26 Aralık 2012

Kuran'ın Tanrı Sözleri Olduğu İddialarının Eleştirisi - 3


III) Kur’an’ın   “İlahi  Vahiy  mi?”   (Tanrı  Sözleri  mi?),  Yoksa “Elçinin Sözleri mi?” (İnsan Yapısı mı?) Olduğu Konusunda!

Kur’an’da, “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür…” (Hakka Suresi, ayet 40) diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı olabileceği görüşüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüşü ayrıca pekiştiren konular da yok değildir. Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in öldüğü tarihte ortada Kur’an diye derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Aftan zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in 23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak iktidarda bulunmuştur). Çünkü, Muhammed, “vahiy”dir diyerek yerleştirdiği buyrukları derli toplu bir kitap haline getirmeyi düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar, deri ve ağaç yaprakları ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır. Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha doğrusu ilk halife Ebu Bekir zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile getirenler oldu; eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy”lerin yok olup gideceği öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin Hattab vardı. Fakat, Ebu Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmanın doğru olmayacağını öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed’e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini ayetlerin derlenmesi işiyle görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahiylerin yazılı bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur’an’ı ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek -ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir-, Kur’an’ı derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed’den ayet olarak elde edilmiş bir şey varsa getirilmesini ister. Söylendiğine göre herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek için iki tanık dinler; bazen bir tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar olmuştur (örneğin, Tevbe Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre koyduğu kabul edilir). Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an ayetlerinin, surelerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir. Ebu Bekir’e takdim eder. Ebu Bekir’in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab’ın yanında bulunur; o ölünce kitap, kızı Hafsa’ya geçer.(15) Ömer’in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına gelen Osman b. Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü, kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan şeylerin olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı (Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn Sabit’in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez derleme işiyle görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan gelen “Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı değişiklikler yapmış ve hiç değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife Osman zamanında bu heyet tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı bilinmiyor: bu sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla beraber o tarihten sonra bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve kimi kişilerin kendileri için “Mushaf’lar meydana getirdikleri anlaşılmaktadır.(16)

Söylemeye gerek yok ki, bu yukarıdaki şekilde derlenmiş olduğu kabul edilen bir kitabı “elçinin sözleri” olarak ya da hatta “kitabı hazırlayanların sözleri” (yani insan yapısı) olarak değerlendirmek pekala mümkündür! Ancak, İslamcılar, Kur’an’ı, “Tanrı sözleri” şeklinde ve daha doğrusu “belagatı ve ihtiva ettiği medeni, adli ahkamı itibariyle mucizevi” bir yapıt olarak kabul etmek dışında başka bir görüşe yer vermezler; farklı görüşte olanları “dinsizlikle”, “Tanrısızlıkla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da Kur’an’dan ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok yerinde, bu kitabın Tanrı’dan gelme olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır. Örneğin, Nemi Suresi’nde şu ayet vardır:
“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).
Yine Necm Suresi’nde Muhammed’in kendiliğinden konuşmadığı ve sadece kendisine indirilen vahiyleri bildirdiği yazılıdır:
“…Arkadasınız (Muhammed) …arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü, onu güçlü kuvvetli ve üstün yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti…” (Necm Suresi, ayet 1-7).
İnsan Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana biz indirdik…” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri ayetler için bkz. Şuara Suresi, ayet 192; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 80; Hakka Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2; Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2; Ahkaf Suresi, ayet 2 vd…).
Enam Suresi’nde, Kur’an’ın “kutsal, yüce ve arınmış sayfalar” üzerinde yazılı olduğu, Muhammed tarafından uydurulmadığı ve Tanrı’dan başka hiçbir güç tarafından oluşturulmayacak “mükemmelliyette” bulunduğu yazılıdır: “Bu indirdiğimiz kutsal kitaptır… şüphesiz o size Rabbinden belgedir…” (Enam Suresi, ayet 155-157). Abese Suresi’nde şu ayet vardır: “(Kur’an) kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerindedir” (Abese Suresi, ayet 13-14). Tür Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“…(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer iddialarında samimiyseler, Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler” (Tür Suresi, ayet 34-35) (17)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği “kitap “tan ya da “yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerine yazılı Kur’an’dan söz edilmekte, ama Muhammed’in ölümü tarihinde ortada böyle bir şey yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, Kur’an’ın kitap (mushaf) haline getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta. Bu konular bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde, Kur’an’ın Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:
 “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…” (Hakka Suresi, ayet 40).
Gerçekten de bu ve benzeri ayetlere bakarak ve ayrıca Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından derlenmesiyle ilgili yukarıda özetlediğimiz bilgileri göz önünde tutarak Kur’an’ı akılcı bir şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın, Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerini karşılayan hükümlerden oluştuğunu, bu itibarla onun sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu derleyenlerin görüşlerinden) ibaret olduğunu söylemek de mümkündür. Ve hele Kur’an’da buyruklara baş eğmenin Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmek demek olacağını öngören, öte yandan Tanrı’nın Muhammed’e salavat getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak olursak, bu görüşü savunmak daha da kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir kere Kur’an’da, Muhammed’e baş eğmenin Tanrı’ya baş eğmek demek olduğuna dair pek çok ayet var. Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere boyun eğen, Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa Suresi’nde, “Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah ‘m nimetine eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler… “ (Nisa Suresi, ayet 59, 69; ayrıca bkz. Nur Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih Suresi, ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:
“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).
Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ve Muhammed’e itaat edip iyi iş yapanların iki kat mükafata kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık alacakları anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31).Yine bunun gibi Muhammed’i incitmenin ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna dair ayetler var. Örneğin, Ahzab Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da lanet etmiştir ahirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Suresi, ayet 22).
Yine bunun gibi Tanrı’nın ve Muhammed’in verdiği hükümler dışında iş görülemeyeceği şöyle bildiriliyor:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, ayet 36).
Fakat, bütün bunlardan başka bir de Kur’an’da, Tanrı’nın Muhammed’e “salavat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed’e teslimiyet östermeleri gerektiğine dair şöyle bir ayet vardır:
“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).
Bu ayetin bir başka şekli şöyledir:
“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona sakıt ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).(18)
Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki, ayette geçen “salat” ya da “salavat” sözcükleri, sadece Muhammed’i övmek ve yüceltmek anlamında değil, aynı zamanda ona “dua” ve “ibadet” etmek anlamındadır. Çünkü, “salat”, namaz şeklindeki ibadetin ta kendisi olduğu gibi (“salavat” sözcüğü de “namazları” karşılar), aynı zamanda dua şeklinde olmak üzere “Aleyyisselatu vesselam” ya da “Salavatullahi aleyh” veya “Sallalahü aleyhi ve selam” şekillerinde de kullanılır. Daha başka bir deyimle “namaz” sözcüğü, gerek Kur’an’da., gerekse hadislerde, duanın en mükemmel şekli olan “salat” deyimiyle karşılanmıştır. Ve işte Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56. ayetine göre Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirir durumda bulunmaktadır. Bu böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan, “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…”(Hakka Suresi, ayet 40) şeklindeki ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri olarak kabul etmek yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat getirilen bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal ne vardır ki?
Nitekim vaktiyle, “Mutezili”ler ve onlardan biraz daha özgür düşünebilenler, Kur’an’ın iki kapak sayfası arasında bulunan şeyin “Allah’ın sözü” olduğu iddialarına karşı çıkmamışlar mıdır? Kur’an’ın, bir bakıma “insan yapısı” bir kitap okluğunu savunmamışlar mıdır? Bu yüzden “zındık” sayılmamışlar mıdır? Ya da bazı “Harici’ler Kur’an’daki bazı surelerin Kur’an’a layık olmadığını belirterek, Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima etmemişler midir? Örneğin, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le) ilgili aşk hikayesinin Tanrı sözleri olmayabileceğini bildirmemişler midir?(19)

Öte yandan Muhammed’in ölümü sırasında Kur’an’ın ne halde bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış ve tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an ayetlerinin bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi, Muhammed’in ölümünden sonra olmamış mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi Kur’an, ilk kez birinci halife Ebu Bekir döneminde ve daha sonra üçüncü halife Osman döneminde derlenmemiş midir?(20)

Ve nihayet Osman’ın “mushafı”nın tamamiyeti konusunda itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş midir? Ve işte bu tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu ifadenin “Kur’an, elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin getirdiği sözdür” şekline dönüştürmüşlerdir.(21)

Kanıt olarak, aynı ayet içindeki şu sözleri göz önünde tutmuşlardır:
“…Eğer Muhammed bize karşı ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız…” (Hakka Suresi, ayet 38-52).
Fakat, her ne olursa olsun, Kur’an’daki sure ve ayetlerin “Tanrı sözü” olup olmadığı konusunda girişilecek akılcı bir eleştirinin İslamcıları güç durumda kılacağı muhakkaktır. Nitekim, Tanrı’nın “niteliği”yle “kişiliği” arasındaki ilişkilerin ilahiyata ait bir sır olduğu, dolayısıyla insan aklının bunu idrak edemeyeceği ve bu nedenle Kur’an’ın “gayri mahluk” (yaratılmamış), daha doğrusu “Tanrı sözü” olduğunun kabul edilmesi gerektiği doğrultusundaki İslamcı tez, vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra mutezile sınıfı tarafından reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu” olmadığı görüşünden hareketle, Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta “fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri 1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk” (yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta Muhammed’e ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve daha sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın “kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber, Kur’an’ın “fani” ve “mahluk” (yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir gerçek ki, Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin dinsizlik olduğu görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı tutulmuştur. Her türlü eleştirinin, bu kitabın insan yapısı .olduğu sonucunu doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır. Bu nedenle Kur’an, gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene gelmiş ve eleştirel aklın etki alanı dışında tutulmuştur. Ancak, bilim tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun, her türlü yasağa karşı savaşımını önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı yukarı 1400 yıllık bir gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen kitaplarını (Tevrat’ı, İncil’i) amansız bir eleştiriden geçirebilmiş, hallaç pamuğu gibi atabilmiş, bu eleştirilerden sonra bu kitapların insan yapısı şeyler olduğu görüşüne yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı vahyin önüne geçirebilmiş ve böylece, gelmiş geçmiş uygarlıkların en ileri gidenini meydana getirebilmiştir. Hiç kimse inkar edemez ki, Batı uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün kusurlarına rağmen, kendisinden önceki uygarlıkların hepsini de geride bırakmıştır. Kuşku edilemez ki, Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır. Temenni olunur ki, İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin. Böyle bir eleştiriyi dine karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap” alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul etmek gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve musibetlerden kurtulmanın başka yolu yoktur. Ve işte bu inançladır ki, Kur’an’ın eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.


Dipnotlar;

15)Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.
16) Turan Dursun, age, s.88.
17) Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi, ayet Kasas Suresi, ayet 49.
18) Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.
19) Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20) Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının “Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul, 1990, c.l, s.78.
21)Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7 s 246-247.