26 Ocak 2011

Petrol Mucizesi



1. Mucize İddiası

Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
Rabbinin Yüce ismini tesbih et, ki O, yarattı, ‘bir düzen içinde biçim verdi’, takdir etti, böylece yol gösterdi, ‘yemyeşil-otlağı’ çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. (A’la Suresi, 1-5)

Bilindiği gibi petrol, denizlerdeki bitki ve hayvanların çürüdükten sonraki kalıntılarından oluşur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürüdükten sonra, geriye yalnızca yağlı maddeler kalır. Çamur ve büyük kaya katmanları altında kalan yağlı maddeler de petrol ve gaza dönüşür. Yerkabuğundaki hareketlenmeler bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaların binlerce metre derine gömülmesine yol açar. Oluşan petrol de bazen kaya tabakalarındaki gözeneklerden sızarak kilometrelerce derinden yüzeye çıkar ve burada buharlaşarak (gaz haline dönüşerek) geriye zift birikintisi bırakır.

Ala Suresi’nin ilk dört ayetinde dikkat çeken üç husus petrolün oluşum aşamalarıyla son derece parelellik içindedir. Öncelikle otlak, kır, çayır anlamlarına gelen “elmer’a” ifadesi ile petrolün oluşumundaki organik kökenli maddelere işaret olması son derece muhtemeldir. Ayette ikinci dikkat çekici kelime ise siyaha çalan yeşil, yeşile çalan siyah, karamsı, esmer, isli renkleri tarif etmek için kullanılan “ahva” kelimesidir. Bu kelime de yer altında biriken bitki atıklarının zaman içinde siyaha dönüşmesi olarak düşünülebilir. Çünkü bu kelimeler üçüncü bir kelime ile -”gusaen”le- desteklenmektedir. Kimi meallerde çer-çöp, süprüntü olarak çevrilen “gusaen” kelimesi, sel suyunun otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışım anlamına da gelmektedir. Bu kelime, içerdiği “kusma, istifrağ etme” anlamından ötürü kimi kaynaklarda “sel kusuğu” olarak tercüme edilmekte ve toprağın petrolü kusması olarak tarif edilmektedir. Nitekim petrolün oluşumu, ortaya çıkış şekli, köpüklü görünümü, rengi göz ününde bulundurulduğunda, ayetlerde kullanılan kelimelerin ne kadar hikmetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi ayetteki bitkinin kara ve akışkan bir sıvıya dönüşmesi petrolün oluşumu ile son derece benzerdir. Petrolün oluşumu hakkında bilgi sahibi olunmadığı bir dönemde, böylesine uzun yılları kapsayan bir oluşumun tarif edilmesi, kuşkusuz Kuran’ın Allah’ın vahyi olduğunun bir başka delilidir.

2. İddianın Geçersizliği
“Bu ayetlerde petrolle ilişkili bir ifade var mı?” sorusunu okuyucunun hayal gücüne bırakıp ayetlerde gerçekten de pertolden bahsedildiğini varsayarak mucize iddiasını inceleyelim:
İddianın dayanak noktası petrol hakkındaki söz konusu bilgilerin Kuran’ın ”nüzlü” döneminde kimse tarafından bilinmiyor olması. Ama bu ne yazık ki doğru değil…

”Petrol” sözcüğü Latince ‘taş’ manâsına gelen “petra” ve ‘yağ’ manâsına gelen “oleum” kelimelerinden oluşur; Latince “oleum petrinum” olarak adlandırılır.

Petrol antik çağda ünlü tarihçi Herodot’ta ( M.Ö. 484-430) bile geçmektedir. Yani tarihi en az Kuran’ın yazılışından 1100 sene öncesine kadar dayanır. Petrol kandillerde yanıcı bir yağ olarak kullanıldığı gibi nerelerde bulunduğundan kokusundan rengine kadar bütün özellikleri o zamanlarda tarif edilmiştir. Birçok konuda olduğu gibi bu mucize yalanı da hiçbir bilgisi olmayan, ufacık bir araştırma dahi yapmayan ve anlatılanı peşinen kabul etmeye hazır olanlar için yazılmıştır.

bkz:

Herodot, Book VI., 119. paragrafta, 273 ve 275. sayfalarda petrol konusu geçmektedir. 273. Sayfada adı geçen Susa eski İran’da bir şehirdir.

275. Sayfanın 4. satırında geçen “oil” sözcüğü dip notta “petroleum” olarak belirtilmiştir.

M.Ö. 23 ve 79 yılları arasında yaşamış olan Caius Plinius’ ait “Naturalis Historia” adlı 37 ciltlik kitaptaki Book XXXV 179′da önce çamura benzeyen bir zift türünden bahsedilerek petrol şu şekilde anlatılır:

  • “Ayrıca Babil’de oldugu gibi, bir Yunan adası olan Zakynthos’ta akıcı bir yer zifti vardır ki buradakinin rengi daha açıktır. Apollonia’dan çıkan da akıcıdır ve Yunanlılar bunun tüm çeşitlerini “pissaasphaltos” olarak adlandırmaktadırlar. (Asphaltos eski Yunanca’da zift, Pissa ise katran manasındadır. ) Sicilya’da, Agrigentum yakınlarındaki bir kaynakta da yağlı yer reçinası cinsi bir madde bulunur ki bu madde suya bir derenin rengini vermektedir.
  • (Derenin renginin yeşilimsi olduğu göz önünde bulundurulursa bunun da petrol olduğu anlaşılacaktır.) Burada yaşayan insanlar deste haline getirdikleri sazların uçlarındaki çiçeklerin yardımıyla suyun yüzeyinden sazlara hemen yapışan bu maddeyi toplayıp kandillerde yağ yerine yakmak ve büyükbaş hayvanlardaki uyuz hastalığını tedavi etmek için kullanmaktadırlar. Bazıları ise yer zifti çeşitlerini benim 2. kitapta sözünü ettiğim “Naphta” olarak adlandırmaktalar. Ancak çok çabuk tutuşur bir özelliği olmasından dolayı genelde ateşe yakın yerlerde kullanılması zorlaşmaktadır. Gerçek yağ zifti pırıl pırıl parlaması, ağır olması, siyah ve parlayan bir renge sahip olması gibi özellikleri ile ayırt edilebilir. Bazı özellikleri kükürt’e benzemektedir; dindirme, dağıtma, çekme ve birbirine yapışma gibi etkilere sahiptir. Yakıldığında dumanı yılanları kaçırır. Gözlere kan durmasına, vücuttaki beyaz lekelere ve kaşınmaya karşı Babil’de elde edilen zift iyi gelir.”

330 -395 yılları arasında yaşamış Yunan asıllı bir Latin tarihçisi olan Ammianus Marcellinus da Book XXIII, 6. Bölüm, 37. ve 38. paragraflarda oil’in ne şekilde hazırlandığını; M.Ö. 64 ve M.S. 23 yıllarında yaşamış Yunanlı tarihçi ve coğrafyacı Strabon da 17 ciltlik “Geographika” adlı yapıtında Book 16, 1. bölüm, 15. paragraf’ta Babil’de ki asfalt üretimini anlatır.

3. Sonuç
Sonuç olarak A’la/1-5 ayetlerinin petrolden bahsettiğini varsaysak bile Kuran’dan yüzlerce yıl önce yazılmış eserlerde petrolün varlığı, rengi, kullanımı ve diğer niteliklerine dair çok daha ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Ayetlerde mucizemsi hiçbir yön yoktur.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır

Yedi Kat Gök ve Atmosferin Katmanları



1. Mucize İddiası
Halk arasında yaygın olarak bilinen bu mucize yalanını önce orijinal haliyle okuyalım:

Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri gökyüzünün ‘yedi kat’ olarak düzenlendiğidir..
“Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, herşeyi bilendir.” (Bakara Suresi, 29)

“Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi…” (Fussilet Suresi, 11)

“Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti…” (Fussilet Suresi,12)

Kuran’da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi Dünya’nın göğü de bununla ifade edilir. Sözcüğün bu anlamı düşünüldüğünde Dünya göğünün -bir başka deyişle- atmosferin 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
(…)

1- Troposfer
2- Stratosfer
3- Mezosfer
4- Termosfer
5- Ekzosfer
6- İyonosfer
7- Manyetosfer

(…)

Aşağıdaki ayetler ise bize atmosferin 7 katmanının görünümü ile ilgili bilgi vermektedir.

“Görmüyor musunuz; Allah yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?” (Nuh Suresi, 15)

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır…” (Mülk Suresi, 3)

Bu ayetlerde Türkçe’ye “uyum” şeklinde çevrilen Arapça “tibakan” sözcüğü aynı zamanda “tabaka, bir şeyin uygun olan kapağı ve örtüsü” anlamlarına da gelir ki üst katın alt kata uygunluğunu vurgular. Kelimenin çoğul kullanımında ise “tabaka tabaka” anlamı mevcuttur. Ayette tarif edilen tabaka tabaka halindeki gök kuşkusuz atmosferi en mükemmel şekilde ifade eden açıklamalardır.

20. Yüzyıl teknolojisi olmadan tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu bilgilerin 1400 yıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de açıkça bildirilmesi de elbette çok büyük bir mucizedir.


2. Ayet Yorumundaki Keyfilik ve Çarpıklık
”Yedi Gök” (seb’a semâvât) tabiri yukardaki mucize yalanı metninde verilen Bakara/29, Fussilet/12, Nuh/15, Mülk 3 ayetlerinin yanısıra Talak/12, İsra/44, Müminun/86 ve farklı biçimleriyle Nebe/12, Müminun/17 ayetlerinde de yer almaktadır.

Önce ”yedi gök” tabirinin yorumunu bir de Elmalılı’dan okuyalım:

“Bu “yedi sema”nın tefsir ve yorumunda başlıca iki düşünce vardır:
Birisi yerden Venüs’e kadar bir; Venüs’ten Merkür’e kadar iki; Merkür’den Güneş’e üç; Güneş’ten Merih’e yahut yine yerden Merih’e dört; Merih’ten Jüpiter’e beş; Jüpiter’den Satürn’e altı; Satürn’den daha ilerisine kadar yedidir ki sonradan keşfedilmiş olan Üranüs ve Neptün gezegenleri ve daha keşfedilmesi mümkün olanlar hep bu yedinci hudud içinde demektir. Çünkü bu takdirde bu “yedi sema” özellikle yerin yaratılması üzerine tesviyeye dahil olanlardır. Bugün bu tesviyenin daha ileri gittiği ispat edilemez. Bu düşünce çoğunlukla astronomi ilmi görüşünü takip edenlerindir (…).

Yedi semâ’daki diğer düşünceye gelince: Dünyanın üstünde bütün yıldızların süslediği maddî âlemin hepsi bir semadır. Yedi semanın birincisidir. (…) Ve İslâm’da tefsir âlimlerinin en büyüklerinin kanââtleri budur. Sonra mi’rac hadiselerinde de semaların böyle ruhanî mânâlarına işaret vardır. Cenab-ı Hak her an bunların çeşitli durumlarını tesviye etmektedir. Ve bu tesviye maddî şeylere bağlı değildir ve hiç şüphesiz yeri yaratması üzerine de bunlara bir özel tesviye vermiş ve arz üzerinde yaratacağı insanların yaratılması ve sonra onların faydalanmaları için meleklerine emirler vermiş, tesirler yaptırmış, alemin fezasında cereyan eden yeni bir sünnet açmıştır.” (…)
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Bakara/29

Görüldüğü gibi Elmalılı ”yedi gök” ifadesinin iki farklı yorumundan bahsetmektedir ve burada mucize yalancılarının ayetleri ilişkilendirmeye çalıştıkları ”Dünya’nın göğü/atmosfer” geçmemektedir! Birinci görüş, göklerin her birinin Güneş Sistemi’ndeki gezegenler arasındaki mesafe olduğu; -Elmalılı’ya göre daha muteber olan- ikinci görüş ise bu göklerden birincisinin -zaten- tüm evreni/kâinatı oluşturduğu, diğer altısının da ”manevi alem”e ait bulunduğu yorumunu savunlamaktadır.

Fakat biz yine de mucize yalancılarının yorumuna göre 7 gökten atmosferin kastedilmiş olması ihtimali üzerine duralım.

İlk dikkat çeken husus mucize iddiacılarının ayet yorumunda sergiledikleri pervasızlıktır. Kuran’da geçen ”gök” sözcüğünü işlerine geldiği zaman evren/kainat, işlerine geldiği zaman Dünya’nın göğü/atmosfer anlamında yorumluyor oldukları yukarıya alıntılanan metinde açıkça görülüyor. Üstelik bunu yaparken ne zaman ”evren”, ne zaman ”atmosfer” anlamı kastedilmiş olduğuna dair herhangi bir objektif-hermenötik kriter sunmaya da gerek duymuyorlar. Adeta ”Hangisi işimize gelirse onu kullanırız” demekteler…

Hadi bunu da kabul edelim! Yani diyelim ki, tefsir alimlerinin yazdıkları yanlış ve Kuran’da ”gök”ten bahseden ayetlerin -aynen mucize yalancılarının iddia ettikleri gibi- bazılarında ”evren/kainat” ve bazılarında da ”Dünya’nın göğü/atmosfer” kastedilmekte.

Bu durumda şunu da unutmamalıyız ki hangi anlam yüklenirse yüklensin ”7 gök” denince her halükarda Dünya’nın göğü (yani atmosfer) kastedilmiş oluyor. O halde mucize iddiacılarının savunuları olan Mülk/3 ayeti ile devamındaki ayetlere bir göz atalım:

Mülk/3
“O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak; bir bozukluk görebiliyor musun?”

Yukarda alıntıladığımız metinde görüldüğü üzere bu ayette geçen ”yedi gök” mucizeciler tarafından atmosfer olarak yorumlanmaktadır. Şimdi devamındaki ayetleri okuyalım:

Mülk/4
Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.

Mülk/5
Andolsun ki biz (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

Mucizecilerin genel yorumunu (bazan ”evren” bazan ”atmosfer” şeklini) kabul etsek bile bu bağlamda -yorumlar açısından bakıldığında- belli ki evrenden değil atmosferden bahsedilmekte. Ayetin devamında bahsi geçen tanıma birden bire ”en yakın gök” ifadesi giydiriliyor. Dolayısıyla mucize iddiacılarına göre en yakın gök olan atmosferin ilk tabakasının kandillerle (yani yıldızlarla) dolu olması gerekir. Yıldızlar bu kadar yakın yer almadığına göre bu iddia zaten bu ayetle kendiliğinden çürümüş olmaktadır. Yıldızlar en yakın gök olan troposferde bulunamayacağına göre, gök kelimesinden kastedilenin atmosferin katmanı olamayacağı son derece açıktır.
Bu, mucize iddiacılarının her zamanki çarpıtmaları için güzel bir örnektir. Onlar öncelikle Kuran ayetlerini istedikleri gibi eğip bükmekte, daha sonra da bazı bilimsel gerçeklerle diledikleri gibi uyumlayarak ortaya tezler koymaya çalışmaktadırlar.

3. Atmosferin Katmanları
Atmosferin 7 katmanı olduğu iddiası tamamen iradi bir tasniftir. Yani mesele, dünyada kaç kıta olduğu ya da Güneş Sistemi’nde kaç gezegen bulunduğu gibi objektif kriterlere dayalı olarak tespit edilemez. Konu, hangi kıstası/kriteri esas aldığımıza göre şekillenebileceği gibi ne kadar detaylı anlatmak istediğimize göre de değişecektir. Başka bir deyişle bu sınıflandırmalar tamamen insan ürünüdür.

Atmosfer katmanlarının belirlenmesinde havanın yoğunluğu, nem oranı, gazların çeşitliliği ve oranları, güneş ışınlarının kırılması-dağılması ve havanın sıcaklığı gibi kriterler birer ayrım unsuru olarak kabul edilir; bunlara göre bir sınıflandırma-ayrım yapma yoluna gidilir. Bu sınıflandırmalar da farklı her parametrik tespite göre farklılıklar gösterecektir.

Örnegin Ana Brittanica Ansiklopedisi, “atmosfer” maddesini el aldığı bölümde onu şu bölümlere ayırır :

1. Troposfer
2. Tropopoz
3. Stratosfer
4. Stratopoz
5. Mezosfer
6. Mezopoz
7. Termosfer
8. İyonosfer
9. Homosfer
10. Heterosfer
11. Egzosfer

Gene nefes almamız için gereken katmanları ayıracak olursak atmosfer şu bölümlerden meydana gelir :

1 – Troposfer
2 – Stratosfer
3 – Mesosfer
4 – Thermosfer
5 – Exospfer
6 – Tropopause
7 – Stratopause
8 – Mesopause
9 – Exobase
10 – Ionospfer
11 – Exosfer
12 – Magnetosfer
13 – Ozon tabakası
14 – Üst Atmosfer
15 – Van Allen radyasyon kemeri

Günümüz bilm dünyasında genellikle 5 katman modeli kabul edilir. Örneğin Amerikan NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi Kuruluşu) atmosferi 5 katmana ayırır.
ve

Batı üniversiteleri de genellikle 5 katmanı kabul eder. Örn: Michigan Üniversitesi Atmosfer araştırma web sitesi (The University of Michigan UCAR, University Corporation for Atmospheric Research):

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü‘nün sitesinde de 5 katmanlı model yer almaktadır:

Ayrıca bkz.

4 Ve 6 katmanlı modeller de oldukça yaygındır. Bunlar dışında da farklı kullanım amaçlarına yönelik çok sayıda sınıflama bulunur. Örneğin bir meteorolog 0.1 derecelik sıcaklık farkını ve gaz oranlarındaki %1′lik oynamayı -ve başka çok detaylı farklılıkları- birer ayırt edici unsur olarak kabul ederek atmosferi 120 katmana ayırmayı da başarabilir.

Dolayısıyla elbette ki bu kıstaslarda amaca yönelik olarak istikrarlı bir şekilde oynayınca 7 katmanlı bir atmosfer modeli de bir şekilde bilime uygun olarak oluşturulabilir. Fakat bu, ne tek mümkün olan sınıflandırmadır ne de bilim dünyasında veya meteoroloji gibi pragmatik disiplinlerde yayıngın olan sınıflandırmadır. Atmosferin mutlak anlamda 7 katmanlı olduğu sadece Müslüman çevrelerce -o da Kuran’da yazıyor diye- dile getirilmektedir.

4. Kuran Öncesi Atmosfer Modelleri
Tüm bu savunmalar Kuran’dan ve Muhammed’den çok önceki medeniyetler tarafından da araştırılmaya, irdelenmeye çalışılmıştır. Sümerlerde ve eski Mısır’da da bu konuda başarılı araştırmalar olmasına rağmen günümüz bilminin kabul ettiğine en yakın araştırmayı eski Hindistan’da yaşamış bilimci Vimana Shastra yapmıştır.

Hem de Kuran’dan yaklaşık 1100 yıl kadar önce.

Vimana Shastra çeşitli unsurları dikkate alarak farklı farklı sınıflandırmalar yapmıştır. Ancak bunlar arasında en göze çarpanı Avarthascha olarak adlandırdığı 5 katmanlı olandır. Kuran’dan yaklaşık 1100 yıl önce yapılan bu katmanlama sistemi hava yoğunluğunu esas belirleyici kabul etmesi bakımından günümüz havacılığında da aynen kabul edilen (her pilotun bilmesi gereken) sistemdir ve katmanları şöyledir:

1. Rekha patha – Shaktyavarta
2. Mandal – Vatavarta
3. Kaksha – Kiranavarta
4. Shaktipatha –Shaityavarta
5. Kendramandal – Gharshanavarta

5. ”Yedi Gök” Efsanesinin Kaynakları
Kuran’da ”yedi gök” ifadesinin yer almış olmasının o dönemin efsaneleri, bilgileri ve inançları bağlamında anlaşılabilir, makûl ve tarihi sebepleri vardır
.
Nitekim eski İbrani geleneğindeki efsanelere göre göğün 7 kat olduğu, altıncı katta meleklerin, yedinci katta ise Tanrı’nın bulunduğu bilinmektedir.

6. Sonuç
Müslümanlar arasında çok yaygın olan bu mucize iddiasının savunulabilir hiçbir yanı yoktur.

Evvela ayetlerde geçen ”Yedi Gök” tanımını atmosfer olarak yorumlamak tefsir ilmine aykırıdır ve benzer ifadeleri kullanan diğer ayetlerle uyuşmamaktadır.

Hepsinden önemlisi atmosfer zaten 7 katmanlı değildir. Tamamen keyfi iradeyle oluşturulmuş bu sınıflama günümüzün teorik bilimlerinde, havacılık-meteoroloji gibi pragmatik disiplinlerinde, üniversitelerde, ders kitaplarında, ansiklopedilerde yer alan bir tasnif değildir.

Ayrıca Kuran ve Muhammed’den çok önceki medeniyetlerin atmosfer hakkındaki araştırmaları ve modellemeleri günümüzün bilimine Kuran’daki ifadelere nazaran çok daha uygun ve gerçekçidir.
Bu konudaki çok önemli ayrıntı da Kuran’daki ”7 Gök” ifadesi ibrani gelenekten devralınmış bir efsanenin kutsal kitapta devam ettirilmesinden ibarettir.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: yedi kat gök , atmosfer katmanları, ateist , 7 kat gök , 7 kat gök yalanı, mucize , yalan , göğün katları , islam , Kuran, yedi kat gök yalanı , atmosfer katları , gökyüzü katmanları , mucize iddiaları

Yedi Kat Yer ve Yerküre’nin Katmanları



1. Mucize İddiası

Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:
Kuran’da yeryüzü ile ilgili olarak verilen bilgilerden biri “yeryüzünün, yedi kat olan gökyüzüne benzerliği”dir:

  • Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

Yukarıdaki ayette dikkat çekilen bu bilgiye bilimsel kaynaklarda da yer verilmekte ve yeryüzünün yedi katmandan oluştuğu açıklanmaktadır. Bilim adamlarının sıraladığı bu katmanlar şöyledir:

1. Kat: Litosfer (su)
2. Kat: Litosfer (kara)
3. Kat: Astenosfer
4. Kat: Üst manto
5. Kat: Alt manto
6. Kat: Dış çekirdek
7. Kat: İç çekirdek
(…)

Ancak 20. yüzyıldaki teknoloji ile tespit edilebilen yeryüzü katmanlarının gökyüzü ile olan bu benzerliğinin Kuran’da bildirilmiş olması, kuşkusuz Kuran’ın pek çok bilimsel mucizesinden biridir.

2. Mucizecilerin ‘Katman Şeması’ndaki Hatalar
Mucize yalancıları yukarıdaki ayetle yeni bir çarpıtma örneği sunuyor bizlere.. Tek bir yöntemleri var aslında: Kuran’ın bir ayetini ya da bir cümlasini alıp ona uygun bir kılıf aramaya başlıyorlar. Ve sonunda muhakkak bir şeyler uydurup bunu bize mucize olarak yutturmaya kalkıyorlar.

Mucizecilerin katman şemasına kendi sitelerindeki resmi de ekleyerek bir bakalım:



1. Kat: Litosfer (su)
2. Kat: Litosfer (kara)
3. Kat: Astenosfer
4. Kat: Üst manto
5. Kat: Alt manto
6. Kat: Dış çekirdek
7. Kat: İç çekirdek

Bu şemada ilk gördüğüne hemen inanmayıp ansiklopedilere, bilimsel kitaplara veya bilimsel sitelere bakacak herkesin açıkça görebileceği iki bariz hata var:

(a) Yerkabuğu anlamına gelen litosfer katmanı ”litosfer su” ve ”litosfer kara” olarak ikiye ayrılmakta; burası doğru. Fakat bu iki yerkabuğu bölümü farklı katmanlar olarak ele alınamaz. Çünkü yerkabuğu katmanı arasındaki bu ayırım dikeyine bir ayırım değildir. Dolayısı ile, katmanları sayarken su ve kara yerkabuğunu iki farklı katmanmış gibi listelemek saçmalığın da ötesindedir. Üstelik bunun saçma olduğu kendi sitelerindeki resimde de açıkça görülmekte.. Su ve kara yerkabuğu (litosfer) aynı düzlemde (yani aynı katmanda) yer almaktadır.(1)

(b) Listede 3. katta ”astenosfer”, 4. katta ”üst manto” ve 5. katta ”alt manto” tanımları bulunuyor. Böyle bir ayırım kesinlikle mümkün değil.

Şöyle ki: Manto yerkürenin 10-40 km’den 2.900 km’ye kadar olan derinliğini kapsar. Bilimsel modellerde manto ya “üst ve alt manto” olmak üzere iki katmana veya “üst-orta ve alt manto” olarak üç katmana ayrılır.
İkiye ayırdığımızda üst manto 10-40 km’den 900 km’ye, alt manto ise 900 km’den 2900 km’ye kadar gider.
Mantoyu üç alt katmana ayıran modelde ise üst manto 10-40 km’den 400 km’ye, orta manto (transition region) 400 km’den 650 km’ye ve alt manto da 650 km’den 2900 km’ye ulaşır. (2)

Astenosfer terimi ise her türlü tanıma göre 10-40 km’den 400 km’ye kadar varabilen derinlik için kullanılır. Yani eğer mantoyu ikiye ayıran modeli esas alırsak astenosfer üst mantonun bir parçasıdır. Üç alt katmana ayıran modele göre ele alırsak ise astenosfer “üst manto” demektir. (3)

Her iki durumda da astenosfer kesinlikle listede üst mantoyla aynı sütunda yer alamaz.

3. Doğru Şema(lar)
Yerkürenin üç ana katmanı vardır:
1. Kabuk (= litosfer)
2. Manto
3. Çekirdek

Bu katmanları tekrar alt katmanlara bölmek mümkündür.

örneğin:

2. Manto
a. Üst manto (üst mantonun bir parçası olarak astenosfer).
b. Alt manto

veya

2. Manto
a. Üst manto = astenosfer
b. Orta manto
c. Alt manto

Çekirdek de genelde iç ve dış çekirdek olarak iki katmana ayrılır.
Yahut farklı kombinasyonlar oluşturabiliriz…

mesela:

1. Kabuk (= litosfer)
2. Üst Manto
3. Alt Manto
4. Çekirdek

veya:

1. Kabuk (= litosfer)
2. Üst Manto
3. Orta Manto
4. Alt Manto
5. Çekirdek

veya

1. Kabuk (= litosfer)
2. Üst Manto
3. Orta Manto
4. Alt Manto
5. Dış Çekirdek
6. İç Çekirdek

Bu tasniflerin hepsi bilimsel açıdan doğrudur. Hatta daha ince kriterleri esas alarak bazı alt katmanları tekrar alt katmanlara bölerek vs. 7, 9, 10, 15 veya herhangi bir rakama ulaşabiliriz.

Bilimsel literatürde en çok kullanılan sınıflandırma ise 4 katmanlı olanıdır:

(1) Kabuk
(2) Manto
(3) Dış Çekirdek
(4) İç Çekirdek

Çünkü iç çekirdekle dış çekirdek arasındaki farklılıklar mantonun alt katmanları arasındaki farklardan çok daha belirgindir.

Şema örnekleri:





Bununla birlikte mantoyu iki veya üç alt katmanla ele alan modeller de yaygındır. (4)

Fakat bütün bu seçeneklerde yerküre katmanları 4 ile 6 arasında bölümle sınırlanmaktadır. Yedi katmanlı bir şemaya ders kitaplarında, bilimsel makalelerde ve ansiklopedilerde rastlamak pek olası değildir. Elbette farklı kriterler belirleyerek bilime uygun olarak yerküreyi istediğimiz sayıda katmana bölme imkânımız vardır. Fakat yedi rakamının burada en ufak ayrıcalığı söz konusu değildir.

4. Sonuç
Mucizecilerin kullandıkları şema bariz bilimsel çarpıtmalar içermektedir. Yerkürenin katman sayısının mutlak anlamda 7 olduğunu söylemek gülüçtür. Belirleyeceğimiz kriterlere göre yerküreyi istediğimiz sayıda katmana bölebiliriz.

Fakat bilim tarafından genel kabûl gören tasnif, kabuk, manto ve çekirdek olmak üzere üç ana katman olduğudur. Literatürde dört, beş veya altı katmanlı modellere de rastlanılır.

Dipnotlar
(1) Yerkabuğu = litosfer için bkz.


Mantonun katmanları ve bu katmanların derinlikleri için ayrıca bkz.

(3) bkz.

(4) Dört, beş ve altı katmanlı modellerin yaygınlığı hakkında bir fikir sahibi olmak için
bkz.
veya Aufbau der Erde

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.

25 Ocak 2011

Bir de Yaratılışçılara Soralım


Din ve bilim tartışmalarında canlılığın varlığı ve oluşması konusunda hep yaratılışcılar sordu, biz yanıtlamaya çalıştık. Şimdi biraz rolleri değişelim. Evrim kuramına karşı çıkanlar bu sorulara yanıt versinler. Yaratılış teorinizle bunları açıklayın bakalım... Madem "evrim yok, tüm canlıları Allah şimdiki halleri ile yarattı" diyorsunuz, buyrun size sorular, istediğinizden başlayın, kopya çekmek serbest.

1. Allah neden bunca zaman bekledi?
Sizce Allah, Evren'i 13.7 milyar yıl önce [1], Dünya'yı 4.55 milyar yıl önce[2][3] ve Dünya'daki yaşamı 3.7 milyar yıl önce [4] yaratıp bizi bu dünyaya koymak için neden bu kadar bekledi? Allah'ın alemleri onun nuru için yarattığı son peygamber Muhammed Dünya'ya 1400 yıl önce geldi.

1400 yıl... Yani evren yaratıldığından beri geçen sürenin %0,00001'i. Yani on milyonda biri...

İnsanların ataları Afrika'da taş araç gereç yapmaya 400.000 yıl önce başladı.[5][6] İnsanlık tarihine 400.000 yıl desek Allah habibi Muhammed'ini son %0.35'lik süre içinde göndermiş oluyor.

2. Allah oksijen yaratamıyor mu?
Allah insanların ve diğer oksijen solunumu yapan canlıların yaşabilmesi için atmosferi neden peşinen oksijenli olarak yaratmadı da siyanobakteriler ve mavi-yeşil algler gibi fotosentetik canlılara ürettirdi?[7] Allah direk oksijen yaratamıyor mu? Bizi çamurdan yaratan Allah'ın, ol deyince alemleri yaratan Allah'ın oksijene mi gücü yetmiyor?

3. Allah canlıları neden basitten gelişmişe göre yaratıyor?
Allah neden;
4 milyar yıl önce prokaryotları,
3 milyar yıl önce fotosentez yapan bakterileri
2 milyar yıl önce ökaryotları,
1 milyar yıl önce çok hücrelileri,
600 milyon yıl önce basit hayvanları,
570 milyon yıl önce artropodları (böcek, örümcekler ve kabukluların ataları)
550 milyon yıl önce gelişmiş hayvanları
500 milyon yıl önce balık ve ilkel amfibileri
475 milyon yıl önce kara bitkilerini,
400 milyon yıl önce böcekleri ve tohumu bitkileri,
360 milyon yıl önce amfibileri,
300 milyon yıl önce sürüngenleri,
200 milyon yıl önce memelileri,
150 milyon yıl önce kuşları,
130 milyon yıl önce çiçekli bitkileri,
2.5 milyon yıl önce insan benzer ilk canlıları,
200,000 bin yıl önce günümüzdeki insana çok benzeyen canlıları yarattı?[8]

Allah neden bu sırayı takip etti? Canlıların DNA'larına baktığımızda bu sırayı yine görüyoruz. Yani fosil kayıtları ile genetik veriler %100 uyumlu. Allah bizi yaratmak için neden ilkel canlılara ihtiyaç duydu? Biz İrem bağında topraktan yaratılmamış mıydık?

Neden kertenkelenin geni aynen bende de var? Neden pirinçle hatta bakteri ile bile ortak gene sahibiz? Biz Dünya'da yaratılmadığımıza göre bizim biyokimyamız neden tüm canlıları ile aynı prensiplere dayanıyor? Genetik materyal aynı, enerji sistemleri aynı.... Mesela ATP evrensel enerji molekülü... Ama neden?

Neden yunusun yüzgeci, kablumbağanın ayağı ve insanın eli aynı kemik diziliminde?

Neden Allah bizi ahseni takvim yaratmış da, bonoboları, şempanzeleri, gorilleri, maymunları bize bu derece benzer yapmış? Bu hayvanlar neden bu derece bize benziyor? Genetiğin %99 felan demeyeceğim... Öyle ama şimdilik bir kenara bırakalım... Hiç şempanze eli tuttunuz mu? Allah'ın derdi neydi de cennete yarattığı insan ve dünyada yarattığı hayvan bu derece benziyor? Allah tasarım kabızı mı? Yoksa evrimi düşünüp kendini inkar edelim de cehenneme düşelim mi istiyor?

4. Allah neden yok edeceği türleri yarattı?
Diyelim ki önceki sorulara ?Allah'ın dünyayı yaratma tarzı böyle, o canlılar vesile olmuş? deyip kıvırdınız. Peki Allah Mesosaurus gibi canlıları neden yarattı? [9]

Mesosaurus denize dönmüş bir sürüngendir. Allah bu hayvanı yaratmış ve sanırım insanların imtihanında gereksiz görüp sonradan yoketmiştir.

Bu canlı gibi milyonlarca türün nesli tükenmiş. Allah 3.7 milyar yıldır yarattığı canlı türlerinin %99'unun yokolup gitmesine neden izin verdi? Ya da neden yarattı?

5. Allah Neanderthallerden neden vazgeçti?
Bize çok benzeyen, bizim gibi akıllı olan, alet yapan, resim çizen, yaralanmış yakınlarına bakan ve iyileştiren Neanderthaller vardı, ama 25,000 bin yıl önce Allah galiba sahneyi bize bırakmak istedi ve onları öldürdü. [8] Neden? Allah zavallı Neanderthal kardeşlerimizden ne istedi? Onların insan ile aynı tür olmadıklarını çok iyi biliyoruz [10], ama o dönemde yaşayan insanlar gibi akıllı olduklarını hatta konuşabildikleri söyleniyor [11]. Acaba Allah bizi Adem ile Havva'dan Neanderthalleri de başka bir atadan mı yarattı? Onlar da cennette mi yaratıldılar? Onlarda yasak ağaç yüzünden mi cennetten atıldılar?

6. Allah düzgün çalışan bir DNA kopyalama sistemi yapamaz mı?
Canlıların genetik materyalı RNA yada DNA'dır. Örneğin bizde DNA var. Bu DNA her hücre bölünmesinde kopyalanır. İşte bu kopyalamayı en düzgün yapan enzim bile her kopya da 3'ten fazla hata yapar.[12] Bazen iyice saçmalar. Bizdeki yine iyi, sağlama mekanizması felan var, bazılarındaki büsbütün paspal. [13] Allah evrimleşelim diye bile bile hata yapan bir kopyalama mekanizması mı gelişirmiş?

7. Allah bizi kurda kuşa yem olalım diye mi yarattı?
Allah'ın bizim için imtihan alanı olarak yarattığı dünya'da neden bize rahat yok? Bakterisi, virüsü, asalak kurdu, sivrisineği, timsahı, köpekbalığı hepsi peşimizde... Bu nasıl imtihan alanı? Nefsimizle mi uğraşacağız yoksa bu çakallara yem olmayalım diye mi uğraşacağız? Köpekbalığından kaçtık diyelim, girmedik alanına, hiç bulaşmadık, ama virüsler heryıl değişip saldırıyor ve can alıyor. Bazılarının hiçbir kurtuluşu yok. Kesin ölüm... Bu ne? Allah dalga mı geçiyor?

8. Allah düzgün bir dünya yaratamıyor mu?
- Yer sallanır durur; deprem olur...
- Kocaman dalgalar gelir; yüzbinleri yutar...
- Güneş her saniye yüklü parçacık gönderir; kanser yapar...
- Şimşek düşer; ormanları yakar... Hatta insanların bile tepesine düşer bazen...
- Kara kış olur; öldürür... Yazın ateş olur; yine öldürür...
- Yanardağ patlar, hem yakar hem zehirler...
- Göktaşı düşer, toplu katliam yapar, milyarları yok eder.
- İklim 10.000 yılda bir takla atar...
- vs. vs.

Dünya'nın derdi bitmez... Bu ne biçim imtihan alanı? Bu saydıklarımla baş etmenin yolu yok ki... Şimdi siz "aklını kullan, bilimle uğraş, teknoloji geliştir" diyeceksiniz... Bilimle uğraşanlar da Allah yok diyor. Bu nasıl iş?

Bin tane daha soru yazılabilir rahatlıkla... Neden alkol aldığımızda önce dengemizi yitiriyoruz, aşırı alkol aldığımızda solunumuz bloke oluyor? Bu anlayana güzel bir soru aslında... Sinir sisteminin kökenini gösterir alkole tepki basamakları... Ya da neden uyuyoruz ve neden çoğumuz gece uyuyoruz? Bu da sinir ve hormon sistemimizin evrimi konusunda ipuçları verir...

Teistler bütün bu sorulara kendilerine karşı dürüst olarak içtenlikle cevap verebilirler mi? Yoksa yine kelime oyunları, laf cambazlıklarıyla işi kotarmaya mı çalışırlar? Hep birlikte göreceğiz.

Hayatın Başlangıcı ve Abiyogenez Teorisi




Bilindiği üzere evrim savunanlarına sıkça sorulan bir sorudur “yaşam nasıl başladı?” sorusu. Tabi bu soru sırf yaratılışçılar tarafından değil, evrim teorisini destekleyenler tarafından da sorulmuştur. Evrimin ileri aşamalarını rahat bir biçimde fosillerde görebilmemize rağmen ve hatta hızlı üreyen popülâsyonlarda olan “hızlandırılmış evrim” dediğimiz değişimi görebilmemize rağmen, ilk canlılık kıpırdanmalarının başladığı yarı canlıları fosil olarak görememekteyiz. Başlangıcı her ne kadar karamsar yapsam bile, bu sadece dünyanın yaşı ve fosilleşmesini beklediğimiz materyalin zayıflığından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada, maalesef birilerine kabul ettiremeyeceğimiz teoriler devreye girmektedir. Detaylara girmeden önce şunu belirtmeliyim, abiyogenez teorisi ile evrim teorisi farklı şeylerdir. Biri canlı yaşamının başlangıcını açıklamaya çalışırken diğeri canlılığın nasıl çeşitlendiğini ve değiştiğini açıklamaya çalışır.

Dünyada uzun süre boyunca (eski yunandan, geç rönesansa kadar) canlıların cansız maddelerden ortaya çıktığını savunan, spontaneous generasyon (kendiliğinden oluşma) fikri geçerliydi. (Abiyogenez ile karıştırılmamalıdır, çürüyen bir et üzerinde oluşan sinek larvaları bu olaya örnektir) Gün geçtikçe bu fikrin makroskobik canlılar için geçerli olamayacağı bilim dünyası tarafından kabul görmeye başladı. Fakat kendiliğinden oluşma fikri, Pasteur‘ün et suyu ile yaptığı deneylere kadar varlığını sürdürdü.

Pasteur’ün deneyi kısaca, balon jojelerde kaynatılan et sularının açıkta bırakıldığında ve kapalı tutulduğunda neler olacağının gözlenmesidir. Deney sonucunda, kapalı tutulan steril (kaynatılmış) et sularında hiçbir organizmanın ortaya çıkmadığı görülmüştür.

Pasteur


Pasteur’ün bu çalışmaları sonucu, kendiliğinden oluşma fikri tamamıyla elenmiştir. Fakat “ilk organizma nasıl oluştu?” sorusu bu fikrin yerini doldurmuştur. İlk dediğimiz canlılarda, canlılardan ürediyse (biyogenez) o zaman ilk olamazlardı.

Günümüzde canlılığın bu şekilde (biyogenez) hayatını devam ettiriyor olması, abiyogeneze her ne kadar kanıt oluşturmasa da, dünyanın erken dönemlerinde koşullar çok farklıydı. Oksidasyonun nedeni olan oksijenin atmosferde çok az bulunması, yıldırım ve volkan faaliyetlerinin çokluğu, mor ötesi ışınların ve güneş enerjisinin günümüzdekinden daha şiddetli olması bu farklılıklara örnektir.

Biyologlar bu konuda fazlasıyla araştırma yapmakta ve pek çok görüş ortaya atmaktadırlar. Bunların en çok destek göreni ve test edilebileni dört evre hipotezi olmuştur. Bu hipotez;

1. aminoasit ve nükleotidler gibi küçük organik moleküllerin abiyotik ortamda sentezlenmesi,

2. küçük moleküllerin (monomerler) birleşerek, protein ve nükleik asitler gibi polimerlere dönüşmesi,

3. tüm bu moleküllerin “protobiont” adı verilen zarla sarılmış, iç kimyası dışından farklı olan damlacıklar haline gelmesi,

4. kalıtılmayı mümkün kılan kalıtsal materyalin oluşması.


Tabiî ki bu dört evre hayal ürünü değildir. Bunların hepsi yapılan deneylerle sürekli test edilmektedir. Bu deneylerden en önemlisi Miller-Urey deneyidir.

Miller-Urey Deneyi
Belki de günümüzde en çok yalanlanmaya çalışılan deney bu deneydir. Çünkü ezici bir üstünlükle dört evre hipotezinin ilk maddesini açıklamaktadır. 1920'lerde Rusya’dan Oparin, ve İngiltere’den Haldane birbirlerinden bağımsız olarak, ilkin dünya koşullarının, ilkin atmosfer ve denizlerde bulunan inorganik öncül moleküllerden, organik bileşiklerin sentezlenmesini sağlayan kimyasal reaksiyonlar için elverişli olduğunu açıkladılar.

1953′te Stanley Miller ve Harold Urey, ilkin dünya için bilim adamlarının önermiş olduğu koşullarla karşılaştırılabilecek koşulları laboratuarda yaratarak, Oparin-Haldane hipotezini test ettiler. Yapılan deneyde atmosfer olarak



H2O, H2, CH4 ve NH3 kullanılmıştı. Sonuç olarak deney düzeneğinde, çeşitli aminoasitler ve günümüzde yaşayan organizmalarda bulunan diğer organik bileşikler elde edildi.
Birçok laboratuar bu deneyi değişik atmosfer koşullarını taklit ederek tekrarladı. Bu değiştirilmiş maddelerde de, verimin düşük olmasına karşın, organik bileşiklerin abiyotik sentezi gerçekleşti.

Organik Molekül Sentezlenmesinde Diğer Görüşler
Tüm bilim dünyası atmosferdeki inorganik moleküllerin kullanıldığını düşünmemektedir tabiî ki. İlk organik bileşiklerin oluşumu üzerine 2 görüş daha aktarmak istiyorum;

1. Dünyaya çarpan göktaşlarının taşıdığı organik moleküller: son yıllarda NASA ve pek çok kuruluş bu konuda detaylı araştırmalar yapmaktadır. Elde ettikleri sonuçlar, yaşamın başlangıcı için göktaşlarının büyük bir destek olduğu yönündedir.

2. Hidrotermal ventler: Bir kısım bilim adamları organik moleküllerin oluşumu için en uygun bölgenin deniz diplerindeki hidrotermal ventler olduğunu düşünmektedirler. Bu bölgelerdeki kayaçlar incelendiğinde bol miktarda metan gazı bulunmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar;
  • Biology 8th edition – Campbell Reece
  • Biology of Microorganisms 20th edition – Brock
  • Evolution – Futuyma
  • Scientific American Sep. 2009
  • Wikipedia

NOT:  Makale www.bilimfelsefedin.org sitesinden alınmıştır. 


Konu hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilmek için 
kaynaklarından faydalanabilirsiniz.

11 Ocak 2011

Muhammed’in karıları ve cariyeleri

Muhammed’in birden fazla kadınla evlenmesi Medine dönemine ve yaşlılık günlerine rastlar. Hatice’den sonra, Hicret’e kadar yalnız Zem’a kızı Sevde ile evli kalmıştır. Hatice ile evlendiği sırada kendisi 25 yaşında, o ise 40 yaşında iki kocadan dul kalmış bir kadındı. 15 yıl birlikte yaşadılar. Hatice, Hicret’ten 3 yıl önce 65 yaşında öldü. Peygamberin hayatını evlilikler açısından birkaç dönemde görmek gerekir:

25 yaşına kadar bekâr 
25-50 yaş arasında tek evlilik hayatı 
50-60 yaş arasında çok evlilik hayatı 
60 yaşından sonra hiç evlenmedi

Diğer yapıtlarda ileri sürüldüğüne göre, Muhammed aynı anda 9 kadınla evli olmuş. Taberi gibi bazı tarihçiler, 15 kadınla evli olduğunu söylerler. Bu doğrulanmış değildir. Rivayetlerden şu bilgiler çıkarılabiliyor: Zifaf olduğu 11, olmadığı 2 karısı olmuştur. Bunlara 2 cariyeyi eklersek 15 eder. Prof. Uman’a göre, doğrusunu “Allah bilir”.

Taberi ve başkaları Aişe’den rivayet ederler: “Peygamber evde ne yapardı?” diye sorulmuş. “Sizin yaptığınız gibi” demiş”; “Şunu indirir, bunu kaldırır, ailelerinin işlerini görür, etlerini doğrar, evi süpürür, uşağa yardım eder.” Şöyle bir sözü vardır karılarını döven erkekler için: “Hem karılarını köle gibi döverler, hem de utanmadan onlara sarılır yatarlar.” (Kaynak: Ibni Sa’d, c.8, s.148)

Arkadaşlarından Enes anlatır: “Peygamber 9 ya da 11 karısı varken, günün belirli saatlerinde bütün karılarını dolaşır, hepsi ile cinsel ilişkide bulunurdu”

Enes’e sordular: “Peki, Peygamber buna nasıl güç yetiştiriyordu?”

Enes şöyle dedi: “Biz aramızda, Peygamber’in otuz erkek gücünde olduğunu konuşurduk.” (Kaynak: Buhari, Tecrid/192)

Muhammed, karılarına eşit süre ayırır, aynı gece hepsini dolaşır, sıra kimdeyse onun yanında kalırdı. (Kaynak: Müsned, c.6, s.108)

Yolculuğa çıkmak istediğinde aralarında kura çeker, hangisi çıkmışsa onunla giderdi. Hac için hepsini yanında götürdü. (Kaynak: Ibnü Sa’d, Tabakat)

Sevde:

Muhammed’in Hatice’den sonra, Hicret’e kadar birlikte olduğu tek kadın, Zem’a kızı Sevde’dir. Ibnü Sa’d, Tabakat adlı yapıtında yaşlı olan Sevde’den bir ara Muhammed’in ayrılmak istediğinin ileri sürüldüğünü ama bunun doğru olmadığını söyler. Sevde, bir tarihten sonra, Peygamber’e olan sırasını Aişe’ye devrederek, bir özveri gösterecektir. Böylece Aişe, iki kişilik sıra elde eder.

Aişe:

Ebubekir’in kızı Aişe ile evlendiği zaman, kendisi 49, kız ise 6 yaşındaydı. Aişe, 9 yaşına gelene kadar onunla beraber olmadığı kabul edilir. Bebek oynarmış onunla.

Aişe’nin eşleri arasında ayrı bir yeri vardır. Zaten zaman içerisinde en uzun süre beraber olmuş karısı da odur. Onunla ilşkisi herhangi bir basit düşkünlük ya da anlık istek olayını har zaman aşmıştır. Muhammed’in kendisinden 15 yaş büyük Hatice’den (ve yine yaşlı Sevde’den) sonra, 43 yaş küçük Aişe’ye bağlanması ilginçtir. Hatice ile Aişe arasında 59 yaş fark var. Neredeyse, Muhammed’in bütün hayat süresi..
Muhammed'in sübyan Aişe ile evlenmesi hakkındaki aşağıdaki yazı ve sahih hadisler hiçbir yorum yapılmadan, tamamen İslami kaynaklardan alınmıştır.

Muhammed’in en küçük karısı Aişe’dir. Muhammed 52 yaşında iken, 9 yaşında olan Aişe ile gerdeğe girmiştir (Aişe, Muhammed ile evlendiğinde 6 yaşında idi (Bkz:Buhari, e’s Sahih, Kitabu Menakıbı’l-Ensar/44; Tecrid, Hadis no:1553; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’n-Nikah/69, Hadis no:1422) ,demek ki 3 yıl beklenilmiş).Bunun üzerine, islam hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor ve "9 yaşındaki bir kız, "müştehat" (şehvete konu olabilecek çagda sayılır) deniyor. Ve de bu nedenle, bir erkeğin 9 yaşındaki bır kızla evlenebileceğini bildiriyor bır fıkıh hükmü olarak(Bkz:Muhammed Ali Tehanevi, Keşşafu ıstılaha-tı’l-Fünun,1/788).

M. Sofuoğlu (Cilt 4, Syf - 318,319)
Sahih-i Müslim ve Tercümesi

Babanın Küçük Bakire Kızı Evlendirmesi Babı

1422…….: Aişe şöyle dedi: Ben altı yaşımda iken Resulullah beni (nişan) akdi yaptı. (Üç yıl sonra) ben dokuz yaşında bir kız iken de benimle evlendi. Aişe dedi ki: Biz Medine’ye geldik. Akabinde ben bir ay sıtmaya tutuldum, hummanın şiddetinden saçım döküldü. (Hastalıktan kurtulunca) saçım gürleşti ve omuzlarıma kadar uzadı. Bir kere ben arkadaşlarımla beraber bir salıncak üzerinde oynarken annem Ummu Ruman bana doğru geldi ve beni çağırdı. Ben de annemin yanına geldim. Benden ne isteyeceğini bilmiyordum. Annem elimden tuttu sonunda beni evin kapısı önünde durdurdu. Bende yorgunluktan dolayı “heh, heh” diyerek kaba kaba soluyordum. Nihayet derin derin soluyuşum geçti. Sonra beni eve soktu. Evde Ensar’dan birtakım kadınlarla karşılaştım. Bu kadınlar: Hayır ve bereket üzere, en hayırlı kısmete dediler. Annem beni bu kadınlara teslim etti. Onlar da başımı yıkadılar ve üstümü başımı düzelttiler. Duha vaktinde Resulullah’ı habersizce görmekten başka beni hiçbir şey heyecanlandırmadı. Akabinde Ensar kadınları beni Resulullah’a teslim ettiler.

Aişe: Peygamber beni altı yaşında bir kız iken akid yaptı, dokuz yaşında bir kız iken de benimle evlendi demiştir.

Ma’mer, Zuhri’den, o da Urve’den, o da Aişe’den haber verdi ki: Peygamber Aişe’yi yedi yaşında bir kız iken akid yaptı, dokuz yaşında ve oyuncakları beraber iken de evlendi ve nihayet Aişe on sekiz yaşında bulunduğu sırada Resulullah vefat etti.

Aişe şöyle demiştir: Resulullah Aişe’yi altı yaşında iken akid yaptı. Aişe dokuz yaşında bir kız iken Resulullah’ın evine gidip zifaf oldu. On sekizlik bir kadın iken de Resulullah vefat etti.

6542 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe radıyallahu anha ile yedi yaşında iken onunla nikahlandı, dokuz yaşında iken zifaf yaptı. Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe onsekiz yaşlarında iken vefat etti"

5607 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm benimle Şevvâl'de nikâh yapmıştı. Şevvâl'de gerdek yaptı. Yanında hangi kadını benden daha bahtlı idi?" (Urve der ki: "Hz. Aişe radıyallahu anhâ) yakınlarından olan kadınları şevvâl ayında gerdeğe sokmayı müstehab addederdi."

Müslim, Nikah 73, (1423);
Tirmizi, Nikah 9, (1093);
Nesai, Nikah 77, (6, 130).

5575 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ben altı yaşında iken benimle evlendi. Medine'ye geldik. Benî'l-Hâris İbnu'l-Hazrec kabilesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı. Annem Ümmü Rumân, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, Ensârdan bir grup kadın vardı. "Hayırlı, bereketli olsun!", "Uğurlu mübarek olsun!" diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O'na teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim."

Buhari, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61;
Müslim, Nikah 69, (1422);
Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933, 4934, 4935, 4936, 4937);
Nesai, Nikah 29, (6, 82).

5574 - Urve merhum, Hz. Aişe radıyallahu anhâ'dan şunu nakletmiştir: "Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm bana dedi ki: "Rüyamda sen bana üç gece gösterildin: Melek seni bana bir ipek parçası içerisinde getirdi ve "Bu senin zevcendir, aç onu!" dedi. Ben de açtım, içindeki sendin. Ben: "Bu rüya Allah katından ise, onu gerçekleştirecektir" dedim."

Buhari, Nikâh 9, 35, Ta'bîr 20, 21;
Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 79;
Tirmizi, Menakıb (3875).

4448 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: ""Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hanımlarından hiçbirine, Hz. Hatice radıyallahu anha'ya karşı duyduğum kıskançlığı hiç duymadım. Halbuki onu hiç görmüşlüğüm de yok. Ancak, Aleyhissalatu vesselam onun yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice'nin dostlarına da gönderirdi. Bazan ona: "Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok!" derdim de bana: "(Onun gibisi var mıydı, o şöyleydi, o böyleydi..! (Öbür kadınlar beni çocuktan mahrum ederken) benim çocuklarım ondan oldu" diye karşılık verirdi. (Hz. Aişe derki: İçinden " Bir daha Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim" dedim)." Hz. Aişe devamla der ki: ""Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Hatice'den üç yıl sonra benimle evlendi."

Buhari, Menakıbu'l-Ensar 20, Nikah 108, Edeb 73, Tevhid 32;
Müslim, Fezailu's-Sahabe 73, 74, 77, 78, (2434, 2435, 2436, 2437);
Tirmizi, Menakıb, (3885, 3886).

6577 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın yanında iken bebeklerimle oynardım. Aleyhissalatu vesselam da benim kız arkadaşlarımı bana gönderirdi. Arkadaşlarımla beraber oynardık."

5607 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm benimle Şevvâl'de nikâh yapmıştı. Şevvâl'de gerdek yaptı. Yanında hangi kadını benden daha bahtlı idi?" (Urve der ki: "Hz. Aişe radıyallahu anhâ) yakınlarından olan kadınları şevvâl ayında gerdeğe sokmayı müstehab addederdi."

Müslim, Nikah 73, (1423);
Tirmizi, Nikah 9, (1093);
Nesai, Nikah 77, (6, 130).

6542 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe radıyallahu anha ile yedi yaşında iken onunla nikahlandı, dokuz yaşında iken zifaf yaptı. Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe onsekiz yaşlarında iken vefat etti"

6547 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe radıyallahu anha'yı, elli dirhem değerinde ev eşyası mukabilinde nikahladı."

14- Aişe(rah)anlatıyor;
‘’Resullah ‘ın yanında kızlarla oynuyordum ,benimle birlikte oynayan arkadaşlarım vardı.Resullah (s.a.) eve girdiği zaman onlar gizlenirlerdi. Kendisi evde olmadığı zaman – onları bana gönderir,benimle oynarlardı..’’204

Muhammed’in hayatında ayrı bir yeri vardır Aişe’nin. Yalnız şimdiki zamanı değil, geleceği de; yalnız karı-kocalığı değil, politikayı da temsil eder. Bir çeşit doğal mirasçısı, Müslümanlığın mirasçısı (Ebu bekir) odur. Burdan alınırsa, Aişe’nin Peygamber karşısında, demokratik denilebilecek bir söz ve eleştiri bağımsızlığı da oluşmuştur.

Aişe, Ahzab suresinin 50. Ayetine tepki gösterdi. Bilindiği gibi o ayetin içeriği şöyledir:

“Mehirlerini verdiğin eşlerini; Allah’ın sana ganimet olarak nasip ettiği cariyeleri; seninle birlikte göç eden amca, hala, dayı, teyze kızlarını; seninle evlenmek istiyorlarsa, salt sana özgü bu durum olarak, hepsini helâl kıldık. Onlar mehirlerini Peygamber’e bağışlayabilirler. Bu konuda güçlük çekmeyesin diye onların da üzerlerine neyi farz kıldığımızı bildirdik; Allah bağışlayandır, acıyandır.”

Aişe’nin ayet konusundaki tepkisi şu noktada olmuş: “Bir kadın kendini Peygamber’e mi armağan edermiş? Ne kadınlar varmış şu dünyada!”

Aişe’nin sıra konusunda, Peygamber’in dilediği karısının yanında daha fazla kalması konusunda da soruları olmuş. Ne var ki, tam o soruların yöneltildiği sırada bir ayet daha gelir: Ahzab suresinin 51. Ayeti. Şöyle: “Ey Paygamber, bunlardan kimi istersen geri bırakır, dilediğini alabilirsin. Boşadığını yeniden almanda da bir vebal yoktur sana..”

Aişe, bu ayet üzerine kendini tutamamış, “Görüyorum ki,” demiş, “Senin Allah’ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor.” (Kaynak: Buhari, Tefsir/7; Tecrid, Hadis/1721; Müslim, Rıda/49,50-Hadis/1464; Ibni Mace, Nikah/57-Hadis/200; Ahmet Ibn-i Hanbel, 6/134, 158, 261)

Aişe, daha önce de değinildiği gibi, şer’I hükümlerde çok bilgiliydi. Imam Zekeşi, bu hükümlerin onda birinin Aişe kanalı ile geldiğini söyler. Ayrıca, Aişe’nin şiir, eski Arap tarihi, gökbilim ve tıp alanlarında derinleştiği kabul edilmiştir. Eşi üzerindeki etki gücü, bu niteliklerinden de ileri geliyor olsa gerektir.

Zeynep:

Cahş’ın kızı Esed’li Zeynep’l evlenmesi bir yönden ayrıca çok ilginçtir. Araplarda, Cahiliye devrinde, yaygın bir uygulama vardı: Oğlan çocuklarını evlat edinme, onları özoğul gibi nesebine bağlama, miras verme.. Bunun sonucu olarak, baba ile oğğulluk birbirinin karısını, kızını nikahlama hakkına sahip değildi. Tıpkı, baba-oğul hukukundaki gibi.

Muhammed, bu uygulamayı yıktı, oğulluğu ve azadlı kölesi olan Zeyd’in karısı Zeynep’le evlendi. Zeynep aynı zamanda Peygamber’in halasının kızı. Ve zaten, baştan Zeyd’le evlenmek istememiş. Peygambere bir gönül yakınlığı var. Ama yine de onun uygun görmesi sonucunda Zeyd’le evlenmiştir.

Muhammed bir gün Zeyd’le görüşmek için onun evine gider. Zeyd yoktur. O sırada Zeynep içeride çamaşır yıkamaktadır. Duygular coşar. Muhammed şu sözleri söylemekten kendini alamayarak evden çıkar. “Ya mukallibel kulum!” (Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım, gönlümü çeviriverdin!)

Zeyd eve gelince Zeynep olayı ona anlatır. Zeyd, içinde karısını yitireceği gibi bir önseziyle Peygamber’e koşar.

“Zeynep’I sevdinse, ben boşayayım, sen al” der.

Muhammed’in karşılığı:
“O nasıl söz? Karını boşama, Allah’tan kork!” Ancak, içten içe, boşamasını da istemektedir. Bu istek, Ahzab suresindeki 51.ayetinde ortaya çıkar.(kaynak: Bu ayetle ilgili tefsirler, taberi tefsiri)

Zeyd, Zeynep’I boşar. Böylece Ahzab suresindeki (37.ayet) şu sözler de açıklık kazanmış olur: “Şimdi madem ki Zeyd onunla ilişiğini kesti; biz onu sana eş yaptık.”

Zeynep’le Muhammed arasındaki ilişkide, cinselliğin çok ağır bastığı söylenebilir: “Bir kadın gördüğü zaman hemen eve gelir, Zeynep’le cinsel ilişkide bulunurdu” (Kitabun Nikah, s.127)

Günlerin cinsellik yönünden ortamını Peygamber’in arkadaşlarından Cabir şöyle anlatır: “Biz Mina’ya giderken zekerlerimizden meni damlıyordu” (kaynak: Buhari, Hac/81; Umre/6; Şirket/7; Muslim, hac/141; Hadis/1216; Neşe-I Menasik/77; Ibn-I Meca, menasik/77 Hadis/2980; Ahmet Ibn-I Hanbel, Müsned 3/317-366)

Hafsa:

Hicret’in 2.yılında Ebubekir’in kızı Aişe ile evlenen Muhammed, bir yıl sonra da Ömer’in kızı hafsa’yı karıları arasına katar.

Hafsa, Huzeyfe oğlu Hanis’le evliydi. Kocası Uhud savaşında aldığı yaralarla fazla yaşayamadı. Muhammed, dul kalan Hafsa’yı önce başkaları ile evlendirmeyi düşündü. Bu konuda Ebubekir’I ve Osman’ı yokladı; onlarda belirli bir istek görmedi. Olaydan haberli olan Ömer çok üzülmüş gibiydi. Daha sonra, Hicret’in 3.yılında Muhammed Hafsa ile kendisi evlendi. Ömer’in yüreğine de su serpildi.

Ummü Habibe:

Ebu Süfyan’ın kızı Ummü Habibe Ramle.

Peygamber onunla Hicre’in 7.yılında evlendi. Ummü habibe, kocası Ubeydullah bin Cahş el-Esedi ile birlikte müslüman olmuştu. Daha sonra Habeşistan’a gittiler. Kocası din değiştirip Hristiyan olunca ondan ayrıldı. Peygamber, Habeşistan Kralı Necaşi’ye haber göndererk Ummü Habibe’yi istedi. Necaşi, kadına, Resulullah’ın yerine 400 dinar mehir ve birçok değerli hediye verdi. Muhammed, Ummü Habibe Medine’ye gelince onunla evlendi. Bu akrabalık bağı Ebu Süfyan’ı duygulandırmıştı. Bir yıl sonra o da müslüman olacak.

Ummü Seleme:

Mahzumoğulları’ndan Ummü Seleme Hind de, kocası Ubeydullah bin Cahş el-Esedi ile birlikte Habeşistan’a gitmişti. Kocası Uhud savaşından sonra öldü.

Peygamber, Medine’ye dönen Ummü Seleme’ye şöyle buyurdu: “Allah’a yalvar, felaketine karşılık seni ödüllendirsin; ondan daha iyi bir eş versin sana.”

Sonra da ona evlenme teklifinde bulundu.

Kadın, yaşlı ve kıskanç olduğunu, yetim çocukları bulunduğunu söyleyerek özür dilemeye kalkınca, Peygamber kendisinin daha yaşlı olduğunu; Allah’ın o kıskançlık duygusunu mutlaka gidereceğini; yetimlere gelince, onlar için hiç merak etmemesini, onların Allah’a ve resulüne kaldığını söyledi.

Evlenme gerçekleşti.

Peygamberin eşlerinin rivayet ettikleri hadis sayısının 3 bini aştığı bilinir. En çok hadis rivayeti Aişe’ye aittir. (2210 hadis) Peygamberin karıları arasında Ummü Seleme de ondan sonra gelir: 378 hadis.

Muhammed’in karıları iki grup oluşturmaktaydı: Birinci grupta Aişe, Hafsa, Safiye ve Sevde vardı. Ikinci grubun başını da Ummü Seleme çekmekteydi.

Müslümanlar, peygamber’in Aişe’ye karşı büyük sevgisini bildikleri için, sözgelimi bir armağan vereceklerse, bunu mutlaka Muhammed’in onunla birlikte olacağı güne rastlatırlardı. Yaygınlık ve düzenlilik kazanan bu olayın öbür eşler arasında dedikodulara yol açmaması, tepkiler uyandırmaması olanaksızdı. Özellikle Ummü Seleme grubundan “annelerimiz”, ona gidip durumu Resulullah’a anlatmasını istediler: Armağanlar mı sunulacak, hediyeler mi sözkonusu, bu, karılar arasında hiçbir ayırım gözetilmeksizin yapılmalıydı.

Ummü Seleme, kendi nöbet gününde olayı ve kumalarının isteğini Peygamber’e iletti. Ancak, peygamberin ağzından bu konuda tek sözcük çıkmadı.

Ertesi gün, öbür eşler Ummü Seleme’den bir açıklama beklediler. O da olanı biteni, peygamber’in o konuda konuşmadığını anlattı. Şöyle bir ortak karara varıldı: Peygamber’den bir karşılık alıncaya kadar Ummü Seleme olayı tekrar tekrar gündeme getirecek..

Ummü Seleme’nin üst üste yeni birkaç girişimi de sonuçsuz kaldı. Resulullah gülümsüyordu; yine de tek sözcük almak olanaksızdı ağzından. Ümmü Seleme, misyonu gereği sorması gereken soruları sürdürdü.

Sonunda Peygamber konuşacaktı: “Aişe’yi söz konusu ederek beni üzmeyin. Işte söylüyorum: Vahiy, yalnız onun günündeyken gelir bana!”

Ummü Seleme şaşırmıştı. “Seni üzdüğüm için Allah bu günahımı bağışlasın” demekle yetindi.
Ama, ortaklar aynı konuda bu kez peygamber’in kızı Fatıma’ya başvuracaklardı. Fatıma, babasına durumu anlattı.

“Karıların” dedi, “Allah’ı tanık göstererek, Ebu bekir’in kızı konusunda senden adalet diliyorlar.”

Peygamber karşılık verdi: “Kızım, doğru söyle, sen beni seviyor musun?”

“O nasıl söz! Nasıl sevmem?”

“Oyleyse, benim sevdiğimi de sev!”

(kaynak: Buhari, Hibe/8; Tecrid/1130)

Cüveyriye:

Peygamber, Kureyş’in ileri gelenlerinden Hâris’in kızı Cüveyriye ile Hicret’in 5.yılında evlendi. Mustalik savaşında ailesinin üyeleriyle birlikte tutsak düşen Cüvetriye 13 yaşında dünya güzeli bir kızdı. Peygamberle görüşme dileğinde bulundu. Tutsak olarak, Sabitbin Kays’ın payına düştüğünü, azad olabilmek için onunla anlaşmış bulunduğunu, bu konuda kendisine kolaylık gösterilmesini diledi.

Peygamberin ona şöyle dediği yazılmıştır:

“Daha iyi bir teklifim var” 

“Nedir ya Resulullah?” 

“Sabit’e vereceğini ödeyeyim, seni ben alayım.” 

(Cüveyriye sevincinden uçarak): 

“Tamam ya Resulullah, kabul!” 

(Kaynak: Islamda Çok Evlilik Ve Resulullah, Prof.Abdullah Ulvan, çeviren Ismail Hakkı Sezer)

Nikahtan hemen sonra, Müslümanların elindeki bütün Beni Mustalik tutsakları (700 kişi) salıverildi. (Kaynak: Buhari, Itkr,13)

Safiye:

Ahtap bin Huyeyy’in kızı Safiye, Hicret’in 7.yılında Muhammed’in karıları arasına girdi. Safiye, Beni Nadir Yahudilerindendir. Kocası, Hayber savaşında öldürülmüş, kendisi tutsak olmuştu. Dihyet’ül Kelbi’nin payına düştü. Ahsab tarafından hemen peygamber’e yetiştirildi. Safiye öylesine dilber bir kadındı ki, ancak Resulullah’a yakışırdı. Ayrıca, kavminin hanımefendisi olan bu kadına kendinden aşağı gördüğü bir kişinin yanında cariye işlemi işlemi uygulanmasının engellenmesi gerekirdi.

Sonuçta Muhammed onunla evlendi. (Kaynak: Buhari, El Magazil 38; Asab 30-32; Hucurat 11; Talak 1.ayet)
 
Zeynep bir keresinde Safiye’ye “Yahudi Karı” diye seslenmişti. Peygamber bu saldırıyı cezalandırdı, bir ay Zeynep’e yaklaşmadı. Ayşe’nin safiye için, “Boyu da pek kısa, yere çok yakın” demesi üzerine şu karşılığı vermiş: “Bir laf ettin ki, koca enizi bulandırır” (kaynak: Buhari, Ebu davud ve Tırmizi)

Anlaşılıyor ki, Safiye’nin eşsiz güzelliği ve yhudi kökenli oluşu zaman zaman öbür ortakların kendisine karşı birleşmelerine yol açmış. Tırmizi rivayet eder: Aişe ve Hafsa, “Biz Resulullah’ın yanında Safiye’den daha değerliyiz” demişler. Bu söz, Safiye’nin kulağına gitmiş. Peygamber’e söylemiş. Peygamber’in verdiği karşılıkta, onun Yahudiliğiyle ilgili çok zarif bir ima da var: “Şöyle diyemez miydin, benden değerli nasıl olabilirsiniz ki, eşim Muhammed, babam Harun, amcam Musa!”

Bir keresinde de Peygamber ve Safiye sözleştiler; öbür kadınlara örnek olsun, hatta bir bakıma ders olsun diye, bir ay boyunca hiç beraber olmayacaklardı. Bu söz tutuldu. (kaynak: Buhari ve El Müslim; Taberi tefsirinde Tahrim suresi)

Haris’in kızı Meymune Huzeyme kızı Zeynep:

Peygamber’in son iki karısı Haris’in kızı Meymune ile Huzeyme kızı Zeynep’tir. Meymune ile Hicret’in 7.yılında evlendi. Huzeyme kızı Zeynep’I, Esed’li Zeynep’ten ayırmak gerekir. Peygamber’in hayatında olay yaratan karısı ikincisidir. Huzeyme kızı Zeynep, Peygamber’den önce ölmüştür.

Esma Ve Amre:

Muhammed’in nikah kıyıp da karı-koca olmadan ayrıldığı iki karısı daha var: Kindeoğolları’ndan Numan’ın kızı Esma ve Kilab kabilesinden Zeyd’in kızı Amre. Peygamber, Esma’nın, zifaf sırasında alaca illetine tutulmuş olduğunu farketti ve mut’asını (bedelini) vererek baba evine yolladı. Amre ise daha yeni müslüman olmuştu. Peygamber’in yanına girince onu pek istemez tavırlar takındı, ona da bedeli ödendi; ve ailesine geri gönderildi.

Iki cariye: Marya ve Reyhane

Şem’un kızı Marya, Kıpti kökenli ve Hristiyandır. Muhammed’e Mısır Mukavkıs’I (piskopos) dört cariye armağan eder. Marya, bunlardan biri. Peygamber’in ona karşı özel bir düşkünlüğü olduğu anlaşılıyor. Aşağıdaki olay bunu göstermekte. Muhammed bir gün karılarından Hafsa’nın odasına girer. Odada Hafsa değil, Marya bulunmaktadır. O sırada Hafsa, babasının evine gitmiş. Muhammed ve Marya, Hafsa’nın yatağında birleşirler. Tam o sırada Hafsa içeri girer. Muhammed henüz işini bitirmemiştir. Hafsa’ya biraz beklemsini söyler; bazı açıklamalarda bulunacaktır ona. Sonunda Hafsa, kendisini tutamaz şöyle konuşur: “Nasıl iştir bu? Bir köle ile benim günümde ve benim yatağımda birleşiyorsun?” Peygamber kendisine bir müjdesi olduğunu söyler ve hemen ekler: Kendisinden sonra Ebu Bekir, daha sonra da babası Ömer halife olacaktır. Ne var ki Hafsa hiç de oralı olmayacak, tepkisini sürdürecektir. Peygamber bu kez yemin verir: “Vallahi billahi bir daha onunla beraber olmayacağım, ama sen de olayı kimseye söyleme.” Ne var ki, Muhammed Marya’yı bir türlü unutamamaktadır. Imdadına bir ayet; şu sözlerle başlayan bir ayet: “Ya Muhammed, karıların memnun olacak diye, helal şeyden niçin kendini yoksun bırakırsın; Allah çok bağışlayan ve acıyandır.”

Obür cariye Reyhane Yahudi’ydi. (Kaynak: Tahrim suresi, 1.ayet) Söz konusu ayetin gelişi konusunda bir de bal şerbeti öyküsü ileri sürülür; ama ayetin asıl dayanağı yukarıdaki öyküdür. (Kaynak: Tefsirler; örneğin Taberi tefsiri 28/100 öt; F.Razi, 29/41 öt; (Sabuni’de, bal şerbeti öyküsünün ayetin iniş nedeni gösterildiği  ancak asıl nedenin Marya olayı olduğu vurgulanır, 3/406)


Kaynak: Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu 4, Kaynak Yayınları.