04 Ocak 2011

Kuran Mucizeleri İddialarındaki Temel Sorunlar

Kuran Mucizeleri
İddialarındaki Temel Sorunlar

1. Mucize Kavramı
2. İnançsal Sorun
3. Metodolojik Sorun

1. Mucize Kavramı

“Mucize” geniş anlamıyla insanı hayrete düşüren her türlü sıradışı olay için kullanılabilirken dar anlamıyla “doğa kanunlarına aykırı, doğaüstü olgu” manâsına da gelir.

İslami literatürde ‘mucize’ terimi peygamberlerin kendilerine inanmayan insanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıyla Allah’ın iznine bağlı olarak sunduğu olağanüstü olaylar anlamı taşır. Musa Peygamber’in denizi ikiye ayırması, İsa Peygamber’in ölüleri diriltmesi veya Muhammed Peygamber’in Ay’ı ikiye bölmesi rivayetleri bu kategoridedir.

Bu tür mucizelerin gerçekliğini araştırma imkânımız yoktur. Çünkü bunlar -güya- geçmişte olmuş-bitmiş tekil olaylardır. Kimse doğruluğunu veya yanlışlığını kesin olarak ispatlayamaz; inansın ya da inanmasın…

Bu sitenin konusu olan “Kuran Mucizesi” iddialarını ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekir. Bu iddialara göre bir takım Kuran ayetleri o dönemdeki insanların bilmesinin mümkün olmadığı ancak günümüzdeki modern bilimin bulabildiği bazı gerçeklere açık-seçik işaret etmektedir. Dolayısıyla Kuran’daki bu sözlerin sahibi Allah olmalıdır. İddiaya göre bu bir inanç meselesi de değildir. Her dürüst-akıllı insanın ve sözkonusu alanlar hakkında bilgi sahibi kişilerin kabul etmesini zorunlu kılan açıklıktadır bu mucizeler. Kabul etmeyen (bu iddialara göre) ya yeterli bilgi ve anlayışa sahip değildir ya da kasıtlı bir şekilde Kuran’ın Allah kelamı olduğunu bilmesine rağmen Şeytan’a hizmet etmekte ve insanların bu gerçekleri görememesi için mücadale vermektedir.


2. İnançsal Sorun

Bu iddiaların içerdiği temel çıkmaz şu şekilde ifade edilebilir: Eğer gerçekten söz konusu mucizeler -iddia edildiği gibi- her akıl ve bilgi sahibi insanın kabul etmesini zorunlu kılacak açıklıktaysa o halde Allah insanlığa şüphe kalmayacak, tartışma götürmeyecek şekilde Kuran’ın kendi sözü olduğunu bildirmek istemiş olmalı. Fakat görünen o ki insanlığın önemli bir kısmı, bilim dünyasının neredeyse tamamı bu iddiaların gerçekliğini görememekte. Oysa herşeye gücü yeten ve kullarına şüphe bırakmayacak bir şekilde ispatlar sunmak isteyen Allah, çok daha basit yöntemlerle varlığını ve Kuran’ın kendi sözü olduğunu insanlara gösterebilir. Bunu -mesela- peygamber kıssalarında rivayet edilen mucizelere benzer olaylarla gerçekleştirebilirdi.

Örneğin hiç kimsenin tereddüt edemeyeceği bir şekilde her ülkenin gökyüzüne o ülkenin diliyle ve altından kayalarla “Kuran benim sözümdür; ona uyun!” cümlesini yazabilir, en azından dürüst ve akıllı insanları küfürden kurtarabilirdi (asi olanlar yine asi kalırdı belki ama hiç olmazsa samimi olanlar kurtulurdu).

O kadar ileriye gitmeye de gerek yok; en azından mucize isnad edilen ayetleri çok daha açık-seçik, yoruma yer bırakmayacak şekilde buyurabilirdi. Öyle net, kesin ve açık bir ifade kullanırdı ki her akıllı ve dürüst insan o ayeti okuduğunda “Evet bu cümlede açık-seçik şekilde şu somut gerçeğe işaret ediliyor. Ayetin tek makûl yorumu budur. Bunun başka hiçbir izahı düşünülemez. Ve söz konusu gerçeği modern bilim henüz son yıllarda ortaya çıkardı. O dönemdeki insanların bu gerçekten haberi yoktu, olamazdı. Dolayısıyla Kuran insanüstü bir varlığın eseri olmalı” demek zorunda kalırdı.

Fakat böyle bir durumun olmadığı ortada… Çünkü sadece Gayri Müslimler değil samimi Müslüman Yazar ve Alimler içerisinde de mucize iddiacılarına açıkça karşı çıkan, Kuran ayetlerinin böylesi keyfi/değişken bir şekilde tefsir edilemeyeceğini söyleyen insanların sayısı az değildir.


3. Metodolojik Sorun

Bu konuda sözü günümüzde Kuran Tefsiri Usulü hakkındaki çalışmalarıyla bilinen ve Müslüman kesimlerce genel kabûl ve saygı gören Müslüman Yazar Dücane Cündioğlu’na bırakmak daha uygun olabilir (Kuran’ı Anlamanın Anlamı, Kaknüs Yayınları, 5. baskı 2005)

“İşte bu, anlatılanı öznel kılan (anlaşılan ve/veya yorumlanan haline getiren) bir durumdur ve anlama faaliyetinin daha henüz başında iken öznelliği itiraf edilmiş bir ‘anlam’ın doğru anlam olduğunu savunmak ise mümkün değildir.

O halde yapılcak iş –zorunlu olarak– anlamın doğruluğunu bir kenara iterek onun öznelliğini savunmaya kalmaktadır ki Kur’an ayetlerinin her harfinde binlerce anlam olduğunu iddia eden bu türden yaklaşımlar anlamın doğruluğundan ümidini kesmiş kimselerin sofistik bir biçimde anlamın öznelliğine hatta yorumun özgürlüğüne meşruiyet arama girişimlerinden başka bir değere sahip değillerdir.” (S. 27)

“Bu yaklaşım o denli ilginç neticeler vermiştir ki zaman zaman Kuran’ın ne söylediği hiç ama hiç önemli olmamıştır; zira anlam, artık onun ne söylediği olmaktan çıkmıştır. Öyle ki Kur’an herşeyden söz edebilirdi ve fakat muhataplarının istediği herşeyden…

Hatta bunun tersi de olmuştur; yani Kuran –bu zihniyete göre– ancak muhataplarının istediklerini söyleyebilirdi; istemediklerini değil!
(…)

İnsanoğlunun Ay’a gidebilme imkânı ve hatta gitmesi kelam-ı ilahi’nin mevzu edineceği bir husus olmamıştır; zira bu (a) muhataplarını Sırat-ı müstakim’e hidayet etmeyi hedeflemiş bir hitabın maksadı açısından önemli değildi; (b) Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki muhatapları için ise anlamlı değildi.

Olsun!.. Bugün insanoğlu Ay’a gitmişse ve bu olay artık bizim için önemli ve anlamlı bir keyfiyet taşıyorsa Kuran gibi ilahi bir kelam bu olay hakkında da konuşsa bunun kime ne zararı olur? Bilakis Münkirin’in kol gezdiği şu ortamda Kelam-ı ilahi onun hakikatlerine susamış olan halka daha cazip hale gelmez mi?

Bu ve benzeri düşünceler esas alındığında geriye yapılacak bir tek iş kalıyordu o da Kur’an’ı bu konuda konuşturmak! Nitekim bu da yapıldı ve Kur’anın bu konuda da konuştuğu meraklılarına gösterildi.” (S. 27-28)

“Samimi olmak kaydıyla anlamı her değiştirme teşebbüsü bu teşebbüsün sahibinin söyleneni anlamadığını, anlayamadığını gösterir; samimiyetsizlik halindeyse iftira ettiğini…” (S. 29)

“Kuran’ın nazil olduğu zamanı dikkate almadan yapılan yorumlar anlama faaliyetinin henüz daha başında iken ‘doğru anlam’ı elde etmede başarısızlığa mahkum olmuş yorumlardır. Nitekim anlamı belirlemede ‘anlatılan’ı değil ‘anlaşılan’ı esas alan, dolayısıyla anlamı öznelleştirmek isteyen her yorumlama teşebbüsü özgürlük ve bağımsızlığını zamanın dışına çıkmakta bulur ve zamanın doğrulama şansı olmadığı her anlam zaman-sız ortamlara çekilerek istenildiği gibi yoğrulur. ‘Bağımsızlığını’ diyoruz çünkü zaman anlamın en kuvvetli bağıdır. Anlam bir kere bu bağından kurtulmaya görsün.. İşte o zaman özgürdür ve isteyenin istediği gibi kendisini yoğurmasını beklemeye başlamıştır; zaten öyle de olur.” (S. 92-93)

Gerçekten de sadece Kuran’ı değil her türlü metni anlama/yorumlama faaliyetinde eğer amacımız ‘doğru anlam’ı saptamak ise başvuracağımız yöntem öznel ve keyfi olmamalı. Doğru anlam her zaman yazarın/konuşanın anlatmak istediğidir. Bir metne “Yazar ne anlatmak istemiş?” sorusuyla değil de “Ben bu metinden hangi anlamları çıkarabilirim?” sorusuyla yaklaşmak belki sanatsal açıdan veya salt zihin jimnastiği olarak verimli ve güzel bir yöntem olabilir; fakat bu durumda amaç artık ‘doğru anlam’ı bulmaktan çıkmış olur.

Bu açıdan baktığımızda görülecektir ki eğer niyetimiz ‘mucize’ bulmak ise bunu belli bir hacme sahip her türlü edebi eser üzerinde gerçekleştirebiliriz. Eski çağlarda yazılmış herhangi bir edebi eser alalım elimize ve yazıldığı dönemdeki ‘anlam bağlamı’ından, yazarın iradesinden kopararak sadece mucize bulmaya yönelik şekilde tarayalım. İçinden cımbızla buna uygun olabilecek cümleleri çekelim ve gerektiğinde cümlenin içindeki sözcüklere de alışılagelmiş anlamından farklı anlamlar yükleyelim. Hiç de uzun süre uğraşmak zorunda kalmadan söz konusu antik eserde çok sayıda “mucize” (yani yazıldığı dönemde insanlar tarafından bilinmeyen, fakat günümüz biliminin ortaya çıkarttığı bir takım gerçeklere işaretler, göndermeler) inşa edebiliriz.

Ayrıca mucize iddiacıları Kuran’ın evrene dair bilimsel bilgi ve bulgularla dolu olduğuna gerçekten inanmakta iseler o hâlde sadece bir kere olsun henüz bulunmamış bir bilimsel gerçeği herhangi bir Kuran ayetinden yola çıkarak bulmak, en azından bulunmasına yardımcı olmakla yükümlü görmelidirler kendilerini; bilim insanlarının herhangi bir gerçeği bulmalarını beklemek ve bulunduktan sonra Kuran’dan cımbızla bir ayet çekip ayetteki sözcüklere yepyeni anlam ve yorumlar yükleyerek “Bakın! O gerçek zaten asırlar öncesinden Kuran’da bildirilmiş” demek gülünçlüğünden sıyrılmalıdırlar.

Çünkü bu tavır insanlık adına hiçbir yarar sağlamamaktadır.

http://www.mucizeyalanlari.com