunulan hayvan, o kişinin malıysa, hayvan da öldürülmelidir; başkasının malıysa hayvanın öldürülmesi gerekmez; çünkü ‘Hayvanı öldürmenin amacı, bu suçun çağırışım yapılmasını ve faili hakkında ileri geri konuşulmasını engellemektir.’ (13)

Uyumakta olan bir kadınla cinsi münasebette bulunan oruçlu kişinin durumuna gelince: Uyuyan bir kadınla cinsi münasebette bulunmak ve bulunurken onu uyandırmamak, büyük bir ustalık ve uzmanlık işidir. Bunu becerebilen kişiyi kutlamak gerekir. Bundan dolayıdır ki Muhammed, oruçluyken bu işi gören Müslüman kişiyi sadece kaza orucu tutmakla sorumlu kılmıştır. Oysa oruçluyken az tuz yemek suretiyle orucu bozulan Müslüman kişilere hem kaza ve hem de kefaret orucu tutmak gibi ağır zorunluluklar yüklemiştir. (14)

Ve işte bütün bunlara inanıyorsanız, iyi bir Müslüman olarak 'Müslümanlık sınavı' ndan en yüksek notu almaya hak kazanmışsınız demektir. Aksi taktirde ‘kafir’ sayılmanız gerekiyor!

Size deseler: "Yemek yediğin çanağın ya da su içtiğin bardağın içine sinek düştüğü zaman sineğin her tarafını batır, sonra çıkar at ve yemeğine ya da içmene devam et. Çünkü sineğin iki kanadının birinde hastalık, diğerindede şifa vardır. Sinek idrak ve ilahi ilham sahibi olduğu için, önce zehirli olan kanadını sokar, deva olan kanadını dışarıda bırakır. Eğer sineğin, dışarıda kalan ‘ şifa ‘ kanadını yemeğin ( ya da içeceğin ) içine batıracak olursan, şifa hastalığı gidermiş olur."

Bunu söyleyene karşı ne yanıt verirdiniz?

Görüldüğü gibi, yukarıdaki anlatıma göre sinek, idrak ve ilahi ilham sahibi olduğu için insanların sağlığını düşünerek önce zehirli ve hastalıklı kanadını yemeğin (ya da içecek şeyin) içine daldırıyor. Şifa kanadını dışarıda bırakıyor ki, kişi onu da yemeğin içine batırsın da hasta olmasın!

Eğer bu şekilde konuşanlara karşı siz: "Aklınızı mı kaçırdınız? Deli misiniz? Bir sineğin iki kanadında nasıl olur da hem hastalık ve hem de şifa olan iki zıd hassasiyet bir arada toplanabilir? Ve sonra hakir bir sinek, nasıl olur da yiyecek ya da içecek içine önce zehirli kanadını sokmayı ve deva olan kanadını geri bırakmayı bilebilir?" diye konuşacak olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır alır ve 'kara cahil'‘ olmakla damgalanırsınız. Şu nedenle ki, bu şekilde konuşan kişi Muhammed’ i inkar etmiş sayılır, çünkü Diyanet ‘ in açıklamalarına göre Muhammed aynen şöyle demiştir:

"Sizden birinizin içeceği (ve yiyeceği) içine sinek düştüğü zaman, o kişi o(nun her tarafını) batırsın, sonra çıkarsın (atsın). Çünkü sineğin iki kanadının birisinde hastalık, öbirisinde de şifa vardır..."
Hemen ekleyelim ki, Muhammed’ in bu sözleri, Buhari’nin Ebu Hüreyre’ den rivayeti olarak ve ayrıca da Hattabi gibi ünlü yorumcuların açıklamalarıyla birlikte insanlarımıza Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından belletilmektedir. Buna inanmayanları Diyanet ‘cahil’ olarak damgalamaktadır! (15)


Soru: "Balıkların insanları baştan çıkarmak üzere birtakım oyunlara başvurduğunu belleten dinsel kurallara inanırmı sınız?"

Biraz önce gördüğümüz gibi, İslamcıların sinek konusunda Muhammed’ den gelme olduğunu söyledikleri buyruk, Diyanet’ in açıklamasına göre sineklerin ‘drak ve ilahi ilham sahibi’ olduklarını ortaya koymakta. Şimdi bunu öğrendikten sonra kendi kendimize: "Sinek idrak ve ilham sahibi olur da balık olmaz mı?" diye soracak olursanız, işte size Kur'an’ın Bakara ve A’raf surelerinden alınma bir örnek:

Vaktiyle Davut 'Peygamber!' zamanında, Kızıldeniz kıyılarındaki kasabalardan birinde, balıkçılıkla uğraşan bir Yahudi kabilesi varmış. Bu kabile geçimini bununla sağlarmış. Ne var ki, balıklar her Cumartesi günü akın akın bu kıyılara gelip ertesi güne kadar beklerler ve ertesi gün, yani Pazar günü hep birlkite kalkar giderlermiş. Ve haftanın diğer günlerinde bu kıyılara hiç gelmezlermiş. Bu şekilde yapmalarının sebebi Yahudilere oyun oynamak, onları baştan çıkarmakmış. Çünkü ‘ idrak ‘ sahibi bu kurnaz balıklar, bilirlermiş ki , Tanrı Cumartesi günleri avlanmayı Yahudilere yasakalmıştır. Balıklar bunu bildikleri için yukarıdaki şekilde Yahudilere oyun oynarlarmış. Ne var ki, böyle bir yasağa boyun eğmek, Yahudiler için aç kalmak olurdu. Çünkü Cumartesi yasağına uyacak olurlarsa, balıklar diğer günler kıyıya gelmedikleri için, aç ve sefil kalacaklardı. Bu nedenle, Tanrı'’nın yasağına uymayıp Cumartesi günleri avlanmaya başlarlar. Bunu duyan Davud 'Peygamber' Yahudilere beddua eder. Onun bedduasını işiten Tanrı gazaba gelir ve bu kasabadaki Yahudilerin tümünü maymuna dönüştürür!

Şimdi yukarıdaki masalla ilgili olarak size sorsalar: "İnanıyormusun bunlara?" 

Ne dersiniz? Eğer akılcı eğitimle yetiştirilmiş bir kimseyseniz vereceğiniz yanıt elbette ki şu türden olacaktır: "Hayır! Böyle şeylere inanmam; velev ki bunlar mucize niteliğinde şeyler sayılsa bile. Çünkü gerçekaydın bir kişinin mucizelere inanması olası değildir; meğer ki çılgın olsun." Fakat bunu söylediğiniz an Kur’an’ı inkar etmiş ve dolayısıyla kafir durumuna düşmüş olursunuz. Çünkü bu masal, Kur’an’ın Bakara ve A’raf surelerinde yer almış olup, Muhammed’ in söylemesine göre, Tanrı sözleri olarak ifade edilmiştir:

"(Ey Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü Cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi; Cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları sınamaktaydık..."(A’raf Suresi, ayet 163.)

Burada geçen 'onları' sözcüğü, yukarıda söz edilen Yahudi kabilesidir. Güya Tanrı, bu kabilenin Cumartesi yasağına uyup uymadıklarını denemek için onları böyle bir sınava sokmuş ve görmüştür ki, onlar kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyecek kadar kibirlidirler! Ve işte bu nedenle Tanrı onları maymun haline sokmuştur. Bunun böyle olduğu Kur’an’ da şöyle belirtilmekte:

"Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: 'aşağılık maymunlar olun' dedik..." (A’raf Suresi, ayet 166; Bakara Suresi, ayet 65.)

Hemen ekleyelim ki, Muhammed bu masalı, Tanrı ile Peygamber buyruklarına uymayanların kötü bir akibete uğrayacaklarını anlatmak ve dolayısıyla Arapları kendisine baş eğdirtmek maksadıyla kullanmıştır. Düşünmemiştir ki, bu tür masallarla eğitilen insanlar, akıl rehberliğinden yoksun kalıp fiziksel gelişme olasılığını yitirirler.

Soru: "Farelerin deve sütü içmeyip ancak koyun sütü içtiğine ve çünkü vaktiyle deve sütü içmeyen Yahudi kavimlerinden birinin, Tanrı tarafından fare cinsine dönüştürüldüğüne dair İslami inanca katılır mısınız?"

Böyle bir soru karşısında, muhtemelen şöyle diyeceksinizdir: "Hayır katılamam! İslamda böyle şeylerin olduğuna da inanmam. Çünkü insanları bu tür inançlarla yetiştirmek, onları beyinsiz kılmak demektir." Ne var ki, bunu dediğiniz taktirde Muhammed’ in söylediklerini inkar etmiş ve Müslümanlık sınavında başarısız kalmış olursunuz. Şu nedenle ki, Muhammed’in söylemesine göre Tanrı yasaklarına uymayan günahkar kavimler, Tanrı tarafından maymun ya da fare gibi hayvan şekline dönüştürülmüşlerdir. Ve işte Tanrı, vaktiyle Beni İsrail’e (Yahudilere) devenin eti ile sütünü haram kılmıştı.Bu yüzden Beni İsrail kesinlikle deve sütü içmezdi. Böyle olduğu halde, Beni İsrail’ den bir kavim, bu yasağa aldırış etmediği için Tanrı tarafından fare şekline sokulmuştur. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları olmak üzere temel İslam kaynaklarına göre Muhammed’ in konuşması aynen şöyle:

"Beni İsrail ‘den bir kavim (mesh olup) beşer tarihinden silindi, yok oldu. Bilinmez ki, o kavim ne (fenalık) işlemiştir. Ben zannetmem ki, o ümmet fareden başka bir şeye mesh ve tahlil edilmiş olsun. Çünkü fare (içsin) diye ( bir yere) deve sütü konulursa, onu içmez de koyun sütü konulursa onu içer." (16)


Soru: "Ev farelerinin, yangın çıkarmak bakımından pek usta olduklarına ve onları bunu yapmaya şeytanların zorladıklarına ve bu nedenle mutlaka öldürülmeleri gerektiğine dair İslami buyruklara uyar mısınız?"

Vereceğiniz yanıt, muhtemelen yine şöyle olacaktır: "Hayır! Bu gibi hurafelere inanmam. Fare pis ve zararlı bir hayvandır ve belki bu nedenle öldürülmesi gerekir ama, yangın çıkarmak bakımından şeytan tarafından baştan çıkarıldığını düşünmek, hurafeye inanmak olur!"

Böyle konuştuğunuz taktirde Muhammed’in sözleriyle alay etmiş olursunuz ki, cezası en azından cehennemlik olmaktır; kuşkusuz bu arada Müslümanlık sınavından da kötü not alacaksınızdır. Çünkü Muhammed’ in söylemesine göre şeytan, ‘füveysika’ (fasıkcağız) denen ev faresini yangın çıkarmaya sürükler. Gerçekten de Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın yayınlarında ve diğer İslam kaynaklarında anlatılanlar şöyle:

Muhammed, bir gün uykudan uyandığında görür ki, seccadesinin el kadar bir kısmı yanmıştır. Bir de bakar ki, küçüçük bir ev faresi, orada bulunan kandilin fitilini yakalamış evi ateşe vermek üzeredir. Hemen kalkar ve fareyi öldürür. Ve sonra halka şöyle der:

"Siz uyumak istediğinizde kandilinizi söndürünüz. Çünkü şeytan bunun gibi hayvanları yangın cinayetine sevk eder." (17)

Şimdi diyeceksiniz ki, Muhammed bunu uykuya yatılacağı zaman, kandilin söndürülmesi ve böylece yangınların önlenmesi için yapmıştır. Evet ama insanları, akılcı usullerle eğitmek varken şeytanlar ya da fareler ilmiyle yetiştirecek olursanız, onları beyni işlemez yaratıklar haline sokmuş olmaz mısınız?


Soru: "Horozların melek gördükleri zaman öttüklerine ve öttükleri zaman Müslümanlar için Tanrı’nın 'keremi'nden dilekte bulunmak gerektiğine dair bir hükmü Tanrı ve ‘ Peygamber ‘ buyruğu olarak kabul ediyor musunuz?"

Yine bunun gibi: "Eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını ve anırdıkları zaman ‘Euzü bi’llahi mine’ş-şeytani’r-racim’ deyip Tanrı’ya sığınmanın Müslüman kişi bakımından zorunluk olduğuna inanıyor musunuz?"

Eğer bu sorulara: "Hayır, olmaz böyle şey! Bunlar Tanrı’ dan ya da Peygamber' den gelmiş olamaz. Bu gibi sözleri Tanrı’ ya ve Muhammed’ e yamamak, Tanrı’ yı ve elçisini alaya almak olur" şeklinde bir yanıt verecek olursanız Müslümanlık iddianız tehlikeye girmiş olur. Ve hele bir de bu söylediklerinizi açıklamak üzere, kendi kendinize: "Bunlar akıldışı şeyler! Neden horoz melek gördüğünde ötsün de eşek şeytan gördüğünde anırsın? Eşek melek görmez mi? Gördüğünde ne yapar? Ya da horoz şeytan görmez mi? Gördüğünde ne yapar? Nedir Tanrı’ nın ya da Muhammed’ in eşeklere karşı husumeti ki, zavallı hayvanı şeytandan başka bir şey görmez diye tanımlarlar ve onun anırdığını görenleri Tanrı’ ya sığınmaya çağırırlar?" şeklinde akılcı bir yanıta yönelecek olursanız, haliniz fena. Çünkü böyle bir şey söylediğiniz zaman İslam şeriatını inkar etmiş sayılır ve kafirlerden olarak cehennemi boylarsınız.

Yok eğer bu yukarıdaki sorulara "Evet bunların Tanrı vePeygamber sözleri olduğunu kabul ederim!" diye yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavını başarıyla atlatmış ve ' imanı tam' bir Müslüman olarak övünmeye hak kazanmış olursunuz. Şu bakımdan ki, Muhammed horozları Müslümanları namaza uyandıran yaratıklar olarak övgüye layık bulur, onlara sövülmemesini isterdi; örneğin şöyle derdi: " Horoza sövmeyin. Çünkü o namaza uyandırır." (18)

Yine bunun gibi Muhammed, horozların melek gördükleri zaman öttüklerine ve eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarına da inanmıştı; şöyle derdi: "Horozların öttüğünü işittiğinizde (dileklerinizi) Allah’ ın fazl-ü kereminden isteyiniz. Zira horozlar melek görmüşler (de öyle ötmüşler)dir. Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan(ın şerrin)den Allah’ a sığınınız (ve Euzü bi’llahi mine’ş-şeytani’r-racim, deyiniz). Çünkü merkep şeytan görmüş de (öyle anırmış)tır." (19)

Diyanet’ in belletmesine göre Muhammed bu sözleri söyledikten sonra şöyle eklemiştir: "Merkep, şeytan görmedikçe anırmaz. Merkep anırınca siz Allahu Teala’ yı zikredin, bana da salavat getiriniz." (20)
Dikkat edileceği gibi merkep anırması, kişiye Tanrı’ nın adını anıp Muhammed’e salavat getirmek (dua etmek) gibi bir zorunluk yüklemekte. Böyle bir zorunluğun kutsal duygularla nasıl bağdaşabileceğini düşünmek kuşkusuz ki kolay değil. (21)

Bu yukarıdaki veriler, Diyanet Yayınları’yla insanlarımıza belletilmekte. Ne var ki, horozların melek gördükleri zaman öttüklerini ya da merkeplerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını söyleyen bu aynı Diyanet, halk arasındaki 'Kara karga kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar' şeklindeki inançları hurafeden sayar. Daha başka bir deyimle, herhangi bir kimsenin evinde kara karganın ötmesiyle cenaze çıkacağına dair olan inancı hurafe olarak kabul ettiği halde, merkebin şeytan gördüğü için anırması üzerine Tanrı’ ya sığınmak gerektiğine dair hükmü hurafeden saymaz! Ya da, karganın ötmesinin cenazeyle ilişkisini hurafe diye tanımlar, ama horozun ötmesini meleklerden ve merkebin anırmasını şeytandan bilip aynı nitelikteki bir hurafeyi, başka şekiller altında halkımıza sokuşturmaktan geri kalmaz. Ve işte insanlarımızın dinsel eğitimi, bu zihniyetteki bir Diyanet’e ve onun emrindeki din adamlarına terk edilmiş bulunmakta!


Soru: "Rüzgar estiği zaman ona sövmemek gerektiğine dair olan şeriat buyruğuna inanır mısınız?"

Bu soruya: "Hayır, inanmam böyle saçma şeylere!" diyecek olursanız Muhammed’ in sözlerini inkar etmiş olacağınız için, kuşkusuz ki, Müslümanlık sınavından yine kocaman bir sıfır alacaksınızdır. Çünkü Muhammed, horozlara sövülmesini yasakladığı gibi, rüzgara sövülmesini de yasaklamıştır. Sebeb olarak da rüzgarın 'Allah’ ın rahmeti' demek olduğunu bildirmiştir. Güya Tanrı, rüzgar göndermek suretiyle Müslüman kullarına rahmet ya da azap hazırlar. Rüzgar estiği zaman Müslümanlar, Tanrı’ dan yalvarıp bu rüzgarı ‘hayırlı’ kılmasını dilemelidirler. Muhammed’ in söylemesi aynen şöyle:

"Rüzgar Allah’ ın rahmetindendir. O ya rahmet veya azab getirir. Onu gördüğünüzde sövmeyiniz. Allah’ tan hayrını isteyin., şerrinden de Allah’ a sığının" (22)

Size deseler: "Öküz,kendi sırtına binilmesinden hoşlanmadığını ve çünkü gururlu bir hayvan olduğunu söyler. Çünkü o, sadece tarla sürmek için yaratılmış bir hayvan olduğunu kabul eder ve bunu kendi ağzıyla Yahudilere bildirmiştir, Muhammed de öküzün bu şekilde konuştuğuna inandığını söylemiştir."

Bunu söyleyene karşı ne dersiniz? Eğer: "Sen benimle alay mı ediyorsun? Ne öküz böyle konuşur ve ne de Muhammed böyle bir şey söyleyebilir" şeklinde konuşacak olursanız, Muhammed’ i yalanlamış ve dolayısıyla Müslümanlık sınavından sıfır almış olursunuz. Çünkü başta Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın yayınları olmak üzere, en sağlam İslam kaynaklarına göre Muhammed, öküzlerin binek hayvanı olmayıp, tarla sürmek için yaratıldıklarını ve şu hale göre onları merkep gibi kullanmanın isabetsiz olduğunu ve daha doğrusu çiftçilerin öküz kullanmak suretiyle tarlalarını sürebilmelerinin caiz olduğunu bildirmek üzere halka şu hikayeyi anlatır:

"(Beni İsrail zamanında) bir kimse öküz üzerine binmişti. Bu sırada hayvan o kimseye yüzünü çevirip bakarak: ‘Ben bunun için yaratılmadım? Ben tarla sürmek için halk olundum’ demiştir."

Anlaşılan o ki öküz, merkep gibi sırtına binilmesinden hoşlanmayan, bunu gururuna yediremeyen bir hayvandır; çünkü Tanrı onu sırtına binilmesi için değil, tarlaya sürülmesi için yaratmıştır.

Yukarıdaki hikayeyi anlattıktan sonra Muhammed, öküzün bu şekilde konuştuğuna kendisini de inandığını kanıtlamak üzere şunu ekler: "Ben, hayvanın böyle söylediğine inandım."

Fakat bunu yeterli bulmaz; halkı bu söylediklerine biraz daha inandırabilmek için Ebu Bekir ile Ömer b. Hattab’ ı kendisine destekçi olarak gösterir ve öküzün bu şekilde konuştuğuna onların da tanık olup inandıklarını belirtir. (23)

Dikkat edileceği gibi bütün sorun, öküzün binek hayvanı olarak değil, çiftçilikte tarla hayvanı olarak kullanılmasıyla ilgilidir. Bunu anlamak için Muhammed’ in yaptığı şey, öküzü konuşuyormuş gibi gösterip mucizevi bir olayı dile getirmek oluyor. Getirirken de kişileri, mucizeden başka bir usulle (örneğin akılcılık yoluyla) eğitilemezmiş gibi bir duruma sokmuş oluyor. Oysa: ‘Tarlalarınızı öküz kullanmak suretiyle sürebilirsiniz’ şeklinde bir şeyler söylemiş olsa mesele kalmayacaktır.


Soru: "Kurt denen vahşi hayvanın, insanlarla konuştuğuna ve gelecekten haber verdiğine dair din verilerine inanır mısınız?"

Bunu söyleyene karşı tutumunuz, muhtemelen yine aynı olacak ve yine Müslümanlık sınavından başarısız çıkmış olacaksınızdır. Şu nedenle ki, Muhammed’ in, ‘gururlu öküz’ le ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz sözlerinin devamı kurt denen vahşi hayvanı, hani sanki ileri görüşlüymüş gibi gösterir niteliktedir! Buharinin Ebu Hüreyre’ den rivayetine göre Muhammed, bir gün halka şöyle der:

"...Bir kere de bir koyunu bir kurt kapmıştı. Çoban kurdu peşi sıra takip etti (ve koyunu bıraktırdı); bunun üzerine kurt, çobana hitab ederek: ‘Elbette yırtıcı hayvan(ların sürüye saldırdığı bir gün gelir. O fitne) gününde koyunun benden başka çobanı bulunmayacaktır. (Bakalım o gün ) koyunu benden kim kurtarır? dedi."

Bunu anlattıktan sonra yine halkı inandırmak umuduyla ekler:

"Ben, kurdun böyle söylediğine inandım; Ebu Bekir’ le Ömer de inandı." (24)

Muhammed’ in açıklamasına göre kurt, Medine şehrinin bir gün gelip orada oturanlar tarafından terk edileceğini, vahşi hayvanların, kurtların ve kuşların istilasına uğrayacağını haber vermiş, böylece ileri görüşlülüğünü ortaya koymuştır. ‘Neden dolayı Muhammed, Medine’nin böyle bir hale düşeceğini anlatmak için kurt hikayesine başvurmuştır?’ diye sorulacak olursa, verilecek yanıtın muhtemelen şu olması gerekir:
Kurtubi ve İbnü’l Arabi ve Kadi Iyaz gibi kaynakların bildirmesine göre Muhammed, bir gün gelip Medine içinde birtakım fitnelerin ve müsibetlerin olacağını, Bedevi Arapların gelip şehre yayılacaklarını ve orada öteden beri oturanları yerlerinden edeceklerini haber vermiştir. (25)

Pek muhtemelen bu söylediklerini pekiştirmek içindir ki, yukarıdaki kurt hikayesini anlatma ihtiyacını duymuş olmalıdır. Hikayeyi anlatmakla, Medine’nin önemini vurgulamak istemiştir. Ne var ki, bütün bu felaketlerin Medine’nin başına ne zaman geleceği hakkında bilgi vermemiştir. Bundan dolayıdır ki, İslam yazarlarından bazıları bu olayın Emeviler ve Abbasiler döneminde oluştuğunu söylemişlerdir. Bazıları da kıyamet saatinin yaklaştığı bir zamanda oluşacağını öne sürmüştür. (26)

Soru: "Abdestinizi yaptıktan sonra altınızı (pisliğinizi) temizlerken tek sayıda taş ya da tek sayıda kerpiç kullanmak gerektiğine ve bu sayıların bir, üç, beş, yedi, vs. gibi tek olmasının önemli olduğuna ve bunun gibi her ‘hayırlı’ işin tek sayılara göre yapılmasının Tanrı ve Peygamber emri olduğuna inanıyor musunuz? Buna inanmayın, Tanrı’ nın tek olduğu inancıyla bağlantılı bulunduğunu kabul ediyor musunuz?"

Eğer bu soruya: "Hayır olmaz böyle bir şey; Tanrı’ nın tekliğini kanıtlamak için insan pisliğinin tek sayıdaki taş ya da kerpiçle temizlenmesini öngören bir buyruk Tanrı ve Peygamber buyruğu olamaz!" derseniz Müslümanlığınız şüphe götürüyor demektir. Sınavdan sıfır almanız için bu şüphe yeterlidir.

Yok eğer yukarıdaki sorulara "Evet bunlara inanıyorum" der ve abdestinizi yaptıktan sonra tek sayıdaki taşla altınızı temizlemeyi adet edindiğinizi bildirirseniz ya da su içerken tek sayıda yudumlayarak içerseniz, hurma ve zerdali gibi meyveleri yerken bunların sayısını tek tutarsanız ya da genellikle her işinizi tek sayı esasına göre yaparsanız iyi bir Müslüman olmakla övünebilirsiniz. Çünkü bu şekilde davranmakla, Tanrı’ nın ve Muhammed’ in buyruklarına uymuş olmaktasınızdır. Muhammed’in bu konudaki buyruklarından birkaç örnek şöyle:

"... Her kim istinca için taş istimal ederse, adetini tek yapsın (Hiç olmazsa üç taş kullansın)..." (27)
"Abdu’llah b.Mes’ud...şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem...( bir kere ) kaza-yı hacete gitti: 'Üç taş getir' diye bana emretti..." (28)

"...Allah tektir, tek olan şeyi sever..." (29)

"...( Kişi ) Hurma, zerdali gibi sayılabilen şeyler yediği zaman tek yemelidir; yedi, on bir veya yirmi bir gibi. Böylece bütün işleri, Allahu Teala ile ilgili olmalıdır. Çünkü O tektir, çift değildir..." (30)

Ne ilginçtir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı "Tuvalet taşına ters oturarak büyük abdest yapmak nazarı keser" şeklindeki halk inançlarının hurafe olduğunu söylemekte. Ne var ki bu aynı Diyanet, yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, halkımıza, abdest yaptıktan sonra temizlenmek için tek sayıda taş (örneğin üç taş) kullanmak gerektiğini, çift sayıda taş kullanmanın dine aykırı düştüğünü belletmekle meşguldür. Anlaşılan o ki, Diyanet, Tanrı’nın tek oluşu fikrinden hareketle her işin tek sayı esasına göre yapılmasını uygun bulduğu içindir ki, böyle bir şeriat hükmüne önem vermektedir. Fakat tuvalet taşına ters oturmak gibi bir eylemle, tuvaletteyken tek sayıda taş kullanmak eylemi arasında pek fark bulunmadığına (hatta bu ikinci halde Tanrı fikrini zedelemek söz konusu olduğuna) göre Diyanet, savaşır göründüğü bir hurafeyi bir başka şekil altında satmakla sürdürmüş olmuyor mu?


Soru: "Aksırmanın Tanrı’ dan gelme olduğuna ve çünkü Tanrı’nın aksırmaya muhabbet ettiğine, buna karşılık esnemenin şeytandan olduğuna ve esnemek üzere 'ha' diye ağzını ayıran kişiye şeytanın güldüğüne inanır mısınız?"

Eğer bu soruyu soran kişiye kızar ve "Haydi be sende! Böyle saçma şey olmaz" derseniz, Muhammed’ i yalancı duruuna düşürmüş olur, Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Çünkü bu sözler, Muhammed’ in ağzından çıkma şeyler olarak Müslümanlara öğretilmektedir. Gerçekten de Diyanet’ in, İslam kaynakalrından naklen bildirmesine göre Muhammed şöyle konuşmuştur:

"...Aksırığa Allah muhabbet eder... Esnemeyi de fena görür. Ey müminler! Sizin biriniz aksırıp Allah’ a hamd ederse, onun Elhamdü li’llah dediğini işiten her müslüman Yerhamükellah diye mukabele etmek, aksıran mümin için hak olur. Esnemeye gelince, şüphesiz o şeytandandır. Biriniz esnemek hali geldiğinde gücü yettiği derecede onu gidermeye çalışsın. Çünkü biriniz esneyip 'ha' diye ağzını ayırınca onun gafletine şeytan güler." (31)

Bu buyruğu okurken, ilk söyleyeceğiniz şey, muhtemelen şu olacaktır: "Neden Tanrı aksırmaya muhabbet etsin de esnemeyi kötü bilsin? Tanrı’nın uğraşacak başka bir işi kalmadı mı? Aksırmak ya da esnemek doğal ve bedensel şeyler değil mi?"

Böyle konuştuğunuz taktirde, karşınızda yine Diyanet’i ya da din adamlarını bulacaksınızdır. Şu bakımdan ki, Diyanet’in açıklamasına göre, eğer aksırma, sağlıklı ve kişiyi rahatlatır nitelikte bir aksırmaysa, bu taktirde aksıran kişi Elhamdü li’llah demelidir. Bunu yapacak olursa artık bir daha göz ağrısı diye bir şey çekmez. Öte yandan Elhamdü li’llah demek suretiyle, aksırdığını işiten Müslüman kişilerin kendisine Yerhamükellah diye karşılık vermelerini (yani 'Allah sana merhamet etsin' demelerini) sağlamış olur. Yok eğer aksırma, soğuk algınlığı ya da nezle gibi bir rahatsızlık nedeniyle, yani sağlıklı olmayan cinsden bir aksırmaysa, bu taktirde onun aksırdığını işitenler için 'Yerhamülkellah' demek gerekmez!

Esnemeye gelince: Yukarıda değindiğimiz gibi Muhammed, esnemesi gelen kişilerin, bütün güçleriyle bunu önlemeleri gerektiğini, aksi taktirde şeytanların kendilerine güleceğini bildirmiştir.

Akılcı eğitim görmüş kimseler için bütün bu yukarıda belirttiğimiz buyruklar hurafeyle uğraşmak demektir. Ve işte eğer siz, İslam şeriatının bu mantığını benimsemekten kaçınıyorsanız, İslama karşı gelmiş olursunuz. (32)
Tekrar edelim ki yukarıya aldığımız örnekler, insan aklını dumura uğratır nitelikteki benzeri örneklerden sadece birkaçıdır.

Referanslar:
1)  İlhan Arsel,  Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları adlı kitabıma bkz. Ayrıca bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 11, s.393.
2) Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 11, s. 10 vd., Hadis1664. Ayrıca bkz. Ilhan Arsel, Kur’an’ın Eleştirisi I ..
3) Bu konuda bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı...,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. VIII, s. 471, Hadis No: 1312 ve c. 9, s. 52, Hadis No: 1352. Ayrıca bkz. Ilhan Arsel, Kur’an’ın Eleştirisi I. 
4) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.11, s. 393, Hadis No: 1863.
5)  Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 10, s. 116, Hadis No: 1558.
6)  Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.12, s. 92.
7)  Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 8, s. 34, Hadis No: 1236.
8) Bu konuda Buhari ya da Müslim gibi temel kaynaklar için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, s. 134 vd.
9) Ebu Davud ve Ahmed İbn Hanbel gibi temel kaynaklardan alınma bu örnek için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, s. 139-140.
10) Buhari’ nin e’s-Sahih, Kitabu’t-Tıbb ve Müslim’ in e’s-Sahih, Kiyabu’s-Selam’da bulunan bu hadisler ve yukarıdaki alıntı için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, s. 136.
11) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,c. 12, s.87, Hadis No: 1929 ve s. 91, Hadis No: 1934.
12) Bu tür hadisler için bkz. Diyanet dergisi, Diyanet Yayınları, sayı 6, c. 11, s. 340.
13) Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu ile İbn Mace’ nin Ter. Ve Şerhi’ nden alınma bu husular için bkz. Ali Rıza Demircan, İslama Göre Cinsel Hayat, Eymen Yayınları, İstanbul 1986, c. 2, s. 168 vd. Ayrıca Ilhan Arsel, Toplumsal Geriliklerimizin Sorunluları: Din Adamları. 
14) Bu hususlar için bkz. Diyanet dergisi, Diyanet Yayınları, sayı 6, c. XI, s. 339-340.
15) Bunun böyle olduğunu anlamak için bkz.Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.9, s. 70 vd., Hadis No: 1365.
16) Muhammed’ in bu sözleri Diyanet Yayınları’ ndan alınmadır. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 9, s. 68, Hadis No: 1364; ayrıca İlhan Arsel,  Şeriat’ tan Kıssalar. 
17) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 9, s. 70.
18) Ebu Davud’ un Kirab’ ul-Edeb’ inde yer alan bu hadis için bkz. İmam Nevevi, age., c.3, s. 328.
19) Sahih-i Buhari Muhrasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 9, s. 66-67.
20) Sahih-i Buhari Muhrasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. IX, S. 68.
21) İlhan Arsel, Toplumsal Geriliklerimizin Sorunluları: Din Adamları,( Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 220 ) 
22) Bu ve buna benzer hadisler için İmam Nevevi, age., c. 3, s. 326 vd.
23) Sahih-i ..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. VII, s. 143, Hadis No: 1049. ( Aynı rivayet Müslim’ in Fazail’ inde ve Tirmizi’ nin Menakıb’ ında bulunmakta. )
24) Sahih-i Buhari Muhrasarı..., Diyanet İşleri BaşkanlığıYayınları, c. VII,s. 144, Hadis No: 1049.
25) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. VI, s. 234-236, Hadis No: 885.
26 Kurtubi’nin ve İbnü’ lArabi’ nin ve Nevevi ‘ nin görüşleri için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. VI, s. 234-236, Hadis No: 885 ve c. VII, s. 143-147, Hadis No: 1049.
27) Sahih-i Buhari Muhtasarı.., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. I, s. 148, Hadis No: 130.
28) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlğı Yayınları, c. I, s. 142, Hadis No: 124.
29) Bkz. Ebu Davud ve Tirmizi, Kitab’ ul- Edeb, Kitab’ us- Salat, 1416; Tirmizi, Kitab’ us-Salat, 453; İmam Nevevi, Riyaz’ üs Salihin Tercümesi, Merve Yayınları, İstanbul 1992, c. 2, s. 396, Hadis No: 1132.
30) Gazali, Kimya-yı Saadet, Bedir Yayınevi, İstanbul 1979, s. 162.
31) Sahih-i Buhari Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, c. 12, s. 165, Hadis No: 2014.
32) Ilhan Arsel, Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları. 
Kaynak: İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları