15 Aralık 2011

Tanrı: Başarısız Hipotez

Fizik ve astronomi profesörü Victor J. Stenger’ın God: The Failed Hypothesis aldı kitabı tanrının varlığı konusunda yazılmış ve bu konuyu bilimsel açıdan inceleyen en başarılı kitaplardan biridir.

Tanrının varlığına inanın ya da inanmayın, aklınızda sorular, şüpheler olsun ya da olmasın, bu kitabı okumanızı ve bilimin bu konuda neler söylediğini, bilimsel delillerin neyi gösterdiğini, neye işaret ettiğini, hangi argümanları desteklediğini bir fizik ve astronomi profesörünün kaleminden okumanızı tavsiye ederim.

Aslında bu kitabı Stenger’ın 2003 yılında yayımlanan ve Türkçe’ye Bilim Tanrı’yı Buldu mu? adıyla çevrilmiş olan Has Science Found God? adlı kitabının devamı, bir adım ileri taşınmış hali olarak görmek mümkün. Her ne kadar çevirisini beğenmemiş olsam da bu kitabı da edinip okumanızın faydalı ve oldukça bilgilendirici olacağını düşünüyorum.

Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı‘nın başına gelenleri gördükten sonra hangi yayımcı kitabevi bu işe girişmek ister bilmiyorum ama God: The Failed Hypothesis Türkçe’ye Tanrı: Başarısız Hipotez olarak, konuya hakim ve yaptığı işin hakkını verecek biri tarafından çevrilirse çok güzel olurdu. Ama ben bunu beklemeden kitaptan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında paylaşmak istediğim o kadar çok bölüm var ki onun için bunları parça parça aktaracağım. Bu yazımda Mümkün Olan ve Olmayan Tanrılar (Possible and Impossible Gods) başlıklı 9. bölümde Stenger’ın sunduğu Tanrı hipotezine destek sağlayacak varsayımsal gözlemleri sizlerle paylaşacağım. Yapacağım şeyin tam bir çeviri olmadığını, anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçe ile ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağımı en baştan belirtmek isterim. Birkaç yerde de açıklama amaçlı olarak köşeli parantez içinde ve italikli font ile kendi açıklamamı ekledim.


Tanrı Hipotezine Destek Sağlayacak Varsayımsal (Hipotetik) Gözlemler

1. Tamamen doğal süreçlerin evreni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin ölçülen kütle yoğunluğu, evrenin tam da sıfır enerji (bunun hiçliğin enerjisi olduğunu varsayıyoruz) konumundan başlaması için gerekli olan değerde çıkmayabilirdi. Bu, evrenin oluşması için enerji korunumunun ihlal edilmesinin yani bir mucizenin gerekli olduğu anlamına gelirdi.

2. Tamamen doğal süreçlerin evrendeki düzeni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin genişlemediğini ve bir gök kubbe (İncil’de ifade edildiği gibi) olduğunu düşünün. Termodinamiğin 2. kanunu evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olmasını gerektirecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağını açıklamamız gerekirdi. [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv]

3. Tamamen doğal süreçlerin Dünya’nın kompleks yapısını oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela Dünya’nın yaşının evrim için çok kısa olduğu ortaya çıkabilirdi. Basit şüreçlerin kompleks yapılar oluşturamayabilirdi.

4. Evrimi yanlışlayan kanıtlar bulunabilirdi. Fosiller evrimle izah edilemeyecek şekilde tarihsel sıralanıştan yoksun olabilirdi. Canlıların tamamı aynı genetik şemaya dayanmayabilirdi. Geçiş türleri gözlemlenmeyebilirdi.

5. İnsan hafızası ve düşünceleri bilinen fiziksel süreçlerle mantıklı bir şekilde açıklanamayan deliller sunabilirdi. Bilim zihnin fiziksel olarak mantıklı bir şekilde açıklanamayan sıradışı güçlerinin varlığını belirleyebilirdi. Bilim sonraki yaşamla ilgili tatmin edici deliller ortaya çıkarabilirdi. Mesela öldüğü kesinleşmiş birinin bilmesi mümkün olmayan ve daha sonradan doğruluğu ortaya çıkan bazı bilgilerle birlikte yaşama dönebilirdi. [Bunun teolojik bir temeli olup olmaması önemli değil. Bunlar olabilecek ve olduğu takdirde Tanrı hipotezine destek sağlayacak şeylerdir. -dv]

6. Vahiy ile elde edilen bilgilerin doğrulanmasıyla fiziksel olmayan bir haberleşme kanalının varlığı deneysel olarak onaylanmış olurdu. Mesela bir insan Tanrı’dan aldığı vahiy ile Dünya’nın sonunun tam tarihi öğrenebilir ve daha sonra bu olay gerçekleşebilir. [Burada anlatılmak istenen şey normal olarak sahip olunması mümkün olmayan bilgilerin vahiy ile elde edilmesinin Tanrı hipotezine destek sağlayacağıdır. -dv]

7. Dini metinlerdeki mucizevi olayların ve anlatılan hikayelerin doğruluğunu gösteren fiziksel ve tarihsel deliller elde edilebilirdi.

8. Boşluğun mutlak olarak dengeli (stabil) olduğu ve böylece hiçbir şeyden ziyade birşeylerin varolması için bazı aksiyonların olması gerektiği ortaya çıkabilirdi.

9. Evrenin insan yaşamı için çok uygun olduğu ve böylece insan yaşamı temel alınarak yaratılmış olması gerektiği sonucuna varılabilirdi. İnsanlar kıtalar arasında dolaşır gibi gezegenler arasında dolaşabiliyor ve diğer tüm gezegenlerde yaşam desteği için birşeye ihtiyaç duymaksınız yaşayabiliyor olabilirdi.

10. Doğa olayları nötral matematiksel kanunlardan ziyade bazı ahlaki kurallara uyuyor olabilirdi. Mesela yıldırımlar genelde kötü, ahlaksız insanları çarpıyor; kötü davranışlar sergileyen insanlar daha sık hasta oluyor; rahibeler uçak kazalarından sağ kurtuluyor olabilirdi.

11. İnananlar inanmayanlara göre daha yüksek ahlakı değerlere ve bazı diğer ölçülebilir üstün değerlere sahip olabilirdi. Mesela hapisler ateistlerle doluyken inananlar mutlu, refah içinde sevgi dolu aileleriyle yaşıyor olabilirdi.

Ama bunların hiçbiri olmadı. Tanrı hipotezi elimizdeki verilerle onaylanmadı. Aslında bu hipotez eldeki verilerle güçlü bir şekilde çelişmektedir. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 231-233)


Maddenin Oluşumu


Tanrı: Başarısız Hipotez başlıklı yazımda Victor J. Stenger’ın yazımla aynı adı taşıyan kitabından, tanrı hipotezine destek sağlayabilecek hipotetik (varsayımsal) gözlemleri aktarmıştım. Bu hipotetik gözlemlerin aslında Stenger’ın ifade ettiği gibi değil de tanrı hipotezine destek sağlayacak şekilde sonuçlandığını iddia edenler olabilir diye düşünerek bu konularda kitabın diğer bölümlerinde yer alan açıklamalara değinmeye karar verdim. Bugün hipotetik gözlemlerden bir numaralıyı ele alacağım. İlk olarak hipotetik gözlemi hatırlayalım:

1. Tamamen doğal süreçlerin evreni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin ölçülen kütle yoğunluğu, evrenin tam da sıfır enerji (bunun hiçliğin enerjisi olduğunu varsayıyoruz) konumundan başlaması için gerekli olan değerde çıkmayabilirdi. Bu, evrenin oluşması için enerji korunumunun ihlal edilmesinin yani bir mucizenin gerekli olduğu anlamına gelirdi.

Bunu okuyunca bazılarının aklı karışmış olabilir. “Büyük patlamadan (Big Bang) önce kütle ve enerji yoktu ama şimdi var. Yani kütle ve enerji korunumu yasası en azından bir kere ihlâl edilmiş olmalı.” diye düşünenler olmuştur. Bu yazıda Victor Stenger’ın bu konuyla ilgili açıklamalarını sizlere aktaracağım. Kitabın Cosmic Evidence başlıklı 4. bölümündeki Creating Matter başlıklı alt bölümün ilgili gördüğüm kısımlarını en anlaşılır şekilde aktarmaya çalışacağım. Geçen sefer yaptığım uyarıyı tekrar yapayım: Yapacağım şey tam bir çeviri değildir. Anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçeyle ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağım. Bu arada başlamadan şunu da belirteyim. Yazıda geçen “mucize” kelimesi Richard Swinburne’ün The Existence of God kitabında tanımladığı şekilde yani fizik kanunlarındaki tekrarlanmayan askıya alınmalar olarak kullanılmıştır. Yani fizik kanunlarının tanımladığının aksine olan olaylar mucize olarak kabul edilmiştir.

20. yüzyılın başlarına kadar, evrenin oluşumu için bir veya daha fazla mucizenin gerekli olduğuna dair güçlü bulgular vardı. Şu anda evrende büyük miktarda madde bulunuyor ve madde, kütle diye tanımladığımız fiziksel büyüklükle karakterize ediliyor. 20. yüzyıldan önce maddenin ne yaratılabileceği ne de yok edilebileceğine sadece bir türden başka bir türe dönüştürülebileceğine inanlıyordu. Bu nedenle maddenin varlığı, yaratılış anında bir kereliğine maddenin korunumu yasasının ihlâlini gerektirdiği düşüncesiyle bir mucize olarak görülüyordu.

Fakat Albert Einstein, 1905′te yayımladığı özel görelilik teorisiyle maddenin enerjiden yaratılabileceğini ve enerjiye dönüşerek yok olabileceğini gösterdi. Bilimcilerin “Einstein’ın ünlü eşitliği” dedikleri E=mc², bir cismin kütlesi m ile eşdeğer durağan hal enerjisi E‘yi ilişkilendirir. Buradaki c ise evrensel bir sabit olan ışığın vakumdaki hızıdır. Bu eşitliğe göre durağan haldeki bir cisim enerji taşımaya devam eder.

Bir cisim hareket ettiğinde kinetik enerji denilen ek bir enerji taşır. Kimyasal ve nükleer etkileşimlerde kinetik enerji durağan hal enerjisine dönüştürülebilir ki bu kütle üretmeye eşdeğerdir. Aynı zamanda bunun tersi de gerçekleşir; kütle veya durağan hal enerjisi kinetik enerjiye dönüştürülebilir. Bu şekilde, kimyasal ve nükleer etkileşimler kinetik enerji oluşturabilir ve bu enerji daha sonra motorları çalıştırmakta veya birşeyleri havaya uçurmakta kullanılabilir.

Yani, evrende kütlenin varlığı hiçbir fizik kanununu ihlâl etmez. Kütle enerjiden gelebilir. Ama o zaman enerji nereden geldi? Aynı zamanda termodinamiğin birinci kanunu olarak da bilinen enerji korunumu kanuna göre enerjinin bir yerlerden gelmiş olması gerekir. Prensip olarak yaratılış hipotezi, 13.7 milyar yıl önce büyük patlamanın başlangıcında enerji korunumunun ihlâl edildiğine dair direkt gözlem veya teorik gereklilik ile doğrulanabilirdi.

Ama ne gözlemler ne de teori durumun böyle olduğunu işaret ediyor. Birinci kanun, kapalı bir sistemde toplamı sabit kalmak koşuluyla enerjinin bir türden diğerine dönüşebilmesine izin veriyor. Dikkat çekici bir şekilde, evrenin toplam enerjisinin sıfır olduğu görülmektedir. Ünlü kozmolog Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi‘nde dediği gibi, “Uzayda yaklaşık olarak tekdüze olan bir evren söz konusu olduğunda negatif kütle çekim enerjisi ve madde ile temsil edilen pozitif enerjinin birbirlerinin tam olarak götürdükleri gösterilebilir. Yani evrenin toplam enerjisi sıfırdır.” Daha belirli olmak gerekirse, ufak ölçüm hataları içinde, evrenin ortalama enerji yoğunluğu tam da (ufak bir kuantum belirsizliği içinde) sıfır enerji konumundan oluşan bir evrende olması gerekene eşittir.

Evrenin ilk saniyesinin çok ufak bir bölümünde üstel bir genişleme sürecinden geçtiğini söyleyen büyük patlama teorisinin modern bir uzantısı olan şişme teorisine göre pozitif ve negatif enerjiler arasında yakın bir denge olması gerektiği tahmin ediliyor, öngörülüyor. Şişme teorisi son zamanlarda, yanlış olduğunu gösterebilecek düzeyde zorlayıcı bazı gözlemsel testlere girdi. Şu ana kadar tüm testlerden başarıyla geçti.

Kısaca, madde ve enerjinin varlığı varsayılan yaratılış anında enerji korunumunun ihlâl edilmesini gerektirmemektedir. Aslında veriler, bu tip bir mucizenin olmadığı hipotezini kuvvetli şekilde desteklemektedir. Eğer bu tip bir mucizeyi, yaratıcı hipotezinin bir tahmini, ögörüsü olarak dikkate alacak olursak, o zaman bu öngörünün onaylanmadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca bu örnek, bilimin Tanrı hakkında söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını yönündeki savı çürütmeye de yaramaktadır. Ölçüm sonuçlarımıza göre evrenin kütle yoğunluğunun, sıfır enerji konumundan oluşan bir evreninkiyle tam olarak eşit değerde olmadığını varsayın. Bu durumda, evrenin oluşması için bir mucizenin yani enerji korunumu yasasının ihlâl edilmesinin gerekli olduğu sonucuna varmak için haklı, bilimsel nedenlerimiz olacaktı. Her ne kadar bu, herkesi tatmin edecek şekilde bir yaratıcının varlığını kanıtlayacak olmasa da mutlaka yaratıcının varlığı destekleyen kuvvetli bir işaret olacaktı. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 115-117)


Düzenin Oluşumu

Victor J. Stenger’ın, tanrı hipotezine destek sağlayabilecek varsayımsal gözlemler olarak ortaya koyduğu maddeleri yine Stenger’ın kendi açıklamalarıyla sizlere aktarmaya devam ediyorum. Bu seferki konumuz evrendeki düzenin kökeni. Düzensizlikten düzen doğabilir mi? Düzenin ortaya çıkması bir tanrının varlığını gerekli kılar mı? Tanrı: Başarısız Hipotez başlıklı yazımdan hatırlayacağınız gibi Stenger şöyle demişti:

Tamamen doğal süreçlerin evrendeki düzeni oluşturmak için yetersiz olduğu kanıtlanabilirdi. Mesela evrenin genişlemediğini ve bir gök kubbe (İncil’de ifade edildiği gibi) olduğunu düşünün. Termodinamiğin 2. kanunu evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olmasını gerektirecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağını açıklamamız gerekirdi. [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv]


Bu yazımda Stenger’ın bu konuya daha derinlemesine değindiği bölümleri sizlere aktarmaya çalışacağım. Artık klasik hale gelen uyarımı tekrar ifade edeyim: Yapacağım şey tam bir çeviri değildir. Anlatılmak istenen şeyi en uygun Türkçeyle ve net ifadelerle anlatmaya çalışacağım.

Yaratıcı hipotezinin bir başka öngörüsü daha elimizdeki veriler tarafından onaylanma konusunda başarısız oluyor. Eğer evren yaratılmış olsaydı, evrenin yaratılış anında yaratıcı tarafından verilmiş olan bir miktar düzene sahip olması gerekirdi. Bu beklenti genelde termodinamiğin ikinci yasası temek alınarak ifade edilir. Buna göre kapalı bir sistemin toplam entropisi veya düzensizliği zaman ilerledikçe ya sabit kalmalıdır ya da artmalıdır. Eğer evren bugün için kapalı bir sistemse, bu her zaman için böyle olamaz gibi gözüküyordu. Geçmişte bir noktada düzenin evrene dışarıdan verilmiş olması gerekirdi.

1929 öncesinde bu, mucizevi bir yaratılış için güçlü bir argümandı. Fakat, bu yılda astronom Edwin Hubble galaksilerin birbirlerinden olan uzaklıklarıyla orantılı hızlarda birbirlerinden uzaklaştıklarını duyurdu. Bu gözlem evrenin genişlediği işaret ediyordu. Bu, büyük patlama için ilk delili sağladı. Genişleyen bir evren tamamen kaos içinde başlayıp, ikinci yasayla uyumlu olarak yerelleşmiş düzen oluşturabilir.

Bunu göstermenin en kolay yolu basit bir örnek. Evinizi temizlediğinizde çöplerinizi bahçenize attığınızı düşünün. En sonunda bahçeniz çöple dolacaktır. Fakat uygun bir tedbir alarak temizlik sonunda biriken çöplerinizi bahçeye atmaya devam edebilirsiniz. Sadece evinizin etrafında yeni alanlar alarak çöpleri atacak daha fazla alana sahip olabilirsiniz. Evrenin geri kalanında düzensizliği artırmak pahasına, evinizde yerelleşmiş düzen oluşturabilirsiniz.

Benzer şekilde evrenin belli bölümleri, düzenli hale gelme işlemi sırasında üretilen entropinin devamlı genişleyen ve o bölgeyi çevreleyen boşluğa saçılmasıyla daha düzenli hale gelebilir. Şekil 4.1′de gösterildiği gibi evrenin toplam entropisi termodinamiğin ikinci yasasının gerektirdiği şekilde, evren genişledikçe artar. Ancak, evrenin sahip olabileceği maksimum entropi yani maksimal (olabilecek en yüksek) entropi daha da hızlı artarak düzenin oluşabilmesi için daha fazla boş alan oluşmasını sağlar.

Bunun nedeni belli bir yarıçapı olan bir kürenin (evreni bir küre gibi düşünüyoruz) maksimal entropisi, aynı yarıçaptaki kara deliğin entropisine eşittir. Genişleyen evren bir kara delik olmadığına göre entropisi maksimal entropiden daha düşüktür. Buna göre, zaman ilerledikçe daha düzensiz hale gelse de, genişleyen evrenimiz maksimal düzensizlikte değildir. Ama bir zamanlar öyleydi.

Genişlemeyi günümüzden 13.7 milyar yıl önceye, tanımlanabilir en erken zamana, yani Planck zamanına olan 6.4×10-44 saniyeye geri çektiğimizi düşünelim. Burada evren işlemsel olarak tanımlanabilir en küçük hacme sahiptir, yarıçapı Planck uzunluğu (1.6×10-35 metre) olan bir küre yani Planck küresi. Termodinamiğin ikinci yasasından bildiğimiz gibi evren o anda şimdikinden daha düşük entropiye sahipti. Ancak o entropi, o kadar küçük bir objenin sahip olabileceği en büyük değer kadar yüksekti. Çünkü, Planck boyutlarındaki bir küre kara deliğe eşdeğerdir.

Bu daha detaylı açıklama gerektiriyor. Evrenin başlangıcında entropinin maksimal olduğunu ve o anda itibaren devamlı olarak arttığını söylüyor gibi gözüküyorum. Aslında, tam olarak söylediğim şey bu. Evren genişlemeye başladığında entropisi, o büyüklükteki bir cismin sahip olabileceği maksimal değer kadar yüksekti çünkü evren, içinden hiçbir bilgi çıkarılamayacak olan bir kara deliğe eşdeğerdi. Bugün için entropi daha yüksek ama maksimal değil, yani evrenin boyutlarındaki bir cismin sahip olabileceği en maksimum entropi kadar değil. Evren artık bir kara delik değil.


Ekstrapolasyonla evrenin ilk anlarına gittiğimizde görüyoruz ki entropi maksimaldi. Bu durumda bütün bir düzensizlik vardı, hiçbir yapı mevcut olamazdı. Burdan çıkan sonuca göre evren hiçbir yapı ile başlamadı. Bugün ise entropinin maksimal olmadığı gerçeğiyle uyumlu olarak, yapılara sahiptir.

Kısaca, bugün için en iyi kozmolojik anlayışımıza göre evrenimiz, hiçbir yapı veya organizasyon ile başlamamıştır. Evrenin başlangıcı bir kaos durumuydu.

Bu durumda şu sonuca ulaşmak zorundayız: Bugün görmekte olduğumuz komplek düzen sözde yaratılış anında dışardan eklenmiş olan bir tasarımın sonucu olamaz. Evren, büyük patlamadan önce olanlarla ilgili hiçbir veri barındırmamaktadır. Yaratıcı, eğer varolduysa bile hiçbir iz bırakmadı. Bu nedenle aslında hiçbir zaman varolmamış da olabilir.

Bir kere daha, aksi şekilde sonuçlanabilecek ve bu durumda yaratıcı hipotezi için kuvvetli bir bilimsel delil oluturacak bir sonuç var. Eğer evren genişlemiyor ve bir gök kubbe [Burada kullanılan "firmanent" kelimesi İncil'de geçer ve aynı zamanda Kuran'daki "sema" yani gök ile aynı anlamdadır. -dv] olsaydı, termodinamiğin ikinci yasasına göre evrenin geçmişte hep olabilecek maksimum değerinden daha düşük entropiye sahip olması gerekecekti. Bu durumda eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıç dışardan empoze edilmiş bir düzen olmalıydı. Evrenin başlangıcı olmasa bile yani geçmişte sonuza kadar gidiyor olsa bile yine de devamlı artan düzenin kaynağı doğal (natural) açıklamalara karşı gelecekti. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 117-121)


Başlangıç ve Neden

Victor Stenger’ın God: The Failed Hypothesis kitabından bölümler aktarmaya devam ediyorum. Bu sefer lafı fazla uzatmadan direk konuya girmek istiyorum. Yazının konusu evrenin başlangıcının olup olmadığı ve varsa bu başlangıcın özel, belirli bir nedeni var mıdır yok mudur…

Büyük patlamanın deneysel gerçekliği bazı teistlerin, bunun bir yaratıcının varlığını kanıtladığını iddia etmelerine neden oldu. 1951′de Papa 12. Pius, Papalık Akademisinde şöyle dedi: “Zaman içinde yaratılış gerçekleşti, bu nedenle bir Yaratıcı vardır, bu yüzden de Tanrı vardır.” Büyük patlama düşüncesini ilk kez ileri süren kişi olan astronom/rahip Georges Henri Lemaître, Papa’ya bu ifadesinin “mutlak” olmaması için tavsiyede bulundu. [Burada Papa'nın yanılmazlığı dogmasına atıfta bulunuluyor. -dv]

Hristiyan apolojist William Lane Craig, evrenin başlangıcı olması gerektiğini ve bu başlangıcın da kişisel bir yaratıcıya işaret ettiğini düşündüğü bir dizi sofistike argüman ileri sürmüştür [Burada yaratıcı için kullanılan kişisel kelimesi yaratıcının irade, duygu, amaç ve diğer kişisel özellikleri olduğunu ifade etmektedir. -dv]. Bunlardan biri 1916′da Einstein tarafından yayımlanmış ve o günden itibaren birçok zorlayıcı deneysel testten geçmiş olan modern kütle çekim teorisi olan genel göreliliğe dayanmaktadır.

1970 yılında kozmolog Stephen Hawking ve matematikçi Roger Penrose, daha önce Penrose tarafından çıkarsanmış olan bir teoremi kullanarak büyük patlamanın başlangıcında bir tekilliğin varolduğunu “kanıtladılar”. Genel göreliliği ekstrapolasyon ile sıfır zamanına doğru geri çektiğimizde evren devamlı olarak küçülürken evrenin yoğunluğu ve kütle çekimsel alan devamlı artar. Evrenin boyutu sıfıra doğru giderken yoğunluk ve kütle çekim alanı (en azından genel göreliliğin metamatiğine göre) sonsuza gider. Craig, bu noktada zamanın durması gerektiğini ve böylece bu andan daha önceki bir zamanın varolamayacağını iddia eder.

Fakat Hawking daha sonra önceki kanıtını reddetti. Zamanın Kısa Tarihi (A Brief History of Time) adlı kitabında “Evrenin başlangıcında gerçekte bir tekillik yoktu.” demiştir. Penrose’un da hemfikir olduğu bu düzeltilmiş sonuç, Einstein’ın görelilik teorilerinin ortaya çıkmasından sonra geliştirilmiş olan kuantum mekaniğine dayanmaktadır. Şimdiye kadar büyük hassasiyetle doğrlunmış olan kuantum mekaniği bize genel göreliliğin (en azından bugünkü formülasyonuyla) Planck zamanından kısa süreler ve Planck boyundan kısa mesafeler için geçersiz hale geleceğini söylemektedir. Buradan çıkan sonuç şudur: Genel görelilik, Planck zamanından önce tekillik olduğunu göstermek için kullanılamaz ve Craig’in zamanın başlangıcı olduğunu göstermek için tekillik teoremini kullanması geçersizdir.

Craig ve diğer teistler bununla alakalı başka bir iddiada daha bulunuyorlar: Evrenin bir noktada mutlaka başlangıcı olması gerekir çünkü eğer evren sonsuz yaşında olsaydı bugüne ulaşması için sonsuz zamandan geçmiş olması gerekirdi. Fakat filozof Keith Parsons’un işaret ettiği gibi “Evrenin sonsuz yaşında olduğunu söylemek başlangıcı olmadığını söylemek demektir—sonsuz zaman önce bir başlangıca sahip olduğunu değil.”

Sonsuzluk, 19. yüzyılın sonlarında matematikçi Georg Cantor‘un çalışmalarında kesin bir şekilde formüle edilmiş soyut matematiksel bir kavramdır. Fakat sonsuzluğun simgesi olan “∞” fizikte “çok büyük bir sayı” için kısaltma olarak kullanılır. Fizik saymaktır. Fizikte zaman, basitçe bir saatteki tiktakların sayımıdır. İleriye doğru sayabildiğiniz gibi geriye doğru da sayabilirsiniz. İleriye doğru sayarak çok büyük bir sayıya ulaşabilirsiniz ama asla matematiksel olarak pozitif sonsuza ulaşamazsınız ve zaman “hiçbir zaman sona ermez”. Geriye doğru sayarak çok büyük negatif bir sayıya ulaşabilirsiniz ama asla matematiksel olarak negatif sonsuza ulaşamazsınız ve zaman “hiçbir zaman başlamaz”. Hiçbir zaman pozitif sonsuza ulaşamadığımız gibi negatif sonsuza da ulaşamayız. Evren gelecekte matematiksel olarak sonsuz olaya sahip olmasa da yine de bir sonu olması gerekli değildir. Benzer şekilde, geçmişte matematiksel olarak sonsuz olay olmasa da yine de bir başlangıcı olması gerekli değildir. Her zaman için bir olayı takip eden bir olay ve bir olaydan önce gelen bir olay vardır.

Craig, evrenin başlangıcı olduğunun gösterilmesinin kişisel bir yaratıcının varlığını kanıtlamak için yeterli olduğunu savunmaktadır. Bunu İslami teolojideki kelâm kozmolojik argümanı tarzında sunmaktadır. Argüman bir kıyas şeklinde sunulmaktadır:


1. Varolmaya başlayan herşeyin bir nedeni vardır.

2. Evren varolmaya başladı.

3. Bu nedenle evrenin bir nedeni vardır.


Kelâm argümanı filozoflar tarafından mantıksal temelde şiddetli şekilde karşı çıkılmıştır. Ama burada bilim üzerine odaklandığımız için bunları tekrarlamaya gerek yok.

Makalelerine bakıldığında Craig, ilk önermeyi genel günlük deneyim dışında kanıt gerektirmeyen bir gerçek olarak almaktadır. Aynen bize dünyanın düz olduğunu söyleyen deneyim gibi. Gerçekte, atom ve atom altı seviyede belli nedenleri olmadan fiziksel olaylar gözlemlenmiştir. Örneğin, uyarılmış enerj iseviyesindeki bir atom daha düşük bir enerji seviyesine indiğinde foton yayar. Bu olayın hiçbir nedeni bulunmamıştır. Benzer şekilde, radyoaktif bir çekirdeğin bozunması için de belli bir neden yoktur.

Craig buna karşı, kuantum olaylarının önceden belirlenmemiş bir şekilde de olsa yine de “nedeni” olduğunu iddia etmektedir. Bunu da “olasılıksal nedensellik” olarak adlandırmaktadır. Burada aslında Craig, ilk önermesinde kullandığını “neden”in tesadüfi, spontane (kendiliğinden olan) birşey olabileceğini kabullenmiş oluyor. Olasılıksal nedenselliğe izin vererek önceden belirlenmiş yaratılış için yaptığı savunmayı da yıkmış oluyor.

Olasılıksal nedenler konusunda oldukça başarılı bir teorimiz var: kuantum mekaniği. Belirli bir olayın ne zaman gerçekleşeceğini öngörmüyor. Aslında ayrı ayrı olayların önceden belirlenmiş olmadıklarını varsayar. Bir istisna David Bohm’un kuantum mekaniği yorumunda ortaya çıkar. Buna göre henüz saptanamamış kuantum altı kuvvetlerin varolduğu kabul edilir. Bu yorumun bazı destekçileri olsa da genel olarak kabul edilmez çünkü bu, özel göreliliğin ihlâl edilmesini gerekli kılan ışık hızı üstü bağlantılara ihtiyaç duymaktadır. Daha da önemlisi, kuantum altı güçlerin varlığını gösteren hiçbir delil bulunmamıştır.

Kuantum mekaniği, ayrı ayrı olayları öngörmek yerine benzer olaylar bütünün sonuçlarının istatistiksel dağılımını öngörür. Bunu yüksek hassasiyetle yapabilir. Örneğin, bir kuantum hesaplaması size belli bir süre sonunda büyük bir örnek parçadan kaç tane çekirdeğin bozulacağını söyleyecektir. Veya uyarılmış atomlardan oluşan bir grubun yayacağı ışığın yoğunluğunu öngörebilirsiniz ki bu atomların yayacağı toplam foton sayısının bir ölçüsüdür. Ama ne kuantum mekaniği ne de varolan herhangi başka bir teori (Bohm’unki de dahil olmak üzere), ayrı ayrı çekirdeklerin veya atomların davranışıyla ilgili hiçbir şey söyleyemez. Atomik geçişlerde fotonların kendiliğinden (spontan şekilde) yayılması gibi nükleer ışımalarda da parçacıklar kendiliğinden yayılır. Önceden belirlenmişlik olmadığından, bu olaylar Craig’in ilk önermesiyle çelişmektedir.

Radyoaktivite olayında bozulmanın, bir üstel bozulma “yasası”na uyduğu gözlemlenmektedir. Bu istatistiksel yasa tam da belli bir kısa zaman aralığındaki bozulma olasılığı ile aynı uzunluktaki diğer tüm zaman aralıklarındaki bozulma olasılıklarıeşit olması durumunda bekleyeceğimiz birşeydir. Bir başka deyişle bu bozulma eğrisinin kendisi, herbir ayrı olayın tahmin edilemez bir şekilde oluştuğunun yani önceden belirlenmiş olmadığının delilidir.

Kuantum mekaniği ve klasik mekanik (Newton mekaniği) genelde düşünüldüğü kadar birbirinden ayrı ve bağımsız değildir. Aslında kütle, mesafe ve hız gibi sistem parametreleri klasik bölgeye doğru yaklaştığında, kuantum mekaniği yumuşak bir şekilde klasik mekaniğe dönüşür. Bu olduğunda kuantum olasılıkları ya sıfır ya da %100′e gelir ki bu da bize bu seviyede kesinlik sağlar. Fakat olasılıkların sıfır veya %100 olmadığı birçok örnek vardır. Kuantum olasılık hesapları, benzer olaylardan oluşan bir grup üzerinde yapılan gözlemlerle tam olarak uyuşmaktadır.

Şunu da dikkate almak gerekir: Kelâm argümanının sonucu geçerli bile olsaydı yani evrenin bir nedeni olsaydı, bu neden niçin doğal olamasın? Bu durumda, kelâm argümanı ikinci önermeyi gündeme getirmeye gerek bile kalmadan hem deneysel hem de teorik yönden başarısızlığa uğramış durumdadır. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 121-125)


Evrenin Kökeni

Victor Stenger’ın Tanrı: Başarısız Hipotez adlı kitabından bölümler aktarmaya devam ediyorum. Bu bölümde Stenger evrenin kökenine ve bu konunun tanrının varlığına dair bir argüman olarak kullanılmasına değiniyor. Bu yazıyı kelâm kozmolojik argümanının konu edildiği ve birinci önermesinin konu edildiği Başlangıç ve Neden başlıklı yazının devamı olarak değerlendirmek mümkün. Bu yazıda da kelâm kozmolojik argümanının ikinci önermesi ele alınıyor.

Bununla birlikte kelâm argümanına bir darbe de ikinci önermenin yanlış olduğu gerçeğiyle gelmektedir. Yukarda gördüğümüz gibi evrenin büyük patlama ile başladığı iddiasının günümüz fizik ve kozmoloji biliminde hiçbir temeli yoktur.

Büyük patlamayı onaylayan gözlemlerin hiçbiri önceki bir evrenin varolduğu olasılığını dışlamaz. Evrenimizin daha önce var olan başka bir evrenden, kuantum tünellemesi veya kuantum dalgalanması denilen bir olayla ortaya çıktığını ileri süren makenizmalara ilişkin teorik modeller yayımlanmıştır. Evrenin ilk anlarını tarif eden matematiksel formüller zaman ekseninin diğer tarafı için de geçerlidir, yani evrenin büyük patlama ile başladığını varsaymamız için hiçbir neden bulunmamaktadır.

Kavranabilir Kozmos (The Comprehensible Cosmos)’ta, matematik veya fizikte üniversite eğitimi almış herhangi birinin anlayabileceği düzeyde matematiğin kullanıldığı, evreninin tamamen doğal bir kökenine ilişkin bir senaryo ortaya koydum. Bu senaryo James Hartle ve Stephen Hawking’in sınırsız evren modelini (no boundary model) temel almaktadır. Bu modelde evrenini uzay ve zamanda başlangıcı veya sonu yoktur. Benim sunduğum modelde evrenimiz, önceki tüm zamanda varolmuş başka bir evrendeki Planck zamanındaki kaostan tünellenmiş olarak tarif edilmektedir.

Zamanın Kısa Tarihi‘nde teknik detaylarından kaçınmış olsa da sınırsız evren modeli Hawking’in sıkça alıntı yapılan sözlerinin temelidir: “Evreninin başlangıcı olması durumunda bir yaratıcısı olduğunu varsayabiliriz. Fakat eğer evren gerçekten tamamen kendine yetiyorsa, kendinden başka hiçbir şeye gerek duymuyorsa ve sınırları veya kenarları yoksa, o zaman ne başlangıcı ne de sonu olur; sadece basitçe varolur. O zaman bir yaratıcıya ne gerek var?”

Önde gelen fizikçi ve kozmologlar saygın bilim dergilerinde, evrenin hiçlikten doğal olarak ortaya çıktığı bir takım senaryolar yayımladılar. Bugün için bunların hiçbiri evrenin tam olarak nasıl ortaya çıktığını kanıtlayabilmiş değil. Ama bunların yaptığı şey, bu bilgi boşluğunu temel alan Tanrının varlığına ilişkin argümanların başarısızlığını göstermektir. Çünkü, elimizdeki bilgiler ışığında makul doğal mekanizmalar sunulabilmektedir.

Vurguladığım gibi güncel bilimsel bilgideki bir boşluk için makul bilimsel bir açıklama varsa boşlukların tanrısı argümanı başarısız olur. Evrenin kesin kökeni konusunun bilimsel bilgi dağarcığında bir boşluk olarak kaldığına itiraz etmiyorum. Ama bu kökene ilişkin akla yatkın herhangi bir bilimsel açıklamadan mahrum olduğumuz görüşüne de karşı çıkıyorum.

Kısaca, deneysel veriler ve bu verileri başarılı bir şekilde tarif eden teoriler, evrenin maksatlı (bir amaca yönelik) bir yaratılışın eseri olmadığına işaret etmektedir. En iyi ve güncel bilimsel birikimimize dayanarak maksatlı bir yaratılışın kozmolojik izlerini bırakan bir yaratıcının var olmadığını söyleyebiliriz. (Victor J. Stenger, God: The Failed Hypothesis, s. 125-127)


Kaynak

Da Vinci tarafından yazılan yukarıdaki makaleler, farklı bölümler halinde Ekim 2008 tarihinde Bilim Felsefe Din web sitesinde yayınlanmıştır.

28 Temmuz 2011

Dinlerin çıkmazı veya neden dinler tanrıya karşıdır?

Hemen baştan söyleyeyim, burada söz konusu olan tanrı veya allah kavramı, tevrat, incil ve kuranda temel alınan tanrı kavramıdır.

Bu dini temellendiren kitaplardaki tanrı kavramının ana özelliklerini aklımın yettiği kadarı ile sıralamak isterim; 

- Gücü her şeye yeter,
- Sonsuzdur,
- Her şeyi yaratan odur,
- Onun iradesinin dışında herhangi bir şeyin olması imkansızdır.
- Esirgeyen odur.

Tamam mı? Tamam...Umarım karşı çıkanınız yoktur.

Şimdi de gelelim, dinlerin kendi görüş açılarından kendilerine edindikleri görevlerine. Daha doğrusu dinlerin varoluş temeline. Burada konuya gerçekten dinlerin kendilerini görmek istedikleri gibi eleştirisiz yaklaşmak istiyorum.

- Dinler neyin doğru neyin yanlış olduğunu insanoğullarına (kızlarına da) öğretirler. 
- Günah nedir? Sevap nedir?
- Tanrıyı sevmek, 
- Haklıyı haksızdan ayırmak,
- İyi ve kötü kavramlarını belirlemek,
- İbadet etmeyi öğretmek,
- Gerektiğinde işlenen günahın derecesini belirleyip cezalandırmak,
- İnsanların nasıl yaşamaları gerektiğini belirlemek.

Aslında bu listeyi epeyce uzatabiliriz ama sanırım şimdilik bu kadarı yeter.

Şimdi önümüze büyük bir sorun çıkıyor. 

Dinler tanrının onu tanrı kılan özellilklerini kendi varoluşları ve öğretileri  ile inkar ediyorlar.
Nasıl mı?


Dinlerin iddialarına bir bakalım;
İnsanlar tanrının iradesinin dışında yaşarlar.
İnsanlar, tanrının olmasını istemediği kötülükleri yapabilirler ve günah işleyebilirler. Demek ki insanlar tanrının iradesinin dışında olumlu yada olumsuz yaşayabiliyorlar. Onun kontrolü dışında suç ve günah işleyebiliyorlar. Tanrı bunu engelleyemiyor. Onun için dine ihtiyaç var. 

Tanrı kusursuz kul yaratamıyor.
Herşeye gücü yeten tanrı, kendi yarattığı insanı kendi istemlerine uygun yaratamıyor mu? Dinler bunun böyle olduğunu mu bize anlatmak istiyorlar? Yani tanrının gücü bu dünyada değil, sadece öteki dünyada geçerlidir, demek mi istiyorlar? Hatta bu tanrı genellikle yanlış insanda yaratıyor, başka dinlere inanan kafirler (her dinin camiası bir azınlıktır), dinsizler, eşcinseller falan gibi. Yoksa onları yaratan tanrı değil mi? 

Tanrının yanısıra başka güçler de var.
İnsanlara günah işleten tanrı değilde şeytan. Bu kötü melek, allem kallem eder tanrının kullarını tanrıya karşı kışkırtır. Tanrıda ne yapacağını bilemez. Ne kadar tuhaf bir tanrı anlayışı. Dinlerin bize imaa etmek istediği tanrının gücü ne insanlara yetiyor, ne de şeytana. Şeytan yetmiyormuş gibi, birde cinler, periler, melekler var. Sonsuz bilge ve güçlü tanrının bunlara neden ihtiyacı var? 

Tanrının gücü herşeye yetmez, insana ihtiyacı var.
Ve üstelik yedi günde kainatı yaratan bu tanrı o denli güçsüz ki, dünyada kendi düzenini kurabilmek için insanlara ihtiyacı var. Tüm dini kitaplarda söz konusu olan hak düzenini kurabilmek için, bazı insanlara özel görevler verir. İnsanları doğru yola getirin. Yola gelmeyen kafirleri kesin. Şu sülaleyi yok edin. Benim kurallarımı çiğneyenleri taşlayın falan gibi. Her şeyi yaratan tanrının işi insanoğluna kaldı. Yani biz insanlar olmasak tanrının gücü hak düzenini kurmaya yetmiyor. Kafirleri, günahkarları öldüremiyor. Tanrı ancak bizim aracılığımızla cezalandırabiliyor. Sonuç olarak, bu zayıf tanrının insanlara daha doğrusu dine ihtiyacı var.

Tanrıyı kandırabiliriz, o kimin iyi bir insan olduğunu bilmez.
Biz insanlar ona adanmış bir binada veya bir yerde bir takım ritualler yaparak ona iyi insan olduğumuzu anlatabiliriz. Kim bu ritualleri daha sık yaparsa, tanrı onun iyi bir insan olduğuna kanaat getirir. Hatta tanrıyı ufak tefek hediyelerle, adaklarla, kurbanlarla lehimize karar vermesini sağlıyabiliriz. 

Tanrı arada bir fikir değiştirir.
Dinler tanrının yaptığı herşeyin en doğrusu olduğuna inanmazlar. Yazdığı kader yazısını, bizlerin duaları, istemleri sonucunda değiştireceğine inanırlar. Demek ki, dinler dualar ve yalvarmaların sonucunda tanrının arada bir fikir  değiştirdiğini iddia ediyorlar. Hatta bir tane değilde bir kaç tane dinin olmasıda, dinlerin bizlere kanıtlamak istediği  tanrının bu tutarsız yönü ile ilgisi var. İnsanlara önce tevratı yolluyor, baktı tutmadı iki bin yıl kadar sonra bir kitap daha, 650 sene kadar sonra bir kitap daha. Bu kitaplar genelinde birbirine benzeselerde aralarında bir sürü pratik konularda büyük farklılıklar var. Yani vakit geçtikçe tanrı tavır ve fikir mi değiştiriyor? İnsanoğluyla başa çıkamadığı için yeni yöntemler mi denemekte? Bu benim iddiam değil, dinler böyle olduğunu söylüyorlar.

Bu listeyide oldukça uzatmak mümkün, bu kadarında bırakalım.

Yukarıda yazdıklarımı kısaca bir cümlede özetlemem gerekirse şöyle yazmam gerekir;

Eğer tanrı dünyayı, insanları olmaları gerektiği gibi yaratsa (yaratabilse) dinlere ihtiyaç kalmaz. Dinlerin varlığı bunun böyle olmadığının bir kanıtı. Veya dinler bunun böyle olduğunu söylüyorlar. 

Şimdi burada bazılarımız itiraz edebilir;

''Hayır, tanrı isterse herşeyi yapabilir. Yapmamasının bir sebebi var. Tanrı bu geçici dünyada, bizleri çeşitli imtahanlardan geçirerek, hangimizin cennete gidecek, iyi ve sadık kulu olduğunu anlamak istiyor.''

İşte ''kaş yapayım derken göz çıkarmak'' diye buna denir.

Yani tanrı ne yarattığını bilmiyor da, denetim alanı olarak dünya gibi bir yere ihtiyacı var. Bence dinler bize herşeyi istediği gibi yaratan, iradesinin dışında hiç bir şeyin varolamadığı, gücünün herşeye yeten bir tanrı yerine öfkeli, ne yaptığını bilmeyen, arada bir fikir değiştiren, kendi görüşlerini paylaşmayanları düşman ilan eden, dalkavukları ödüllendiren bir aşiret ağasını anlatmaktalar.

Bence bu durumda ya dine inanılır, yada tanrıya. Tanrı varsa, din olamaz. Tanrı yoksa, dinin bir anlamı kalmaz. İşte dinlerin içinden çıkamayacakları ve kendilerinin yarattıkları labirent.

29 Nisan 2011

F. Gülen Hareketi, 'Türk Müslümanlığı' ve Liberal Yeni Nurculuk

Siyasal İslam'ın en önemli güçlerinden biri haline gelen ve Nurculuğun milliyetçi Türk-İslam yeni bir türünü oluşturma iddiasındaki Fethullah Gülen hareketi, iktisadi siyasal gücü, kitlesel etkisi ve uluslararası ve işbirlikçi sermaye çevrelerinden aldığı destekle Türkiye egemenleri arasındaki iktidar kavgasında adından söz ettiren bir güç olarak gündemde olmaya devam ediyor.

Fethullah Gülen ve hareketinin, sadece Türkiye'de ve AKP hükümetiyle birlikte Türk devlet sisteminin “dini temelde yeniden şekillendirilerek ele geçirilmesi” ve “toplumsal yaşamın buna göre düzenlenmesi” çabaları ya da buna ilişkin iddiaların yoğunluğu nedeniyle değil, uluslararası bağlantıları, 91 ülkede 300 civarındaki okul, vakıf ve yurt-pansiyon gibi büyük mali kaynak gerektiren girişim, çalışma ve yatırımların şaibeli durumu, Fethullahçı olarak bilinen çeşitli akademisyen, diplomat ve güvenlikçinin bu ülkelerde Amerikan emperyalizmi ve Türkiye gericiliğinin politikaları doğrultusunda entrikalar çevirmeleri gibi çok boyutlu nedenlerle de uluslararası arenada da adı ve faaliyeti tartışma konusu haline gelmiştir.

Bu İslami hareketin televizyon, radyo kanalları, çok sayıda gazete ve dergi, banka ve sigorta şirketleri, hastaneler, okullar, pansiyonlar, öğrenci yurtları, dershaneler şeklinde örgütlenmiş ve yayılmış geniş ve çok büyük aygıtı, polis teşkilatı, içişleri ve milli eğitim başta olmak üzere, devlet kurumları içindeki etkin örgütlenmesi ve tüm bunların işçi ve emekçilerin iktisadi-politik ve sosyal taleplerine karşı hükümet ve partisinin saldırgan politikalarını desteklemeleri, “örümcek ağı gibi” örgütlenmeyi salık veren Gülen'in devlet-din ilişkilerini de kullanarak toplumsal yaşam üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Cemaat üyesi milyonlarca kişinin parasal desteği ve cemaatin sahip olduğu ticari şirketlerle basın-yayın ve öteki işletmelerin sağladığı devasa kârlar, Fethullah “şirketi”nin bir büyük holding gibi çalışmasını sağlamakta, milyonlarca insanın sözüm ona “bilimin körlüğü”ne karşı dinsel yol buluş adına cemaatin görüşleri doğrultusunda hareket etmesi gerçekleştirilmektedir. Gülen'in “her şeyi gördüğü, gelecekte neler olacağını bildiği, insanların kalbini okuduğu” şeklindeki illüzyonist safsata o denli etkili hale getirilmiştir ki, üniversitelerin pozitif bilim dallarından mezun olmuş bazı genç akademisyenler, 200-300 dolar karşılığı, Tanzanya, Vietnam gibi ülkelere gidip cemaat okullarında misyonerlik faaliyeti yürütmeyi kabullenebilmektedirler.1

Fethullah Gülen'in başını çektiği Türk İslamı hareketinin etkinliğini yaymasında Fethullah okulları çok özel bir yere sahiptirler. N. Veren, “Amerika'nın nerede üssü varsa orada okul (Fethullah'ın okulları) var” diyor. Veren, bu okulların “ABD'nin casus borsası olarak kullanıldığı” iddiasındadır.2 Gülen'in “eğitim cihadı” ülke dışına taşmış ve kendi açıklamalarına göre 90 ülkede 300 kadar okula genişlemiştir. Nurettin Veren “Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor... Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye'nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan subaylar var. Hükümetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen'e danışmadan hiçbir şey yapmazlar” diyor. Gülen'in eski müridi Veren, ülkedeki iki milyon civarındaki hazırlık okulu öğrencisinin dörtte üçünün Gülen okullarına kayıtlı olduğunu söylüyor.

Gülen tarikatçıları, öğrenciler içinde ideolojik-politik ve örgütsel çalışma yürütüyor, “en seçkin olanlar”ını tarikatlarına bağlamak için mali-parasal olanaklarını seferber ediyor, gençleri “Işık evleri”nde bu amaca uygun eğitime tabi tutuyorlar. Gülen, sadece din adamı yetiştirmeyi değil, eğitim, hukuk, politika ve öteki tüm alanlarda kurumsallaşma ve yönetimi elde etme hedefiyle çalışıyor. Bu çalışmanın önemli oranda ürün verdiği artık çok geniş bir kesim tarafından kabul ediliyor. Cumhurbaşkanlığı makamında “Gülen sempatizanı” olduğu söylenen biri oturuyor. Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçı YÖK Başkanı olarak atandı. Üniversite rektörleri Fethullahçı olanlarla değiştirildiler. AKP hükümeti, binlerce yargıç ve savcıyı Fethullah ve AKP yanlısı olanlarla değiştirdi. Yargıç adaylarının hükümet bürokratları tarafından mülakata (sözlü sınav) tabi tutulmasını zorunlu kılan yasa çıkarıldı.

Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi gazetelerle çok sayıda televizyon kanalı ve radyo istasyonu, Fethullahçı ya da onun görüşlerinin yaygınlık kazanmasına hizmet edecek şekilde (ve AKP'yi desteklemek üzere) yayın yapıyor. Polis örgütü Fethullahçılar'ın yönetiminde.3 Fethullahçı örgütlenmenin polis teşkilatına hakimiyeti, AKP hükümetinin politikalarına karşı işçi ve emekçilerin mücadelesine yönelik polis zorbalığını artırmıştır. AKP yönetimi, parti ve hükümetlerinin faaliyetlerini organize etmede ve yurttaşları aldatmaya yönelik etkin propagandada Fethullahçı örgütlenme ve onun olanaklarından büyük destek görmektedir.

Bu hareketin, Türk politik sistemine etkilerinin son yirmi-otuz yıl içinde güç kazanması, AKP hükümetiyle birlikte kurumsal gücünün büyümesi ve genişlemesi, yargıda, polis gücü ve ordu içinde, üniversitelerde ve ortaöğretim kurumlarında, milli eğitim ve içişleri bakanlığı başta olmak üzere öteki devlet kurumlarında yerleşik şekilde örgütlenmesi; bunun da “toplumsal kurumların ve devletin uzun soluklu ve sabırlı mücadele ile ele geçirilmesi” şeklinde ifade edilebilecek “yeni Nurcu strateji”ye uygunluğu ve bu faaliyetin “tümel olarak” Amerikan emperyalist stratejisinin Balkanlardan Asya'ya; Kafkasya'dan Çin'e dek geniş bir bölgeye yönelen politikalarıyla uyumlu oluşu, birçok yönüyle ele alınıp irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Buna rağmen, bu makalede, Gülen Hareketi ya da örgütlenmesi ve faaliyeti hakkında 'genel bir giriş' olarak da görülebilecek bazı bilgileri vermekle yetineceğiz.

ABD VE CIA YEDEĞİNDE “TÜRK İSLAM'I” HAREKETİ

ABD'de yaşayan Gülen, Amerikan yasaları çerçevesinde “iş, bilim, sanat, eğitim ve spor alanında olağanüstü yetenekli kişiler”e verilen oturma ve çalışma vizesi için ABD İçişleri Bakanlığı'na 2008'de yeni bir başvuru dilekçesi verdi. Başvurusunun kabul edilmesi için, aralarında Morton Abramovitz ve Graham Fuller, Mehmet Sağlam'ın da bulunduğu çok sayıda akademisyen, “din adamı” ve politikacı-stratejistin bulunduğu kişiler tarafından yazılmış “referans mektupları” sundu. İlgili Amerikan mahkemesi, buna rağmen, Gülen'in talebini, “CIA gölgesi, kendisi hakkında para karşılığı yazılar yazdırması ve 'olağanüstü yeteneklerini' belgeleyememesi” gerekçesiyle reddetti.4 İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherine Frye, Gülen'in 4 Haziran 2008 tarihli başvuru belgelerine karşı, dikkat çekici iddialarda bulundular. “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor”du. Amerikalı savcılar, Gülen, “siyaset ve din konularında çok etkili bir hareketi yönetmektedir. Ama bu çok özel yetenekte insanlara verilen vizeyi almasına hak veren bir alan değildir” diyorlardı. Savcılık, Gülen'in avukatlarının “karar bozma” çabalarına karşılık olarak da, davacının, 'olağanüstü yetenekli' eğitimciler arasında olması bir yana, eğitimci bile olmadığını, onun “dini hoşgörüyü eğitim kurumları içine sokan metotlar geliştirme” iddiasının da dayanaksız olduğunu söylüyordu.

Gülen'in ABD'nin koruması altında bulunması ve hareketinin özellikle Bush yönetimi tarafından Amerikancı bir İslamcılık akımının tüm Ortadoğu-“İslam Ülkeleri”nde ve Asya'da geliştirilmesi için kullanılması, savcılık makamınca da kuşkusuz biliniyordu. Buna karşın, savcılık, “deliller de göstermektedir ki, davacı kendi hareketinin organize ettiği ve masraflarını karşıladığı toplantılarda bulduğu desteği kendisini 'âlim' olarak göstermekte kullanmaktadır” diyor ve “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü..”ne dikkat çekerek, “CIA'in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri”nden söz ediyordu. Pensilvanya Mahkemesi'ne sunulan savcılık belgesinde Gülen cemaatinin mali bütçesinin 25 milyar dolarlık büyüklüğe ulaştığına dikkat çekiliyor; “okullar, gazete, üniversite, sendikalar, televizyonlar. Bunların birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu tartışılıyor. İş yapma şeklinde hiçbir şeffaflık yok” deniliyordu.5

ABD istihbarat raporlarında 'özel güven duyulan biri' olarak görülen F. Gülen, ABD ile ilişkileri gerekçelendirirken, “Amerika şu andaki konumu ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır” demekte ve “Amerika istemezse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çalışmadığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz” diyordu. Gülen, bu uluslararası güçten yararlanmayı ve onun çıkarlarınca yönlendirilmeyi kaçınılmaz ve amaca uygun göstermekle kalmıyor, kendi “projeleri”nin “Amerika ile çalışarak” gerçekleştirildiğini de, başkaca kanıt gerektirmeyecek açıklıkta dile getiriyordu. Gülen okulları, yürüttükleri faaliyetle, ABD ve onunla işbirliği politikalarını sürdüren Türkiye'nin Balkanlar, Ortadoğu, Orta ve Güney Asya'da yayılmacı faaliyetlerini kolaylaştırma; onun aracı olma işlevi görüyor. Kendi ifadesiyle, “devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek”, “o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecek” şekilde faaliyet yürütmektedir. Faaliyetlerinin finansal kaynağı kuşku nedeni olan Gülen, “Asya'daki okulları milletimiz finanse ediyor. Şimdi alternatif himmet meselesi, Çırağan'larda, Hiltonlarda yapılıyor. Ve bu işe sahip çıkılıyor. Türk müteşebbisleri Asya'da yatırım yapıyor. Özbekistan'da, Kazakistan'da kazançlarının bir kısmını bu okullara tevcih ediyorlar. Belki de vergilerden düşürüyorlar. Bu beni alakadar etmez...” demektedir.
FBI eski “çalışanı” Sibel Edmonds, Gülen okullarının CIA ajanlarının bölgedeki operasyonlarında kullanıldığını; ABD'nin, Türkiye'yi ve bu okulları kullanarak, Türk milliyetçiliği ve İslam'ın desteğinde etki alanını genişletmeye çalıştığını yazdı.6

F. Gülen hareketini ve bağlı okulların faaliyetini ABD'nin yayılma stratejisi kapsamında gören Almanya'dan Rusya'ya çok sayıda devlet, kurum ve kişi bulunuyor ve bunların birçoğu Gülen'in okulları ve hareketi üzerinden sürdürülen Amerikan-Türk istihbarat ve etki alanı çalışmalarından duydukları endişe ve huzursuzluğu birçok kez ve çeşitli şekillerde açığa vurdular.

Rusya'nın 5 büyük gazetesinden biri olan Nezavisimaya, 6 Şubat 2008 tarihli sayısında Andrey Melnikov imzasıyla ve “Kimsiniz siz, Bay Fethullah Gülen?” başlığıyla verdiği bir buçuk sayfalık haberinde, “Fethullah okullarında CIA ajanları öğretmen olarak çalışıyor mu?” sorununu gündeme getirdi. Yazar, “Gülen'in Hayali İmparatorluğu”ndan söz ediyor ve “Türk ilahiyatçısının elle tutulamaz ama evrensel etkisi”ne dikkat çekiyordu. Melnikov, Fethullah Gülen Hareketi'yle “Batı'nın, öncelikle de ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni gerçekleştirme” amaç ve araçları arasında bağ kuruyordu. Ona ve görüşlerine yer verdiği bazı “tarih bilimci”lere göre, CIA ajanlarının “öğretmen kimliğiyle çalıştığı bu okullar”, “Yakın Doğu'da Batı emperyalizminin politikalarının bir uzantısı” idiler ve “Amerika'nın çıkar bölgelerinde” yoğunlaşmışlardı. Cemaat propagandacılarının, Türk-İslam kültürü ve değerlerinin “bütün insanlığa yönelik” yaygınlaşmasının araçları olarak gösterdikleri bu okulların faaliyetinin yoğunlaştığı bölge(ler) ile -ki Türkiye'de, Orta Asya'da, Ortadoğu'da, Kafkasya'da, Sudan ve Pakistan gibi ülke ve bölgelerde faaliyet yürütüyorlar- ABD'nin çıkar alanı ilan ettiği yerler üst üste çakışmaktaydı. “Türk kültürünü yaydıklarını” ileri süren bu okullarla onları organize edenler, etnik ayrımları körüklüyor, ABD ile çelişki içindeki ülkelerde bu ülkeleri bölme doğrultusunda faaliyet yürütüyorlardı.

Fethullah hareketinin eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki çalışmalarının yıkıcı özellik kazanması üzerine, Rusya Federasyonu yönetimi, “yeni güvenlik konsepti” çerçevesinde, F. Gülen hareketinin faaliyetlerini Rusya'nın güvenliği açısından tehlikeli gördüğünü açıklayarak, Gülen'e ait 16 okulu kapattı. Bu okullarda çalışan 50 kişi, “ABD ve İngiltere adına ajanlık yaptığı, Türk cumhuriyetlerinde bazı darbe girişimlerine karıştığı, bu ülkelerde patlak veren bazı iç karışıklıklarda rol oynadığı” nedeniyle sınır dışı edildi. Moskova yönetimine göre, Gülen'e ait okullar, bu ülkelerdeki faaliyetlerinde “terör eğitimi veriyor, dinci örgütlere eleman yetiştiriyorlar”dı.7 Rusya'yı Özbekistan izledi ve orada da Gülen okulları aynı gerekçelerle kapatıldılar.

“HOŞGÖRÜ” MASKELİ EMPERYALİST VE IRKÇI MİSYONER HAREKETİ

Fethullahçı olanlarıyla birlikte sağ-sol liberal birçok yazara göre, Gülen hareketi, “insanlığa hizmete adanmış”, “ırk, dil, din ayrımı gözetmeyen”, “Türkiye eksenli bir 'gönül hareketi'”; Gülen ise, “bu dünyada dikili bir ağacı dahi bulunmayan, dünyanın makamına, lüksüne ve şöhretine gönlünde zerrece yer vermeyen..” bir “adil halife”, dahası “modern zaman peygamberi”dir(!)

Sağ'dan “sol”a burjuva liberalleri, Amerikancı ya da bizzat ABD ve İngiliz kökenli kimi yazar, politikacı ve istihbarat görevlisi-diplomatlar ile sözüm ona “din alimi” Fethullah müritleri, “Komünizm ile mücadele dernekleri”nin kurucu üyeleri ve militanları arasında yer alan Gülen'i ve onun da etkin mensubu olduğu Nurculuk hareketini, bu hareket, onlarca yıldan beri en sağcı, en gerici siyasal partileri desteklemesine, onların ve hükümetlerinin işini kolaylaştıran faaliyetler yürütmesine; bunun karşılığı olarak da toplumsal düzenin ve siyasal sistemin etkin mekanizmalarında yuvalanmayı başarmasına karşın, siyasal amaçlardan bağışık, “ülke, devlet ve millet için yararlı, hoşgörüyü esas alan bir hareket” olarak sunuyorlar. 2005 yılında ABD'ne giderek, kendi ifadesiyle F. Gülen ile ayrılık hasretini gideren C. Çandar örneğin, Gülen'in “hiçbir siyasi amacının olmadığı”nı ileri sürüyor. “New York'a iki-iki buçuk; Philadelphia'ya bir buçuk saat uzaklıkta, Pensylvania eyaletinde bir orman kampının içindeki 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında” oturan Fethullah Gülen ile “nihayet 'hasret' giderdiklerini” ve bir araya gelmekten çok mutlu olduğunu söyleyen Çandar, Gülen'in “Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi”ni hüzün verici buluyor, T. Erdoğan'ın başbakanlığa yükselmesinde olduğu gibi, Fethullah'ın da Türkiye'ye yeniden dönüp “himmetleri”ni bahşetmesi için şartların oluşturulmasını istiyor. Çandar'a göre, “St. Petersburg'dan Yemen'e, Japonya'dan Endonezya'ya, Makedonya'dan Avustralya'ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı” Gülen “Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri...”dir.

Sağcı ve liberal 'solcu' yandaş yazarlar, “dünyanın her tarafında” Türk bayrağını “dalgalandırma” ve Türkçe'yi “o ülkelerin çocuklarının dili haline” getirme çabasını, ırki-politik misyonerlik saymıyor; bizzat Gülen tarafından “birlikte çalışılmaz ise hiç bir proje hayata geçirilemez” diye ilan edilen ABD ve stratejisiyle ilişkili bu hareketi emperyalist yayılmacılık politikalarıyla ilişkili görmüyorlar. Bunlara göre, “dini inancın ve yaşam tarzının yaygınlaşması” ve “dinin toplumun her alanında güçlü bir görünürlük kazanması” için çaba göstermek ise, “zaten politikadan bağımsız”dır!

Bu propaganda, uluslararası alanda da, özellikle Amerikan-İngiliz sermaye çevrelerinin desteğine sahiptir. Demokrat Partiye yakın, Amerikan Foreign Policy ve İngiliz 'Prospect' dergileri, 2008'de düzenledikleri “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde Gülen'i birinciliğe oturttular ve onu okuyucularına “Allah`a ve insanlığa hizmet etmeye çalışan biri” olarak tanıttılar. Amerikan-İngiliz dergileri, Gülen'in “Hiçbir siyasi amacım yok. Tek amacım Allah`ın rızasını kazanmak ve O`nu insanların doğru bilmesi ve sevmesi” sözlerini öne çıkarıyor, İslam'ın, “bir hükümetin genel karakterini belli eden temel prensipler” belirlediğini söylediğine dikkat çekiyorlardı. Amerikan Foreign Policy'ye açıklamasında Gülen, kendi okulları için, “Bu okulların açılmasını öneriyorum ve insanları cesaretlendiriyorum. Ancak okulları kontrol eden merkezi bir yönetim yok. 100`den fazla ülkede okul var. Bu okulları açan ve yöneten pek çok farklı şirketler olmalı. Bazılarının yakın ilişkileri olabilir” diyordu. Gülen, “Bazı insanlar beni bir hareketin lideri olarak görebilir. Bazıları bütün faaliyetleri yöneten merkezi bir idare olduğunu sanabilir. Bu kişiler, insanların Allah`a ve insanlığa hizmet etme şevkini ve cömertliğini göz ardı ediyor. Bu tür yanlış algılar, okulları mali kaynağı noktasında insanları şüpheye düşürüyor olabilir. Türkiye`de küçük bir azınlık, yıllardır sağlık problemleri ile uğraşmama rağmen siyasi amaçlarım olduğu suçlaması yöneltiyor” diyerek, devlet ve hükümet yöneticileri ve istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ve hükümet yöneticileri ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçmiş tarikat örgütlenmesini inkardan geliyordu.8 New York Times, Güleni, “Vatandaşların ibadet hürriyetine sahip olduğu laik demokrasiden fazlasını istemediğini söyleyen bir milliyetçi” olarak tanıttı. Amerikan gazetesine göre, Fethullah cemaati ve üyeleri “Müslüman barış gücü” idiler. Alman büyük sermayesinin 'sesi' Frankfurter Allgemaine Zeitung'un Türkiye muhabiri Rainer Hermann, Postdam'da yapılan bir konferansta, “Gülen'in vaaz ettiği İslam”ı, Batı açısından “bir ortaklık ve zenginlik” olarak gösterdi.

Gülen'i politikadan bağışık, politika dışı ve üstü gösteren bu burjuva propagandası ve tutumu, onun “Türk İslamı”nı yayma ve ABD'nin stratejik çizgisinin özellikle Ortadoğu-Asya bölgelerinde başarıya ulaşmasına hizmet eden faaliyetlerini sürdürmesine kolaylık sağlamakta, etkisini artırmasına ve bizzat kendisi tarafından özellikle vaazlarında ve kimi söyleşilerde dile getirilmiş hedeflerine ulaşmasına hizmet etmektedir.

YÖNETME HEDEFLİ BİR “CİHAT” VE “HURUÇ” HAREKETİ

Kendi ifadesiyle, Gülen'in hedefi, “Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah'a bağlılığı kökleştirmektir.”9 F. Gülen bunun için, “komünizme”, materyalizme ve güçlenmekte olan “ateizm cereyanı”na karşı uluslararası mücadele istemekte, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi din adamlarının “bir araya gelip birlikte ne yapacaklarını konuşmaları”nı ve “dinler arası diyaloğu” gerçekleştirerek, kapitalist dünyayı “güvenceye alma”ya yardımcı olmalarını gerekli görmektedir. Bu “ulvi” amaç için, “Rabb'in aciz kulu” Gülen, “Papa Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak” isteğiyle, Katolikliğin gelmiş geçmiş en gerici şeflerinden biri olan ve Amerikan emperyalizminin dünya politikalarının piyonluğunu başarıyla yerine getirip Doğu Avrupa ülkelerinde emperyalist hakimiyetin sağlanmasında özel rol üstlenen Papa II. Paul'ün huzuruna çıktı10 ve “en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle”, Papanın ve Vatikan'ın, “bu pek kıymetli hizmetini” icra etmesine “en mütevazı yardımları”nı sunmaya koştu.11

Gülen, cemaatinin “istikbale yürüme” stratejisinde devlet kurumlarında örgütlü olmanın önemli olduğunu izah ederken şunları söylüyor: “Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hâlâ bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir'deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli”dirler.12 Bu kadar açık konuşan “Hocaefendi”nin vaazlarına bakılırsa, bunlar “belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar”sabır ve sadakatle çalışmak durumundadırlar.

ATV kanalında, 18 Haziran 1999'da yayımlanan bir programda yer verilen vaazında Gülen, bu durumu -ya da taktiği- şöyle ifade ediyordu: “ …bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar... Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar... Türkiye'deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir... Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım, ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım.”13

N. Veren, “Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen'in hizmetine adadılar... Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur... Fethullah'ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında -tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi- minnettarlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen'e verirler..” demektedir. Veren, Fethullahçı subayların “hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri”nin emredildiğini iddia etmektedir.14

Ateizme ve materyalizme karşı “yüzyıllarca yaşayacak” milyonların “yeni bir milletini” yaratma iddiasındaki Gülen, müritlerine, “bir örümcek sabrıyla ağları örme, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleme”; böylece onların “ölü vücutlarına can verme” çağrısı yapmakta ve bu amaçla her tür sancının çekilmeye değer olduğunu söylemektedir.15 Vaaz ettiğine göre, ona, bu gayesini gerçekleştirme “izni” “Allah'tan” gelmiştir! Gülen çalışmalarını “İzin Allah'tan geldi... Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu” iddiasıyla kutsarken, Bush'un Irak işgalini, ABD'nin Vietnam işgal ve katliamını, Siyonistlerin Filistin Arap halkını yok etme savaşını “Allah'ın isteği”yle ilişkilendirmelerinde olduğu gibi, kendini bir tür peygamber olarak gösterme çabasındadır.

Gülen'e göre, devlet, “ele geçirilmesi gereken bir mevzi” değil, “kendisine ait bir parça ya da kendinin ona ait bir parça” olduğu bir yapıdır. Ancak, İslami-Türk bir devlet yönetiminin oluşturulması ve İslam'ın toplumsal yaşama hakimiyetinin sağlanması için “meşakkatli bir çalışma” gerekmektedir. “Mülkiye'ye de, adliye'ye de, istihbarata da, hariciyeye de” girilecektir.16 Ve “Cihat” zorlanacaktır! “Cihat bir hayat kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat ya da gazi olup hem dünya, hem Ukbe nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihat da bir de böyle bereket vardır... Cihat sözcüğü; gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir. Cihat bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihatla elde edebilir...” Cihat için, “can alınacak-can verilecek”tir17

Gülen'e göre, “Huruç harekâtının başarıya ulaşması için bütün yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde orta ve yükseköğrenim gören öğrencilerin meyvelerini vermesi için her düzeyde okulların açılması, özellikle Türkiye'deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri” gerekmektedir. Böylece bu “yetişmekte olan yeni nesiller arasında, her sahada inkılâpçı ruhlar çıkacak ve birkaç asırdan beri süregelen bu acı dönemini sona erdir”eceklerdir. Onun, “Cihat”ın ancak “devlet ve devlet başkanları tarafından ilan edilebileceği” düşüncesine bakılırsa, önce devlet kurumlarına yerleşilerek devlet ve başkanı olunacak, sonra da “ateizme”, “materyalizme”, “komünizme”, demokrasi ve hak eşitliğine karşı “cihat” edilecektir!

HALKA VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNE KARŞI BİR ÖRGÜTLENME

Gülen, “Komünizmle Mücadele Derneği”nin Erzurum kurucuları arasında yer alıyor. Aralarında bu derneğin en militan kurucularının da bulunduğu şoven milliyetçi ve din istismarcısı kişilerle birlikte “İlim Yayma Cemiyeti”ni, “Işık Evleri”ni, yüzlerce okul-dershane-sağlık kuruluşu ve finans şirketi kurup, bunlar aracıyla faaliyetini ülke düzeyinde ve uluslararası alanda sistematik hale getirdi. 12 Eylül cuntası, bizzat cunta şefi Evren'in şahsında dini önyargı ve söylemi kullanırken, koşullardan yararlanarak gücünü artıran örgütlenmelerden biri de Fethullahçılar oldular. Gülen, 'anarşist ve teröristleri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını' vaaz ediyordu. Aralarında Nurcu cemaatlerin en önemli adamlarından biri olan M. Kırkıncı Hoca gibilerinin de bulunduğu cemaat liderlerinin, okullarda zorunlu din dersi eğitiminin getirilmesinden hareketle, cuntayı olumlu karşıladıkları ve T. Şahinkaya gibi cunta generalleriyle görüştüklerine dair haberler dönemin basınında yer alıyordu. Bu çevreler, Anayasa oylamasında 'evet' denmesi için çaba gösterdiler. Devlete itaat istiyorlardı.18

12 Eylül cuntasını destekleyen fetvalar veren Gülen, bu dönemde, “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet...” diye bar bar bağırmaktaydı. F. Gülen, “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” diyerek, generallere secde ediyordu. Ona göre, asker, “her milletin tarihinde bir tepe varlık”tı. Gülen, Türkiye'de “klasikleşmiş” “ordu=millet” anlayışını, kendi İslami görüşü doğrultusunda şekillenmesi koşuluyla, benimsiyordu. Ona göre, Kenan Evren örneğin, dinin zorunlu öğretilmesini eğitim programına koydurduğu için “cennete bile gidebilecek”ti! 28 Şubat 1997 askeri muhtırası sonrasında katıldığı bir televizyon programında “orduya duyduğu sevgi”yi bir kez daha dile getirdi ve muhtıra doğrultusunda hükümetin çekilmesini istedi. Eski cuntacı general N. Üruğ, Gülen'i, bu tutumundan dolayı, “cumhuriyetin özlediği din adamı” olarak onöre etti(!)

'Başyazar'ı olduğu “Sızıntı” dergisinin yayın anlayışıyla ilgili açıklamasında, Gülen, “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı'da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir...” diyerek, hizmetlerini açıkça ifade etti.

Gülen cemaati, Özal-Çiller yönetimlerinin destekçisi oldu, devleti savundu ve “teröre karşı olma” adına devlet şiddetinin yanında yer aldı. Karşılığı devlet desteği oldu. Hükümetlerin koruyucu kanatları altında, uluslararası güçlerin ve gizli servislerin olanaklarından yararlanarak ve onların en etkili olanlarıyla işbirliği içinde örgütlenmesini uluslararası alana taşıyarak faaliyet alanını genişletti. Etkilediği ya da kendisine doğrudan bağlı akademisyenler üzerinden ve uluslararası ilişkilerini kullanarak düzenlediği periyodik “Gülen konferansları”yla görüşlerini yaydı, ilişki ağını genişletti, hükümetlerin politikalarını etkilemeye çalıştı. 1991'de Refah listelerinden seçime katılan MHP'lilere 3.5 milyar TL yardım ederek, ittifak listesinin desteklenmesini istedi. Yakın zamanda bir “helikopter kazası”nda yaşamını yitiren M. Yazıcıoğlu'nu “cesur ve dürüst bir Anadolu yiğidi” olarak sahiplendi.

Bu çalışmaları nedeniyle, Türkeş, ona, “Mahsus selam, sevgi ve saygılar sunuyorum” diye bitirdiği 1997 tarihli mektubu yazdı ve Gülen'in “hizmetleri”ne dikkat çekerek, “Susurluk olayı bahane edilerek zat-ı âlinizin temiz isminin gölgelenmek istenmesi çok üzücü olmuştur. Fakat hem milletimiz sizi tanıyor, hem de dünya sizi tanıyor. Kötü niyetlilerin bir şey yapmaları mümkün değildir” diyerek sahiplendi. Türkeş, ondan, başlattığı “güzel gelişmelerin tamamlanması”nı istiyordu. “Hocaefendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği yeri almıştır. Hiçbir zan veya iftira bu yeri sarsamaz” diyordu. “Şahsi malı olarak bir tek dikili ağacı bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan memleketimizin manevi dinamiği olan Hocaefendi'nin Avrupa'dan Yakutistan'a kadar olan çalışmaları her manada takdire şayandır...” şeklinde övgüye boğuyordu.19 Türk şoveni Türkeş'in övgüleri, ne boşunaydı ne de politika dışı bir kişinin hak ettiği türdendi.

Demirel, Ecevit, Türkeş gibi uzun bir dönemin en etkin politikacılarının Gülen hareketine olumlu yaklaşımları ve Özal, Çiller, Erdoğan'ın açık desteği, Gülen hareketine ilgiyi artırırken, hakkında birçok dava açılmış olmasına karşın, “devlet nezdinde muteber din adamı” sıfatıyla bir tür mükafatlandırılmış oldu.20 Gülen'in kendisine ait Fatih Üniversitesi'ni açış törenine (08.11.1996), Cumhurbaşkanı S. Demirel'in yanı sıra MHP Genel başkanı Türkeş ve birçok politikacı, bilim insanı ve büyük patron katıldı.

TÜSİAD'ın yayınladığı Görüş Dergisi'nde, “İslam, Demokrasi ve Türkiye” başlığıyla yayımlanan bir makalede: “Fethullah Hoca olayı, devletin resmi modernleştirme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. ... Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bu kitle için Fethullah Hoca'nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir...” şeklinde, Gülen ve hareketi, büyük sermaye için “en işe yarar proje”lerden biri olarak tarif ediliyordu.21

Gülen hareketinde 35 yıl boyunca yönetici-sorumlu düzeyde çalışan Nurettin Veren, Gülen'in, aralarında Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Çoşkun, Şehabettin Harput gibi bakan ve politikacıların da bulunduğu çok sayıda politikacı, polis şefi, subay ve “işadamı”yla irtibat halinde olduğunu açıkladı. Gülen'in adı “Susurluk Çetesi Raporu”nda yer alıyor. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, polis içindeki Fethullahçı örgütlenmeyi, “Susurluk döneminden daha vahim bir gelişme” olarak tarif etti. Gülen'in M. Abramowitz, Papa II Paul, G. Fuller gibi CIA görevlisi ve Vatikan merkezli gericiliğin temsilcileriyle ilişkileri gizlilik perdesini yırttı ve artık açıkça sürdürülüyor. Diyalog gerekçeli bağlantıları arasında, Amerikan Musevi Lobisi başkanı A. Foxman' da bulunuyor.

Gülen ve hareketinin amaç ve hedefleri, bizzat Gülen'in ortaya koyduğu görüşlerin mantığıyla uyumlu olarak, sermayenin en bağnaz, en kararlı savunucularının amaç ve hedefleriyle temelde birleşmektedir. “Allah'a, millete ve devlete hizmet için” çalıştığını söyleyen Gülen, bu amaç ve hedeflere dini karakterde olanları da katar ya da dini onlar için daha etkin kullanmakla ötekilerden bir biçimde ayrılık gösterir. Gülen devletçidir ve sömürü sistemine karşı değildir. Devletin bazı güçlerinin onu ve faaliyetlerini kendileri için şeriatçı potansiyel tehlike olarak görmelerine karşın, o devlet içinde ve yönetiminde örgütlenmek ve devlet güçleri ve kurumlarının korumasında, onlara da sırtını dayayarak, devletin gönüllü lobiciliğini yapıyor, bunu da “Türk lobisi” olarak adlandırıyor. “İslam, ibadet, milli duygular, bayrak, toprak, ülke, insan sevgisi ve hoşgörü” gibi kavramlar etrafında sürdürdüğü “diyalog” çağrıları, bu lobici faaliyetin etkisini artırmak içindir. Yetiştirdiği “altın nesil”in, “Müslüman, milliyetçi, devletine sadık Türk” olmasını istemektedir.

Gülen'e göre, “Türkiye'de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri olarak gören herkes Türk olarak” görülebilir. AKP hükümetinin “yeni Osmanlıcı” diye tanımlanan ve ABD'ne yedeklenmiş yayılmacı politikalarını desteklemekte; “bu bölgedeki Osmanlı prestijinden yararlanılmasını” istemektedir. Osmanlının giremediği topraklara kendilerinin gireceği iddiasında olan ve “Türkiye Müslümanlığı”nı uluslararası alana yayma çabasındaki bir “havari” olarak görülmek isteyen Gülen, “Elimden gelse Türk insanının yarısını, Türkiye'yi tanıtma Türk düşüncesini dünyanın her tarafına götürme, bu düşüncenin havarisi olma aşkına dünyaya salardım.” demektedir.

Gülen'in “eğitim faaliyeti”nin 'Kürt ayağı'nda, Kürtlerin devlete bağlı nesillerini yetiştirme hedefi vardır. Irak Kürdistanı'nda açılan okullarıyla ilgili konuşurken, Gülen; “Erbil'de Türkmenler için okul açacağımız zaman orada Barzani ve Talabani hakimdi. Ben Sayın Cumhurbaşkanı'na (Demirel'den söz ediyor- Y. A) sordum o meseleyi. Devletin burada okul açmasını zaruri görüyorum, aksi halde, oradaki Türkmenleri Kürtler eritir dedim. Eğer siz yapmayacaksanız, bilin ki biz yapacağız dedim. Onlar da 'nasıl istiyorsanız öyle yapın' dediler. Bu bilinerek yapıldı. Onun için MİT de, oradaki istihbarat örgütleri de bu işin hep yanında oldular. Ve Erbil bombalandığı halde bizim okula bir şey yapmadılar. Irak da yapmadı. Barzani de... Orada eğitim devam ediyor. Hatta ikincisi ve üçüncüsü açılması bahsi mevzuu...” demektedir. Irak Kürdistanı Federasyon hükümetinin olanaklarıyla yürütülen ve Kürt yöneticilerinin çocuklarının da devam ettiği Türkçe-İngilizce eğitim veren bu okullar (Işık ve Nilüfer), Türk-İslam misyoneri yetiştirmeyi hedeflemekte, yanı sıra bu okullar aracılığıyla bölgede yayılmacı Türk ve Amerikan-İngiliz politikalarına zemin yaratmaktadır.

F. Gülen'in Kürtlere yönelik devlet şiddeti ve inkarına karşı bir tutumu yoktur. Gülen tarafından yeniden yorumlanıp düzenlendiği belirtilen Risale-i Nur belgelerinde, Kürtlerle ilgili söylenenlerin değiştirildiği, birçok Kürt yazar ve Kürt web sitesi tarafından gündeme getiriliyor. Gülen'in stratejisine bağlı çalışan 'Abant Platformu' toplantılarında (Sonuncusu Erbil'de (Hewler) gerçekleştirildi) Kürt sorunu da ele alınmış, bu toplantılarda konuşan sosyolog, siyaset bilimci ve politik yazarlar, “Kanaatimizce tarihi yanlışlıklar, karşılıklı önyargılar, diyalog ve empati eksikliği Kürt sorununun çözümündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır” diyerek, Kürt sorununun ulusal hak eşitliği temelinde çözümü ve bunun için mücadeleye karşı bir tutumu ortaya koydular.

Demokrasi sorunu onun için “teferruat”tır! Halkın demokratik talepleri “kendilerinin meselesi” değildir. İşçi ve emekçilerin ekonomik, siyasal- sosyal taleplerini istismar aracı olarak kullanan bir söyleme bazen başvurmakla birlikte, savunusunun devlet otoritesini zaafa uğratacağı düşüncesiyle karşısında yer alır. “Büyük çoğunluğu itibarıyla bu nesil (kuşak) kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti...” diye tarif ettiği genç kuşakları, “komünizm ve sosyalizm erozyonu”nundan sözüm ona kurtarmak üzere, tarikat cenderesini açar ve emperyalist ideolojik kuşatma harekatının en önemli “savaş birlikleri” arasında yer almakta gecikmez. Amerikan işgaline karşı Irak halkının direnişini; Siyonist gericiliğe karşı “Filistin intifadası” türünden başkaldırıları “terör” eylemleri sayar. ABD politikalarına karşıtlığı reddeder ve ABD göz ardı edilerek dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir işin yapılamayacağını ileri sürerek, ona yedeklenmeyi savunur.

FETHULLAHÇI UYUTMAYA KARŞI MÜCADELENİN ÖNEMİ

F. Gülen ve hareketi, hükümet politikaları desteğinde, devlet olanaklarını kullanarak örgütlenmesini güçlendirmiş, cemaatin yaygınlaşan faaliyeti ve AKP'nin hükümet ve devlet gücü korumasında, dinin, toplumsal yaşam ve devlet yönetiminde etkisi genişleyerek, etkinliğini artırmıştır. Dini örgütlenmenin resmi-gayrı resmi yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı 85 bin caminin, 4000 civarındaki açık, binlerce gizli kuran kursunun, yüzlerce imam hatip lisesi ve İlahiyat fakültelerinin ve Diyanete bağlı çalışan 100 bin “din adamı”nın faaliyetleri dinin etkinliğini diri tutmaya ve yaymaya genel olarak hizmet ederken, Fethullahçılar bu durumu kendi görüşlerini yaymanın dayanağı olarak kullanmaktadırlar.22 2.7 katrilyon liralık bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yürüttüğü çalışmalar, Fethullah Gülen ve “Cemaati”nin, AKP ve hükümetini, gazete ve televizyonları, finans kurumlarını, bankaları, okul, üniversite, “ışık evleri” ve diğer kurumları kullanarak, güç ve örgütünü büyütmesini kolaylaştırmaktadır.

Başlattığı hareketin amacını, “ateizme ve materyalizme karşı mücadele”, “Osmanlı türü bir yapı altında Müslüman dünyasına Türkler`in yön vermesini sağlama...” olarak tarif eden Gülen ve hareketinin diğer dini tarikat ve örgütlenmelerden en önemli farkı, kendini “bilim ile dini sentez eden” yeni bir tür İslamcılığı tesis hareketi olarak göstermesidir. 'Gülen cemaati' sosyo- politik ve uluslararası koşulları veri almakta, görüşlerinin toplumun daha geniş kesimlerini etki altına alması için her tür takıyyeden kaçınmamakta, çıkarları gereği emperyalist gizli servislerden Papalık gibi Hıristiyan dininin en yüksek mercileriyle ilişkiye girmeye kadar her yol, yöntem ve aracı kullanmaktadır.23 Batı ve özellikle de ABD kaynaklı kurumların, ilkokul eğitimli bu eski vaiz ve imamı “seçkin entelektüel”, “aydın”, “bilim adamı” ve “eğitimci” olarak reklam etmeleri, “GOP” (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) olarak adlandırılan ve ABD'nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Güneydoğu Asya'ya yönelik emperyalist yayılma stratejisinde “Ilımlı İslam”ı bir araç olarak kullanma politikasından bağımsız değildir.

Gülen ve hareketinin belirgin özelliklerinden bir diğeri, “ulus-ümmet” düşüncesini kullanmaya çalışması ve devletin din anlayışına “yakın duran” bir çizgide, devlet gücünden de olanaklı olduğunca yararlanmak istemesidir. Bu “dini anlayış”ın iktisadi-politik alana “tercümesi”, kapitalist 'yeni liberal' ekonomi politikaların benimsenmesi; uluslararası sermaye ile ilişkilerin uygun ve yararlı görülmesi, bunları İslami Türkçülükle yoğuran bir dini ve kültürel eğitimi esas almasıdır. Uluslararası gelişmeler ve ilişkilerin tüm sosyal-iktisadi ve politik ilişkileri etkilemesinin kaçınılmazlığını “tecrübe eden” Gülen ve hareketi, bu gelişmelerin kimileri tarafından “İslam dünyası” olarak adlandırılan geniş bölgede etkili olacağını görmekte ve faaliyetini bu koşul ve etkenleri gözeterek yürütmektedir.

Gülen, cemaatine ait “Işık Evleri”ni, Türkçü-İslamcı “altın nesil”in eğitim ve yetiştirilmesi “ocakları” olarak değerlendirmekte; kurduğu okullarda eğitim görenleri ulusal ve uluslararası hedefleri doğrultusunda ve okullarının bulunduğu 90-110 arası ülkede çalıştırmaktadır. Cemaati, “kapalı devre çalışan bir getto” hareketi olmayıp, dışarıya açılmayı genişleme ve etkisini yaygınlaştırmanın gereği sayan, bu doğrultuda faaliyet gösteren bir örgütlenmedir. Gülen, böylece ülke yönetiminde söz sahibi olma (belirleyici konum kazanma) ve uluslararası ilişkileri de bunun için kullanma çabasındadır. İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıklarıyla polis teşkilatı başta olmak üzere, devlet kurumları ve sözde sivil toplum kuruluşlarındaki büyüyen etkisi ve gücü, bu doğrultuda önemli adımlar attığını göstermektedir.

Gülen, Said Nursi'nin “Takipçileri”nden biri olarak ortaya çıktı. Ancak o, “Nurcu” olarak görünmeyi “darlaşma” nedeni saymakta, “Nurculuk kimliğini kullanmayacağını” söylemekte, “dinde yenilenmeci” olarak tanınmak istemektedir.

Gülen'in, “İslami Türk milliyetçiliğini geliştirip yaygınlaştırma” amacı ve bunu gerçekleştirmek üzere belirlediği hat politik karakterde olmakla kalmamakta, sermayenin ulusal ve uluslararası çıkarlarıyla da uyum göstermektedir. Gülen ve hareketinin en önemli hedefi, dini de kullanarak, halkın sermaye sistemine bağlı kalmasını sağlamaktır. Gülen ve hareketini, bazı sözde ilerici aydın kesimlerinin ve birbirleriyle iktidar kavgası içindeki hakim sınıf kesimlerinden bazılarının göstermek istedikleri türden, devleti ajan örgütlenmesi ve entrikalarla ele geçirmeye çalışan bir “öcü” olarak görmek, onu ve hangi toplumsal gereksinmelere dayandığını ya da dayanmak istediğini; kapitalist gelişmenin, burjuvazinin 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaçlarına uyum göstermeye zorladığı dini anlayış ve yargıların hangi türden yeni yorum ve savunusunu esas aldığını; halk kitleleri üzerindeki ve aydınlar içindeki etki ve yerini ve bilimi kendi amaçları yönünde kullanma taktiklerini dikkate almamak olur. Bu yöntemin Marksist olmaması bir yana bilimsel ve materyalist de olamayacağı açıktır.

Bütün bunlar, Gülen'in başını çektiği, ancak içerde hükümet başta olmak üzere, çeşitli düzen ve devlet güçlerinin, dışarıda ise ABD gibi uluslararası güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda hareket eden açık-gizli servislerin desteklediği bu hareketi, ideolojik-politik görüşleri, dini telkinleri, iktisadi-sosyal gücünü işsizlik, yoksulluk ve yoksunluğun istismarı için kullanması ve bilim karşıtlığının günümüz koşullarında kabul görmesinin zorlaştığını görerek, bilimi sözüm ona dinsel hurafelerle birleştirme çabaları gibi nedenlerle, din istismarcısı tüm öteki parti, örgüt ve cemaatlerden hem daha da tehlikeli kılmakta, hem de bu özellikleri ve yaklaşımlarıyla irdelenip nesnel gerçeklere dayanan mahkumiyetini gerekli hale getirmektedir. Bu da, emekçilerin temel ve güncel taleplerini savunuyu esas alan ve emekçi aydınlanmasını dini önyargı, hurafe ve söylemlerin kaba bir aşağılanması yerine, doğa ve toplum sorunlarını bilim ve akla dayalı açıklama, siyasal baskı ve sömürüyü halkın temel sorunu gören bir siyasal teşhiri öne alan bir çalışmayı gerektiriyor. 

Yusuf Akdağ

25 Nisan 2011

Ay’a Çıkış Tarihi


1. Mucize İddiası

    Harun Yahya (Adnan Oktar)’ya ait sitelerden:

    Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1)
    “Kamer” kelimesinin Türkçedeki karşılığı “Ay”dır ve Kamer Suresi’nde “Ay” kelimesi birinci ayette yer almaktadır. Bu ayetten itibaren Kuran’ın sonuna kadar tam 1390 ayet bulunmaktadır. Hicri Takvim’de 1390 yılı Miladi Takvim’e göre 1969 yılına denk gelmektedir ki bu da Ay’a çıkış tarihidir. Bu surede insanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden birine 14 yüzyıl evvel işaret edilmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.)


2. Sayısal Saptırmalar

a. Kamer/1′den Kuran’ın Son Ayetine Kadar 1390 Ayet

Ay kelimesinin yer aldığı Kamer Suresi’nin birinci ayetinden Kuran’ın son ayetine kadar tablodan da görebileceğimiz gibi 1390 ayet mevcuttur. Saymak isterseniz otomatik sayan herhangi bir yazılım kullanabilirsiniz.(Excel, Openoffice calc, vs..) Biz sayma işlemini bağlantıdan ulaşacağınız Diyanet tablosunu Excel’e aktarıp ayet sütunu için “Otomatik toplam” tuşunu kullanarak gerçekleştirdik. Elbette ki önemli olduğunu düşünüyorsanız elinizle teker teker saymanızın bir sakıncası yok.

Ayetlerin toplamının 1389 olduğunu söyleyen Ömer Çelakıl ise daha baştan yanılmıştır. Biz ayet sayısını doğru veren fakat olayları çarpıtan Harun Yahya ile devam edelim…

b. Hicri 1390 yılı Miladi 1969′a denk gelmiyor

Hicri 1390 yılını Miladi takvime çevirirsek -iddia edildiği gibi- Ay’a çıkış tarihi olan 1969′u değil bir sonraki yılı -yani 1970′i- verecektir. Elbette ki bu hesap “1390 1 Muharrem” üzerinden gerçekleştirilmiştir. Zira son ay üzerinden gidersek doğal olarak Miladi 1971′ e ulaşmak mümkündür. Yine tablo ve yazılım yardımıyla sağlamasını yaparak göreceğimiz gibi mucize üreticilerinin hesabı, tarihi tutturma konusunda da kaza yapmaktadır. Görüldüğü gibi bu mucize ne aritmetik ne de tarihsel olarak “hiçbir şey” ifade etmemektedir.


c. Ay’a Çıkış Tarihi (20.7.1969) Hicri 1390′a denk gelmiyor

Şuradaki veya şuradaki yazılımı veya da istediğiniz herhangi bir yöntemi kullanarak teyit edebileceğiniz üzere Ay’a çıkış tarihi olan 20.7.1969 zaten Hicri 1390′a denk gelmez. Miladi 20.7.1969′un Hicri karşılığı tam olarak 5. 5 (Cemaziyelevvel) 1389′dur.

Hangi açıdan bakarsak bakalım mucizeciler açıkça sayıları saptırmaktadır.

3. Kuran Sırası ve Nüzul Sırası

Üstelik mucizecilerin baz aldığı ve şu an kullanımda olan surelerin sırası da İslam’ın kabûl ettiği surelerin gerçek nüzul -yani iniş- sırasıyla da uyuşmaz. Bu gibi sayısal mucizeleri Allah’ın öngördüğü sıraya göre değil de daha sonra gerçekleşen tertibe göre uyarlamaları başlı başına amaçlarının saptırma olduğunu göstermektedir.

4. Sonuç

Harun Yahya’nın ‘Ay’ anlamına gelen ‘Kamer’ isimli surenin ilk ayetinden Kuran’ın son ayetine kadar 1390 ayet olduğu iddiası doğrudur. Ne var ki burda baz alınan sıra zaten ayetlerin Müslümanlarca kabul edilen gerçek nüzul sırası değildir.

Gerçek nüzul sırasını değil de mucizeciler gibi şu anki Kuran tertibini baz alsak bile sayıların bariz şekilde çarpıtıldığını görürüz. Hicri 1390, Miladi 1969′a tekabül etmez. Ay’a ilk çıkış tarihi olan Miladi 20.7.1969, tam olarak hicri 5.5.1389′a denk gelir.

“Allah’ın insanları ‘doğru yola’ davet etmek için indirdiği” varsayılan ve kutsal kabul edilen kitabında bu gibi çocukça sayısal şifre ve göndermelere başvurduğu tezinin saçmalığı bir kenara, istendikten sonra bu gibi sayısal şifre ve kodlar her türlü edebi eserden de -hem de sayısal açıdan doğru olarak- çıkarılabilir. Gelin görün ki mucize yalancıları bunu bile başaramamıştır.

www.mucizeyalanlari.com sitesinden alınmıştır.