29 Nisan 2011

F. Gülen Hareketi, 'Türk Müslümanlığı' ve Liberal Yeni Nurculuk

Siyasal İslam'ın en önemli güçlerinden biri haline gelen ve Nurculuğun milliyetçi Türk-İslam yeni bir türünü oluşturma iddiasındaki Fethullah Gülen hareketi, iktisadi siyasal gücü, kitlesel etkisi ve uluslararası ve işbirlikçi sermaye çevrelerinden aldığı destekle Türkiye egemenleri arasındaki iktidar kavgasında adından söz ettiren bir güç olarak gündemde olmaya devam ediyor.

Fethullah Gülen ve hareketinin, sadece Türkiye'de ve AKP hükümetiyle birlikte Türk devlet sisteminin “dini temelde yeniden şekillendirilerek ele geçirilmesi” ve “toplumsal yaşamın buna göre düzenlenmesi” çabaları ya da buna ilişkin iddiaların yoğunluğu nedeniyle değil, uluslararası bağlantıları, 91 ülkede 300 civarındaki okul, vakıf ve yurt-pansiyon gibi büyük mali kaynak gerektiren girişim, çalışma ve yatırımların şaibeli durumu, Fethullahçı olarak bilinen çeşitli akademisyen, diplomat ve güvenlikçinin bu ülkelerde Amerikan emperyalizmi ve Türkiye gericiliğinin politikaları doğrultusunda entrikalar çevirmeleri gibi çok boyutlu nedenlerle de uluslararası arenada da adı ve faaliyeti tartışma konusu haline gelmiştir.

Bu İslami hareketin televizyon, radyo kanalları, çok sayıda gazete ve dergi, banka ve sigorta şirketleri, hastaneler, okullar, pansiyonlar, öğrenci yurtları, dershaneler şeklinde örgütlenmiş ve yayılmış geniş ve çok büyük aygıtı, polis teşkilatı, içişleri ve milli eğitim başta olmak üzere, devlet kurumları içindeki etkin örgütlenmesi ve tüm bunların işçi ve emekçilerin iktisadi-politik ve sosyal taleplerine karşı hükümet ve partisinin saldırgan politikalarını desteklemeleri, “örümcek ağı gibi” örgütlenmeyi salık veren Gülen'in devlet-din ilişkilerini de kullanarak toplumsal yaşam üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Cemaat üyesi milyonlarca kişinin parasal desteği ve cemaatin sahip olduğu ticari şirketlerle basın-yayın ve öteki işletmelerin sağladığı devasa kârlar, Fethullah “şirketi”nin bir büyük holding gibi çalışmasını sağlamakta, milyonlarca insanın sözüm ona “bilimin körlüğü”ne karşı dinsel yol buluş adına cemaatin görüşleri doğrultusunda hareket etmesi gerçekleştirilmektedir. Gülen'in “her şeyi gördüğü, gelecekte neler olacağını bildiği, insanların kalbini okuduğu” şeklindeki illüzyonist safsata o denli etkili hale getirilmiştir ki, üniversitelerin pozitif bilim dallarından mezun olmuş bazı genç akademisyenler, 200-300 dolar karşılığı, Tanzanya, Vietnam gibi ülkelere gidip cemaat okullarında misyonerlik faaliyeti yürütmeyi kabullenebilmektedirler.1

Fethullah Gülen'in başını çektiği Türk İslamı hareketinin etkinliğini yaymasında Fethullah okulları çok özel bir yere sahiptirler. N. Veren, “Amerika'nın nerede üssü varsa orada okul (Fethullah'ın okulları) var” diyor. Veren, bu okulların “ABD'nin casus borsası olarak kullanıldığı” iddiasındadır.2 Gülen'in “eğitim cihadı” ülke dışına taşmış ve kendi açıklamalarına göre 90 ülkede 300 kadar okula genişlemiştir. Nurettin Veren “Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor... Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan subaylar var. Hükümetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen'e danışmadan hiçbir şey yapmazlar” diyor. Gülen'in eski müridi Veren, ülkedeki iki milyon civarındaki hazırlık okulu öğrencisinin dörtte üçünün Gülen okullarına kayıtlı olduğunu söylüyor.

Gülen tarikatçıları, öğrenciler içinde ideolojik-politik ve örgütsel çalışma yürütüyor, “en seçkin olanlar”ını tarikatlarına bağlamak için mali-parasal olanaklarını seferber ediyor, gençleri “Işık evleri”nde bu amaca uygun eğitime tabi tutuyorlar. Gülen, sadece din adamı yetiştirmeyi değil, eğitim, hukuk, politika ve öteki tüm alanlarda kurumsallaşma ve yönetimi elde etme hedefiyle çalışıyor. Bu çalışmanın önemli oranda ürün verdiği artık çok geniş bir kesim tarafından kabul ediliyor. Cumhurbaşkanlığı makamında “Gülen sempatizanı” olduğu söylenen biri oturuyor. Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçı YÖK Başkanı olarak atandı. Üniversite rektörleri Fethullahçı olanlarla değiştirildiler. AKP hükümeti, binlerce yargıç ve savcıyı Fethullah ve AKP yanlısı olanlarla değiştirdi. Yargıç adaylarının hükümet bürokratları tarafından mülakata (sözlü sınav) tabi tutulmasını zorunlu kılan yasa çıkarıldı.

Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi gazetelerle çok sayıda televizyon kanalı ve radyo istasyonu, Fethullahçı ya da onun görüşlerinin yaygınlık kazanmasına hizmet edecek şekilde (ve AKP'yi desteklemek üzere) yayın yapıyor. Polis örgütü Fethullahçılar'ın yönetiminde.3 Fethullahçı örgütlenmenin polis teşkilatına hakimiyeti, AKP hükümetinin politikalarına karşı işçi ve emekçilerin mücadelesine yönelik polis zorbalığını artırmıştır. AKP yönetimi, parti ve hükümetlerinin faaliyetlerini organize etmede ve yurttaşları aldatmaya yönelik etkin propagandada Fethullahçı örgütlenme ve onun olanaklarından büyük destek görmektedir.

Bu hareketin, Türk politik sistemine etkilerinin son yirmi-otuz yıl içinde güç kazanması, AKP hükümetiyle birlikte kurumsal gücünün büyümesi ve genişlemesi, yargıda, polis gücü ve ordu içinde, üniversitelerde ve ortaöğretim kurumlarında, milli eğitim ve içişleri bakanlığı başta olmak üzere öteki devlet kurumlarında yerleşik şekilde örgütlenmesi; bunun da “toplumsal kurumların ve devletin uzun soluklu ve sabırlı mücadele ile ele geçirilmesi” şeklinde ifade edilebilecek “yeni Nurcu strateji”ye uygunluğu ve bu faaliyetin “tümel olarak” Amerikan emperyalist stratejisinin Balkanlardan Asya'ya; Kafkasya'dan Çin'e dek geniş bir bölgeye yönelen politikalarıyla uyumlu oluşu, birçok yönüyle ele alınıp irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Buna rağmen, bu makalede, Gülen Hareketi ya da örgütlenmesi ve faaliyeti hakkında 'genel bir giriş' olarak da görülebilecek bazı bilgileri vermekle yetineceğiz.

ABD VE CIA YEDEĞİNDE “TÜRK İSLAM'I” HAREKETİ

ABD'de yaşayan Gülen, Amerikan yasaları çerçevesinde “iş, bilim, sanat, eğitim ve spor alanında olağanüstü yetenekli kişiler”e verilen oturma ve çalışma vizesi için ABD İçişleri Bakanlığı'na 2008'de yeni bir başvuru dilekçesi verdi. Başvurusunun kabul edilmesi için, aralarında Morton Abramovitz ve Graham Fuller, Mehmet Sağlam'ın da bulunduğu çok sayıda akademisyen, “din adamı” ve politikacı-stratejistin bulunduğu kişiler tarafından yazılmış “referans mektupları” sundu. İlgili Amerikan mahkemesi, buna rağmen, Gülen'in talebini, “CIA gölgesi, kendisi hakkında para karşılığı yazılar yazdırması ve 'olağanüstü yeteneklerini' belgeleyememesi” gerekçesiyle reddetti.4 İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherine Frye, Gülen'in 4 Haziran 2008 tarihli başvuru belgelerine karşı, dikkat çekici iddialarda bulundular. “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor”du. Amerikalı savcılar, Gülen, “siyaset ve din konularında çok etkili bir hareketi yönetmektedir. Ama bu çok özel yetenekte insanlara verilen vizeyi almasına hak veren bir alan değildir” diyorlardı. Savcılık, Gülen'in avukatlarının “karar bozma” çabalarına karşılık olarak da, davacının, 'olağanüstü yetenekli' eğitimciler arasında olması bir yana, eğitimci bile olmadığını, onun “dini hoşgörüyü eğitim kurumları içine sokan metotlar geliştirme” iddiasının da dayanaksız olduğunu söylüyordu.

Gülen'in ABD'nin koruması altında bulunması ve hareketinin özellikle Bush yönetimi tarafından Amerikancı bir İslamcılık akımının tüm Ortadoğu-“İslam Ülkeleri”nde ve Asya'da geliştirilmesi için kullanılması, savcılık makamınca da kuşkusuz biliniyordu. Buna karşın, savcılık, “deliller de göstermektedir ki, davacı kendi hareketinin organize ettiği ve masraflarını karşıladığı toplantılarda bulduğu desteği kendisini 'âlim' olarak göstermekte kullanmaktadır” diyor ve “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü..”ne dikkat çekerek, “CIA'in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri”nden söz ediyordu. Pensilvanya Mahkemesi'ne sunulan savcılık belgesinde Gülen cemaatinin mali bütçesinin 25 milyar dolarlık büyüklüğe ulaştığına dikkat çekiliyor; “okullar, gazete, üniversite, sendikalar, televizyonlar. Bunların birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu tartışılıyor. İş yapma şeklinde hiçbir şeffaflık yok” deniliyordu.5

ABD istihbarat raporlarında 'özel güven duyulan biri' olarak görülen F. Gülen, ABD ile ilişkileri gerekçelendirirken, “Amerika şu andaki konumu ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır” demekte ve “Amerika istemezse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çalışmadığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz” diyordu. Gülen, bu uluslararası güçten yararlanmayı ve onun çıkarlarınca yönlendirilmeyi kaçınılmaz ve amaca uygun göstermekle kalmıyor, kendi “projeleri”nin “Amerika ile çalışarak” gerçekleştirildiğini de, başkaca kanıt gerektirmeyecek açıklıkta dile getiriyordu. Gülen okulları, yürüttükleri faaliyetle, ABD ve onunla işbirliği politikalarını sürdüren Türkiye'nin Balkanlar, Ortadoğu, Orta ve Güney Asya'da yayılmacı faaliyetlerini kolaylaştırma; onun aracı olma işlevi görüyor. Kendi ifadesiyle, “devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek”, “o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecek” şekilde faaliyet yürütmektedir. Faaliyetlerinin finansal kaynağı kuşku nedeni olan Gülen, “Asya'daki okulları milletimiz finanse ediyor. Şimdi alternatif himmet meselesi, Çırağan'larda, Hiltonlarda yapılıyor. Ve bu işe sahip çıkılıyor. Türk müteşebbisleri Asya'da yatırım yapıyor. Özbekistan'da, Kazakistan'da kazançlarının bir kısmını bu okullara tevcih ediyorlar. Belki de vergilerden düşürüyorlar. Bu beni alakadar etmez...” demektedir.
FBI eski “çalışanı” Sibel Edmonds, Gülen okullarının CIA ajanlarının bölgedeki operasyonlarında kullanıldığını; ABD'nin, Türkiye'yi ve bu okulları kullanarak, Türk milliyetçiliği ve İslam'ın desteğinde etki alanını genişletmeye çalıştığını yazdı.6

F. Gülen hareketini ve bağlı okulların faaliyetini ABD'nin yayılma stratejisi kapsamında gören Almanya'dan Rusya'ya çok sayıda devlet, kurum ve kişi bulunuyor ve bunların birçoğu Gülen'in okulları ve hareketi üzerinden sürdürülen Amerikan-Türk istihbarat ve etki alanı çalışmalarından duydukları endişe ve huzursuzluğu birçok kez ve çeşitli şekillerde açığa vurdular.

Rusya'nın 5 büyük gazetesinden biri olan Nezavisimaya, 6 Şubat 2008 tarihli sayısında Andrey Melnikov imzasıyla ve “Kimsiniz siz, Bay Fethullah Gülen?” başlığıyla verdiği bir buçuk sayfalık haberinde, “Fethullah okullarında CIA ajanları öğretmen olarak çalışıyor mu?” sorununu gündeme getirdi. Yazar, “Gülen'in Hayali İmparatorluğu”ndan söz ediyor ve “Türk ilahiyatçısının elle tutulamaz ama evrensel etkisi”ne dikkat çekiyordu. Melnikov, Fethullah Gülen Hareketi'yle “Batı'nın, öncelikle de ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni gerçekleştirme” amaç ve araçları arasında bağ kuruyordu. Ona ve görüşlerine yer verdiği bazı “tarih bilimci”lere göre, CIA ajanlarının “öğretmen kimliğiyle çalıştığı bu okullar”, “Yakın Doğu'da Batı emperyalizminin politikalarının bir uzantısı” idiler ve “Amerika'nın çıkar bölgelerinde” yoğunlaşmışlardı. Cemaat propagandacılarının, Türk-İslam kültürü ve değerlerinin “bütün insanlığa yönelik” yaygınlaşmasının araçları olarak gösterdikleri bu okulların faaliyetinin yoğunlaştığı bölge(ler) ile -ki Türkiye'de, Orta Asya'da, Ortadoğu'da, Kafkasya'da, Sudan ve Pakistan gibi ülke ve bölgelerde faaliyet yürütüyorlar- ABD'nin çıkar alanı ilan ettiği yerler üst üste çakışmaktaydı. “Türk kültürünü yaydıklarını” ileri süren bu okullarla onları organize edenler, etnik ayrımları körüklüyor, ABD ile çelişki içindeki ülkelerde bu ülkeleri bölme doğrultusunda faaliyet yürütüyorlardı.

Fethullah hareketinin eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki çalışmalarının yıkıcı özellik kazanması üzerine, Rusya Federasyonu yönetimi, “yeni güvenlik konsepti” çerçevesinde, F. Gülen hareketinin faaliyetlerini Rusya'nın güvenliği açısından tehlikeli gördüğünü açıklayarak, Gülen'e ait 16 okulu kapattı. Bu okullarda çalışan 50 kişi, “ABD ve İngiltere adına ajanlık yaptığı, Türk cumhuriyetlerinde bazı darbe girişimlerine karıştığı, bu ülkelerde patlak veren bazı iç karışıklıklarda rol oynadığı” nedeniyle sınır dışı edildi. Moskova yönetimine göre, Gülen'e ait okullar, bu ülkelerdeki faaliyetlerinde “terör eğitimi veriyor, dinci örgütlere eleman yetiştiriyorlar”dı.7 Rusya'yı Özbekistan izledi ve orada da Gülen okulları aynı gerekçelerle kapatıldılar.

“HOŞGÖRÜ” MASKELİ EMPERYALİST VE IRKÇI MİSYONER HAREKETİ

Fethullahçı olanlarıyla birlikte sağ-sol liberal birçok yazara göre, Gülen hareketi, “insanlığa hizmete adanmış”, “ırk, dil, din ayrımı gözetmeyen”, “Türkiye eksenli bir 'gönül hareketi'”; Gülen ise, “bu dünyada dikili bir ağacı dahi bulunmayan, dünyanın makamına, lüksüne ve şöhretine gönlünde zerrece yer vermeyen..” bir “adil halife”, dahası “modern zaman peygamberi”dir(!)

Sağ'dan “sol”a burjuva liberalleri, Amerikancı ya da bizzat ABD ve İngiliz kökenli kimi yazar, politikacı ve istihbarat görevlisi-diplomatlar ile sözüm ona “din alimi” Fethullah müritleri, “Komünizm ile mücadele dernekleri”nin kurucu üyeleri ve militanları arasında yer alan Gülen'i ve onun da etkin mensubu olduğu Nurculuk hareketini, bu hareket, onlarca yıldan beri en sağcı, en gerici siyasal partileri desteklemesine, onların ve hükümetlerinin işini kolaylaştıran faaliyetler yürütmesine; bunun karşılığı olarak da toplumsal düzenin ve siyasal sistemin etkin mekanizmalarında yuvalanmayı başarmasına karşın, siyasal amaçlardan bağışık, “ülke, devlet ve millet için yararlı, hoşgörüyü esas alan bir hareket” olarak sunuyorlar. 2005 yılında ABD'ne giderek, kendi ifadesiyle F. Gülen ile ayrılık hasretini gideren C. Çandar örneğin, Gülen'in “hiçbir siyasi amacının olmadığı”nı ileri sürüyor. “New York'a iki-iki buçuk; Philadelphia'ya bir buçuk saat uzaklıkta, Pensylvania eyaletinde bir orman kampının içindeki 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında” oturan Fethullah Gülen ile “nihayet 'hasret' giderdiklerini” ve bir araya gelmekten çok mutlu olduğunu söyleyen Çandar, Gülen'in “Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi”ni hüzün verici buluyor, T. Erdoğan'ın başbakanlığa yükselmesinde olduğu gibi, Fethullah'ın da Türkiye'ye yeniden dönüp “himmetleri”ni bahşetmesi için şartların oluşturulmasını istiyor. Çandar'a göre, “St. Petersburg'dan Yemen'e, Japonya'dan Endonezya'ya, Makedonya'dan Avustralya'ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı” Gülen “Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri...”dir.

Sağcı ve liberal 'solcu' yandaş yazarlar, “dünyanın her tarafında” Türk bayrağını “dalgalandırma” ve Türkçe'yi “o ülkelerin çocuklarının dili haline” getirme çabasını, ırki-politik misyonerlik saymıyor; bizzat Gülen tarafından “birlikte çalışılmaz ise hiç bir proje hayata geçirilemez” diye ilan edilen ABD ve stratejisiyle ilişkili bu hareketi emperyalist yayılmacılık politikalarıyla ilişkili görmüyorlar. Bunlara göre, “dini inancın ve yaşam tarzının yaygınlaşması” ve “dinin toplumun her alanında güçlü bir görünürlük kazanması” için çaba göstermek ise, “zaten politikadan bağımsız”dır!

Bu propaganda, uluslararası alanda da, özellikle Amerikan-İngiliz sermaye çevrelerinin desteğine sahiptir. Demokrat Partiye yakın, Amerikan Foreign Policy ve İngiliz 'Prospect' dergileri, 2008'de düzenledikleri “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde Gülen'i birinciliğe oturttular ve onu okuyucularına “Allah`a ve insanlığa hizmet etmeye çalışan biri” olarak tanıttılar. Amerikan-İngiliz dergileri, Gülen'in “Hiçbir siyasi amacım yok. Tek amacım Allah`ın rızasını kazanmak ve O`nu insanların doğru bilmesi ve sevmesi” sözlerini öne çıkarıyor, İslam'ın, “bir hükümetin genel karakterini belli eden temel prensipler” belirlediğini söylediğine dikkat çekiyorlardı. Amerikan Foreign Policy'ye açıklamasında Gülen, kendi okulları için, “Bu okulların açılmasını öneriyorum ve insanları cesaretlendiriyorum. Ancak okulları kontrol eden merkezi bir yönetim yok. 100`den fazla ülkede okul var. Bu okulları açan ve yöneten pek çok farklı şirketler olmalı. Bazılarının yakın ilişkileri olabilir” diyordu. Gülen, “Bazı insanlar beni bir hareketin lideri olarak görebilir. Bazıları bütün faaliyetleri yöneten merkezi bir idare olduğunu sanabilir. Bu kişiler, insanların Allah`a ve insanlığa hizmet etme şevkini ve cömertliğini göz ardı ediyor. Bu tür yanlış algılar, okulları mali kaynağı noktasında insanları şüpheye düşürüyor olabilir. Türkiye`de küçük bir azınlık, yıllardır sağlık problemleri ile uğraşmama rağmen siyasi amaçlarım olduğu suçlaması yöneltiyor” diyerek, devlet ve hükümet yöneticileri ve istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ve hükümet yöneticileri ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçmiş tarikat örgütlenmesini inkardan geliyordu.8 New York Times, Güleni, “Vatandaşların ibadet hürriyetine sahip olduğu laik demokrasiden fazlasını istemediğini söyleyen bir milliyetçi” olarak tanıttı. Amerikan gazetesine göre, Fethullah cemaati ve üyeleri “Müslüman barış gücü” idiler. Alman büyük sermayesinin 'sesi' Frankfurter Allgemaine Zeitung'un Türkiye muhabiri Rainer Hermann, Postdam'da yapılan bir konferansta, “Gülen'in vaaz ettiği İslam”ı, Batı açısından “bir ortaklık ve zenginlik” olarak gösterdi.

Gülen'i politikadan bağışık, politika dışı ve üstü gösteren bu burjuva propagandası ve tutumu, onun “Türk İslamı”nı yayma ve ABD'nin stratejik çizgisinin özellikle Ortadoğu-Asya bölgelerinde başarıya ulaşmasına hizmet eden faaliyetlerini sürdürmesine kolaylık sağlamakta, etkisini artırmasına ve bizzat kendisi tarafından özellikle vaazlarında ve kimi söyleşilerde dile getirilmiş hedeflerine ulaşmasına hizmet etmektedir.

YÖNETME HEDEFLİ BİR “CİHAT” VE “HURUÇ” HAREKETİ

Kendi ifadesiyle, Gülen'in hedefi, “Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah'a bağlılığı kökleştirmektir.”9 F. Gülen bunun için, “komünizme”, materyalizme ve güçlenmekte olan “ateizm cereyanı”na karşı uluslararası mücadele istemekte, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi din adamlarının “bir araya gelip birlikte ne yapacaklarını konuşmaları”nı ve “dinler arası diyaloğu” gerçekleştirerek, kapitalist dünyayı “güvenceye alma”ya yardımcı olmalarını gerekli görmektedir. Bu “ulvi” amaç için, “Rabb'in aciz kulu” Gülen, “Papa Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak” isteğiyle, Katolikliğin gelmiş geçmiş en gerici şeflerinden biri olan ve Amerikan emperyalizminin dünya politikalarının piyonluğunu başarıyla yerine getirip Doğu Avrupa ülkelerinde emperyalist hakimiyetin sağlanmasında özel rol üstlenen Papa II. Paul'ün huzuruna çıktı10 ve “en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle”, Papanın ve Vatikan'ın, “bu pek kıymetli hizmetini” icra etmesine “en mütevazı yardımları”nı sunmaya koştu.11

Gülen, cemaatinin “istikbale yürüme” stratejisinde devlet kurumlarında örgütlü olmanın önemli olduğunu izah ederken şunları söylüyor: “Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hâlâ bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir'deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli”dirler.12 Bu kadar açık konuşan “Hocaefendi”nin vaazlarına bakılırsa, bunlar “belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar”sabır ve sadakatle çalışmak durumundadırlar.

ATV kanalında, 18 Haziran 1999'da yayımlanan bir programda yer verilen vaazında Gülen, bu durumu -ya da taktiği- şöyle ifade ediyordu: “ …bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar... Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar... Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir... Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım, ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım.”13

N. Veren, “Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen'in hizmetine adadılar... Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur... Fethullah'ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında -tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi- minnettarlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen'e verirler..” demektedir. Veren, Fethullahçı subayların “hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri”nin emredildiğini iddia etmektedir.14

Ateizme ve materyalizme karşı “yüzyıllarca yaşayacak” milyonların “yeni bir milletini” yaratma iddiasındaki Gülen, müritlerine, “bir örümcek sabrıyla ağları örme, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleme”; böylece onların “ölü vücutlarına can verme” çağrısı yapmakta ve bu amaçla her tür sancının çekilmeye değer olduğunu söylemektedir.15 Vaaz ettiğine göre, ona, bu gayesini gerçekleştirme “izni” “Allah'tan” gelmiştir! Gülen çalışmalarını “İzin Allah'tan geldi... Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu” iddiasıyla kutsarken, Bush'un Irak işgalini, ABD'nin Vietnam işgal ve katliamını, Siyonistlerin Filistin Arap halkını yok etme savaşını “Allah'ın isteği”yle ilişkilendirmelerinde olduğu gibi, kendini bir tür peygamber olarak gösterme çabasındadır.

Gülen'e göre, devlet, “ele geçirilmesi gereken bir mevzi” değil, “kendisine ait bir parça ya da kendinin ona ait bir parça” olduğu bir yapıdır. Ancak, İslami-Türk bir devlet yönetiminin oluşturulması ve İslam'ın toplumsal yaşama hakimiyetinin sağlanması için “meşakkatli bir çalışma” gerekmektedir. “Mülkiye'ye de, adliye'ye de, istihbarata da, hariciyeye de” girilecektir.16 Ve “Cihat” zorlanacaktır! “Cihat bir hayat kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat ya da gazi olup hem dünya, hem Ukbe nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihat da bir de böyle bereket vardır... Cihat sözcüğü; gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir. Cihat bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihatla elde edebilir...” Cihat için, “can alınacak-can verilecek”tir17

Gülen'e göre, “Huruç harekâtının başarıya ulaşması için bütün yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde orta ve yükseköğrenim gören öğrencilerin meyvelerini vermesi için her düzeyde okulların açılması, özellikle Türkiye'deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri” gerekmektedir. Böylece bu “yetişmekte olan yeni nesiller arasında, her sahada inkılâpçı ruhlar çıkacak ve birkaç asırdan beri süregelen bu acı dönemini sona erdir”eceklerdir. Onun, “Cihat”ın ancak “devlet ve devlet başkanları tarafından ilan edilebileceği” düşüncesine bakılırsa, önce devlet kurumlarına yerleşilerek devlet ve başkanı olunacak, sonra da “ateizme”, “materyalizme”, “komünizme”, demokrasi ve hak eşitliğine karşı “cihat” edilecektir!

HALKA VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNE KARŞI BİR ÖRGÜTLENME

Gülen, “Komünizmle Mücadele Derneği”nin Erzurum kurucuları arasında yer alıyor. Aralarında bu derneğin en militan kurucularının da bulunduğu şoven milliyetçi ve din istismarcısı kişilerle birlikte “İlim Yayma Cemiyeti”ni, “Işık Evleri”ni, yüzlerce okul-dershane-sağlık kuruluşu ve finans şirketi kurup, bunlar aracıyla faaliyetini ülke düzeyinde ve uluslararası alanda sistematik hale getirdi. 12 Eylül cuntası, bizzat cunta şefi Evren'in şahsında dini önyargı ve söylemi kullanırken, koşullardan yararlanarak gücünü artıran örgütlenmelerden biri de Fethullahçılar oldular. Gülen, 'anarşist ve teröristleri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını' vaaz ediyordu. Aralarında Nurcu cemaatlerin en önemli adamlarından biri olan M. Kırkıncı Hoca gibilerinin de bulunduğu cemaat liderlerinin, okullarda zorunlu din dersi eğitiminin getirilmesinden hareketle, cuntayı olumlu karşıladıkları ve T. Şahinkaya gibi cunta generalleriyle görüştüklerine dair haberler dönemin basınında yer alıyordu. Bu çevreler, Anayasa oylamasında 'evet' denmesi için çaba gösterdiler. Devlete itaat istiyorlardı.18

12 Eylül cuntasını destekleyen fetvalar veren Gülen, bu dönemde, “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet...” diye bar bar bağırmaktaydı. F. Gülen, “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” diyerek, generallere secde ediyordu. Ona göre, asker, “her milletin tarihinde bir tepe varlık”tı. Gülen, Türkiye'de “klasikleşmiş” “ordu=millet” anlayışını, kendi İslami görüşü doğrultusunda şekillenmesi koşuluyla, benimsiyordu. Ona göre, Kenan Evren örneğin, dinin zorunlu öğretilmesini eğitim programına koydurduğu için “cennete bile gidebilecek”ti! 28 Şubat 1997 askeri muhtırası sonrasında katıldığı bir televizyon programında “orduya duyduğu sevgi”yi bir kez daha dile getirdi ve muhtıra doğrultusunda hükümetin çekilmesini istedi. Eski cuntacı general N. Üruğ, Gülen'i, bu tutumundan dolayı, “cumhuriyetin özlediği din adamı” olarak onöre etti(!)

'Başyazar'ı olduğu “Sızıntı” dergisinin yayın anlayışıyla ilgili açıklamasında, Gülen, “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı'da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir...” diyerek, hizmetlerini açıkça ifade etti.

Gülen cemaati, Özal-Çiller yönetimlerinin destekçisi oldu, devleti savundu ve “teröre karşı olma” adına devlet şiddetinin yanında yer aldı. Karşılığı devlet desteği oldu. Hükümetlerin koruyucu kanatları altında, uluslararası güçlerin ve gizli servislerin olanaklarından yararlanarak ve onların en etkili olanlarıyla işbirliği içinde örgütlenmesini uluslararası alana taşıyarak faaliyet alanını genişletti. Etkilediği ya da kendisine doğrudan bağlı akademisyenler üzerinden ve uluslararası ilişkilerini kullanarak düzenlediği periyodik “Gülen konferansları”yla görüşlerini yaydı, ilişki ağını genişletti, hükümetlerin politikalarını etkilemeye çalıştı. 1991'de Refah listelerinden seçime katılan MHP'lilere 3.5 milyar TL yardım ederek, ittifak listesinin desteklenmesini istedi. Yakın zamanda bir “helikopter kazası”nda yaşamını yitiren M. Yazıcıoğlu'nu “cesur ve dürüst bir Anadolu yiğidi” olarak sahiplendi.

Bu çalışmaları nedeniyle, Türkeş, ona, “Mahsus selam, sevgi ve saygılar sunuyorum” diye bitirdiği 1997 tarihli mektubu yazdı ve Gülen'in “hizmetleri”ne dikkat çekerek, “Susurluk olayı bahane edilerek zat-ı âlinizin temiz isminin gölgelenmek istenmesi çok üzücü olmuştur. Fakat hem milletimiz sizi tanıyor, hem de dünya sizi tanıyor. Kötü niyetlilerin bir şey yapmaları mümkün değildir” diyerek sahiplendi. Türkeş, ondan, başlattığı “güzel gelişmelerin tamamlanması”nı istiyordu. “Hocaefendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği yeri almıştır. Hiçbir zan veya iftira bu yeri sarsamaz” diyordu. “Şahsi malı olarak bir tek dikili ağacı bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan memleketimizin manevi dinamiği olan Hocaefendi'nin Avrupa'dan Yakutistan'a kadar olan çalışmaları her manada takdire şayandır...” şeklinde övgüye boğuyordu.19 Türk şoveni Türkeş'in övgüleri, ne boşunaydı ne de politika dışı bir kişinin hak ettiği türdendi.

Demirel, Ecevit, Türkeş gibi uzun bir dönemin en etkin politikacılarının Gülen hareketine olumlu yaklaşımları ve Özal, Çiller, Erdoğan'ın açık desteği, Gülen hareketine ilgiyi artırırken, hakkında birçok dava açılmış olmasına karşın, “devlet nezdinde muteber din adamı” sıfatıyla bir tür mükafatlandırılmış oldu.20 Gülen'in kendisine ait Fatih Üniversitesi'ni açış törenine (08.11.1996), Cumhurbaşkanı S. Demirel'in yanı sıra MHP Genel başkanı Türkeş ve birçok politikacı, bilim insanı ve büyük patron katıldı.

TÜSİAD'ın yayınladığı Görüş Dergisi'nde, “İslam, Demokrasi ve Türkiye” başlığıyla yayımlanan bir makalede: “Fethullah Hoca olayı, devletin resmi modernleştirme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. ... Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bu kitle için Fethullah Hoca'nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir...” şeklinde, Gülen ve hareketi, büyük sermaye için “en işe yarar proje”lerden biri olarak tarif ediliyordu.21

Gülen hareketinde 35 yıl boyunca yönetici-sorumlu düzeyde çalışan Nurettin Veren, Gülen'in, aralarında Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Çoşkun, Şehabettin Harput gibi bakan ve politikacıların da bulunduğu çok sayıda politikacı, polis şefi, subay ve “işadamı”yla irtibat halinde olduğunu açıkladı. Gülen'in adı “Susurluk Çetesi Raporu”nda yer alıyor. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, polis içindeki Fethullahçı örgütlenmeyi, “Susurluk döneminden daha vahim bir gelişme” olarak tarif etti. Gülen'in M. Abramowitz, Papa II Paul, G. Fuller gibi CIA görevlisi ve Vatikan merkezli gericiliğin temsilcileriyle ilişkileri gizlilik perdesini yırttı ve artık açıkça sürdürülüyor. Diyalog gerekçeli bağlantıları arasında, Amerikan Musevi Lobisi başkanı A. Foxman' da bulunuyor.

Gülen ve hareketinin amaç ve hedefleri, bizzat Gülen'in ortaya koyduğu görüşlerin mantığıyla uyumlu olarak, sermayenin en bağnaz, en kararlı savunucularının amaç ve hedefleriyle temelde birleşmektedir. “Allah'a, millete ve devlete hizmet için” çalıştığını söyleyen Gülen, bu amaç ve hedeflere dini karakterde olanları da katar ya da dini onlar için daha etkin kullanmakla ötekilerden bir biçimde ayrılık gösterir. Gülen devletçidir ve sömürü sistemine karşı değildir. Devletin bazı güçlerinin onu ve faaliyetlerini kendileri için şeriatçı potansiyel tehlike olarak görmelerine karşın, o devlet içinde ve yönetiminde örgütlenmek ve devlet güçleri ve kurumlarının korumasında, onlara da sırtını dayayarak, devletin gönüllü lobiciliğini yapıyor, bunu da “Türk lobisi” olarak adlandırıyor. “İslam, ibadet, milli duygular, bayrak, toprak, ülke, insan sevgisi ve hoşgörü” gibi kavramlar etrafında sürdürdüğü “diyalog” çağrıları, bu lobici faaliyetin etkisini artırmak içindir. Yetiştirdiği “altın nesil”in, “Müslüman, milliyetçi, devletine sadık Türk” olmasını istemektedir.

Gülen'e göre, “Türkiye'de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri olarak gören herkes Türk olarak” görülebilir. AKP hükümetinin “yeni Osmanlıcı” diye tanımlanan ve ABD'ne yedeklenmiş yayılmacı politikalarını desteklemekte; “bu bölgedeki Osmanlı prestijinden yararlanılmasını” istemektedir. Osmanlının giremediği topraklara kendilerinin gireceği iddiasında olan ve “Türkiye Müslümanlığı”nı uluslararası alana yayma çabasındaki bir “havari” olarak görülmek isteyen Gülen, “Elimden gelse Türk insanının yarısını, Türkiye'yi tanıtma Türk düşüncesini dünyanın her tarafına götürme, bu düşüncenin havarisi olma aşkına dünyaya salardım.” demektedir.

Gülen'in “eğitim faaliyeti”nin 'Kürt ayağı'nda, Kürtlerin devlete bağlı nesillerini yetiştirme hedefi vardır. Irak Kürdistanı'nda açılan okullarıyla ilgili konuşurken, Gülen; “Erbil'de Türkmenler için okul açacağımız zaman orada Barzani ve Talabani hakimdi. Ben Sayın Cumhurbaşkanı'na (Demirel'den söz ediyor- Y. A) sordum o meseleyi. Devletin burada okul açmasını zaruri görüyorum, aksi halde, oradaki Türkmenleri Kürtler eritir dedim. Eğer siz yapmayacaksanız, bilin ki biz yapacağız dedim. Onlar da 'nasıl istiyorsanız öyle yapın' dediler. Bu bilinerek yapıldı. Onun için MİT de, oradaki istihbarat örgütleri de bu işin hep yanında oldular. Ve Erbil bombalandığı halde bizim okula bir şey yapmadılar. Irak da yapmadı. Barzani de... Orada eğitim devam ediyor. Hatta ikincisi ve üçüncüsü açılması bahsi mevzuu...” demektedir. Irak Kürdistanı Federasyon hükümetinin olanaklarıyla yürütülen ve Kürt yöneticilerinin çocuklarının da devam ettiği Türkçe-İngilizce eğitim veren bu okullar (Işık ve Nilüfer), Türk-İslam misyoneri yetiştirmeyi hedeflemekte, yanı sıra bu okullar aracılığıyla bölgede yayılmacı Türk ve Amerikan-İngiliz politikalarına zemin yaratmaktadır.

F. Gülen'in Kürtlere yönelik devlet şiddeti ve inkarına karşı bir tutumu yoktur. Gülen tarafından yeniden yorumlanıp düzenlendiği belirtilen Risale-i Nur belgelerinde, Kürtlerle ilgili söylenenlerin değiştirildiği, birçok Kürt yazar ve Kürt web sitesi tarafından gündeme getiriliyor. Gülen'in stratejisine bağlı çalışan 'Abant Platformu' toplantılarında (Sonuncusu Erbil'de (Hewler) gerçekleştirildi) Kürt sorunu da ele alınmış, bu toplantılarda konuşan sosyolog, siyaset bilimci ve politik yazarlar, “Kanaatimizce tarihi yanlışlıklar, karşılıklı önyargılar, diyalog ve empati eksikliği Kürt sorununun çözümündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır” diyerek, Kürt sorununun ulusal hak eşitliği temelinde çözümü ve bunun için mücadeleye karşı bir tutumu ortaya koydular.

Demokrasi sorunu onun için “teferruat”tır! Halkın demokratik talepleri “kendilerinin meselesi” değildir. İşçi ve emekçilerin ekonomik, siyasal- sosyal taleplerini istismar aracı olarak kullanan bir söyleme bazen başvurmakla birlikte, savunusunun devlet otoritesini zaafa uğratacağı düşüncesiyle karşısında yer alır. “Büyük çoğunluğu itibarıyla bu nesil (kuşak) kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti...” diye tarif ettiği genç kuşakları, “komünizm ve sosyalizm erozyonu”nundan sözüm ona kurtarmak üzere, tarikat cenderesini açar ve emperyalist ideolojik kuşatma harekatının en önemli “savaş birlikleri” arasında yer almakta gecikmez. Amerikan işgaline karşı Irak halkının direnişini; Siyonist gericiliğe karşı “Filistin intifadası” türünden başkaldırıları “terör” eylemleri sayar. ABD politikalarına karşıtlığı reddeder ve ABD göz ardı edilerek dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir işin yapılamayacağını ileri sürerek, ona yedeklenmeyi savunur.

FETHULLAHÇI UYUTMAYA KARŞI MÜCADELENİN ÖNEMİ

F. Gülen ve hareketi, hükümet politikaları desteğinde, devlet olanaklarını kullanarak örgütlenmesini güçlendirmiş, cemaatin yaygınlaşan faaliyeti ve AKP'nin hükümet ve devlet gücü korumasında, dinin, toplumsal yaşam ve devlet yönetiminde etkisi genişleyerek, etkinliğini artırmıştır. Dini örgütlenmenin resmi-gayrı resmi yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı 85 bin caminin, 4000 civarındaki açık, binlerce gizli kuran kursunun, yüzlerce imam hatip lisesi ve İlahiyat fakültelerinin ve Diyanete bağlı çalışan 100 bin “din adamı”nın faaliyetleri dinin etkinliğini diri tutmaya ve yaymaya genel olarak hizmet ederken, Fethullahçılar bu durumu kendi görüşlerini yaymanın dayanağı olarak kullanmaktadırlar.22 2.7 katrilyon liralık bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yürüttüğü çalışmalar, Fethullah Gülen ve “Cemaati”nin, AKP ve hükümetini, gazete ve televizyonları, finans kurumlarını, bankaları, okul, üniversite, “ışık evleri” ve diğer kurumları kullanarak, güç ve örgütünü büyütmesini kolaylaştırmaktadır.

Başlattığı hareketin amacını, “ateizme ve materyalizme karşı mücadele”, “Osmanlı türü bir yapı altında Müslüman dünyasına Türkler`in yön vermesini sağlama...” olarak tarif eden Gülen ve hareketinin diğer dini tarikat ve örgütlenmelerden en önemli farkı, kendini “bilim ile dini sentez eden” yeni bir tür İslamcılığı tesis hareketi olarak göstermesidir. 'Gülen cemaati' sosyo- politik ve uluslararası koşulları veri almakta, görüşlerinin toplumun daha geniş kesimlerini etki altına alması için her tür takıyyeden kaçınmamakta, çıkarları gereği emperyalist gizli servislerden Papalık gibi Hıristiyan dininin en yüksek mercileriyle ilişkiye girmeye kadar her yol, yöntem ve aracı kullanmaktadır.23 Batı ve özellikle de ABD kaynaklı kurumların, ilkokul eğitimli bu eski vaiz ve imamı “seçkin entelektüel”, “aydın”, “bilim adamı” ve “eğitimci” olarak reklam etmeleri, “GOP” (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) olarak adlandırılan ve ABD'nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Güneydoğu Asya'ya yönelik emperyalist yayılma stratejisinde “Ilımlı İslam”ı bir araç olarak kullanma politikasından bağımsız değildir.

Gülen ve hareketinin belirgin özelliklerinden bir diğeri, “ulus-ümmet” düşüncesini kullanmaya çalışması ve devletin din anlayışına “yakın duran” bir çizgide, devlet gücünden de olanaklı olduğunca yararlanmak istemesidir. Bu “dini anlayış”ın iktisadi-politik alana “tercümesi”, kapitalist 'yeni liberal' ekonomi politikaların benimsenmesi; uluslararası sermaye ile ilişkilerin uygun ve yararlı görülmesi, bunları İslami Türkçülükle yoğuran bir dini ve kültürel eğitimi esas almasıdır. Uluslararası gelişmeler ve ilişkilerin tüm sosyal-iktisadi ve politik ilişkileri etkilemesinin kaçınılmazlığını “tecrübe eden” Gülen ve hareketi, bu gelişmelerin kimileri tarafından “İslam dünyası” olarak adlandırılan geniş bölgede etkili olacağını görmekte ve faaliyetini bu koşul ve etkenleri gözeterek yürütmektedir.

Gülen, cemaatine ait “Işık Evleri”ni, Türkçü-İslamcı “altın nesil”in eğitim ve yetiştirilmesi “ocakları” olarak değerlendirmekte; kurduğu okullarda eğitim görenleri ulusal ve uluslararası hedefleri doğrultusunda ve okullarının bulunduğu 90-110 arası ülkede çalıştırmaktadır. Cemaati, “kapalı devre çalışan bir getto” hareketi olmayıp, dışarıya açılmayı genişleme ve etkisini yaygınlaştırmanın gereği sayan, bu doğrultuda faaliyet gösteren bir örgütlenmedir. Gülen, böylece ülke yönetiminde söz sahibi olma (belirleyici konum kazanma) ve uluslararası ilişkileri de bunun için kullanma çabasındadır. İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıklarıyla polis teşkilatı başta olmak üzere, devlet kurumları ve sözde sivil toplum kuruluşlarındaki büyüyen etkisi ve gücü, bu doğrultuda önemli adımlar attığını göstermektedir.

Gülen, Said Nursi'nin “Takipçileri”nden biri olarak ortaya çıktı. Ancak o, “Nurcu” olarak görünmeyi “darlaşma” nedeni saymakta, “Nurculuk kimliğini kullanmayacağını” söylemekte, “dinde yenilenmeci” olarak tanınmak istemektedir.

Gülen'in, “İslami Türk milliyetçiliğini geliştirip yaygınlaştırma” amacı ve bunu gerçekleştirmek üzere belirlediği hat politik karakterde olmakla kalmamakta, sermayenin ulusal ve uluslararası çıkarlarıyla da uyum göstermektedir. Gülen ve hareketinin en önemli hedefi, dini de kullanarak, halkın sermaye sistemine bağlı kalmasını sağlamaktır. Gülen ve hareketini, bazı sözde ilerici aydın kesimlerinin ve birbirleriyle iktidar kavgası içindeki hakim sınıf kesimlerinden bazılarının göstermek istedikleri türden, devleti ajan örgütlenmesi ve entrikalarla ele geçirmeye çalışan bir “öcü” olarak görmek, onu ve hangi toplumsal gereksinmelere dayandığını ya da dayanmak istediğini; kapitalist gelişmenin, burjuvazinin 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaçlarına uyum göstermeye zorladığı dini anlayış ve yargıların hangi türden yeni yorum ve savunusunu esas aldığını; halk kitleleri üzerindeki ve aydınlar içindeki etki ve yerini ve bilimi kendi amaçları yönünde kullanma taktiklerini dikkate almamak olur. Bu yöntemin Marksist olmaması bir yana bilimsel ve materyalist de olamayacağı açıktır.

Bütün bunlar, Gülen'in başını çektiği, ancak içerde hükümet başta olmak üzere, çeşitli düzen ve devlet güçlerinin, dışarıda ise ABD gibi uluslararası güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda hareket eden açık-gizli servislerin desteklediği bu hareketi, ideolojik-politik görüşleri, dini telkinleri, iktisadi-sosyal gücünü işsizlik, yoksulluk ve yoksunluğun istismarı için kullanması ve bilim karşıtlığının günümüz koşullarında kabul görmesinin zorlaştığını görerek, bilimi sözüm ona dinsel hurafelerle birleştirme çabaları gibi nedenlerle, din istismarcısı tüm öteki parti, örgüt ve cemaatlerden hem daha da tehlikeli kılmakta, hem de bu özellikleri ve yaklaşımlarıyla irdelenip nesnel gerçeklere dayanan mahkumiyetini gerekli hale getirmektedir. Bu da, emekçilerin temel ve güncel taleplerini savunuyu esas alan ve emekçi aydınlanmasını dini önyargı, hurafe ve söylemlerin kaba bir aşağılanması yerine, doğa ve toplum sorunlarını bilim ve akla dayalı açıklama, siyasal baskı ve sömürüyü halkın temel sorunu gören bir siyasal teşhiri öne alan bir çalışmayı gerektiriyor. 

Yusuf Akdağ

25 Nisan 2011

Ay’a Çıkış Tarihi


1. Mucize İddiası

    Harun Yahya (Adnan Oktar)’ya ait sitelerden:

    Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1)
    “Kamer” kelimesinin Türkçedeki karşılığı “Ay”dır ve Kamer Suresi’nde “Ay” kelimesi birinci ayette yer almaktadır. Bu ayetten itibaren Kuran’ın sonuna kadar tam 1390 ayet bulunmaktadır. Hicri Takvim’de 1390 yılı Miladi Takvim’e göre 1969 yılına denk gelmektedir ki bu da Ay’a çıkış tarihidir. Bu surede insanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden birine 14 yüzyıl evvel işaret edilmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.)


2. Sayısal Saptırmalar

a. Kamer/1′den Kuran’ın Son Ayetine Kadar 1390 Ayet

Ay kelimesinin yer aldığı Kamer Suresi’nin birinci ayetinden Kuran’ın son ayetine kadar tablodan da görebileceğimiz gibi 1390 ayet mevcuttur. Saymak isterseniz otomatik sayan herhangi bir yazılım kullanabilirsiniz.(Excel, Openoffice calc, vs..) Biz sayma işlemini bağlantıdan ulaşacağınız Diyanet tablosunu Excel’e aktarıp ayet sütunu için “Otomatik toplam” tuşunu kullanarak gerçekleştirdik. Elbette ki önemli olduğunu düşünüyorsanız elinizle teker teker saymanızın bir sakıncası yok.

Ayetlerin toplamının 1389 olduğunu söyleyen Ömer Çelakıl ise daha baştan yanılmıştır. Biz ayet sayısını doğru veren fakat olayları çarpıtan Harun Yahya ile devam edelim…

b. Hicri 1390 yılı Miladi 1969′a denk gelmiyor

Hicri 1390 yılını Miladi takvime çevirirsek -iddia edildiği gibi- Ay’a çıkış tarihi olan 1969′u değil bir sonraki yılı -yani 1970′i- verecektir. Elbette ki bu hesap “1390 1 Muharrem” üzerinden gerçekleştirilmiştir. Zira son ay üzerinden gidersek doğal olarak Miladi 1971′ e ulaşmak mümkündür. Yine tablo ve yazılım yardımıyla sağlamasını yaparak göreceğimiz gibi mucize üreticilerinin hesabı, tarihi tutturma konusunda da kaza yapmaktadır. Görüldüğü gibi bu mucize ne aritmetik ne de tarihsel olarak “hiçbir şey” ifade etmemektedir.


c. Ay’a Çıkış Tarihi (20.7.1969) Hicri 1390′a denk gelmiyor

Şuradaki veya şuradaki yazılımı veya da istediğiniz herhangi bir yöntemi kullanarak teyit edebileceğiniz üzere Ay’a çıkış tarihi olan 20.7.1969 zaten Hicri 1390′a denk gelmez. Miladi 20.7.1969′un Hicri karşılığı tam olarak 5. 5 (Cemaziyelevvel) 1389′dur.

Hangi açıdan bakarsak bakalım mucizeciler açıkça sayıları saptırmaktadır.

3. Kuran Sırası ve Nüzul Sırası

Üstelik mucizecilerin baz aldığı ve şu an kullanımda olan surelerin sırası da İslam’ın kabûl ettiği surelerin gerçek nüzul -yani iniş- sırasıyla da uyuşmaz. Bu gibi sayısal mucizeleri Allah’ın öngördüğü sıraya göre değil de daha sonra gerçekleşen tertibe göre uyarlamaları başlı başına amaçlarının saptırma olduğunu göstermektedir.

4. Sonuç

Harun Yahya’nın ‘Ay’ anlamına gelen ‘Kamer’ isimli surenin ilk ayetinden Kuran’ın son ayetine kadar 1390 ayet olduğu iddiası doğrudur. Ne var ki burda baz alınan sıra zaten ayetlerin Müslümanlarca kabul edilen gerçek nüzul sırası değildir.

Gerçek nüzul sırasını değil de mucizeciler gibi şu anki Kuran tertibini baz alsak bile sayıların bariz şekilde çarpıtıldığını görürüz. Hicri 1390, Miladi 1969′a tekabül etmez. Ay’a ilk çıkış tarihi olan Miladi 20.7.1969, tam olarak hicri 5.5.1389′a denk gelir.

“Allah’ın insanları ‘doğru yola’ davet etmek için indirdiği” varsayılan ve kutsal kabul edilen kitabında bu gibi çocukça sayısal şifre ve göndermelere başvurduğu tezinin saçmalığı bir kenara, istendikten sonra bu gibi sayısal şifre ve kodlar her türlü edebi eserden de -hem de sayısal açıdan doğru olarak- çıkarılabilir. Gelin görün ki mucize yalancıları bunu bile başaramamıştır.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

365 Gün


1. Mucize İddiası
Bu iddia, hem Harun Yahya hem Ömer Çelakıl’da geçmektedir:

  •     Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
    Kuran’da “gün (yevm)” kelimesi 365 defa geçmektedir. Bildiğiniz gibi Dünya’nın Güneş etrafında dönüşü 365 gün sürer. Dünya, Güneş’in etrafında dönerken kendi etrafında da tam 365 defa döner.
    Kuran’da “gün” kelimesinin 365 defa geçiyor olması, Dünya yörüngesi hakkında bize yüzyıllar öncesinden bilgi vermesi açısından çok önemli bir bulgudur. Kuran’da “gün” kelimesinin 365 defa tekrarlanması, Dünya ile Güneş arasındaki 365 günlük astronomik olaya işaret ediyor olabilir.

  •     Ömer Çelakıl’a ait siteden:
    Kur’an-ı Kerim’de “Bir Gün (yevm)” kelimesi 365 defa geçmektedir. Bildiğiniz gibi Dünya’nın Güneş etrafında tam bir kez dönüşü 365 gün sürer. Kur’an’da 365 defa “bir gün (yevm)” kelimesinin geçiyor olması çok önemli bir bulgudur. Çünkü Dünya yörüngesi hakkında bize yüzyıllar öncesinden bilgi vermektedir. Kısacası Dünya ile Güneş arasındaki 365 günlük astronomik döngü Kuran’da açık bir şekilde belirtilmektedir.


2. Kuran’da ”yevm” sayısı

Mucize İddiacıları, ‘gün’ anlamına gelen ‘yevm’ sözcüğünün Kuran’da tam olarak 365 yerde geçtiğini iddia ederken bir takım gramatik oyunlara başvurur, aynı kelimenin çoğul halini veya belli durum hallerini listeye eklemezler. Sözcüğün hangi dilbilgisel hallerinin Kuran’da tam olarak kaç kez geçtiğini çok önemseyen okuyucumuz lütfen mucize iddiacılarının sayısız site ve forumlardaki iddialarını peşinen kabul etmeyip vakit ayırarak kendileri incelesin ve tatmin olsunlar.  Aşağıda görüleceği gibi, bu mucize iddiasının çarpık olduğunu anlamak için tam rakamın bir önemi de yok. Mucizecilerin iddia ettikleri sayıyı varsayacak olsak bile, iddianın bir çarpıtmadan ibaret olduğu ortada.


3. Astronomi, Takvim ve 365 Gün

Bu mucize iddiasındaki basit çarpıtmaları inceleyelim:

Dikkat ediniz; her iki mucize yalanı metninde de herhangi bir takvim değil astronomik bir olgu olan “Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi” referans alınmaktadır. Oysa takvimden bağımsız olarak salt astronomik olguyu ele alacak olursak bu süre 365 değil 365,25 gündür. Madem bir ”mucize” iddiasında bulunuluyor ve herşeyi bilen, herşeye gücü yeten mükemmel yaratıcının mucize olarak Kuran’a böyle bir rakam yerleştirdiği söyleniyor o halde bu mucizenin ”tam ve kesin” olmasını talep etmek hakkımız olmalı.

Bugün kullandığımız (Güneş’i baz alan) Gregoryen takvimine göre bir yıl üç defa 365, dördüncü yılda ise 366 gün sürer. Yani bu takvimi esas alacak olursak mucizemiz yine eksiktir. Ama zaten mucize iddiasında esas alınan nokta herhangi bir takvim (yani insanların kararlaştırdığı zaman birimleri) değil astronomik olgunun kendisi. Yani Dünya’nın Güneş’in etrafında bir kez dönmesi esnasında kendi ekseninde kaç kez döndüğü… Bu rakam 365,25′tir.

Keza mucize iddiasında esas alınan herhangi bir takvim olsa iddia zaten baştan suya düşmüş olurdu. Çünkü kullanılan takvim sistemine göre tanım gereği bir yıl içindeki gün sayısı da değişir. Örneğin İslam Dünya’sının kullandığı (Ay’ı baz alan) takvimde Hicri Yıl 354 gündür. Tarih boyunca kullanılmış olan farklı medeniyetlerin takvimlerinde de bir yıl farklı sayıda gün içermiştir. Yani bir yılın 365 gün olması mutlak değil sadece günümüzün çoğunluğu tarafından kullanılan (Güneş bazlı) Gregoryen  Takvimi’ne göre (4 senede bir 366 gün çektiği için) kısmen doğrudur. Dolayısıyla mucizeciler mecburen ”yıl/sene” birimini değil astronomik olgunun kendisini esas almaktalar. İşte bu noktada da diğer bir çarpıtma su yüzüne çıkmakta:

Farzedelim ki bugün Muhammed Peygamber’den beri İslam Dünyası’nda kullanılmakta olan (Ay’ı baz alan) Hicri Takvim’i kullanıyoruz. Yani bir yıl 354 gün çekmekte. Farzedelim ki Dünya bu takvimi kullanıyor. Bu durumda Kuran’da ”gün” kelimesinin 365 kere geçmesinin ilginç hiçbir yanı olur muydu? Olmazdı elbette… Söz konusu astronomik olguya işaret etmeleri de anlamsız olurdu. Çünkü konuyla ilgili ayetlerde Dünya’dan, Güneş’ten, astronomiden değil herhangi şeylerden bahsediliyor. Yani iddianın bütün ”büyüsü/çekiciliği” bizim bugün -hasbel kader- 365 gün çeken bir takvim kullanıyor olmamızda.

Şundan emin olabiliriz ki eğer halâ Hicri Takvim kullanıyor olsaydık bu sefer de 354 rakamına uygun bir mucize yaratırlardı.


4. Kuran Öncesi Astronomi ve Takvim

 Dikkat ediniz her iki mucize iddiacısı da ayrıca ne diyor?

  •     Harun Yahya
    Kuran’da “gün” kelimesinin 365 defa geçiyor olması, Dünya yörüngesi hakkında bize yüzyıllar öncesinden bilgi vermesi açısından çok önemli bir bulgudur.

  •     Ömer Çelakıl’a ait siteden:
    Çünkü Dünya yörüngesi hakkında bize yüzyıllar öncesinden bilgi vermektedir.

Hangi bilgi ”yüzyıllar öncesinden” verilmekte burada?

Dünya’nın 365(,25) günde Güneş etrafında döndüğü zaten Kuran’dan yüzyıllar önce de biliniyordu. Yunan Astronomu Meton milattan önce 432 yılında (yani Kuran’dan 1.000 yıl önce) Dünya’nın 365,25 günde Güneş etrafında döndüğünü hesaplamıştı.

Ayrıca daha sonra Gregoryen reformuna uğrayan ama temel olarak bugün halâ kullanmakta olduğumuz takvim İskenderiyeli Sosigenes tarafından Kuran’dan yaklaşık 7 asır önce bir yılın günlerini 365,25 olarak hesaplanarak oluşturulmuş; bu takvim M.Ö. 46 yılında Jülyen Takvimi olarak kabul görmüş ve batı dünyasında Kuran’dan önce yüzyıllar boyunca kullanılmıştır.


5. Sonuç

Kuran’da “yevm” sözcüğünün 365 kere geçtiğini iddia edenler, sözcüğün dilbilgisel bazı hallerini listeye alıp, diğerlerini ise dışarda bırakarak tamamen keyfî davranmaktalar. Ayrıca bir yılın 365 gün olduğu mutlak ve sabit bir gerçek değil esas alınan takvim sistemine göre değişken ve izafidir. Örneğin İslam Dünya’sının kullandığı (Ay’ı baz alan) Hicri Takvim’de bir yıl 354 gündür. Esas alınan takvim değil de Dünya’nın Güneş etrafında dönerken kendi ekseninde kaç kez dönüyor olduğu ise bu rakam 365,25′tir. Hepsinden önemlisi de bütün bunların Kuran’dan -zaten- yüzyıllar önce biliniyor olmasıdır. Bu bilgilere dayanan bugün kullanmakta olduğumuz takvim bile Kuran’dan yüzyıllar önce kabul edilmiştir.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

Uçak Teknolojisi


1. Mucize İddiası

Aşağıdaki mucize yalanı hem Harun Yahya’ya ait bir sitede hem de yine Harun Yahya’ya ait ”Yaratılış Atlası” adlı kitapta dile getirilmektedir.

  •     Hz. Süleyman döneminde de, bu kutlu peygamber vesilesiyle bilim, sanat ve teknolojide çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Örneğin Kuran’da Hz. Süleyman döneminde uçak gibi hızlı ulaşım araçlarının kullanıldığına işaret edilmektedir:
  •     Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)… (Sebe Suresi, 12) Bu ayet-i kerimede ulaşılması oldukça uzak olan mesafelere, Hz. Süleyman döneminde kısa sürede ulaşılabildiğine dikkat çekilmektedir. Bu, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknoloji kullanılan, rüzgarla hareket eden vasıtalara işaret etmektedir. (Yaratılış Atlası cilt 2 sf 529)
  •     Geçmiş medeniyetlere ait kalıntılar incelendiğinde, hava ulaşımının bildiğimiz tarihten çok daha eskilere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Mayaların kalıntılarında, Mısır piramitlerindeki resimlerde, Sümer yazıtlarında ve Japonya’da bulunan kalıntılarda çeşitli uçak, planör, helikopter benzeri araçlara, pilot giysili heykellere sıkça rastlanmaktadır. (Yaratılış Atlası cilt 2 sf 554)
  •     Geçmiş medeniyetlerinin hava ulaşımını kullandıklarına işaret eden delillerden biri, Mısır’da bulunan planör modelidir. 1898 yılında arkeologlar tarafından bulunan bu planör modelinin MÖ 200 yıllarında yapılmış olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bundan yaklaşık 2200 yıl öncesine ait bir planör modelinin ortaya çıkarılması elbette olağanüstü bir durumdur. Bu, evrimci tarih anlayışını temelden sarsan arkeolojik bir buluştur. Söz konusu modelin teknik özellikleri incelendiğinde ortaya çok daha ilginç bir manzara çıkmaktadır. Bu ahşap modelin kanatlarının şekli ve oranları, günümüzün en ileri teknolojisiyle yapılan Concorde uçaklarda olduğu gibi, hızdan minimum kayıpla maksimum kaldırma kuvveti sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Bu durum, Antik Mısırlıların çok iyi aerodinamik bilgisine sahip olduklarını da göstermektedir (Yaratılış Atlası cilt 2 sf 554)
  •     Abydios Tapınağı’nın duvarlarında Dr. Ruth Hiver tarafından bulunan bu resimlerdeki araçların, günümüzde de kullanılan helikopter, jet ve uçak gibi araçlarla olan benzerliği dikkat çekicidir. (Yaratılış Atlası cilt 2 sf 555)


2. İddianın Saçmalığı

Bu mucize yalanı hakkında fazla söz söylemeye gerek yok. Yukarıda aynen alıntıladığımız metni okuyup gülmek yeterlidir.

Dikkat ediniz; binyıllar öncesindeki medeniyetlerden kalma duvar ve hattâ mağara resimlerinde modern uçak, helikopter (ya da benzerleri) vs.. bulunduğu söyleniyor. İşin ilginç yanı o toplumlar tarafından ne olduğu bilinmeyen bu teknolojik araçların geleceği gören birileri tarafından resmedildiği değil de bu araçların yüzyıllar öncesinde o toplumlar tarafından kullanılıyor olduğunun -muhtemelen- iddia ediliyor olması…

Örneğin Eski Mısırlıların -Concorde modeli uçaklarda olduğu gibi- hızdan minimum kayıpla maksimum kaldırma kuvveti sağlayacak şekilde tasarlanmış araçlar kullandığı söyleniyor.. Ama o zamandan bugüne yapılan araştırmalar konuya dair hiç bir kalıntı ve bulguya rastlanmadığını gösteriyor. Ele geçen sadece -bu medeniyetlerin kullandığını bildiğimiz-bugüne göre ilkel sayılabilecek aletlerdir. Bu medeniyetlerin böylesi üstün bir teknolojiye sahip olmadığı ortadadır.

Diyelim ki -birebir olarak- günümüz helikopterini/uçağını resmeden bir Eski Mısır kalıntısı bulundu. Ve diyelim ki bu resimlerin başka hiçbir makûl açıklaması yok; olanca netlikle günümüzün teknolojik ulaşım araçları resmedilmiş.

Böyle bir durumda bir insan

- Bu resimlerin dünya dışı canlılar tarafından yapılmış olabileceğini veya bu canlıların o dönemlerde Dünya’yı ziyaret ettiğini, insanların da onlara ait araçları resmettiklerini..

- Günümüzden veya gelecekten birilerinin o zamana giderek bu resimleri yaptığını..

- O dönemde geleceği görebilen varlıklar olduğunu ya da normal insanların tanrı ilhamı ile bu resimleri yapmış olabileceğini..

Hattâ hayâl gücünü biraz daha zorlayarak

- Gizli bir grup insanın o zamanlarda bu teknolojiyi elde ettiğini ve kullandığını düşünebilir…

Ama eski toplumların (Mısır medeniyetinin, Mayaların, Sümerlerin) topyekûn olarak helikopter ve uçak teknolojisini bildiğini-tanıdığını-kullandığını düşünebilir mi hiç? Elbette ki hayır… Çünkü bu medeniyetlerin bunları kullanmış olduğuna dair bir kanıt yok. Üstelik bu medeniyetlere ait tonlarca kalıntı, kullandıkları teknik bilginin düzeyini bize açıkça gösteriyor. Ama Harun Yahya bizleri, en zengininden fakirine ‘at arabası’ kullanan bir medeniyetin (kendi argümanını payelendirmek maksadıyla) aynı zamanda helikopter de kullanıyor olabileceği savuyla avutmaya çalışıyor.

Daha da fenası tüm bunları Kuran’la ilişkilendiriyor, ayetlere dayandırıyor ve sadece kendisini değil kutsal saydığı dini de gülünç duruma düşürüyor.

Belirtmeliyiz ki mucizecilerin sözünü ettiği Eski Mısır resimlerinde konu edilen teknolojik araçlar da resmedilmiyor. 90′lı yıllarda bir-iki bilim insanının spekülasyonlarına dayanarak medya tarafından bolca şişirilen bu tür haberlerin tutarsızlığı bütün ayrıntılarıyla bugün açıklığa kavuşturulmuş ve kabul edilmiş durumdadır.

Örneğin ”Abydos: Fahrzeuge der Götter” adlı Almanca makalede söz konusu şekillerin iki farklı dönemden kabartmanın üstüste gelmesiyle oluştuğu (medyada yer alan çoğu resimler bilgisayarda rötuşlanarak söz konusu ”teknolojik şekiller” daha belirgin hale getirilmiştir), her iki katmanın da bugün deşifre edildiği, hangi anlama geldiğinin ve hangi döneme ait olduğunun bilindiği gibi bütün ayrıntılar kaynaklarıyla anlatılmaktadır.

3. Sonuç

Mucizeciler bu tür saçma iddialarla ciddiyetten ne denli uzak olduklarını göstermekte ve bu gibi uydurmalarla toplumların inançlarını açıkça sömürmeye çalışmaktadırlar.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

24 Nisan 2011

Elektrik Kullanımı


1. Mucize İddiası

    … Erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık… (Sebe Suresi, 12) Allah’ın Hz. Süleyman’ın emrine verdiği büyük nimetlerden biri “erimiş bakır madeni”dir. Bu ayeti, farklı şekillerde yorumlamak mümkündür.Erimiş bakırın kullanılması ile, Hz. Süleyman döneminde elektrik kullanılan yüksek bir teknolojinin varlığına da işaret ediliyor olabilir. Bilindiği gibi bakır, elektriği ve ısıyı en iyi ileten metallerden biridir ve bu yönüyle elektrik sanayiinin temelini oluşturmaktadır. Dünyada üretilen bakırın önemli bir bölümü elektrik sanayiinde kullanılmaktadır.Ayette geçen “sel gibi akıttık” ifadesi de elektriğin çok geniş alanlarda kullanılabileceğine işaret ediyor olabilir.


2. Ayet Yorumundaki Çarpıtma

Aynen alıntıladığımız mucize yalanı metninde okuyabileceğiniz üzere okuyucu ile adeta alay edercesine ayette geçen ”bakır madenini ona sel gibi akıttık” ifadesinde elektrik kullanımına dair bir işaret olabileceği söylenmektedir.

Bu ifade tek başına ele alındığında bile böyle bir ‘işaret’ (!) çıkarmak olası hayâl gücünü aşar. Ayeti somut bağlamı içerisinde ele aldığımızda mucizecilerinin yorumunun ne kadar samimiyetsiz bir çarpıtmadan ibaret olduğu rahatlıkla görülür:

    Ve Süleyman’a da rüzgarı ram ettik, sabahleyin bir aylık yol alırdı, akşamleyin bir aylık yol ve ona bakır madenini, sel gibi akıttık ve cinlerden, huzurundan iş işliyenler vardı Rabbinin izniyle ve onlardan, emrimizden çıkana yakıp kavuran azabı tattırırdık.

    Kalelerden, heykellerden, büyük havuzlara benzer çanaklardan ve sağlam, yerinden kalkmaz kazanlardan ne isterse yaparlardı ona; ey Davud soyu, şükredin ve kullarımdan pek azı şükreder.

Açıkça görüldüğü gibi bu ayetlerde Süleyman’a verilen bolluklar, nimetler, kolaylıklardan bahsedilmektedir. Bu bağlamda kaleler, heykeller, çanak ve kazanların yapımında kullanmak üzere bolca bakır madeni de verildiği söylenmektedir. Yani ayette kastedilen hem lafzından -hem de bağlamından anlaşıldığı üzere- bakır madeninin bolca verilmiş olmasından başka birşey değil. Bu durum herhangi bir muteber tefsire bakarak da teyid edilebilir.


3. Ayetin Kökeni

Davud’un oğlu Süleyman’ın Kuran’da geçen diğer bütün kıssaları gibi kaleler, heykeller, büyük havuzlar, yerinden kalkmaz kazanlar barındıran görkemli bir tapınak inşa ettirmesi hikayesi de Tevrat’tan alıntıdır. Hikâye, Tevrat’ta çok daha ayrıntılı bir şekilde yer alır. Örn. bkz. 1. Krallar 7. Tevrat’ta Süleyman’ın 20 yıl süren bu inşaat sırasında ne kadar bolca maden, işçi ve yardımcı kullandığı da anlatılır. Yukardaki Kuran ayetleri ise bu hikâyenin özetlenmiş bir versiyonundan ibarettir.


4. Bakır Kullanımı

Ayetten çıkan tek manâ Süleyman’a bakır madeninin oluk oluk/bolca verildiği rivayetidir. Bunda da ”mucizevi” hiçbir yan bulunmaz.
Bakır insanların kullandığı ilk madenlerdendir ve yaklaşık 10.000 yıldır kullanımdadır. Hatta en çok yararlanıldığı dönem olan M.Ö. 5.000 ile M.Ö. 3.000 yılları arası “Bakır Devri” olarak da adlandırılır. Kısacası bakır Kuran’dan ve -elbette ki- elektrik kullanımından da önce binyıllardır bilinmekte ve kullanılmaktadır.

bkz.:
Bakır Devri
Kupfer – Geschichte
Copper – History


5. Mucize Yalancılığında Son Nokta

Görüldüğü üzere söz konusu ayetten elektrik kullanımına dair bir işaret çıkarmak abes, gülünç ve saçmadır. Ne var ki mucize iddiacılarımız bu noktadan daha da ileri gidebilmektedirler!

Yukarda alıntıladığımız mucize yalanı metninin bir bölümünü tekrar okuyalım:

    ”Erimiş bakırın kullanılması ile Hz. Süleyman döneminde elektrik kullanılan yüksek bir teknolojinin varlığına da işaret ediliyor olabilir.”

Yanlış okumadınız! Gerçekten de Süleyman dönemi -yani milattan binyıllar öncesindeki bir dönem- için elektrik kullanımından söz ediliyor. Üstelik bu akıl almaz iddia sadece yukardaki ayet bağlamında ağızdan kaçmış bir ifade de değil. Harun Yahya, Yaratılış Atlası adlı kitabında aynı iddiayı farklı argümanlarla da desteklemeye çalışıyor:

  •     ”Dendera’daki Hathor Tapınağı’nda bulunan bazı duvar resimlerinde yer alan figürler antik Mısırlılar’ın elektriği bildiği ve kullandığı ihtimalini gündeme getirmiştir. Söz konusu resim dikkatlice incelendiğinde tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür. Ampûl görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz elektrik lambalarıyla olan bu şaşırtıcı benzerliği çok dikkat çekicidir. Mısır hiyegroliflerinde sıkça rastlanan ced sütunu bir tür elektrik malzemesini sembolize ediyor olabilir. Ced sütunu jeneratör görevi görüyor ve bu şekilde aydınlatma sağlanıyor olabilir.” Yaratılış Atlası C. 2 sf. 560.

Eski Mısır duvar resimlerinde günümüzün bazı teknolojik aletlerinin resmedilmiş olduğu iddialarını gündeme getiren Erich von Däniken bilim dünyasında sahtekâr olarak tanınan İsviçreli bir fantazi yazarıdır ve bu resimlerin kökeninin uzaylılar olduğunu iddia eder.

”Bilimsellik” ve ”akla uygunluk” maskesi takmaya çalışan Harun Yahya ve diğer mucizecilerin aslında bilim çevrelerinde ancak alay konusu olabilecek kişilerin iddialarına sarılması ve kendi gayretlerine uyarlaması (uzaylılardan Süleyman’a ve Kuran’a) bilimselliğin sadece maskesinin bile onlara ne denli ağır geldiğinin açık göstergesidir.


6. Sonuç

Sebe/12 ayetinde elektrik kullanımından değil Süleyman’a bol bol bakır madeni verildiğinden bahsedilmektedir. Ayetin lafzı ve bağlamından açıkça görülen bu gerçek herhangi bir muteber Kuran tefsirine bakılarak rahatlıkla teyid edilebilir. Zaten Süleyman’ın kaleler, büyük havuzlar, türlü heykeller, kazanlar barındıran görkemli bir tapınak yaptırdığı ve 20 yıl süren bu inşaatta bol maden, yardımcı ve işçi kullandığı hikâyesi de çok daha ayrıntılı olarak Tevrat’ta yer almıştır. Kuran ise özetleyerek ve cinlerle de süsleyerek oradan alıntılamıştır.

Bakır, elektrik kullanımından çok önceleri insanlar tarafından bilinen ve kullanılan bir madendir. Ayetten hiç bir şekilde elektrik kullanımına dair bir işaret çıkmaz. Mucize yalancılarının Süleyman döneminde -yani milattan binyıllar öncesinde- insanların elektrik kullanıyor olabileceğini söylemesi ciddiye alınacak bir yönlerinin olmadığının en belirgin göstergesidir.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

Baldaki Şifa Mucizesi


1. Mucize İddiası

    Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
    ”Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)

    Bal, yukarıdaki ayetlerde vurgulandığı gibi “insanlara şifa” olma özelliği taşımaktadır. Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde balın insan sağlığı açısından öneminden ötürü arıcılık ve arı ürünleri artık başlı başına bir sektör ve araştırma alanı olmuştur. Balın yararları genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir:

    Kolayca sindirilir. (…)
    Süratle kana karışır; hızlı bir enerji kaynağıdır. (…)
    Kan yapımına destek olur. (…)
    Antimikrobiktir. (…)
    Antioksidandır. (…)
    Vitamin ve mineral deposudur. (…)
    Yaraların tedavisinde kullanılır. (…)

    Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi bal “şifa” yönü son derece güçlü bir besindir. Kuşkusuz bu da sonsuz kudret sahibi Allah’ın indirmiş olduğu Kuran’ın mucizelerinden biridir.

2. İddianın Geçersizliği

Mucize yalancılarının sunduğu gülünç iddialardan biri de yukarıya alıntıladığımız ”baldaki şifa mucizesi”dir. Dikkat ediniz, burada ”mucize” olarak adlandırılan balın özellikleri değil Kuran’da bunların geçiyor olmasıdır. Uzun uzun, bilimsel terimler kullanarak balın gıda özellikleri sıralanmış ve bu bilgiler ayetten çıkıyormuş gibi bir izlenim oluşturulmak istenmiştir. Oysa ayetten çıkan tek bilgi balın şifalı oluşudur.

Balın şifalı olduğunun henuz günümüzde tespit edildiğini, bunun da Kuran’da 1400 yıl önceden bildirilmiş olduğunu söylemek doğru olabilir mi? Balın tarihine baktığımız zaman 4000 yıl önceden şifasının bilindiğini ve hastalıklarda kullanıldığını görüyoruz.

Araştırmalar mağaranın duvarında bal toplayan kızın resminin 16 bin yıl önce yapılmış olduğunu göstermektedir. 7.000 Yıl önce orta Anadolu’da insanların planlı bir şekilde arıcılıkla uğraştığı bilinmektedir. Eski Mısırlılarda 4.000 yıl önce çok gelişmiş bir arıcılık kültürü mevcuttu. Yanı sıra günümüzde ilkel olarak yaşayan kabilelerin balın kutsallığına inandıklarını, dini törenlerde önemli yer verdiklerini izliyoruz. Hititlerin, Sümerlerin, Mısırlıların, Eski Yunanlıların, Romalıların ve daha birçok eski kültürün balı ilaç olarak kullandığını, tarihte ün yapmış hekimlerin her derde deva olarak kabul ettiklerini görmekteyiz. Hititlerin çivi yazısıyla yazdıkları toprak levhalardan günümüzden 4000 yıl önce arıcılığı tanıdığını öğreniyoruz. Levhalardaki reçeteler Sümerler ve Hititlerin balı hastalıklarda kullandıklarını göstermektedir. Papyrus Smith’de balla hazırlanmış birçok reçeteyle karşılaşmaktayız. Piramitlerde ağızları hava geçirmeyecek biçimde kapatılmış bal küpleri ve Kraliçe Hepçesut’un armasında arı bulunması Mısırlıların bala büyük değer verdiğini gösteren delillerdir. Romalı hekimler balın çok güçlü bir panzehir olduğuna inanıyorlardı. Mısırlı, YunanRomalı, ve Arap hekimler balı göz hastalıklarında kullanmışlardır. Hippokrates hava ve suyla eş değerli görüyor, tüm hastalıklara karşı kullanıyordu. Asklepiades ise ruhi ve sinirsel hastalıklarda kullanıyordu. Plinius, Dioskorides ve birçok hekimin çeşitli hastalıklara karşı yalnız bitkilerle karıştırarak veya şurup-merhem olarak da kullandıklarını görüyoruz.

bkz: Bal’ın Tarihi

Ayrıca: Geschichte der Biene (Almanca)

Bal, Muhammed’in yaşadığı dönemin Arap toplumunda da çok yaygındı. Hem şifa amaçlı yiyecek olarak kullanılırdı, hem de baldan türlü şerbetler yapılır ve içilirdi. Muhammed’in kendisi de birçok hadisinde baldan ve balın şifalarından bahsetmiştir. Kısacası Kuran’da balın ”şifalı” olarak vasıflandırılmasından herhangi bir mucize çıkarmaya çalışmak ancak okuyucunun zekâsına hakaret olarak adlandırılabilir.

Bütün bunların yanısıra balın bir de ”şifalı” olmayan yönlerini dikkate almak da gerekir.

Örneğin yukarda kısaltarak alıntıladığımız mucize yalanı metninde uzun uzun balın antibakteriyel özelliği vurgulanmış fakat önemli bir gerçek de bu arada hasıraltı edilmiştir:

Bal 1 yaşından küçük çocuklara niçin tavsiye edilmemektedir?
Nedeni balda Clostridium Botulinum bakterisinin bulunma ihtimalinin olması ve bu bakterinin bebeklerde “bebek botulizmi” denilen bir hastalığa neden olmasıdır. Bu bakterinin sporları çevremizdeki havada, toprakta, tozda ve ham tarımsal ürünlerde bulunmaktadır. Bu sporlar erişkinler ve çocuklardaki gelişmiş bağışıklık ve sindirim sisteminden dolayı problem teşkil etmezken 1 yaşından küçük bebeklerde bağırsak mikroflorasının yeterince gelişmemiş olmasından dolayı botulizme neden olabilmektedir.
=>Kaynak

Ayrıca günümüzün bilimi, halk arasında hala yaygın olan, balın şeker hastalarına (diabet) iyi geleceğine dair inanışın yanlış olduğunu da göstermektedir. Aksine balın her türlüsünün, hiç şeker katkısı olmayan, gerçek kara kovanlarda oluşan balın bile şekeri yükseltici etkisi vardır.

bkz.: Şeker Hastalarına Bal Uyarısı
ayrıca: Şeker Hastalığı ve Bal


3. Sonuç

Balın şifalı bir gıda olduğu henüz son yıllarda keşfedilmiş değil aksine zaten Kuran’dan çok önceki medeniyetler tarafından da bilinen ve kullanılan bir özelliktir. Günümüzün bilimi sadece bu şifa özelliğinin sebeplerini çözümleyebilmiştir fakat bunun yanısıra hiç de ”şifalı” olmayan etkilerini de bulmuştur.

Her halükârda Kuran’da balın şifalı olarak geçmesinin ”mucize” olarak adlandırılabilecek yanı yoktur.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

Dişi Bal Arısı Mucizesi



1. Mucize İddiası

Mucize yalancılarının kaleminden:

    Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
    Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. – Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

    Her arının çok fazla görevinin olduğu arı kolonilerindeki tek istisna erkek arılardır. Erkek arılar ne kovanın savunmasına ne temizliğine ne besin toplamaya ne de petek veya bal yapımına katkıda bulunur. Erkek arıların kovan içindeki tek fonksiyonu ‘Kraliçe Arı’yı döllemektir. Çiftleşme organları dışında diğer arılarda bulunan özelliklerin hemen hemen hiçbirine sahip olmadıkları için erkek arıların Kraliçe Arı’yı döllemekten başka bir iş yapmaları da mümkün değildir.

    Koloninin tüm yükünü sırtlamış işçi arılar ise Kraliçe Arılar gibi dişi olmalarına rağmen yumurtalıkları gelişmemiştir; yani kısırdırlar. Kovanın temizliği, arı larvalarının ve yavrularının bakımı, Kraliçe Arı ve erkek arıların beslenmesi, bal yapılması, peteklerin inşası ve onarım işleri, kovanın havalandırılması, kovanın güvenliği, nektar (bal özü), polen (çiçek tozu), su, reçine gibi malzemelerin toplanması ve bunların kovanda depolanması gibi görevleri vardır.

    Arapça’da iki çeşit fiil kullanımı vardır ve bu kullanımlardan öznenin erkek mi yoksa dişi mi olduğu anlaşılabilmektedir. Nitekim yukarıdaki ayetlerde arı için kullanılan fiiller (altı çizili kelimeler), fiilin dişi için olan şekliyle kullanılmıştır. Böylece Kuran’da bal yapımında çalışan arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir.

    Unutulmamalıdır ki arılarla ilgili bu gerçeğin bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Ama Allah bu gerçeğe dikkat çekerek Kuran’ın bir mucizesini daha bize göstermiştir.


2. İddianın Geçersizliği

Yukardaki ayette arı kolonilerinde bütün işi yapan işçi arıların dişi olduğuna dair herhangi bir bilgi yoktur.

Herşeyden önce bu emir kipleri, eylemi yapması istenen öznenin dişi olduğuna işaret etmiş olsaydı bile sadece ”evler edin” ve ”yürü, uçuver”den ibaret. Bu fiillerde ‘İşçi Arı’nın somut işlevlerine hiçbir gönderme yok. İşçi Arılar, erkek arılar ve ana arılar (kraliçeler) zaten hep birlikte ‘evler edinmekte’ ve ‘yürüyüp uçuvermektedir’.

Ama daha da önemlisi mucize yalancılarının bu yorumu dilbilgisini çarpıtarak yapmalarıdır.

Arapçada adlar eril ve dişil olarak ikiye ayrılır. Bu, Türkçe veya -mesela- İngilizce’de karşılığı olmayan bir özelliktir; Arapça’nın gramer yapısından kaynaklanır.

Örneğin Almanca’da ise adlar eril, dişil ve yansız olmak üzere üç cinstir. Buradaki gramer cinslerinin biyolojik cinslerle bir ilgisi yoktur. Örneğin ‘masa‘nın gramer cinsi Almancada eril (der Tisch), ‘kapı‘nın dişil (die Tür) ve ‘kitap‘ın ise yansızdır (das Buch). Aynı şekilde ‘köpek‘in gramer cinsi eril (der Hund), ‘kedi‘nin dişil (die Katze) ve ‘at‘ınki yansızdır (das Pferd). Bu, biyolojik cinsiyetle ilgisi olmayan dilbilgisel bir tasniftir.

Aynı şekilde Arapça’da da bütün adlar eril (müzekker) ve dişil (müennes) olmak üzere -dilbilgisi açısından- iki cinse ayrılır. Canlı-cansız bütün nesnelerin adları ya eril ya dişildir. Üstelik Arapça’da fiil çekimleri de cümlenin öznesini teşkil eden adın cinsine göre eril veya dişil olarak gerçekleşir.(1)

Ayette ‘bal arısı’ için kullanılan ‘an-nahl’ sözcüğü Hicaz Arapçası’nda -yani Kuran’ın indirildiği dilde-(2) dişildir (müennestir).

    Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 14/276 (Nahl Suresi, 68-69)Bu kelime (nahl) Hicazlılara göre müennestir. İşte bundan ötürü Allah Teâlâ onu ayette müennes saymıştır.

Yani Hicaz Arapçası’nda kelimenin dilbilgisel cinsi dişildir. Ve bundan ötürü Kuran’da dişil olarak geçmiştir. Tıpkı Almanca’da arı anlamına gelen ‘die Biene’ kelimesinin dişil olması ve dolayısıyla söz konusu bilimsel bulgulardan önce yazılmış Almanca metinlerde de kelimenin dişil olarak geçmesi gibi.

Kısacası kelimenin dilbilgisel cinsiyle biyolojik cinsiyeti arasında böylesi bir bir bağlantı kurmak mümkün değildir.

Zaten 1400 yıl boyunca hiçbir İslam alimi ayetten arı kolonilerinde iş yapan (işçi) arıların dişi olduğu gibi bir manâ çıkarmamıştır.


3. Kuran Öncesi Bilgi ve Varsayımlar

Yukarda alıntıladığımız mucize iddiası metninde ayrıca şu denilmektedir:

”Unutulmamalıdır ki arılarla ilgili bu gerçeğin bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir.”

Oysa -“Bal Şifası Mucizesi” bahsinde de açıkladığımız gibi- 7.000 yıl önce orta Anadolu’da insanların planlı bir şekilde arıcılıkla uğraştığı bilinmektedir. Eski Mısırlılarda 4.000 yıl önce çok gelişmiş bir arıcılık kültürü mevcuttu.(3)

Planlı bir şekilde arıcılıkla uğraşan insanların arılar hakkında detaylı bilgilere sahip olmaması beklenemez.

Aristo, Kuran ve Muhammed’den 1000 yıl önce kaleme aldığı Historia animalium adlı zoolojik eserinde arıların özelliklerinden bahsetmiş ve arı kolonilerinde gözlemlediği yüksek düzeyli görev dağılımı ve iletişim sebebiyle arı türünü tıpkı insan gibi ”zoon politikon” olarak sınıflandırmıştır. Milattan önce 270 yıllarında yaşayan arı bilimci Soloili Aristomachos ömrünün 58 yılını arıların davranışlarını incelemekle geçirmiştir. Meşhur Romalı Şair Vergilius milattan önce (tarımcılık ve hayvancılık üzerine) kaleme aldığı Georgicalar Destanı’nın dördüncü bölümünün tamamını arılara ayırmış ve 566 mısrada arıların davranışlarını, görev dağılımlarını, koloni yaşamlarını şiirsel bir dille betimlemiştir. (4)

Yine Aristo yukarda bahsettiğimiz Historia animalium adlı eserinin 5. kitabının 21. bölümünde(5) çalışan ve çalışmayan arıların cinsiyetleri üzerine farklı hipotezleri aktarır ve bunları tartışır. Bu eserde Kuran’dan 1000 yıl önce çeşitli gözlemlerden hareketle çalışan arıların dişi olduğunu savunan doğa bilimcilerinin olduğunu okuyabilmekteyiz. Dolayısı ile böyle bir eserden 1000 yıl sonra yazılan Kuran’da çalışan arıların dişi olduğu yazsaydı bile (ki yukarda gösterildiği üzere yazmıyor) bunun mucizevi hiçbir yanı olmazdı.


4. Sonuç

İlgili ayetten arı kolonilerinde bütün işi yapan İşçi Arılar’ın dişi olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Zaten ”evler edin” ve ”yürü, uç” fiilleri bütün arıların davranışlarını kapsar. Söz konusu ‘dişillik’ de tamamiyle dilbilgisel bir özelliktir ve biyolojik cinsiyetle ilgisi yoktur. Üstelik Kuran’dan 1000 yıl önce “iş yapan arıların dişi olduğu” hipotezini savunanlar olmuşken -bu bilgi Kuran’da bulunuyor olsa dahi- (ki yok) bunda mucize aramak yersiz ve gereksizdir.

Dipnotlar

(1) örneğin bkz: viki: Arapça veya Arapça

(2) bkz: ”Ancak Kuran-ı Kerim’in yazıldığı dil olan 7.inci yüzyıl Hicaz Arapçası günümüze değin değişmeden kaldığı için Standart Arapça (Fusha) kabul edilir ve değişik bölgelerden Arapların birbirleriyle anlaşabilmek için kullandıkları dildir.” viki: Arapça

(3) bkz: Bal’ın Tarihi
ayrıca: Geschichte der Biene (Almanca)

(4) bkz: Geschichte der Imkerei (Arıcılık Tarihi -Almanca)

(5) bkz: Eserin İngilizce Tercümesi

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.