15 Aralık 2011

Tanrı: Başarısız Hipotez

Fizik ve astronomi profesörü Victor J. Stenger’ın God: The Failed Hypothesis aldı kitabı tanrının varlığı konusunda yazılmış ve bu konuyu bilimsel açıdan inceleyen en başarılı kitaplardan biridir.

Tanrının varlığına inanın ya da inanmayın, aklınızda sorular, şüpheler olsun ya da olmasın, bu kitabı okumanızı ve bilimin bu konuda neler söylediğini, bilimsel delillerin neyi gösterdiğini, neye işaret ettiğini, hangi argümanları desteklediğini bir fizik ve astronomi profesörünün kaleminden okumanızı tavsiye ederim.

Aslında bu kitabı Stenger’ın 2003 yılında yayımlanan ve Türkçe’ye Bilim Tanrı’yı Buldu mu? adıyla çevrilmiş olan Has Science Found God? adlı kitabının devamı, bir adım ileri taşınmış hali olarak görmek mümkün. Her ne kadar çevirisini beğenmemiş olsam da bu kitabı da edinip okumanızın faydalı ve oldukça bilgilendirici olacağını düşünüyorum.

Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı‘nın başına gelenleri gördükten sonra hangi yayımcı kitabevi bu işe girişmek ister bilmiyorum ama God: The Failed Hypothesis Türkçe’ye Tanrı: Başarısız Hipotez olarak, konuya hakim ve yaptığı işin hakkını verecek biri tarafından çevrilirse çok güzel olurdu. Ama ben bunu beklemeden kitaptan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında paylaşmak istediğim o kadar çok bölüm var ki onun için bunları parça parça aktaracağım. Bu yazımda Mümkün Olan ve Olmayan Tanrılar (Possible and Impossible Gods) başlıklı 9. bölümde Stenger’ın sunduğu Tanrı hipotezine destek sağlayacak varsayımsal gözlemleri sizlerle paylaşacağım. Yapacağım şeyin tam bir çeviri olmadığını, anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçe ile ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağımı en baştan belirtmek isterim. Birkaç yerde de açıklama amaçlı olarak köşeli parantez içinde ve italikli font ile kendi açıklamamı ekledim.


Tanrı Hipotezine Destek Sağlayacak Varsayımsal (Hipotetik) Gözlemler

1. Tamamen doğal süreçlerin evreni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin ölçülen kütle yoğunluğu, evrenin tam da sıfır enerji (bunun hiçliğin enerjisi olduğunu varsayıyoruz) konumundan başlaması için gerekli olan değerde çıkmayabilirdi. Bu, evrenin oluşması için enerji korunumunun ihlal edilmesinin yani bir mucizenin gerekli olduğu anlamına gelirdi.

2. Tamamen doğal süreçlerin evrendeki düzeni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin genişlemediğini ve bir gök kubbe (İncil’de ifade edildiği gibi) olduğunu düşünün. Termodinamiğin 2. kanunu evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olmasını gerektirecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağını açıklamamız gerekirdi. [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv]

3. Tamamen doğal süreçlerin Dünya’nın kompleks yapısını oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela Dünya’nın yaşının evrim için çok kısa olduğu ortaya çıkabilirdi. Basit şüreçlerin kompleks yapılar oluşturamayabilirdi.

4. Evrimi yanlışlayan kanıtlar bulunabilirdi. Fosiller evrimle izah edilemeyecek şekilde tarihsel sıralanıştan yoksun olabilirdi. Canlıların tamamı aynı genetik şemaya dayanmayabilirdi. Geçiş türleri gözlemlenmeyebilirdi.

5. İnsan hafızası ve düşünceleri bilinen fiziksel süreçlerle mantıklı bir şekilde açıklanamayan deliller sunabilirdi. Bilim zihnin fiziksel olarak mantıklı bir şekilde açıklanamayan sıradışı güçlerinin varlığını belirleyebilirdi. Bilim sonraki yaşamla ilgili tatmin edici deliller ortaya çıkarabilirdi. Mesela öldüğü kesinleşmiş birinin bilmesi mümkün olmayan ve daha sonradan doğruluğu ortaya çıkan bazı bilgilerle birlikte yaşama dönebilirdi. [Bunun teolojik bir temeli olup olmaması önemli değil. Bunlar olabilecek ve olduğu takdirde Tanrı hipotezine destek sağlayacak şeylerdir. -dv]

6. Vahiy ile elde edilen bilgilerin doğrulanmasıyla fiziksel olmayan bir haberleşme kanalının varlığı deneysel olarak onaylanmış olurdu. Mesela bir insan Tanrı’dan aldığı vahiy ile Dünya’nın sonunun tam tarihi öğrenebilir ve daha sonra bu olay gerçekleşebilir. [Burada anlatılmak istenen şey normal olarak sahip olunması mümkün olmayan bilgilerin vahiy ile elde edilmesinin Tanrı hipotezine destek sağlayacağıdır. -dv]

7. Dini metinlerdeki mucizevi olayların ve anlatılan hikayelerin doğruluğunu gösteren fiziksel ve tarihsel deliller elde edilebilirdi.

8. Boşluğun mutlak olarak dengeli (stabil) olduğu ve böylece hiçbir şeyden ziyade birşeylerin varolması için bazı aksiyonların olması gerektiği ortaya çıkabilirdi.

9. Evrenin insan yaşamı için çok uygun olduğu ve böylece insan yaşamı temel alınarak yaratılmış olması gerektiği sonucuna varılabilirdi. İnsanlar kıtalar arasında dolaşır gibi gezegenler arasında dolaşabiliyor ve diğer tüm gezegenlerde yaşam desteği için birşeye ihtiyaç duymaksınız yaşayabiliyor olabilirdi.

10. Doğa olayları nötral matematiksel kanunlardan ziyade bazı ahlaki kurallara uyuyor olabilirdi. Mesela yıldırımlar genelde kötü, ahlaksız insanları çarpıyor; kötü davranışlar sergileyen insanlar daha sık hasta oluyor; rahibeler uçak kazalarından sağ kurtuluyor olabilirdi.

11. İnananlar inanmayanlara göre daha yüksek ahlakı değerlere ve bazı diğer ölçülebilir üstün değerlere sahip olabilirdi. Mesela hapisler ateistlerle doluyken inananlar mutlu, refah içinde sevgi dolu aileleriyle yaşıyor olabilirdi.

Ama bunların hiçbiri olmadı. Tanrı hipotezi elimizdeki verilerle onaylanmadı. Aslında bu hipotez eldeki verilerle güçlü bir şekilde çelişmektedir. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 231-233)


Maddenin Oluşumu


Tanrı: Başarısız Hipotez başlıklı yazımda Victor J. Stenger’ın yazımla aynı adı taşıyan kitabından, tanrı hipotezine destek sağlayabilecek hipotetik (varsayımsal) gözlemleri aktarmıştım. Bu hipotetik gözlemlerin aslında Stenger’ın ifade ettiği gibi değil de tanrı hipotezine destek sağlayacak şekilde sonuçlandığını iddia edenler olabilir diye düşünerek bu konularda kitabın diğer bölümlerinde yer alan açıklamalara değinmeye karar verdim. Bugün hipotetik gözlemlerden bir numaralıyı ele alacağım. İlk olarak hipotetik gözlemi hatırlayalım:

1. Tamamen doğal süreçlerin evreni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin ölçülen kütle yoğunluğu, evrenin tam da sıfır enerji (bunun hiçliğin enerjisi olduğunu varsayıyoruz) konumundan başlaması için gerekli olan değerde çıkmayabilirdi. Bu, evrenin oluşması için enerji korunumunun ihlal edilmesinin yani bir mucizenin gerekli olduğu anlamına gelirdi.

Bunu okuyunca bazılarının aklı karışmış olabilir. “Büyük patlamadan (Big Bang) önce kütle ve enerji yoktu ama şimdi var. Yani kütle ve enerji korunumu yasası en azından bir kere ihlâl edilmiş olmalı.” diye düşünenler olmuştur. Bu yazıda Victor Stenger’ın bu konuyla ilgili açıklamalarını sizlere aktaracağım. Kitabın Cosmic Evidence başlıklı 4. bölümündeki Creating Matter başlıklı alt bölümün ilgili gördüğüm kısımlarını en anlaşılır şekilde aktarmaya çalışacağım. Geçen sefer yaptığım uyarıyı tekrar yapayım: Yapacağım şey tam bir çeviri değildir. Anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçeyle ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağım. Bu arada başlamadan şunu da belirteyim. Yazıda geçen “mucize” kelimesi Richard Swinburne’ün The Existence of God kitabında tanımladığı şekilde yani fizik kanunlarındaki tekrarlanmayan askıya alınmalar olarak kullanılmıştır. Yani fizik kanunlarının tanımladığının aksine olan olaylar mucize olarak kabul edilmiştir.

20. yüzyılın başlarına kadar, evrenin oluşumu için bir veya daha fazla mucizenin gerekli olduğuna dair güçlü bulgular vardı. Şu anda evrende büyük miktarda madde bulunuyor ve madde, kütle diye tanımladığımız fiziksel büyüklükle karakterize ediliyor. 20. yüzyıldan önce maddenin ne yaratılabileceği ne de yok edilebileceğine sadece bir türden başka bir türe dönüştürülebileceğine inanlıyordu. Bu nedenle maddenin varlığı, yaratılış anında bir kereliğine maddenin korunumu yasasının ihlâlini gerektirdiği düşüncesiyle bir mucize olarak görülüyordu.

Fakat Albert Einstein, 1905′te yayımladığı özel görelilik teorisiyle maddenin enerjiden yaratılabileceğini ve enerjiye dönüşerek yok olabileceğini gösterdi. Bilimcilerin “Einstein’ın ünlü eşitliği” dedikleri E=mc², bir cismin kütlesi m ile eşdeğer durağan hal enerjisi E‘yi ilişkilendirir. Buradaki c ise evrensel bir sabit olan ışığın vakumdaki hızıdır. Bu eşitliğe göre durağan haldeki bir cisim enerji taşımaya devam eder.

Bir cisim hareket ettiğinde kinetik enerji denilen ek bir enerji taşır. Kimyasal ve nükleer etkileşimlerde kinetik enerji durağan hal enerjisine dönüştürülebilir ki bu kütle üretmeye eşdeğerdir. Aynı zamanda bunun tersi de gerçekleşir; kütle veya durağan hal enerjisi kinetik enerjiye dönüştürülebilir. Bu şekilde, kimyasal ve nükleer etkileşimler kinetik enerji oluşturabilir ve bu enerji daha sonra motorları çalıştırmakta veya birşeyleri havaya uçurmakta kullanılabilir.

Yani, evrende kütlenin varlığı hiçbir fizik kanununu ihlâl etmez. Kütle enerjiden gelebilir. Ama o zaman enerji nereden geldi? Aynı zamanda termodinamiğin birinci kanunu olarak da bilinen enerji korunumu kanuna göre enerjinin bir yerlerden gelmiş olması gerekir. Prensip olarak yaratılış hipotezi, 13.7 milyar yıl önce büyük patlamanın başlangıcında enerji korunumunun ihlâl edildiğine dair direkt gözlem veya teorik gereklilik ile doğrulanabilirdi.

Ama ne gözlemler ne de teori durumun böyle olduğunu işaret ediyor. Birinci kanun, kapalı bir sistemde toplamı sabit kalmak koşuluyla enerjinin bir türden diğerine dönüşebilmesine izin veriyor. Dikkat çekici bir şekilde, evrenin toplam enerjisinin sıfır olduğu görülmektedir. Ünlü kozmolog Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi‘nde dediği gibi, “Uzayda yaklaşık olarak tekdüze olan bir evren söz konusu olduğunda negatif kütle çekim enerjisi ve madde ile temsil edilen pozitif enerjinin birbirlerinin tam olarak götürdükleri gösterilebilir. Yani evrenin toplam enerjisi sıfırdır.” Daha belirli olmak gerekirse, ufak ölçüm hataları içinde, evrenin ortalama enerji yoğunluğu tam da (ufak bir kuantum belirsizliği içinde) sıfır enerji konumundan oluşan bir evrende olması gerekene eşittir.

Evrenin ilk saniyesinin çok ufak bir bölümünde üstel bir genişleme sürecinden geçtiğini söyleyen büyük patlama teorisinin modern bir uzantısı olan şişme teorisine göre pozitif ve negatif enerjiler arasında yakın bir denge olması gerektiği tahmin ediliyor, öngörülüyor. Şişme teorisi son zamanlarda, yanlış olduğunu gösterebilecek düzeyde zorlayıcı bazı gözlemsel testlere girdi. Şu ana kadar tüm testlerden başarıyla geçti.

Kısaca, madde ve enerjinin varlığı varsayılan yaratılış anında enerji korunumunun ihlâl edilmesini gerektirmemektedir. Aslında veriler, bu tip bir mucizenin olmadığı hipotezini kuvvetli şekilde desteklemektedir. Eğer bu tip bir mucizeyi, yaratıcı hipotezinin bir tahmini, ögörüsü olarak dikkate alacak olursak, o zaman bu öngörünün onaylanmadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca bu örnek, bilimin Tanrı hakkında söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını yönündeki savı çürütmeye de yaramaktadır. Ölçüm sonuçlarımıza göre evrenin kütle yoğunluğunun, sıfır enerji konumundan oluşan bir evreninkiyle tam olarak eşit değerde olmadığını varsayın. Bu durumda, evrenin oluşması için bir mucizenin yani enerji korunumu yasasının ihlâl edilmesinin gerekli olduğu sonucuna varmak için haklı, bilimsel nedenlerimiz olacaktı. Her ne kadar bu, herkesi tatmin edecek şekilde bir yaratıcının varlığını kanıtlayacak olmasa da mutlaka yaratıcının varlığı destekleyen kuvvetli bir işaret olacaktı. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 115-117)


Düzenin Oluşumu

Victor J. Stenger’ın, tanrı hipotezine destek sağlayabilecek varsayımsal gözlemler olarak ortaya koyduğu maddeleri yine Stenger’ın kendi açıklamalarıyla sizlere aktarmaya devam ediyorum. Bu seferki konumuz evrendeki düzenin kökeni. Düzensizlikten düzen doğabilir mi? Düzenin ortaya çıkması bir tanrının varlığını gerekli kılar mı? Tanrı: Başarısız Hipotez başlıklı yazımdan hatırlayacağınız gibi Stenger şöyle demişti:

Tamamen doğal süreçlerin evrendeki düzeni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin genişlemediğini ve bir gök kubbe (İncil’de ifade edildiği gibi) olduğunu düşünün. Termodinamiğin 2. kanunu evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olmasını gerektirecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağını açıklamamız gerekirdi. [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv]


Bu yazımda Stenger’ın bu konuya daha derinlemesine değindiği bölümleri sizlere aktarmaya çalışacağım. Artık klasik hale gelen uyarımı tekrar ifade edeyim: Yapacağım şey tam bir çeviri değildir. Anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçeyle ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağım.

Yaratıcı hipotezinin bir başka öngörüsü daha elimizdeki veriler tarafından onaylanma konusunda başarısız oluyor. Eğer evren yaratılmış olsaydı, evrenin yaratılış anında yaratıcı tarafından verilmiş olan bir miktar düzene sahip olması gerekirdi. Bu beklenti genelde termodinamiğin ikinci yasası temek alınarak ifade edilir. Buna göre kapalı bir sistemin toplam entropisi veya düzensizliği zaman ilerledikçe ya sabit kalmalıdır ya da artmalıdır. Eğer evren bugün için kapalı bir sistemse, bu her zaman için böyle olamaz gibi gözüküyordu. Geçmişte bir noktada düzenin evrene dışarıdan verilmiş olması gerekirdi.

1929 öncesinde bu, mucizevi bir yaratılış için güçlü bir argümandı. Fakat, bu yılda astronom Edwin Hubble galaksilerin birbirlerinden olan uzaklıklarıyla orantılı hızlarda birbirlerinden uzaklaştıklarını duyurdu. Bu gözlem evrenin genişlediği işaret ediyordu. Bu, büyük patlama için ilk delili sağladı. Genişleyen bir evren tamamen kaos içinde başlayıp, ikinci yasayla uyumlu olarak yerelleşmiş düzen oluşturabilir.

Bunu göstermenin en kolay yolu basit bir örnek. Evinizi temizlediğinizde çöplerinizi bahçenize attığınızı düşünün. En sonunda bahçeniz çöple dolacaktır. Fakat uygun bir tedbir alarak temizlik sonunda biriken çöplerinizi bahçeye atmaya devam edebilirsiniz. Sadece evinizin etrafında yeni alanlar alarak çöpleri atacak daha fazla alana sahip olabilirsiniz. Evrenin geri kalanında düzensizliği artırmak pahasına, evinizde yerelleşmiş düzen oluşturabilirsiniz.

Benzer şekilde evrenin belli bölümleri, düzenli hale gelme işlemi sırasında üretilen entropinin devamlı genişleyen ve o bölgeyi çevreleyen boşluğa saçılmasıyla daha düzenli hale gelebilir. Şekil 4.1′de gösterildiği gibi evrenin toplam entropisi termodinamiğin ikinci yasasının gerektirdiği şekilde, evren genişledikçe artar. Ancak, evrenin sahip olabileceği maksimum entropi yani maksimal (olabilecek en yüksek) entropi daha da hızlı artarak düzenin oluşabilmesi için daha fazla boş alan oluşmasını sağlar.

Bunun nedeni belli bir yarıçapı olan bir kürenin (evreni bir küre gibi düşünüyoruz) maksimal entropisi, aynı yarıçaptaki kara deliğin entropisine eşittir. Genişleyen evren bir kara delik olmadığına göre entropisi maksimal entropiden daha düşüktür. Buna göre, zaman ilerledikçe daha düzensiz hale gelse de, genişleyen evrenimiz maksimal düzensizlikte değildir. Ama bir zamanlar öyleydi.

Genişlemeyi günümüzden 13.7 milyar yıl önceye, tanımlanabilir en erken zamana, yani Planck zamanına olan 6.4×10-44 saniyeye geri çektiğimizi düşünelim. Burada evren işlemsel olarak tanımlanabilir en küçük hacme sahiptir, yarıçapı Planck uzunluğu (1.6×10-35 metre) olan bir küre yani Planck küresi. Termodinamiğin ikinci yasasından bildiğimiz gibi evren o anda şimdikinden daha düşük entropiye sahipti. Ancak o entropi, o kadar küçük bir objenin sahip olabileceği en büyük değer kadar yüksekti. Çünkü, Planck boyutlarındaki bir küre kara deliğe eşdeğerdir.

Bu daha detaylı açıklama gerektiriyor. Evrenin başlangıcında entropinin maksimal olduğunu ve o anda itibaren devamlı olarak arttığını söylüyor gibi gözüküyorum. Aslında, tam olarak söylediğim şey bu. Evren genişlemeye başladığında entropisi, o büyüklükteki bir cismin sahip olabileceği maksimal değer kadar yüksekti çünkü evren, içinden hiçbir bilgi çıkarılamayacak olan bir kara deliğe eşdeğerdi. Bugün için entropi daha yüksek ama maksimal değil, yani evrenin boyutlarındaki bir cismin sahip olabileceği en maksimum entropi kadar değil. Evren artık bir kara delik değil.


Ekstrapolasyonla evrenin ilk anlarına gittiğimizde görüyoruz ki entropi maksimaldi. Bu durumda bütün bir düzensizlik vardı, hiçbir yapı mevcut olamazdı. Burdan çıkan sonuca göre evren hiçbir yapı ile başlamadı. Bugün ise entropinin maksimal olmadığı gerçeğiyle uyumlu olarak, yapılara sahiptir.

Kısaca, bugün için en iyi kozmolojik anlayışımıza göre evrenimiz, hiçbir yapı veya organizasyon ile başlamamıştır. Evrenin başlangıcı bir kaos durumuydu.

Bu durumda şu sonuca ulaşmak zorundayız: Bugün görmekte olduğumuz komplek düzen sözde yaratılış anında dışardan eklenmiş olan bir tasarımın sonucu olamaz. Evren, büyük patlamadan önce olanlarla ilgili hiçbir veri barındırmamaktadır. Yaratıcı, eğer varolduysa bile hiçbir iz bırakmadı. Bu nedenle aslında hiçbir zaman varolmamış da olabilir.

Bir kere daha, aksi şekilde sonuçlanabilecek ve bu durumda yaratıcı hipotezi için kuvvetli bir bilimsel delil oluturacak bir sonuç var. Eğer evren genişlemiyor ve bir gök kubbe [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi İncil'de geçer ve aynı zamanda Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv] olsaydı, termodinamiğin ikinci yasasına göre evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olması gerekecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağı doğal (natural) açıklamalara karşı gelecekti. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 117-121)


Başlangıç ve Neden

Victor Stenger’ın God: The Failed Hypothesis kitabından bölümler aktarmaya devam ediyorum. Bu sefer lafı fazla uzatmadan direk konuya girmek istiyorum. Yazının konusu evrenin başlangıcının olup olmadığı ve varsa bu başlangıcın özel, belirli bir nedeni var mıdır yok mudur…

Büyük patlamanın deneysel gerçekliği bazı teistlerin, bunun bir yaratıcının varlığını kanıtladığını iddia etmelerine neden oldu. 1951′de Papa 12. Pius, Papalık Akademisinde şöyle dedi: “Zaman içinde yaratılış gerçekleşti, bu nedenle bir Yaratıcı vardır, bu yüzden de Tanrı vardır.” Büyük patlama düşüncesini ilk kez ileri süren kişi olan astronom/rahip Georges Henri Lemaître, Papa’ya bu ifadesinin “mutlak” olmaması için tavsiyede bulundu. [Burada Papa'nın yanılmazlığı dogmasına atıfta bulunuluyor. -dv]

Hristiyan apolojist William Lane Craig, evrenin başlangıcı olması gerektiğini ve bu başlangıcın da kişisel bir yaratıcıya işaret ettiğini düşündüğü bir dizi sofistike argüman ileri sürmüştür [Burada yaratıcı için kullanılan kişisel kelimesi yaratıcının irade, duygu, amaç ve diğer kişisel özellikleri olduğunu ifade etmektedir. -dv]. Bunlardan biri 1916′da Einstein tarafından yayımlanmış ve o günden itibaren birçok zorlayıcı deneysel testten geçmiş olan modern kütle çekim teorisi olan genel göreliliğe dayanmaktadır.

1970 yılında kozmolog Stephen Hawking ve matematikçi Roger Penrose, daha önce Penrose tarafından çıkarsanmış olan bir teoremi kullanarak büyük patlamanın başlangıcında bir tekilliğin varolduğunu “kanıtladılar”. Genel göreliliği ekstrapolasyon ile sıfır zamanına doğru geri çektiğimizde evren devamlı olarak küçülürken evrenin yoğunluğu ve kütle çekimsel alan devamlı artar. Evrenin boyutu sıfıra doğru giderken yoğunluk ve kütle çekim alanı (en azından genel göreliliğin metamatiğine göre) sonsuza gider. Craig, bu noktada zamanın durması gerektiğini ve böylece bu andan daha önceki bir zamanın varolamayacağını iddia eder.

Fakat Hawking daha sonra önceki kanıtını reddetti. Zamanın Kısa Tarihi (A Brief History of Time) adlı kitabında “Evrenin başlangıcında gerçekte bir tekillik yoktu.” demiştir. Penrose’un da hemfikir olduğu bu düzeltilmiş sonuç, Einstein’ın görelilik teorilerinin ortaya çıkmasından sonra geliştirilmiş olan kuantum mekaniğine dayanmaktadır. Şimdiye kadar büyük hassasiyetle doğrlunmış olan kuantum mekaniği bize genel göreliliğin (en azından bugünkü formülasyonuyla) Planck zamanından kısa süreler ve Planck boyundan kısa mesafeler için geçersiz hale geleceğini söylemektedir. Buradan çıkan sonuç şudur: Genel görelilik, Planck zamanından önce tekillik olduğunu göstermek için kullanılamaz ve Craig’in zamanın başlangıcı olduğunu göstermek için tekillik teoremini kullanması geçersizdir.

Craig ve diğer teistler bununla alakalı başka bir iddiada daha bulunuyorlar: Evrenin bir noktada mutlaka başlangıcı olması gerekir çünkü eğer evren sonsuz yaşında olsaydı bugüne ulaşması için sonsuz zamandan geçmiş olması gerekirdi. Fakat filozof Keith Parsons’un işaret ettiği gibi “Evrenin sonsuz yaşında olduğunu söylemek başlangıcı olmadığını söylemek demektir—sonsuz zaman önce bir başlangıca sahip olduğunu değil.”

Sonsuzluk, 19. yüzyılın sonlarında matematikçi Georg Cantor‘un çalışmalarında kesin bir şekilde formüle edilmiş soyut matematiksel bir kavramdır. Fakat sonsuzluğun simgesi olan “∞” fizikte “çok büyük bir sayı” için kısaltma olarak kullanılır. Fizik saymaktır. Fizikte zaman, basitçe bir saatteki tiktakların sayımıdır. İleriye doğru sayabildiğiniz gibi geriye doğru da sayabilirsiniz. İleriye doğru sayarak çok büyük bir sayıya ulaşabilirsiniz ama asla matematiksel olarak pozitif sonsuza ulaşamazsınız ve zaman “hiçbir zaman sona ermez”. Geriye doğru sayarak çok büyük negatif bir sayıya ulaşabilirsiniz ama asla matematiksel olarak negatif sonsuza ulaşamazsınız ve zaman “hiçbir zaman başlamaz”. Hiçbir zaman pozitif sonsuza ulaşamadığımız gibi negatif sonsuza da ulaşamayız. Evren gelecekte matematiksel olarak sonsuz olaya sahip olmasa da yine de bir sonu olması gerekli değildir. Benzer şekilde, geçmişte matematiksel olarak sonsuz olay olmasa da yine de bir başlangıcı olması gerekli değildir. Her zaman için bir olayı takip eden bir olay ve bir olaydan önce gelen bir olay vardır.

Craig, evrenin başlangıcı olduğunun gösterilmesinin kişisel bir yaratıcının varlığını kanıtlamak için yeterli olduğunu savunmaktadır. Bunu İslami teolojideki kelâm kozmolojik argümanı tarzında sunmaktadır. Argüman bir kıyas şeklinde sunulmaktadır:


1. Varolmaya başlayan herşeyin bir nedeni vardır.

2. Evren varolmaya başladı.

3. Bu nedenle evrenin bir nedeni vardır.


Kelâm argümanı filozoflar tarafından mantıksal temelde şiddetli şekilde karşı çıkılmıştır. Ama burada bilim üzerine odaklandığımız için bunları tekrarlamaya gerek yok.

Makalelerine bakıldığında Craig, ilk önermeyi genel günlük deneyim dışında kanıt gerektirmeyen bir gerçek olarak almaktadır. Aynen bize dünyanın düz olduğunu söyleyen deneyim gibi. Gerçekte, atom ve atom altı seviyede belli nedenleri olmadan fiziksel olaylar gözlemlenmiştir. Örneğin, uyarılmış enerj iseviyesindeki bir atom daha düşük bir enerji seviyesine indiğinde foton yayar. Bu olayın hiçbir nedeni bulunmamıştır. Benzer şekilde, radyoaktif bir çekirdeğin bozunması için de belli bir neden yoktur.

Craig buna karşı, kuantum olaylarının önceden belirlenmemiş bir şekilde de olsa yine de “nedeni” olduğunu iddia etmektedir. Bunu da “olasılıksal nedensellik” olarak adlandırmaktadır. Burada aslında Craig, ilk önermesinde kullandığını “neden”in tesadüfi, spontane (kendiliğinden olan) birşey olabileceğini kabullenmiş oluyor. Olasılıksal nedenselliğe izin vererek önceden belirlenmiş yaratılış için yaptığı savunmayı da yıkmış oluyor.

Olasılıksal nedenler konusunda oldukça başarılı bir teorimiz var: kuantum mekaniği. Belirli bir olayın ne zaman gerçekleşeceğini öngörmüyor. Aslında ayrı ayrı olayların önceden belirlenmiş olmadıklarını varsayar. Bir istisna David Bohm’un kuantum mekaniği yorumunda ortaya çıkar. Buna göre henüz saptanamamış kuantum altı kuvvetlerin varolduğu kabul edilir. Bu yorumun bazı destekçileri olsa da genel olarak kabul edilmez çünkü bu, özel göreliliğin ihlâl edilmesini gerekli kılan ışık hızı üstü bağlantılara ihtiyaç duymaktadır. Daha da önemlisi, kuantum altı güçlerin varlığını gösteren hiçbir delil bulunmamıştır.

Kuantum mekaniği, ayrı ayrı olayları öngörmek yerine benzer olaylar bütünün sonuçlarının istatistiksel dağılımını öngörür. Bunu yüksek hassasiyetle yapabilir. Örneğin, bir kuantum hesaplaması size belli bir süre sonunda büyük bir örnek parçadan kaç tane çekirdeğin bozulacağını söyleyecektir. Veya uyarılmış atomlardan oluşan bir grubun yayacağı ışığın yoğunluğunu öngörebilirsiniz ki bu atomların yayacağı toplam foton sayısının bir ölçüsüdür. Ama ne kuantum mekaniği ne de varolan herhangi başka bir teori (Bohm’unki de dahil olmak üzere), ayrı ayrı çekirdeklerin veya atomların davranışıyla ilgili hiçbir şey söyleyemez. Atomik geçişlerde fotonların kendiliğinden (spontan şekilde) yayılması gibi nükleer ışımalarda da parçacıklar kendiliğinden yayılır. Önceden belirlenmişlik olmadığından, bu olaylar Craig’in ilk önermesiyle çelişmektedir.

Radyoaktivite olayında bozulmanın, bir üstel bozulma “yasası”na uyduğu gözlemlenmektedir. Bu istatistiksel yasa tam da belli bir kısa zaman aralığındaki bozulma olasılığı ile aynı uzunluktaki diğer tüm zaman aralıklarındaki bozulma olasılıklarıeşit olması durumunda bekleyeceğimiz birşeydir. Bir başka deyişle bu bozulma eğrisinin kendisi, herbir ayrı olayın tahmin edilemez bir şekilde oluştuğunun yani önceden belirlenmiş olmadığının delilidir.

Kuantum mekaniği ve klasik mekanik (Newton mekaniği) genelde düşünüldüğü kadar birbirinden ayrı ve bağımsız değildir. Aslında kütle, mesafe ve hız gibi sistem parametreleri klasik bölgeye doğru yaklaştığında, kuantum mekaniği yumuşak bir şekilde klasik mekaniğe dönüşür. Bu olduğunda kuantum olasılıkları ya sıfır ya da %100′e gelir ki bu da bize bu seviyede kesinlik sağlar. Fakat olasılıkların sıfır veya %100 olmadığı birçok örnek vardır. Kuantum olasılık hesapları, benzer olaylardan oluşan bir grup üzerinde yapılan gözlemlerle tam olarak uyuşmaktadır.

Şunu da dikkate almak gerekir: Kelâm argümanının sonucu geçerli bile olsaydı yani evrenin bir nedeni olsaydı, bu neden niçin doğal olamasın? Bu durumda, kelâm argümanı ikinci önermeyi gündeme getirmeye gerek bile kalmadan hem deneysel hem de teorik yönden başarısızlığa uğramış durumdadır. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 121-125)


Evrenin Kökeni

Victor Stenger’ın Tanrı: Başarısız Hipotez adlı kitabından bölümler aktarmaya devam ediyorum. Bu bölümde Stenger evrenin kökenine ve bu konunun tanrının varlığına dair bir argüman olarak kullanılmasına değiniyor. Bu yazıyı kelâm kozmolojik argümanının konu edildiği ve birinci önermesinin konu edildiği Başlangıç ve Neden başlıklı yazının devamı olarak değerlendirmek mümkün. Bu yazıda da kelâm kozmolojik argümanının ikinci önermesi ele alınıyor.

Bununla birlikte kelâm argümanına bir darbe de ikinci önermenin yanlış olduğu gerçeğiyle gelmektedir. Yukarda gördüğümüz gibi evrenin büyük patlama ile başladığı iddiasının günümüz fizik ve kozmoloji biliminde hiçbir temeli yoktur.

Büyük patlamayı onaylayan gözlemlerin hiçbiri önceki bir evrenin varolduğu olasılığını dışlamaz. Evrenimizin daha önce var olan başka bir evrenden, kuantum tünellemesi veya kuantum dalgalanması denilen bir olayla ortaya çıktığını ileri süren makenizmalara ilişkin teorik modeller yayımlanmıştır. Evrenin ilk anlarını tarif eden matematiksel formüller zaman ekseninin diğer tarafı için de geçerlidir, yani evrenin büyük patlama ile başladığını varsaymamız için hiçbir neden bulunmamaktadır.

Kavranabilir Kozmos (The Comprehensible Cosmos)’ta, matematik veya fizikte üniversite eğitimi almış herhangi birinin anlayabileceği düzeyde matematiğin kullanıldığı, evreninin tamamen doğal bir kökenine ilişkin bir senaryo ortaya koydum. Bu senaryo James Hartle ve Stephen Hawking’in sınırsız evren modelini (no boundary model) temel almaktadır. Bu modelde evrenini uzay ve zamanda başlangıcı veya sonu yoktur. Benim sunduğum modelde evrenimiz, önceki tüm zamanda varolmuş başka bir evrendeki Planck zamanındaki kaostan tünellenmiş olarak tarif edilmektedir.

Zamanın Kısa Tarihi‘nde teknik detaylarından kaçınmış olsa da sınırsız evren modeli Hawking’in sıkça alıntı yapılan sözlerinin temelidir: “Evreninin başlangıcı olması durumunda bir yaratıcısı olduğunu varsayabiliriz. Fakat eğer evren gerçekten tamamen kendine yetiyorsa, kendinden başka hiçbir şeye gerek duymuyorsa ve sınırları veya kenarları yoksa, o zaman ne başlangıcı ne de sonu olur; sadece basitçe varolur. O zaman bir yaratıcıya ne gerek var?”

Önde gelen fizikçi ve kozmologlar saygın bilim dergilerinde, evrenin hiçlikten doğal olarak ortaya çıktığı bir takım senaryolar yayımladılar. Bugün için bunların hiçbiri evrenin tam olarak nasıl ortaya çıktığını kanıtlayabilmiş değil. Ama bunların yaptığı şey, bu bilgi boşluğunu temel alan Tanrının varlığına ilişkin argümanların başarısızlığını göstermektir. Çünkü, elimizdeki bilgiler ışığında makul doğal mekanizmalar sunulabilmektedir.

Vurguladığım gibi güncel bilimsel bilgideki bir boşluk için makul bilimsel bir açıklama varsa boşlukların tanrısı argümanı başarısız olur. Evrenin kesin kökeni konusunun bilimsel bilgi dağarcığında bir boşluk olarak kaldığına itiraz etmiyorum. Ama bu kökene ilişkin akla yatkın herhangi bir bilimsel açıklamadan mahrum olduğumuz görüşüne de karşı çıkıyorum.

Kısaca, deneysel veriler ve bu verileri başarılı bir şekilde tarif eden teoriler, evrenin maksatlı (bir amaca yönelik) bir yaratılışın eseri olmadığına işaret etmektedir. En iyi ve güncel bilimsel birikimimize dayanarak maksatlı bir yaratılışın kozmolojik izlerini bırakan bir yaratıcının var olmadığını söyleyebiliriz. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 125-127)


Kaynak

Da Vinci tarafından yazılan yukarıdaki makaleler, farklı bölümler halinde Ekim 2008 tarihinde Bilim Felsefe Din web sitesinde yayınlanmıştır.