27 Temmuz 2007

Neredeyse Bir Balina (Almost Like A Whale)


Genetik profesörü Steve Jones'un 'Neredeyse Bir Balina' adlı kitabı okuyucuya sunuldu. Profesör Jones, Darwin'in 'Türlerin Kökeni kitabını, günümüzün son bulgularıyla bir anlamda 'yeniden yazıyor'

Darwin bugün yaşasaydı

Ülkemizde son on-on beş yılda evrim kuramı konusunda yayımlanan kitap sayısında ciddi bir artış var. Ama bu kitapların büyük çoğunluğu ne yazık ki evrime saldırıyor. Kuramı savunan ya da açıklayan kitap sayısı hâlâ çok az. Oysa dünya, daha çok da İngilizce konuşulan dünya, bu konuda oldukça zengin. Ülkemizdeki bu yoksunluk bugünlerde biraz olsun giderilecek. Önümüzdeki günlerde, dünyanın önde gelen evrim yazarlarından genetik profesörü Steve Jones'un Neredeyse Bir Balina-Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış adlı kitabı okuyucuya sunuldu. Profesör Jones'un, Darwin'in Türlerin Kökeni kitabını, günümüzün son bulgularıyla bir anlamda 'yeniden yazma'ya yeltendiği kitap bilimdeki en son bulguların evrim kuramını nasıl doğruladığını gösteriyor. Jones, 'Darwin bugün yaşasaydı acaba neleri yazardı?' sorusundan kalkarak yazdığı kitabında, aynı zamanda, evrim karşıtlarının 'bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü', 'bilim yanlışlığı kanıtlanan evrim kuramını artık kabul etmiyor' iddialarına da yanıt da veriyor. Kitap, bilimdeki son bulguların evrimi reddetmesi bir yana, onu daha bir doğrulayıp pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Her şeyin başı 'Türlerin Kökeni'

1859 sonbaharında, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı yayımlandığında bugüne dek sürecek bir tartışma da başlamış oldu. Evrim düşüncesinin tarihi her ne kadar Antik Yunanistan'ın Atomcular'ına; Çin, Hint ve Arap felsefecilerine dek uzanıyorsa ve Avrupa'da da ondan önce, Sir Matthew Hale, Carolus Linnaeus, Kont Buffon, Erasmus Darwin, Jean-Baptiste Lamarck, William Charles Wells ve Alfred Russel Wallace gibi pek çok bilgin ve yazar konuyu ele aldıysalar da, evrim düşüncesinin sistemli bir biçimde kuramlaştırılması yine de Darwin tarafından gerçekleştirildi.

Darwin Türlerin Kökeni kitabında, çok sayıda örnek göstererek, öz olarak, doğadaki ve canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitliliğin nedenlerini ve bunların oluş mekanizmalarını açıklıyordu. Darwin'e göre, doğadaki canlıların tümü ortak bir atadan gelip basit formlardan daha gelişkin türlere evrilmişlerdi. Bu değişim ve çeşitlilikte, en fazla uyum sağlayanın hayatta kalması ilkesinin ifadesi olan doğal seçilim yasası ve hayatta kalma mücadelesi rol oynamıştı.

Darwin'den önce biyoloji, birbiriyle fazla ilintili olmayan bir dizi olgu yığınından çok da öte bir şey değildi. Darwin doğadaki büyük çeşitlilik ve değişimi bir sisteme bağlayıp açıkladı; ve böylece -bir anlamda- canlılar dünyasının gramerini oluşturdu. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte her şeyi teolojik sistemlerle açıklayan düşünce sistematiği sarsılmış; doğayı, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; ve daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olgular artık dünyevi, rasyonel yollarla açıklanmaya başlamıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, ilahi bir güce bağlanıyordu. Bununla ilintili olarak, dünyanın yaşı milyarlarca değil sadece 6 bin yıl olarak belirtiliyordu. Darwin Türlerin Kökeni'yle esas olarak bu görüşü yıktı.

150 yıldır bitmeyen kavga

Böylesine derin bir yara alan yaratılışçı düşünce savunucuları, tahmin edileceği gibi, Darwin'e ve kuramına hemen saldırıya giriştiler. 150 yıldır süren saldırı bugün daha şiddetlenmiş bir biçimde, yaratılışçılar ve onların bilim giysisi giyinmiş müridleri olan 'akıllı tasarımcılar' tarafından sürdürülüyor. Üstelik bu saldırıyı artık teolojik kavramlarla değil, bilimin, özellikle de biyolojinin diliyle yapıyorlar. Yukarıda belirtildiği gibi, aslında hiç de öyle olmadığı halde, 'Bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü' deyip duruyorlar. Gerçekte durum ne? Bilim bugün gerçekten de evrim kuramını red mi ediyor. Profesör Jones, kitabında buna yanıt veriyor ve 'hayır' diyor. Kararlı ve ısrarlı bir evrim savunucusu olduğu için yaratılışçılardan bugüne dek çok sayıda tehdit alan Jones, BBC'nin kendisiyle yaptığı bir söyleşide kitabını yazma gerekçesini şöyle açıklamıştı: "Bugün ABD'de, evrime inanmadıklarını, son on bin yıl içinde ilahi bir güç tarafından yaratıldıklarına inandıklarını söyleyen yüz bin civarında Amerikalı var. Bu görüş hızla Müslüman dünyasına da yayılıyor. İnsanlara, neden evrime inandığımızı söylemeliyiz. Sadece, 'evrime inanıyorum, çünkü doğru' demek yetmez. Olgulara ihtiyacımız var. Kitabım da bunu sağlıyor. Olgular ve örnekler veriyor, bunların ışığında Darwin'in yaptığı tartışmayı yapıyorum."

Profesör Jones pek yapılmayan bir çabaya girişmiş. Yeni bir evrim kitabı yazmak yerine, Türlerin Kökeni'nin aslında çok da okunmadığı tezinden yola çıkıp, "evrim kuramı yeterince bilinmiyor, Darwin'in kuramını tanıtmak, bu konudaki en yeni bulguları göstermek lazım" demiş ve Darwin'in kitabını yeniden yazmış. Jones bu gerekçesini kendi gözlemlerine dayandırıyor. "Üniversite'de biyoloji öğrencilerine genetik dersleri veriyorum. Her yıl yeni gelen öğrencilere Darwin'in kitabını okuyup okumadıklarını sorarım. Bugüne dek, okudum diyen bir tek öğrenciyle karşılaşmadım" diyor. İşte Jones bunun sonucunda, Darwin yaşıyor olsaydı kitabını bugünkü bilgilerimizle nasıl yazardı diye düşünmüş ve oturmuş bilgisayarının başına. Kalktığında ortaya Neredeyse Bir Balina adlı kitap çıkmış.

Profesör Jones kitapta evrim kuramını bütün boyutlarıyla ele alıyor; bugünkü bilgiler ışığında evrimi irdeliyor. Darwin gibi Jones da, evrimin doğruluğunu kanıtlayan yüzlerce örnek sıralıyor. Ve üstelik verdiği örnekler, binlerce yıl önce yaşamış ve bugün kaybolmuş türlerden değil. Bugün de yaşayan; çok kısa zaman önce evrim geçirmiş ve gözlerimizin önünde hâlâ geçirmekte olan türleri inceliyor daha çok. Yalnızca bilinen türlerdeki evrimi incelemekle de sınırlamıyor kendini. Evrimin ortaya çıkardığı yeni türleri de evrim süzgecinden geçiriyor. AIDS hastalığına neden olan HIV, değişik kimyasal maddelere direnç kazanan böcek ve haşereler, antibiyotiklere dirençli hale gelen bakteriler... Hepsi de Jones'un örnekleri arasında. Profesör Jones, yaratılışçılar ya da akıllı tasarımcıların, "verilen örnekler hep binlerce yıl öncesinden; evrimciler bugün evrim geçirmekte olan tek bir örnek gösteremez" iddialarını böyle çok sayıda örnekle yanıtlıyor ve evrimin bugün de sürmekte olduğunu somut olarak gösteriyor. Londra'da University College London (UCL)'da genetik profesörü olarak sürdürdüğü akademik yaşamının yanı sıra köşe yazarı, televizyon programcısı ve çok ödüllü bir yazar da olan Jones, moleküler biyoloji ve genetiğin en karışık, en teknik konularını; bir çok moleküler süreç ve olguyu genetikçi olmasının avantajlarını kullanarak oldukça anlaşılır bir dille açıklıyor.

Jones kitabını yazarken Darwin'in yöntemi ve tarzını, Türlerin Kökeni'nin birinci baskıdaki orijinal biçimini korumaya özel çaba harcamış. Bölüm sayısı, başlıkları, sıralanışları, altbaşlıklar; Darwin'in her bölümün sonuna koyduğu bölüm özetleri çoğunlukla aynı. Bunlarla da yetinmemiş, kitabın son bölümüne Türlerin Kökeni'nin son bölümü olan ve Darwin tarafından yazılan 'Özet ve Sonuç' kısmını olduğu gibi almış. Buna rağmen Jones yine de, kitabın başına ve sonuna tamamen kendine ait iki bölüm eklemiş. Kitabın başındaki giriş bölümünde, Darwin'den bu yana olan gelişmeleri, evrim-yaratılış tartışmasının bugünkü durumunu, genetiğin yeni bulgularını, kitabı yazma gerekçesini, kendi tezlerini anlatıyor. Darwin gibi Jones da, söylediklerini çok sayıda ve çok çeşitli örneklerle açıklamakla kalmıyor, yine onun gibi, oldukça akıcı, anlaşılır, ve yer yer de neşeli bir üslup kullanıyor.

Jones kitabında elbette Darwin'in kitabını yalnızca güncellemekle, sadece örnekleri yenilemekle yetinmiyor. Kitapta Darwin'in yanlışlarının düzeltildiği, bu yanlışların gösterilip yerine bilimin bugünkü açıklamalarının konulduğu pek çok sayfa ve paragraf da yer alıyor.

Jones kitabının ismini bile Darwin'in kitabından almış. Darwin Türlerin Kökeni'nde Kuzey Amerika'daki siyah ayıların derin göllerdeki avlanmasınından söz eder. Bizzat kendi gözlemlerinden yola çıkarak, bu ayıların, 'neredeyse bir balina gibi', nasıl ağızları açık olarak saatlerce yüzüp böcek ya da balık avladıklarını anlatır. Böylece balinaların ayılardan evrildiklerini anlatmaya çalışır. Jones, Darwin'in bu 'neredeyse bir balina gibi' tanımlamasını kitabının ismi olarak seçmiş. Tabii bu arada, Darwin'in bu konuda yanıldığını, Balinaların ayılardan gelmediğini de belirtmiş.

Evrim konusundaki tek kuram kuşkusuz Darwin'inki değil. Öncesinde olduğu gibi Darwin'den sonra da değişik evrim kuramları ortaya atıldı. Bugün de, Darwin'in eksik bıraktığı; iyi açıklayamadığı, ya da yanlış açıkladığı; veyahut da Darwin'in kuramının yetmediği olgular için yeni tezler öne sürülüyor. Jones kitabında yer yer bu tezleri de ele alıyor. Bu yüzden Neredeyse Bir Balina, Darwin sonrası yeni evrim tezlerini öğrenmek için de iyi bir fırsat.

Jones'un da dediği gibi, evrim biyoloji'nin grameridir. Gramerini bilmeden nasıl bir dil öğrenilip kullanılamazsa, evrim öğrenilip kabul edilmeden de biyoloji, canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitlilik, canlı doğası anlaşılamaz, araştırmalar doğru analiz edilip yorumlanamaz. Biyolojik bilimlerin değişik alanları, özellikle de moleküler, hücre ve gelişim biyolojisi, genetik, sinir bilim, biyokimya, biyoinformatik, moleküler evrim gibi disiplinler bugün evrimi doğrulayan pek çok kanıt ortaya koyuyor: Evrim tartışmalarının sürdüğü yerde bu yeni bulgu ve olguların öğrenilmesi konunun daha iyi ve doğru anlaşılmasına hizmet edecektir. Bilimin bugün evrim için ne dediğini Steve Jones'un kitabından, Neredeyse Bir Balina'dan öğrenmek mümkün. Darwin bugün yaşıyor olsaydı, büyük olasıkla kitabını böyle yazardı.


KENAN ATEŞ: Dr., Moleküler ve Hücre Biyolojisi Genetik, University College London




NEREDEYSE BİR BALİNA
Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış
Prof. Steve Jones, Çeviren: Levent Can Yılmaz, Evrensel Basım Yayın, 2006, 544 sayfa, 16 YTL.

AIDS virüsünün evrimi
Steve Jones Neredeyse Bir Balina'da verdiği örneklerin neredeyse tamamını 20. yüzyıl biyolojisinden alıyor. Jones kitabının ilk bölümünü AIDS'e neden olan HIV virüsüne ayırıyor. AIDS'e neden olan virüsün altmış yıl önce şempazelerden insanlara sıçradığından beri evrim cetvelindeki türler arası engelleri büyük bir hızla atladığını ve 1970'lerde Afrika'dan çıktığından beri daha da hızlı geliştiğini özetliyor yazar. Örnekleri birleştirerek karmaşık düşünceleri karşı karşıya getirmek konusundaki becerisiyle Jones, HIV'nin tarihini, evrim teorisindeki bütün ana noktaları birkaç sayfada açıklamak için büyük bir ustalıkla kullanıyor.
"Amerikan ulusunun son 20 yılda sıra dışı bir hızla yaşadığı olaylar dizisi, Türlerin Kökeni tartışmasını yalın bir biçimde toplumun önüne koymuştur. Bunun nedeni 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık olan bir organizmadır. Bu, AIDS'e neden olan virüstür.

Değişerek üremenin kanıtı
Yaratılışçılar, AIDS'le ilgili bilimsel buluşları geçiştirmenin kolay bir yolunu buldular. AIDS'in ortaya çıktığı zaman yeni bir bin yılın başlangıcının öngünüdür ve bu 'Son Yargılama' (Last Judgement) Tanrı'nın kızgınlığını çok iyi yansıtmaktadır. Yaratılışçıların savına göre, homoseksüeller doğanın işleyiş kurallarına karşı savaş açmıştı ve doğa korkunç bir öç aldı. Köktendinciler, bir virüsün evrimini, doğanın intikamı bağlamında da olsa, kabul etmek zorunda kaldılar, ama aynı sürecin canlı yaşamın geneli için geçerli olduğunu yadsımakta kararlılar.
Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık olmaktadırlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim göstermiş ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başarmıştır. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş olan virüsten, insanla kuyruksuz maymun (ape) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırmaktadır ve bize çok uzak akraba olan hayvanlar bile AIDS'e neden olan virüsün akrabalarını taşıyabilmektedir. Darwin, ileri sürdüğü mekânizmanın bu amansız tanıtlanmasını görmekten memnun olurdu.
Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer, AIDS'e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı form da evrim geçirebilir. Türlerin Kökeni, tatlı suda avlanan ayıları ve uçan balıkları, bütün canlı formlar için geçerli olan bir sürecin örnekleri olarak kullanmıştır. Evrim karşıtları içinse, tersine, virüsler için geçerli olan şey, kuşlar ya da balıklar, hele de insanlar için geçerli olamaz. Onlar için, balina gibi başka hiçbir hayvana benzemeyen bir hayvan, evrimin işlemediğinin kanıtıdır.

Sınanmaya açık teori
Balinalar, insanlar ve virüslerin kökeniyle ilgili bir diğer görüşse son derece yalındır. Her türün bireyleri arasında hayatta kalabilecek olandan fazla sayıda yavru doğduğu ve bunun sonucunda varolabilmek için sık sık yinelenen bir mücadele yaşandığı için, herhangi bir birey kendisine az da olsa avantaj sağlayan bir özellik kazandığında, hayatın karmaşık ve bazen değişen koşulları altında, diğer bireylere göre yaşama şansını artırır ve doğal olarak seçilir. Kalıtımın kesin ilkesine göre, seçilmiş bir çeşit, yeni ve değişim göstermiş biçimi yaygınlaştırma eğiliminde olacaktır.
Darwin'in teorisinin bütün bölümleri sınanmaya açıktır. Fosillerden, genlerden ya da yerbiliminden elde edilen ipuçları her somut durumda değişir, ancak bütün ipuçları bizi, canlı yaşamın bütün biçimlerinin akraba olduğu sonucuna götürür. Bu noktada basit bir sınama yapılamaz, ancak bütün bağıntılar kullanılarak yapılan sonuç çıkarımı bize bütünlüğü göstermektedir. HIV'in, doğanın en yeni ve en küçük ürünlerinden olan bu tehlikeli virüsün, biyografisi neredeyse tümüyle bilinir durumdadır, oysa yaşayan en büyük hayvan olan balinaların biyografisini kısmen biliyoruz. Ancak, bu iki canlı, görünür olanın derinlerine bakıldığında anlaşılmıştır ki, kuzendir. Mikroskop altında HIV'in değişimi görülebilir ve bir biyoloji 'teleskop'uyla uzak geçmişin farklı kesitleri incelenebilirse balina için d eaynı sürecin geçerli olduğu görülecektir. Darwinizm, uçsuz bucaksız uzunluğuyla büyük bir drama olan evrim sürecinin iyi yazılmış giriş bölümüdür."

İnançlılar İçin Düşündürücü Sorular

Kaderimiz çiziliyse kararlarımızdan niye sorumlu tutuluyoruz?
Yok eğer hür irademiz varsa, niye bazı şeyleri seçtiğimizde cehenneme atılıyoruz?



Kader ve Özgürlük
  • Kaderimiz çiziliyse kararlarımızdan niye sorumlu tutuluyoruz?
  • Yok eğer hür irademiz varsa, niye bazı şeyleri seçtiğimizde cehenneme atılıyoruz?
  • Biz seçimlerimizde özgürüz, kader sadece Tanrı'nın bizim seçimlerimizi önceden bilip takdir etmesidir diyerek bu işin içinden çıkmaya kalkmayın. İnsan verdiği kararları çevresindeki koşullara ve faktörlere göre verir. Bu koşullar ve faktörler ise Tanrı'nın kontrolü altında, hatta onun sebep olduğu şeyler olduğundan, Tanrı eğer denilen vasıflara sahipse, insan gerçekten özgür olamaz. Durum bu olmasa ve Tanrı insanı gerçekten özgür kılabilecek (ve kılmış) olsa, yani insanın kararları konusunda Tanrı'nın hiçbir kontrolü olmasa, o zaman da bu durum Tanrı'nın özgürlüğünü kısıtlar. İnsanın özgürlüğü ve iradesi Tanrı'nın mutlak iradesiyle çelişir. İnsan gerçekten seçimlerinde özgürse ve Tanrı'nın bunda hiçbir rolü yoksa, fonksiyonu sadece bunları baştan bilmekten ibaretse, bu Tanrı'nın gücüne sınır koyar. Tanrı her şeye kadir olduğuna göre, bizim seçimlerimiz de onun onayı ve bilgisi dahilindedir. Hatta çevremizdeki her şeyi o yarattığından, seçimlerimiz de dolaylı olarak onun sebep olduğu şeylerdir. Dolayısıyla, hem Tanrı hem de insan bir arada özgür olamaz. Cüz-i irade ve külli irade ayrımı da bu işi çözmeye yetmez. Bu çelişki dinlerin doğasında vardır ve din adamları bunun içinden ağızlarıyla kuş tutsalar çıkamazlar. Kendilerine sorun, alacağınız hiçbir cevap sizi tatmin etmeyecektir. İslam ve kader konusunda, sitemizde yer alan şu yazıyı da okuyabilirsiniz: İnsan İradesi
  • Seçme yeteneğimiz var, fakat bazı şeyleri seçmememiz isteniyorsa bu yeteneğin ne kadar anlamı var?
  • Tanrının gerçekten varolduğunu farz edelim. Benim niye ona tapınma zorunluluğum var? Eğer benim herhangi birine, bu biri benden çok daha güçlü bile olsa, tapınmayı reddetme yeteneğim varsa (eğer bunu seçebiliyorsam, böyle bir yeteneğim var demektir), o zaman bu yeteneği kullanmaktan dolayı neden ceza görmem gerekiyor? Eğer itaat istiyorsa, neden itaat etmeme yeteneğini de veriyor insana? Yok eğer başka türlüsünden zevk alamıyorsa, o zaman "Peki bu Tanrı sadist midir?" sorusu gündeme gelir.
  • Tanrı her şeyi biliyorsa (geçmiş, gelecek, vs), o zaman geçmiş de, gelecek de daha yaratılış anında belli demektir. Belli olan bir şeyi değiştirmek için, kitap, peygamber, vs göndermenin mantığı ne o zaman?
  • Jean Paul Sartre’a göre, Tanrı varsa bile ona savaş açıp yok etmeye çalışmalıyız, çünkü o bizim özgürlüğümüze engeldir. Tanrı varsa bile, eğer iddia edildiği gibi adilse, hür irade verdiği ve istediğini seçme yeteneğiyle donattığı kullarından, bu yeteneği kullanma hakkını esirgememelidir. O zaman kendisi iyi niyetli ve adil olmaz. Gaddar, despot ve adaletsiz olur.


Adalet
  • Farz edelim ki bilimkurgu filmlerindeki o akıllı robotları yapacak kadar gelişti teknolojimiz. Ve bu yaptığımız robotlar hem kendi varlıklarının bilincinde, hem de hür seçimlerini yapabilecek varlıklar. Bu durumda, biz onlardan, bize köle gibi itaat etmelerini bekleyebilir miyiz? Buna hakkımız var mıdır? Bunu yaparsak, bu durumun hür insanları köle edinmekten ne farkı vardır? Bu bizi, gaddar, acımasız, despot ve adaletsiz yapmaz mı?
  • Yapay zeka programları üzerine çalışan bir bilgisayar programcısını düşünün. Bir program hazırlıyor, test ediyor ve programın istediği kadar zeki davranmadığını görüyor. Bu durumda programcı kimi suçlamalıdır? Yazdığı programı mı, yoksa kendisini mi?

  • Kuran'da neden devamlı kölelerden bahsedilmektedir? (Kölelerinize iyi davranın,vs. benzeri telkinlere kuranda bolca rastlamak mümkündür). Yani kuran köleliği doğal karşılar, hatta tasvip eder görünümdedir. İnançlılar bu durumla nasıl yüzleşmektedir?
  • Kurana göre Tanrı bazılarının kalplerini mühürlemiş, onlardan imanı esirgemiştir. (Biz ateistler o kişilerdeniz belli ki). Peki bu durumda Tanrı bize haksızlık yapmış olmuyor mu? Bizim ne suçumuz vardır? Bu Tanrı'nın adil sıfatıyla çelişmiyor mu?
  • Peki ya ömrü boyunca islamla tanışmamış kişilerin ne sucu vardır? Afrika’nın ilkel bir kabilesinde doğmuş birinden Tanrı nasıl kendisine iman bekler?
  • Tanrı’nın bizi hem sevdiği söylenir, hem de hayatın bir imtihan olduğu ve eğer bu imtihandan kalırsak, bunun cezasının olduğu söylenir. Yani Tanrı bizi zorla böyle tuhaf bir imtihana sokmuştur. Ve hem hadislerde hem de kutsal kitaplarda cehennemde cennettekinden çok daha fazla insan olacağı söylenir. Bu insanın sevdiği birilerine yapacağı türden bir şey midir?
  • Tanrı'nın kadınlara ne garezi vardır? Neden gerekirse dövülebileceklerini söylemiştir (Nisa suresi, 34. Ayet)? Neden onlar "Aklen ve dinen eksik yaratıklardır" (Hadis, kaynak: Buhari). Neden şahitlikleri erkeğin yarısı değerindedir?
  • Bizim Müslüman ülkeler, Tanrı katındaki en son ve en hak dine sahipse, neden dünya üzerinde tüm Müslüman ülkeler sürünmektedir? Neden gavur Hristiyanlar ve Yahudiler dünyayı yönetmektedir?
  • Tanrı, eğer varsa, hem varlığının tüm kanıtlarını bizden gizleyip, hem de bizlerden kendisine inanmamızı beklerken ne yaptığını zannetmektedir? Kendisi saklambaç oynayan bir çocuk mudur?


Uzaylılar
  • Eğer evrende yaşayan bizden başka pek çok uygarlık varsa (ki modern bilime göre bu kuvvetle muhtemeldir), o zaman bu uygarlıkların bir kısmı bizden geriyse bile, bir kısmı da kesinlikle çok daha ileridir. Fakat kurana göre Tanrı insanı kainatta kendisinden sonra en değerli varlık tayin etmiştir. Meleklerin ve cinlerin bile üstüne koymuştur. Peki bizden kat kat zeki ve becerikli, uygarlıkta bizden trilyonlarca yıl ileri uzaylılar varken, Tanrı bu şerefi niye bize layık görmüştür?
  • Neden kutsal kitaplarda bu uygarlıklardan bize hiç bahsetmemiştir?
  • Tanrı Adem ve Havva'yı yaratıp cennetten kovmuşken, uzaylılar nasıl olup da cennetten kovulmuşlardır? (Eğer kovuldularsa). Ya hepsi yaratılıp yaratılıp cennetten kovulmuş olmalı, ya da sadece insan cennetten kovulmuş, diğerleri kendi gezegenlerinde yaratılmış olmalı. Eğer bu ikincisi doğruysa, o zaman yine insan bunların tümünden daha ayrıcalıklı oluyor demektir. (İnsanı önce cennette yarattığına göre).
  • Acaba Tanrı uzaylılara da peygamberler ve kitaplar göndermiş midir? Onları da mı cehenneme atacaktır? Bizlere huri kızları ve şaraptan nehirler vaat ederken, acaba uzaylılara ne vaat etmiştir?


Doğa ve Evrim
  • Tanrı her şeyi bir sebep için yarattıysa ve her canlının yeryüzünde bir fonksiyonu varsa, neden 60 milyon yıl önce tüm dinozorları ve o zaman yeryüzünde yaşayan canlıların %95’ini ortadan kaldırmıştır? Neden devamlı pek çok canlı türünün soyu tükenmektedir?
  • İnsan bugünkü şekliyle yaratıldıysa, bilim adamları kazı bölgelerinde neden iskelet yapısı günümüz insanına uymayan (daha bir maymuna benzeyen) fakat yanı başında taştan delici ve kesici aletler bulunan iskelet örnekleri bulmaktadır? (Bunların yüzlerce örneği var).


  • İnsanlar Ademle Havva'dan türediyse, ve evrim, dolayısıyla da bununla bağlantılı olarak "çevre koşullarına bağlı modifikasyon" diye bir şey yoksa, neden dünyanın dört bir yanındaki insanların vücut özellikleri, deri renkleri vs. farklıdır?
  • Canlı türleri yaşadıkları ortamlar içinde ve son halleriyle yaratıldılarsa, neden bilimde evrim denen bir prensibe inanılıyor ve neden bu teorinin yığınla kanıtı vardır? Neden bütün saygın bilim adamları bu teorinin doğruluğuna inanırlar? Ve neden televizyonda yayınlanan bütün doğa belgesellerinde evrim teorisine doğrudan veya dolaylı atıflar yapılmaktadır?
  • Ayrıca, Nuh Tufanı ve Yaratılışçılara Evrimle İlgili Sorular yazılarını okuyunuz.

Mantıksal sorunlar ve paradokslar
  • Tanrı'nın kendi kendini yok etmeye gücü yeter mi?
  • Tanrı'nın ikinci bir Tanrı'yı yaratmaya gücü yeter mi?
  • Tanrı'nın birden fazla olmaya gücü yeter mi?
  • Tanrı'nın kaldıramayacağı bir taşı yaratmaya gücü yeter mi?
  • Tanrı'nın gücü yetmeyecek bir şeyi yaratmaya gücü yeter mi?
  • Tanrı her şeye kadir olmamaya da kadir midir?
  • Tanrı, herhangi bir sıfatına (Tanrı'nın 99 ismi olan esma-ül hüsna’da geçen tüm isimleri birer sıfatına karşılık olduğuna göre) aykırı şekilde davranabilir mi? Davranabilirse, ve davranırsa, o zaman bu sıfatı nasıl hak eder?
  • Tanrı mantık ilkelerinin üzerinde midir? Aynı anda hem doğru olan hem de yanlış olan bir şey yaratabilir mi örneğin? Ya da daire şeklinde bir kare?
  • Tanrı evreni yaratmadan önce neredeydi? Ne yapıyordu?
  • Tanrı geleceği hem bilir, hem de değiştirebilir mi? (Değiştirirse eski bilgisi yanlış olur).
  • Tanrı düşünebilir mi? (Düşünme geleceğe ve geçmişe dairdir. Tanrı geleceği ve geçmişi bildiği için düşünememelidir. Düşünmeye kalktığında kendini yalanlar. Bu yüzden Tanrı gelecek de kurgulayamaz. Kurgularsa geleceği bilmiyordur).

    İlgili Yazılar: İnançlılar İçin Düşündürücü Sorular 2

Ateizmin Felsefi Dayanakları

Ateizm herhangi bir yeni iddiada bulunmaz, yalnızca mevcut bir iddiayı değerlendirip reddeder. Fakat elbette ki bu da belli bazı fikirsel dayanaklar gerektirir. Bu yazı tanrı inancını fikirsel bazda kanıtlamaya yönelik olarak sıkça kullanılan bazı akil yürütmeleri ele almakta ve ateizmin nasıl mümkün olduğuna dair belli baslı fikirleri ortaya koymaktadır. Yazının kapsamı çok geniş olmayıp, yalnızca belli baslı konuları ele almaktadır. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için danışılabilecek çok sayıda yazılı kaynak ve internet'te İngilizce hazırlanmış çok sayıda web sitesi bulunmaktadır.



Tanrının tanımı

Her şeyden önce, tanrının varlığını veya yokluğunu tartışabilmek için, tanrı kavramının tanımını yapmak gerekmektedir. Şaşırtıcı nokta, herkesin bu kadar sözünü ettiği bir kavramın çok kesin, net, herkesin anlayıp üzerinde birleştiği, kabul edilir ve anlaşılır bir tanımının bulunmamasıdır. Pek çok ateist-teist tartışmasının asıl noktalara gelinemeden, tanrının tanımı noktasında düğümlenip kaldığı, çünkü tanrının doğru dürüst bir tanımının yapılamadığına felsefi alanda çok tanık olunmuştur.

Bunun bir sebebi pek çok teist'in tanrıdan ne kastettigi ve tanrıyı nasıl tanımladığı konusunda fazla kafa yormamış olması, bir diğer sebebi de ortada yaygın birden fazla tanrı tanımının bulunmasıdır.

Genellikle tanrıdan ne kastedildiği tam anlaşılmadan tanrının varlığı veya yokluğunun kanıtlarına geçilir. Örneğin su diyaloga dikkat ediniz ve konuyla olan bağlantısını kurmaya gayret ediniz:

A: Masanın üzerinde küçük bir peri var.

B: Ama ben bir şey görmüyorum.

A: Elbette, çünkü bu görünmez bir peri.

B: Ama dokunamıyorum da.

A: Elbette, bu peri görünmez, dokunulmaz ve hakkında hiçbir somut veri edinilemez bir peri.

B: Peki o zaman var olduğunu nereden biliyorsun?

A: çünkü bu perinin varlığının kanıtları var.

B: Nedir bu kanıtlar?

A: Mesela yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Bu peri yağmur perisi. Ne zaman yağmur yağsa bu perinin varolduğunu anlıyorum.

B: Peki yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden biliyorsun?

A: çünkü başka birsek olamaz. Sen söyle o zaman yağmurun neden yağdığını?

B: yağmurun neden yağdığını bilmiyorum. Ama yağmurun sebebinin elindeki peri olduğuna inanmam için başka deliller gerekli.

(Dikkat ediniz, artık bu noktada, B dahi perinin varolup olmadığını veya niteliklerini sorgulamaktan çıkıp, varlığının delillerini tartışmaya başlamıştır).

A: Bu perinin varlığını kanıtlamaya aslında gerek bile yok. Herkes beyninin derinliklerinde bu perinin varlığına inanır. Sadece kişinin gönül gözünü açması gerekir. Bu peri kendi kendinin kanıtıdır. Ayrıca kendi varlığına dair inancı hepimizin beynine koymuştur. Hem sonra, başka turlu yağmurun nasıl yağdığını açıklamanın yolu olmadığından, bu perinin varlığına inanmak zorundasın.

B: Peki bu perinin nitelikleri neler? Neye benzer? nasıl bir şeydir?

(Dikkat edildiği gibi perinin nitelikleri, varlığının kanıtlarının tartışılmaya başlanmasından sonra gündeme gelmiştir).

A: Bu peri 15 cm boyunda, kanatlı, zayıf, ince bir varlıktır. Akillidir, konuşkandır ve neşelidir. Devamlı kanat çırpar. Ne zaman yağmurun yağmasını isterse bunu diler ve yağmur yağar.

B: Bilmiyorum, bana yine de inanması biraz zor geliyor.

A: Ama inanmazsan, bu peri kızar ve evini sel bastırır. İnanırsan ve dediklerini yaparsan ise bahçendeki bitkileri yeşertir, evine bolluk getirir.

(Dikkat ediniz, burada da insan motivasyonunun temel ilkeleri olan "ödül" ve "ceza" prensipleri kullanılmaktadır).

B: Ben yine de inanmıyorum.

A: İnanmıyorsan, olmadığını kanıtla o zaman?

B: ???

Dikkat ediniz, sonunda diyalog donmuş ve B'den perinin olmadığını kanıtlaması istenmeye başlanmıştır. Hele de bu diyalogun nesiller boyu sürdüğünü düşünün. A ve yandaşlarının bu perinin otoritesini kullanarak topluluklarına düzen getirdiğini, kurallar koyup bunların islemesini sağladıklarını ve bu yolla bir yasama ve yürütme otoritesi kurmayı başardıklarını düşünün.

İşe yarayan ve düzen sağlanmasına yardımcı olan bir toplumsal fenomen, toplumda zaman içinde kabul görür. Daha az sorgulanır. Hele de insanlara bunun anlayamayacakları birsek olduğunu ve bu konuya ancak belli baslı bazı akilli ve bilge kişilerin vakıf olduğunu söyleyin, insanlar zaten meşgul olan günlük hayatlarından bu meseleyi çıkarır, bu konuda güvendikleri kişilerin fikirlerini ve öğütlerini dinlemeye başlarlar.

Sonunda konuyla ilgili kafa yoran kişilerden de birbiriyle uyusan ve uyuşmayan görüşler çıkmaya baslar. Zamanla periden bütün somut özelliklerini (boyunu, kanatlarını, büyüklüğünü, vb) de çıkarır, daha zor sorgulanabilsin ve daha zor anlaşılabilsin diye tamamen soyut nitelikler atfederler. (Rengi, sekli, büyüklüğü yoktur, yeri yurdu yoktur, öncesi sonrası yoktur, vb gibi). çünkü insan yalnızca anlayamadığı şeye inanır. Anladığı her şeyi sorgular insan.

Tanrı için de İslami kaynaklara baktığınızda pek çok yerde hiç de soyut olmayan, neredeyse insana benzeyen bir varlık karşınıza çıkar. Örneğin tanrının "iki el"inden (Maide: 64; Sad: 75), "yüz"ünden (pek çok ayet içinde, örneğin Bakara:115) bahsedilir. Kuran'ın, hadislerin sözlerine bakan kimi yorumcular, tanrının cisimli, "Mucessine" olduğu görüşüne ulaşırlar. Ayrıca tanrı insan gibi görür, işitir, konuşur, yatışır, düşünür, acır, bağışlar, insan gibi "Efendi"dir (Rabb), "Kral"dır (Melik), "Ev"i vardır (Kabe), "Tahtı, Sarayı" vardır (Arş). "Güçlüdür" (Aziz), "Zorba"dır (Cebbar), "Sevecen"dir (Vedud), dost, düşman kazanır, vs. Ayrıca Kuran'a göre tanrı göktedir. "GOKTE OLAN'ın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. GOKTE OLAN'ın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz?" (Mülk Suresi, 16-17). Ayrıca tanrının Arş'ı (Taht, Saray) da göklerin üstündedir. Bunlara bakan kimi din alimleri ve kuran yorumcuları "tanrı gökteyse, Tanrı'nın gökten daha küçük olması gerekir. Böyle birsek düşünülebilir mi?" gibi, veya "tanrı gökteyse varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir, bu nasıl olabilir?" gibi sorular sormuşlardır.

Fakat ayni zamanda tanrının "benzeri" olmadığı da söylenir (Sura: 11). "Öncesiz", "Sonrasız", "Doğmamış", "Doğurmamış" denir tanrı için. Özellikle günümüzde, artık tanrıdan bahsedildiğinde genellikle cisimsiz, mekansız, soyut bir kavram karşınıza çıkar. "tanrı nasıl bir şeydir?" diye sorduğunuzda, elinizde kendisine atfedilen akil, zeka ve istediğini yapabilme dışında hiçbir nitelik kalmadığını görürsünüz.

Aslında sorgulama devam ettiğinde tanrı kavramını bu niteliklerden bile soyutlama ihtiyacı hissederler.çünkü bir Hıristiyan teologun dediği gibi:

"Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. çünkü tanrı hakkında birsek söylemek, tanrıyı 'sınırlamak' demektir. tanrı için A özelliğine sahiptir demek, tanrının non-A (A olmayan) özelliğine sahip olmadığını söylemek olur. Dolayısıyla her turlu sınırlamayı asan bir kavram olması gereken tanrı için hiçbir şey söyleyemeyiz."

Bir elma hayal edin. Ve sırayla elmadan bütün niteliklerini çıkarmaya başlayın. Rengini çıkarın, büyüklüğünü çıkarın, kütlesini çıkarın, seklini çıkarın. Geriye ne kalır? Konu elma olunca geriye bir şey kalmaz ama konu tanrı olunca belli ki geriye "var" olması ve de "bir" olması kalıyor.

Bu düşünce tarzı aşağıdaki diyaloga benzer:

Teist: Tanrıya inanıyorum.

Ateist: tanrı nedir?

Teist: Bilmiyorum.

Ateist: Fakat inandığın şey ne o zaman?

Teist: Onu da bilmiyorum.

Ateist: Öyleyse inancını inançsızlıktan ayran faktör ne?

Dolayısıyla bu düşünce tarzının absürdlüğü açıktır. Bu yüzden de tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak da istemezler. Tanrıyı insan olarak ancak "kısmen" anlayabileceğimizi söylerler örneğin. Ve de mümkün olduğunca genel ve sorgulanamayacak nitelikler atfetmeye çalışırlar. Fakat eğer bu nitelikler herhangi bir felsefi analize tabi tutulmaya çalışılırsa, o zaman yukarıdaki agnostik anlayışa çekilirler. Bu agnostik anlayışın yukarıdaki diyalogdaki gibi saçmalığı dile getirildiğinde ise, yine bazı nitelikleri olduğunu söylemeye başlarlar.

Kısacası tesitlerin kullandığı sekliyle tanrı kavramı içinden çıkılamaz bir çelişkidir, bir paradokstur. Ne bir nitelik ithaf edebilirsiniz, ne de hiçbir niteliği olmamasına izin verebilirsiniz.

Bu yüzden tanrı kavramı aslında daha tanımı noktasında terk edilmesi gereken bir kavramdır. Fakat yazının devam edebilmesi için ve tanrının varlığıyla ilgili kanıtların analizi konusunda söz söyleyebilmek için yine de bir tanımda anlaşmak gerekiyor. Bu yüzden tanrı kavramının üç yaygın açıklamasını burada dile getiriyorum:

1) Cisimli, belli bir sekli ve boyutu, vs olan fakat bizim bilmediğimiz ve görmediğimiz bir yerde varolan bir somut varlık.

2) hiçbir fiziksel özelliği olmayan, doğaüstü, fakat yine de "akıllı olmak" ve "istediğini yapabilmek" gibi bazı nitelikler taşıyan, ve ayni zamanda tüm nitelikleri tam anlaşılamayacak bir varlık.

3) Varolan fiziksel dünyanın tümü, bütünü. (Panteist tanrı anlayışı).

Bu yazı boyunca, her ne kadar tatminkar bir tanım olduğuna inanmasak da 2 numaralı tanımı kullanacağız. Çünkü toplumda en yaygın şekilde anlaşılan tanrı kavramı bu.

Tanrının varlığını kanıtlamak için öne sürülen deliller ve akil yürütmeler

Bu kısımda tanrı kavramını kanıtlama gayesiyle en çok kullanılan bazı akil yürütmeleri ve sunulan bazı delilleri ele alacağız.

1) İlk neden

Bu akil yürütmeye göre dünyada her şeyin bir nedeni vardır ve nedenler zincirinde geriye doğru gittiğinizde bir ilk nedene ulaşırsınız. Bu ilk neden ise tanrıdır. Bu akıl yürütme çeşitli konulara uygulanabilir. (Örneğin ilk canlı nasıl oluştu, evren nasıl oluştu, vs).

Bu akil yürütmenin felsefi açıdan zayıf noktası ise kendi amacıyla çelişmesidir. Nedenler zincirini hem kesmek hem de devam ettirmek isteyen bir akil yürütmedir bu.

Yani sunu demek istiyoruz: Nedenler zincirinde geriye doğru gidip, ilk şeyin nedenini bulmaya çalışıyorsunuz, ve "Evrene ilk ne sebep oldu?" sorusuna kadar geldiniz diyelim. eğer burada "Evrene de tanrı sebep oldu" deyip duracaksak, o zaman neden bu noktada durduğumuz ve neden "Peki tanrının sebebi neydi" sorusunu sormadığımız noktası gündeme gelir. Yok eğer "tanrı hep vardı" veya "tanrı kendi kendisinin sebebidir" diyebiliyorsak, o zaman bunu neden evrenin kendisi için diyemiyoruz? Sorusu gündeme gelir. Yani, belki evren hep vardı, veya evren kendi kendisinin sebebiydi? Yok eğer evrenin sebebini sorgulama ihtiyacını içimizde hissediyorsak, o zaman neden tanrının sebebini sorgulama ihtiyacını hissetmiyoruz?

Kısacası görüleceği gibi burada yalnızca sebebi bilinmeyen bir şeyi açıklıyor gibi görünmek gayesi vardır. Yapılan açıklama ise gerçek bir açıklama değildir. Teorik olarak zincire devam edebilir ve tanrının sebebi de kutsal ruh, onun da sebebi başka birseldir diyebilirdik. Ama eğer varlığın bir açıklamasının yapılabilmesi için bir yerde durulması gerek diyorsanız, o zaman nerede duracağınızı neye göre seçiyorsunuz? Yani evrenin sebebinde durmuyorsunuz da niye tanrının sebebinde duruyorsunuz?

Görüldüğü gibi ortada çok açık bir düşünce yanlışı bulunmaktadır. Nitekim "İlk neden" akil yürütmesi, yüzyıllardır ciddi felsefi tartışmalarda kullanılmaz. Fakat günlük hayattaki tanrı tartışmalarında hala ısrarla ateistlerin önüne getirilmektedir.

2) Evrenin düzenli olması

Evrende bir düzen olduğu gözlemi bazen tanrı kavramının bir kanıtı olarak kullanılır. Denir ki evren kaotik değildir, belli kurallara uyar. Ve dolayısıyla, bu düzenin altında, bu düzene sebep olan bir zeka olmalıdır.

Ya da başka bir sekliyle bu akil yürütme "doğa kanunlarının kanun koyucusu" fikri ile karsımıza çıkar. Denir ki evrende doğa kanunları var, dolayısıyla bu kanunların bir kanun koyucusu gerekir, bu da tanrıdır.

Ya da evrende zeka ve bilincin olması (insanoğlu), buna sebep olan daha üst bir zeka ya da bilincin varlığının bir kanıtı olarak ifade edilir bazen. tüm bunlar ayni akil yürütmenin değişik versiyonları olduğundan, bu yazıda bir arada, ayni madde altında inceliyoruz.

Birincisi, evrenin kaotik değil, belli kurallara uyan bir düzen olduğunu ilan etmek o kadar kolay değildir. Nitekim uzmanlar, günümüzde kaotik olarak adlandırılan sistemler altında dahi n boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek düzenler bulmaktadır. Sonuçta düzen kaos içindeki belli bir paterne uyan bir parçanın özelliğine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayısız miktarda düzenli alt parça içerebilir demektir. Dolayısıyla evrenin daha üst bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parçası olması mümkündür.

Ayrıca evreni düzenli ilan etsek de herhangi bir düzenin bir zeka gerektirdiğini iddia etmek mümkün değildir. Zeka ile düzen arasında nedensel bir bağ yoktur. Bir düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

Zekanın zekadan çıkması da ayni şey. Bir zekanın ya da bilincin daha üst bir zeka ya da bilinçten kaynaklanması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

3) Ahlaksal kanıtlar ve adalet fikri

Denir ki tanrı olmazsa iyi ile kotu arasındaki farkı anlamanın ve ahlaksal prensipler getirmenin bir yolu kalmaz.

Ya da denir ki, bu dünya adaletsizliklerle doludur. Çoğu kez kötülük, kötülük yapanın yanına kalır. Obur dünya, cennet ve cehennem, dolayısıyla tanrı olmalıdır ki adalet yerine gelebilsin.

Birinci konu, yani tanrı olmazsa iyi ve kotu arasında bir farkın kalmayacak olması konusu doğru bir gözlem olabilir de olmayabilir de. Ancak, doğru olsa dahi bu prensip tanrı kavramının bir kanıtı olamaz. Belki gerçekten de iyi ya da kotu diye birsek yoktur ve biz boşu boşuna iyilik diye birsek tanımlayıp öyle davranmaya çalışıyoruz. Ya da belki iyi ya da kotu dediğimiz şeyler, insanoğlu olarak, bir toplum içinde bir arada yasamanın gerekleri yüzünden, topluluğun tümünün refahı için uymamız gerekli olduğuna inandığımız kurallara verilen isimlerdir. Dolayısıyla, belki de iyi ve kotu insan yapısıdır ve insanların, yani bizlerin tanımladığımız şeylerdir. Yani tanrıyla bir ilgisi yoktur.

İkinci konu ise, yani adaletin yerine gelmesi için obur dünyanın olması gerektiği konusu, felsefi acıdan bir delil değil, olsa olsa safça bir insani temennidir.

4) Sonsuzluk

Sonsuzluğu insanin kavrayamayacağı, böyle bir kavramı ancak tanrı gibi mutlak bir varlığın kavrayabileceği, dolayısıyla tanrının olması gerektiği fikri de felsefi alanda değil ama günlük hayatta bazen karşılaşılan bir akil yürütmedir. Fakat mantıksal ve felsefi acıdan kanıt olarak nitelendirilebilecek bir yönü yoktur. çünkü sonsuzluk kavramını insanin kavrayıp kavrayamaması konusu bir yana, kavrayamıyor desek de, insanin sonsuzluğu kavrayamamasıyla, sonsuzluğu kavradığı söylenen bir varlığın var olmasının gerekliliği arasında nedensel bir ilişki yoktur.

5) İmam Gazali'nin kanıtı

Bunun da bir önceki sonsuzluk örneğinde olduğu gibi yazıya alınmasının tek sebebi İslami teist kesim arasında popüler olmasıdır. Yoksa bu da herhangi bir mantıksal ya da felsefi değer taşımaz. Bu kanıt, Gazali'nin bir inançsızla tartışırken kullandığı "Eğer sen haklıysan benim kaybedeceğim birşey yok, ama eğer ben haklıysam senin kaybedeceğin çok şey var. Yani inansan iyi edersin" anlamına gelecek türdeki bir akil yürütmesidir.

Görüleceği gibi felsefi açıdan herhangi bir kanıt kaygısı güden bir akil yürütme değildir bu. Çünkü karşı tarafın kendi beyninde ikna olup olmamasıyla ilgilenilmiyor, yalnızca itaat etmesi bekleniyor. Dolayısıyla, politik yandaş toplamada belki kullanılabilecek bir psikolojik manevra olabilir, ama felsefi değeri olan herhangi bir yönü yoktur.

Ayrıca, diğer acıdan bile yeterince güçlü olmadığını ifade etmekte fayda var. Nitekim, tanrıya inanmak, tanrıya inanan inanç sistemlerinden özel olarak birini seçmeye insani kolayca yönlendiremiyor. Örneğin, Hinduizm, Hristiyanlık ve Bahaizm dinlerini örnek alırsak, tümünde tanrı kavramı olmasına rağmen, örneğin Hinduizmde islamla bağdaşmayan reenkarnasyon inancı, Bahaizm'de İslam'la bağdaşmayan "Muhammed'in son peygamber olmadığı" inancı, Hristiyanlıkta ise "Muhammed'in bir peygamber olmadığı" inancı mevcuttur. Dolayısıyla, Gazali'ye hak versek bile, alternatifler arasında secim yapmakta yine de zorlanırdık gibi gözüküyor.

6) "Her şey mümkün olanın en iyisidir" iddiası

Bu da maalesef tanrı konusunda sözü edilen yaygın kanıtlama girişimlerinin mümkün olduğunca fazlasını bu yazıda ele alma gayretimiz yüzünden, yazının ciddiyetinden odun vermek istemememize rağmen, eklemek durumunda kaldığımız bir akıl yürütmedir.

Dünyaya tarafsız bir şekilde bakınca, aslında pek çok kişinin de gözlemlediği gibi, ortada yapılmış pek etkileyici bir is yoktur. Yani insan her şeye kadir bir varlıktan biraz daha iyi isleyen, aksaklıkları, saçmalıkları ve kötülükleri daha az olan bir sistem beklerdi.

Fakat bu konu bir yana, biz yine de kullanılan akil yürütmeye dönersek, buna göre dünyada her şey en mükemmel sekliyle yapılmıştır. Buna örnek olarak da çoğunlukla doğadaki ahenk, ve bulunduğu ortama iyi uymuş canlılar, vs verilir. Fakat örneğin canlıların bulunduğu ortama uymak zorunda olduklarını, çünkü doğal secilim sebebiyle uyamayanların soyunun tükendiğini, ancak uyabilenlerin hayatta kalıp genlerini yeni nesillere aktarabildiğini, vs ifade eden bilimsel bulgunun bilincinde olunmadan, ya da bu hesaba katılmadan yapılan bir beyandır bu.

Teistlerin bu konuda söylediği her şey, insan burnunun gözlük takmak için yaratılmış olduğunu söylemeye benzer. Yaptıkları şey meseleyi tersinden görmektir. Her şeyin çevresiyle uyum halinde olmasının, doğanın sadece çevresine uyanı barındırmasından kaynaklandığını görmezler. Bu ahenge ve uyuma hayret etmek, doğanın isleyişine dair bir kavrayış eksikliğini ifade ettiği gibi, bu hayret doğal olsa bile, bunun ortada hayret edici bir durum olması dışında ifade ettiği bir gerçek yoktur. Yani hayret ediyor olmak, hayret edici olayın sebebine dair birsek söylemez.

7) Mantıksal ve Ontolojik kanıtlar

Teolojide çeşitli örneklerine rastlanan bu tur kanıtlar, saf mantıksal akil yürütmelerle tanrının varlığını kanıtlama çabalarıdır. Örneğin Descartes'in tanrı kanıtı bunların bir örneği kabul edilebilir. Bu akil yürütme su şekilde özetlenebilir:

"tanrı 'En Yetkin' ve 'En gerçek' varlık olduğuna göre böyle bir kavramı benim zihnime kim sokmuş olabilir? Ben 'En Yetkin' ve 'En Gerçek' özelliklerine sahip bir varlık değilim, öyleyse bu düşünceye ben kendim ulaşamam. Çevremde gördüğüm varlıkların da hiçbiri bu özelliklere sahip değil. öyleyse bu fikri benim zihnime kendisi 'En Yetkin' ve 'En Gerçek' olan bir varlık, yani 'tanrı' koymuş olmalıdır."

Bu tur düşünce tarzındaki birinci yanlış, tanımlanan bir şeyin varolmasının zorunlu zannedilmesidir. Örneğin ben efsanelerdeki kanatlı ati veya Noel babayı tanımlayabilirim, fakat bu onların gerçek dünyada karşılıkları olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin zihinlerimizde varolmasıyla gerçekte de varolması ayni şey değildir.

Buradaki ikinci yanlış ise, bu akil yürütmenin mantıkta "döngüsel akil yürütme" (circular reasoning) denen türde bir düşünce tarzı olmasıdır. Bu tur akil yürütmelerde ulaşılmak istenen sonuç yola çıkılan başlangıç noktalarında gizli olarak içerilir. Örneğin burada, yapılan tanrı tanımı, sonuçta ulaşılmak istenen amaca (tanrının var olması) hizmet edecek tarzda seçilmiştir. Bu tur akil yürütme, düşünce biçimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak başlangıçtaki postulatlardan birinde içerilen bir bilgiyi açığa çıkarmaya yarar.

Bu tur tanrı kanıtlarına bir baska örnek olarak Leibnitz'in bir argümanını verebiliriz. Buna göre:

"Bu dünyada kendi varlıklarının nedenini içlerinde bulundurmayan varlıklar vardır. Örneğin ben anneme, babama bağlıyım, derken havaya, besine, vs. Ayrıca bu dünya tek tek nesnelerin gerçek veya hayali bir bütünü ya da topluluğudur, ki bunların hiçbiri yalnızca kendi içlerinde varlıklarının nedenlerini bulundurmamaktadır. Bu bakımdan, nesneler ve olaylar varolduğuna göre ve hiçbir tecrübe nesnenin kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurmadığına göre, bu sebebin, nesnelerin bütününün kendi dışında bir nedeni olması gerekir. Bu nedenin bir varlık olması gerekir. Diğerlerinin nedeni olan bu varlık, kendi kendinin nedeni olabilir de olmayabilir de. Eğer kendi kendisinin sebebiyse, tamamdır, değilse daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varlığın bir açıklaması yapılmış olmaz. Bu bakımdan varlığı açıklamak için, kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurması gereken, yani varolmadan yapamayacak bir varlığa varmamız gerekir. Bu da tanrıdır"

Bu da dikkat edilirse tanrıyı "Kendi sebebini kendi içinde içeren ve varolmadan yapamayacak" bir varlık olarak tanımlamış, dolayısıyla bir "döngüsel akil yürütme"ye düşmüştür. Yani yola çıkış noktasından daha fazla bir bilgi veren bir akil yürütme değildir bu da.

Felsefede yalnızca mantık ve zihinsel akil yürütmeler kullanarak tanrının varlığını kanıtlama çabaları daima boşa çıkmıştır. Çünkü bu tur bir kavram, kanıtlanmak için dışarıdan gelen verilere ihtiyaç duyar. yalnızca zihin içinde yapılan akil yürütmeler, doğaüstü bir varlığın varolduğunu göstermeye yetmez.

Tanrı kavramındaki mantıksal çelişkiler

Tanrı kavramıyla ilgili ilk çelişki, yazının basında dile getirdiğimiz tanımı ile ilgili genel çelişkidir. yazının bu kısmından bu genel çelişkiden yola çıkarak, tanrı kavramının içerdiği çeşitli sorunlardan bahsedeceğiz.

Örneğin, "Her şeye kadir bir varlığın herhangi bir niteliğe sahip olması mümkün olabilir mi?". tanrı her şeye kadirse, tanrı hakkında hiçbir sınırlama getiremiyorsak, o zaman örneğin "tanrı birdir" nasıl diyebiliyoruz? Bu durumda "Bir" olma niteliği, bir'den fazla olma sansını sınırlamış olmuyor mu tanrının? Örneğin kendisi gibi ayni niteliklere sahip ikinci bir tanrıyı yaratabilme gücünü? Ya da kendisini yok edebilme gücünü?

Benzer şekilde bir varlığın "olumsuz" olması, ölme sansını, "var" olması, var olmama sansını, veya herhangi bir A niteliği, non-A niteliğine sahip olmasını sınırlamıyor mu tanrının?

Ya da doğaötesi bir kavramın tanımından çıkan bir baska sorun olarak, filozoflar "tanrı mantık ilkelerinin de üstünde midir?" sorununu dile getirmişlerdir.

mantık ilkelerini bilirsiniz. 1) A., A'dır. 2) A, non-A değildir. 3) A, ayni zamanda hem A, hem de non-A olamaz. Bunlar Aristo tarafından ilk olarak dile getirilmiş ve felsefe tarihi boyunca karşı çıkılmadan kullanılmış 3 temel mantık ilkesinin tanımıdır.

Her şeyin üstünde olduğu iddia edilen bir varlığın, mantık ilkelerinin de üstünde olup olmadığını sormak geçerli bir soru oluyor o zaman. Yani örneğin tanrı "Evli bir bekar", "Daire seklinde bir kare", ya da "Doğru olan bir yanlış önerme" yaratabilir mi?

Kısacası, ayrıntılı bir felsefi analize tabi tutulduğunda, tanrı inancı absürd denebilecek düzeyde saçma ve sağlıklı düşünen bir bireyin normal koşullarda kabul edemeyeceği bir kavramdır.

Fakat o zaman nasıl oluyor da dünya üzerindeki bu kadar insan böyle bir kavrama inanabiliyor? Bunun cevabi büyük ölçüde uygarlık tarihinde, sosyal mekanizmaların isleyişinde ve insan psikolojisinde yatmaktadır.

İnsan sosyal bir varlık olmasaydı, tanrı kavramı ve ondan çıkan dinlerin uygarlık tarihinde yapıcı fonksiyonları olmasaydı ve obur dünya inancının psikolojik açıdan pek çok insanin ihtiyaç duyduğu yapıcı bir yönü olmasaydı, tanrı kavramının çocuk masallarından öte inanılır bir yönü olmazdı.

Peki o zaman tanrı kavramı bir ihtiyaç midir? Tanrıya inanmamak psikolojik bozukluğa yol acar mi?

Aslında bizim düşüncemize göre, tanrı inancından kaynaklanan psikolojik etkiler (ceza korkusu ve suçluluk duygusu), tanrıya inanmamaya göre daha zararlıdır. Ve bizce, ki bunu ateist kesim üzerinde yapılmış gözlemlere göre söylüyorum, yeterli bir entellektüel olgunlukla birleşmiş bir ateizm, kişide tanrı inancını bir ihtiyaç olmaktan çıkardığı gibi, psikolojik acıdan daha sağlıklı bir hayat sürdürebilmeyi de sağlamaktadır.

Nitekim günümüzde, dinin diğer fonksiyonları (kanun ve düzen koyuculuk), bilimsel yöntemlerle diğer alanlara (bilimsel politika, hukuk, sosyoloji, vs) aktarılmış olduğu için aslında insanlık olarak dine ve tanrı inancına bir ihtiyacımız kalmamıştır.

Fakat toplumdan kısa surede bu inancı terk etmesini beklemek pratik acıdan pek mümkün değildir. Dolayısıyla, su anda insanlık bu inancı uygarlık geçmişinin bir mirası olarak taşıyor ve öyle görünüyor ki yakın gelecekte de bu durum değişmeyecektir.

İstatistiksel Veriler

ABD’de üniversite öğrencileri arasında yapılan ve Chronicle of Higher Education’da yayınlanan bir ankete göre (19 Kasım 1986, sayfa 37), ABD üniversite öğrencilerinin yarısından çoğu yaratılışçıydı ve üçte biri hayaletlere, ölülerle haberleşmeye, uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine, yeti efsanesine, vs. inanıyordu. Bu sonuç günümüzde bilim eğitiminin, insanların beynine girmede tabloid gazetelerdeki sözde bilim (pseudo science) saçmalıklarından daha etkili olamadığının bir göstergesiydi.

Ayrıca aynı anket, yaratılışçılığı benimseyen gençlerin kitap okumaya daha az eğilimli olduklarını ve not ortalamalarının da yaratılışçı olmayan gençlere nazaran daha düşük olduğunu gösteriyordu. Bu sonuç uzmanlar tarafından, yaratılışçı inanca sahip kesimin bilimsel bilgiye karşı sergilediği şüphe ve güvensizliğin bir göstergesi olarak yorumlanmıştı. Ohio’daki ortaokul ve lise biyoloji öğretmenleri arasında yapılan başka bir anket, çoktan seçmeli bir sorudaki 5 şık arasından “evrim teorisi”ni en iyi tanımlayan şıkkı ankete katılanların sadece %12’sinin doğru olarak tespit edebildiğini gösteriyordu.

Eşit derecede ilginç bir başka anket bulgusu, yine Ohio’da, bu sefer okul müdürleri arasında yapılan bir ankette, anket katılanlarının %53’ünün yaratılışçılığın okullarda okutulması gerektiğini ve yer alacağı dersin biyoloji ve fen bilgisi dersleri olması gerektiğini düşünmesiydi. Bu ankete katılan okul müdürlerinin sadece %2’si “evrim teorisi”nin tanımını şıklar arasından doğru olarak seçebilmişti.

Bunun yanında, TPM (The Philosopher's Magazine) adlı felsefe dergisinin Internet sitesinde yapılan anket (1999), felsefe okuyan kesimin inanç konularında diğer kesime göre ne kadar bilinçli olduğunu gösteriyor.

Ankete katılan 1000 okur arasında,

Tanrı vardır diyenler %31, yoktur diyenler %69
uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine inananlar %9, inanmayanlar %91
Canlıların gelişiminde evrimin rol oynadığına inananlar %76, inanmayanlar %24
İlk insanlar yaratılıp dünyaya konulmuştur diyenler %14, bunu kabul etmeyenler %86
Etik (Ahlak)'ın kültüre bağlı olarak göreceli olduğuna inananlar %41, inanmayanlar %59
İnsanların aya ayak basmadığına inananlar %2, bastığını düşünenler %98

Aynı zamanda, Nature dergisi tarafından bilim adamları arasında yapılan anket, alanında etkili ve lider bilim adamları arasında, tanrı inancı oranının çok düşük olduğunu, ve bu sonucun 1914 yılında bilim adamları arasında yapılan benzer bir anketteki sonuçlara nazaran daha da düşük olduğunu tespit etti.

Tanrı inancı konusunda,
1914 yılında bilim adamlarının %27.7'si inançlı, %52.7'si inançsız ve %20.9'u agnostik idi.
1933 yılında inançlı oranı %15, inançsız oranı %68 ve agnostik oranı %17 çıkmıştı.
1998 yılında tekrarlanan aynı anket ise inançlı oranını %7, inançsız oranını %72.2 ve agnostik oranını da %20.8 olarak gösteriyordu.

İnsan ruhunun ölümsüzlüğü konusunda ise,
1914 yılında bilim adamlarının %35.2'si inançlı, %25.4'u inançsız ve %43.7'si ise agnostik idi.
1933 yılında inançlı oranı %18, inançsız oranı %53 ve agnostik oranı %29 çıkmıştı.
1998 yılında tekrarlanan aynı anket ise inançlı oranını %7.9, inançsız oranını %76.7 ve agnostik oranını da %23.3 olarak gösteriyordu.

En yukarıda verdiğim, amerikan halkı ile ilgili sonuçlara ek olarak da, o sonuçların 1988'den beri değişim gösterdiğini tespit eden bir anket sonucu var. Buna göre amerikan halkı arasında kendini inançsız olarak tanımlayanların oranı 1990'li yıllar içinde iki kat artarak %7'den %14'e çıkmış bulunuyor. Bunu da evrim konusundaki eğitime bağlıyorlar. Bilindiği gibi evrim mi, yaratılışçılık mı okutulmalı tartışması, 80'li yılların sonunda mahkemelere kadar gitmiş ve bilinçli arasında endişe yaratmıştı. Fakat sonuçta evrimin öğretilmesi ve yaratılışçılığın bilim derslerine sokulmaması konusunda karar alındıktan sonraki gelişmeler, yukarıda bahsettiğim sonucu yaratıyor.

Bir başka ilginç nokta da Amerika'da bu kadar tartışılan bu yaratılışçılık konusunun, batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde bir problem bile olmaması. Internet’teki Amerikan ateist forumlarındaki tartışmalara Avrupa'dan katılan gençler, Amerika gibi gelişmiş bir ülkedeki bu ortama hayret ettiklerini belirtiyorlar. Bu durum bence batı dünyasının asıl kültürel gelişiminin Avrupa'da gerçekleşmiş olmasından, Amerika’nın ise sadece Avrupa’nın parası bol yatırımcılarını ve aynı zamanda bilim adamlarını, vs. çekerek bilim ve teknolojide gelişmesinden, yani bilimsel bilinç ve bilgi birikiminin asıl geliştiği ortam olmamasından kaynaklanıyor.

Bilim ve Ütopya Dergisi Anketi:
İşte bunlar da ülkemizdeki istatistikler. Anket 2001 yılında Nisan-Mayıs döneminde ODTÜ-Kocaeli-İstanbul üniversitesi Temel Bilimler Fakülteleri ile Tıp Fakültelerinde 1167 öğrenci arasında yapılmış. Soruların cevapları inanıyorum-inanmıyorum yada olabilir seklinde. Sorulara verilen cevaplardan İslam’la ilgili olan 'Havva-Adem', 'Kader' ve 'Melek ve Cinler' ile ilgili sorulara yüksek bir yüzdeyle inanıyorum cevabı gelmiş. İşte sorular ve sonuçları.

KUTU-1
Anket soruları
1) Kişilerin geleceğini ve karakteristik özelliklerini, doğdukları sırada
yıldızların durumuna bakarak önceden haber veren astrolojiye;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir
2) Başka gezegenlerden, dünyamızı ziyarete gelen ufoların varlığına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

3) Uzaydan gelen canlıların aramıza girip yaşadıklarına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

4) Ufoların binlerce yıl önce dünyamıza gelip, uygarlığı başlattıklarına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

5) Nuh'un Gemisi'nin varlığına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

6) Aşağıdaki para psikolojik olaylarla ilgili deneyimleriniz:
6/1) Bir insanın bir başkasının başına gelenler veya aklından gecenler
hakkında, hisleri yoluyla bilgi sahibi olması (Telepati).
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

6/2) Ruh gücüyle eşyaların hareket ettirilebilmesi (Telekinezi).
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yasayanlardan biliyorum

6/3) Medyum yardımıyla veya başka bir şekilde ölülerin ruhuyla
haberleşilmesi.
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

6/4) Falların ve falcıların geleceğe dair haber vermesi.
a) Yaşadım b) İnanmıyorum c) Yaşayanlardan biliyorum

7) Ruhun, ölümden sonra başka bir bedende yeniden canlanması anlamına gelen
reenkarnasyona;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

8) Melekler, cinler gibi varlıklara;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

9) İnsan soyunun Havva ve Adem'den geldiği görüşüne;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

10) Dileklerinizin gerçekleşmesine, türbe ya da yatırlara gitmenin yardımcı
olacağına;
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

11) Nazara inanır misiniz?
a) İnanıyorum b) İnanmıyorum c) Olabilir

12) Muska taşır mısınız?
a) Evet b) Hayır c) Yararına inanmasam da taşırım

13) Rüyalarınızda gördüklerinizin gelecekte yaşanacak olaylara dair ipuçları
taşıdığına inanıyor musunuz?
a) Evet b) Hayır c) Olabilir

14) Kadere inanıyor musunuz?
a) Evet b) Hayır c) Bazen


KUTU-2
Anketin uygulandığı bölümler
- İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fak. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. İstanbul Tıp Fak . (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fak. Tıbbi Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Astronomi Bölümü. (4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Fizik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Fen Fak. Matematik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- İ.Ü. Mühendislik Fak. (1. sınıf)
- A.Ü. Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. Astronomi Bölümü. (4. sınıf)
- A.Ü. Kimya Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. İstatistik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- A.Ü. Elektronik Müh. Bölümü. (1. sınıf)
- A.Ü. Jeoloji Müh. Bölümü. (1. sınıf)
- ODTÜ Biyoloji Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- ODTÜ Fizik Bölümü. (4. sınıf)
- ODTÜ Matematik Bölümü. (1. ve 4. sınıf)
- ODTÜ İstatistik Bölümü. (1. sınıf)
- Kocaeli Üniv. Tıp Fak. (1. ve 4. sınıf)

Tablo-1
"Olabilir" ve "yaşayanlardan biliyorum" yanıtlarının oranı

1) UFO'lar % 42.84
2) Rüya % 42.14
3) Telepati % 42.07
4) Telekinezi % 41.04
5) Astroloji % 37.15
6) UFO uygarlığı % 28.08
7) Aramızda uzaylılar % 25.84
8) Reenkarnasyon % 23.87
9) Türbe / Yatır % 21.95
10) Nuh'un gemisi % 20.38
11) Kader % 16.97
12) Havva / Adem % 16.68
13) Medyum % 16.24
14) Fal / Falcı % 15.45
15) Nazar % 14.62
16) Melek / Cin % 12.78
17) Muska % 1.30

Tablo-2
"İnanıyorum" oranları (yüksekten aza sıra ile) üç şıklı grafikleri (inanıyorum) dikkate alarak yapılan sıralama

1) Melek / Cin % 71.44
2) Nazar % 68.91
3) Kader % 67.49
4) Havva / Adem % 67.02
5) Nuh'un gemisi % 63.31
6) Rüya % 34.32
7) Telepati % 26.98
8) UFO'lar % 15.80
9) Astroloji % 14.44
10) Reenkarnasyon % 11.47
11) Türbe / Yatır % 9.66
12) Muska % 9.45
13) Fal / Falcı % 6.23
14) UFO Uygarlığı % 5.20
15) Aramızda Uzaylılar % 3.09
16) Telekinezi % 1.90
17) Medyum % 1.90


Tablo-3
"İnanıyorum+olabilir" oranları (yüksekten aza sıra ile) İki şıklı grafikleri (inanıyorum+olabilir) dikkate alarak yapılan sıralama

1) Kader % 84.45
2) Melek / Cin % 84.22
3) Havva / Adem % 83.70
4) Nuh'un gemisi % 83.69
5) Nazar % 83.53
6) Rüya % 76.46
7) Telepati % 69.05
8) UFO'lar % 58.64
9) Astroloji % 51.58
10) Telekinezi % 42.93
11) Reenkarnasyon % 35.34
12) UFO uygarlığı % 33.28
13) Türbe / Yatır % 31.61
14) Aramızda uzaylılar % 28.93
15) Fal / Falcı % 21.69
16) Medyum % 18.14
17) Muska % 10.75

www.ateizm.org

İnançsızlığın Faydaları

Skeptic dergisinin web sitesinde sorulan "Sizce skeptik (kuşkucu) olmanın (ya da inançsız, ateist, agnostik, vs) faydaları nelerdir?" sorusuna okurlar tarafından verilen cevaplardan seçmeler:

"Tanrı'ya inanmamanın ne faydası vardır? Hiçbir şey. Ben bir şeylere doğru olduklarına ikna olduğum için inanırım, inanmak beni mutlu ettiği için değil. Eğer mutlu olmak için inansaydım, belki Tanrı'ya inanırdım."

"Dinin antropolojisi konusunda bir öğretmen ve öğrenci olarak pascal's wager * türündeki argümanları her zaman şaşırtıcı bulmuşumdur. Eğer bu wager konusunda ciddilerse, o zaman bunu dünya dinlerinin tümüne uygulamaları gerekir. Bu ise onları dinler konusundaki tüm bu çeşitliliğini göz önüne alıp, bu çeşitliliği araştırıp öğrenmeye götürecektir. Bu durumda ise kısa zamanda kendi dinlerindeki pek çok özelliğin başka dinlerde de varolduğunu ve kendi dinlerinin eşsiz ve benzersiz olmadığını fark edeceklerdir. İşin aslı, böyle bir çalışma, eğer yeteri kadar derinlikte yapılırsa, tek bir dine adayacak kadar zaman bile bırakmayacaktır kendilerine."

(* Pascal's wager: "Ben haksızsam kaybedeceğim bir şey yok, ama sen haksızsan kaybın büyük olur" argümanının adı)

"İnancımı bıraktığımdan beri, organize dinler ve kendine olan sevgi ve inanç konusunda aşırı talepkar görünen bir Tanrı fikri konusundaki kuşkularımı duyurmaktan çekinmedim. Şu anda içinde yetiştiğim Hıristiyan dininin bana öğrettiği Tanrısal ceza ve sonsuz korku ve acı fikirlerinden kurtulmuş olarak, özgür biçimde yaşayabilirim. Şu anda, bir gün bu dünyayı terk etmeye hazırım ve bu konuda bilinmeyenlerden kaynaklanan bir korkum yok artık. Şu anda sadece kendi vicdanımın sesini dinliyorum ve hala insanın başkalarına yardım etmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bunun için gerekçem ilahi emirler değil, hayatta en değerli bulduğum şey olan 'kendime saygı'dır."

"Güzel soru, fakat tersi olan 'İnanmanın ne faydası var?' sorusu kadar anlamsız. Evet, Tanrı'ya inanmada faydalar bulabilirsiniz. Teselli gibi, ya da pascal's wager gibi. Fakat gayet doğru olarak pek çok filozof ve teolog bunların hiçbirinin bir inanca temel teşkil edemeyeceğini tespit etmişlerdir. Bir şeye ya inanırsınız, ya inanmazsınız. Ben inançsızlığımda bir kişisel çıkar ya da fayda aramıyorum. Ben aslında Douglas Adams'ın bakış açısına sahibim bu konuda. Tanrı diye bir şeyin dünyayı açıklamada kolay yola başvuran insanların beyninden başka hiçbir yerde varolmadığına dair ikna olmuş durumdayım. 'Peki ama tamamen anlamsız ve amaçtan yoksun olan böyle bir dünyada nasıl yaşayabiliyorsun?' diye sorduklarında, kendi hayatlarına bir anlam verme konusundaki kendi başarısızlıklarını itiraf etmiş oluyorlar inançlılar. İnançsızlığın faydaları vardır. Dünyaya bakmak ve kendi başına karar vermek gibi. Ki bu aynı zamanda taraf tutmacılıktan vazgeçmeyi ve başkalarına karşı hoşgörülü olmayı (karşı taraftan gelebilecek hoşgörüsüzlük mevcut özgürlüğü kısıtlamadığı sürece) da öğretir."

"Doğaüstüne inanmamanın faydaları:

1) "Tanrı yarattı", "Bir mucizeydi", "Tanrı'nın bizim anlayamayacağımız gerekçeleri vardır", vs ile tatmin olmayacağınız için devamlı doğrunun ve gerçeğin arayışı içindesinizdir.

2) Her şeyin doğal süreçlerle açıklanabileceğini ve bir mucizeyle doğal bir olay arasındaki tek farkın birinin henüz açıklanamamış olması olduğunu bilirsiniz.

3) Çocuklarınıza özgür düşünmek ve bilginin sınırlarını zorlamak haricinde hiçbir dogma öğretmek zorunda kalmazsınız.

4) Eğer gelecekte, teknolojik olarak daha ileri bir uygarlık ritüellerimiz ve mitolojimiz hakkında bilgi edinip, Buddha, İsa, Muhammed, vs. 'nin geri dönüşü türünde bir şov ortaya koyarak bizi köleleştirmeye kalkacak olursa, bu inançsızlara işlemez.

5) İnanç sisteminizle çelişmediği için bilimi anlamanız daha kolay olacaktır.

6) Ahlaki değerleriniz bir ödül ve ceza sistemine dayalı değildir ve sizin için ahlaksal konuların kompleksliği kuralların kendilerine Tanrı tarafından sunulduğuna inananlara göre daha açıktır.

7) Başınıza gelen kötü şeyler için şeytanı suçlamaz ve başınıza gelen iyi şeyler için de Tanrı'ya teşekkür etmezsiniz. Kontrolünüz dışındaki olayların istatistiksel doğasını anlar, başınıza gelen kötü şeyin sebebi kendi hatanız ise bunun sorumluluğunu üstlenir ve başınıza gelen iyi şeyler iyi bir kararınızın ürünü ise kendinize, ve bu konuda size yardımcı olanlara (anne, baba, öğretmen, vs) teşekkür edersiniz.

8) Ölünden sonra hayat olduğuna inanmadığınız için hayatı doyasıya yaşarsınız. Bu dünyayı daha iyi bir hale getirmek için geçerli sebepleriniz vardır. Ölümden sonra ne olduğunu kimsenin bilmediğini ve bu yüzden ölümü ölen kişi için iyi ya da kötü bir şey olarak göremeyeceğimizi bilirsiniz.

9) Tıptaki gelişmeler veya ömür uzatacak herhangi bir şeyle ilgili ahlaki tereddüdünüz olmaz.

10) Kişisel tecrübemden biliyorum ki, ben başka inançlara sahip kişilerle daha kolay arkadaşlık kurabiliyorum (kendi inanç çevresine bağlı kalanlara kıyasla). Ayrıca insanlar sizin çevrenizde zihinlerinden geçeni daha özgür bir biçimde ortaya koyabiliyorlar."

"Doğruya, bizi nereye götürürse götürsün bağlı kalmak, entellektüel açıdan dürüst birinin seçebileceği tek yol değil midir? Skeptik olarak yaşamanın doğal bir faydasıdır bu. Ben aldatılmaya karşı çok daha bağışıklıyım, çünkü kanıtı görmek istiyorum. Skeptik bilir ki insan hayatı insansal değerlerimiz ve amaçlarımız sebebiyle özeldir, sadist bir Tanrı öyle dedi diye değil. Skeptikler kendi problemlerini kendileri çözme konusunda daha başarılıdır, çünkü gökyüzünde kendileri için bu işi halledecek birinin bulunmadığını bilirler. Bilirler ki, işleri Tanrı'ya havale etmek, aslında hiçbir şey yapmamaktır. Bir skeptik olmak, kendi sorumluluğunu kendisi üstlenen olgun bir yetişkin olmaktır. Hangi bilinçli yetişkin kişi hayatlarını yönlendirmede farklı bir yol izleyebilir?"

Kuran ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni

Kuran Tevrat'a benzer ve bunun aksini kimse inkar edemez ve etmiyor da !

Peki, bu benzerliğin nedeni nedir?
Kuran taraftarlarına göre, her iki kitabından da Allah tan gelmesi.
Tevrat taraftarlarına göre, Tevrat Allah tarafından esinle yazdırılmıştır, Kuran Allah'tan gelmemiştir, Muhammed Tevrat'tan bazı bölümler aşırarak kendisi yazmıştır.
Şimdi iki tarafın iddiası da inançlarına dayanıyor, ama somut bir kanıt yok.
Benim bu konuda bir yargıya varabilmem için en azından bir kısım somut kanıtlarım olmalı, öyle her kesin her dediğine inanırsam çorba olur.
Önce akıl yürütüyorum, Kuran kendinden önceki Tevrat ile oldukça fazla benzerlikler içerir, peki Tevrat kendisinden önceki bazı metinlerle benzerlik gösterir mi?
Ne yapıyoruz araştırıyoruz, tarihi metinler inceliyoruz, Sümer çivi yazıları, Mitoloji vs vs.
Ve şaşılacak şekilde Tevrat'taki metinlerin benzerlerine rastlıyoruz.
Sümer yazıtlarında !
Şimdi, Kuran, Tevrat ile benzer dediğimizde, aynı Allahtan geldiği için diyen arkadaşımız bu mantığını yürütmeye devam ederse, Sümer Metinleri, Tevrat'a, Tevrat da Kuran'a benzer çünkü üçü de aynı Allah'tan gelmiştir demeye devam edebilir mi?
Hayır?
Neden?
Aynı Allahtan gelemez,
Çünkü Sümerler Çok Tanrılıdır.
Tek olan Allah'ın çok Tanrılı metinler vaaz etmeyeceğini takdir edersiniz.
Eğer Sümer efsanelerinde, Tevrat'ta ve Kuran'da yeteri miktarda aynı metinler bulursak, sadece Kuran'ın değil fakat Tevrat'ın da, Tanrısal vahiy ile yazılmadığı ve insan yazması olduğu yüksek ihtimal kazanır.
Böyle metinler varmıdır?
Vardır, mümkün olduğunca aktaracağım !
***
Peşinen belirtmek isterim ki, metinler oldukça uzun ve tafsilatlı anlatımlar gerektiriyor, bunu burada yapmam çok zor ve zaman alıcı olur, bu yüzden ben ana hatları ile konuları belirterek, kaynakları işaret etme düşüncesindeyim, bundan sonrası, gerçekten araştırmak isteyenlerin kendi çabasına kalır.
Musa ile başlıyoruz.
Kuran( Bkz. Kassas Suresi) ve Tevrat okunduğunda, çok tanıdık bir hikaye ile karşılaşırız.
Doğan erkek çocuklar öldürülmektedir, ve bir erkek bebek öldürülmekten kurtarılarak, bir sepet veya bir sal ile suya veya nehre bırakılır ve bebek soylu bir aile veya simgeleyen hayvan vs tarafından bulunarak büyütülür ve mutlaka öz annesi ortaya çıkar bazen kimliğini gizleyerek çocuğun süt annesi olur. Çocuk büyür ve önemli bir şahsiyet olur, kendi milletine lider olur onları kurtarır vs vs.
Seyretmiş olanlar kahpe Bizans filmini aklına getirsin.
Şimdi bu hikaye veya efsane din kitaplarında olduğu gibi, ilkel tüm inanış ve efsanelerde benzer olarak vardır.
Babil'in kurucusu Agadeli Sargon (MÖ 2800) kendi anlatır,
'Annem bir BAKİRE idi (Burada Meryem İsa bağlantısı kurulabilir), Annem beni Fırat kıyısında gizlice doğurdu, kamıştan yapılmış bir sandığın içine kapatarak nehre bıraktı, Sucu Akhi beni sudan çıkardı büyüttü ve bahçıvanı yaptı, Tanrıça Ishtar beni sevdi ve Kral oldum'
Bknz. Dinin Kökenleri S. Freud sayfa 256 Öteki yayınevi
Sargon gibi öyküsü benzerlik gösterenler, Cyrus, Odipus, Karna, Parisi;Telephos, Perseus, Heracles, Gılgamış, Amphion ve Zethos ve bizde iti bilinen Romus Romulus hikayesi vardır, sala bırakılan iki kardeşi Bozkurt büyütür.
***
Sümerler Tapınağa girerken, kurban keserken, dua ederken vücutça temiz olmaya özen gösterirler.
Sümer de Tanrılar 'OL' der ve her şey olur.
Sümer'de, Tanrılar kızdı mı azab ediyor, kendi milletlerin helak ediyor.
Sümer Ay Tanrısının sembolu, cami ve minarelerin tepesinde gördüğümüz yarımaydır.
Hamurabi (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alır, Musa'da Tevrat'ın Tanrısından.
Sümer'de kadın kısırsa, kocasına çocuk doğurması için cariye verir ve cariye haddi aşarsa kapı dışarı eder.
(Bknz Tevrat taki İbrahim Sara Hacer ilişkisi)
Hamurabi kanunu madde 165 ile, Tevrat Tekvin Bap 25-32-34 teki hüküm aynıdır.
Taşlanma cezası Sümerlerde var, İÖ 2200 de Lagaş kralı Urukagina, iki koca alan kadınların (yanlış okumadınız)
Yazılı taşlarla (Bknz Kurandaki işaretli taşlar) taşlanmasını emretmiş.
Sümerliler kadınları Tarlaya benzetir, Tevrat ve Kuran da.
Sümer de 7 sayısı önemli, Yeraltı dünyasının 7 kapısı var.
Kuran da da 7 kat gök, cennetin 7 kapısı şeklinde var.
Sümerlerde Tanrılara Kurban kesiyor, sağ kalça ve iç organlar Tanrıya takdim edilir gerisi dağıtılır.
Sümerlerde 6 gün çalışma 7. Gün dinlenme var,
Tevrat ta da aynı şey sözkonusu Şabbat günü !
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adlı bir yerleri var.
Kuran da Göklerde bir meclis var, Kuran okunur, şeytanlar bu meclisi dinler, ve Arş !
Sümer de Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söyler,
Tevrat ta ve Kuran da da Tanrı Musa ile perde arkasından konuşur ve Tufan olayı vardır.
Sümerde günah çıkaran rahipler var.
***
Burada pek çok müslümanın aklına şu gelmektedir: 'Biz hemen hemen bütün kavimlere peygamber geldiğine inanıyoruz. Dolayısıyla, belki de bu benzerlikler normaldir. '
Tevrat ve Kuran, Sümer metinleri ile benzeşiyorsa elbette Sümer metinlerini de ilahi kabul etmek adına onlara de Peygamber geldiğine inanmaktan başka çıkar yolunuz yok.
Ancak Sümer metinlerinde, ne böyle bir Peygamber vardır ne de tek Tanrı inancı, ne de kitap !
Üstelik Sümer de Cebrail'in rolünü Bilgelik Tanrısı Enki oynuyor, insanlara diğer Tanrı arkadaşlarından haber getiriyor.
Sümer de Tufanı yapmaya 4 büyük Tanrı karar veriyor !
Acele etmeyin daha pek çok konu var.
Eyup Peygamber Hikayesinin Kuran ve Tevrat ve Sümerdeki şekillerini karşılaştıracağız.
Yaratılış hakkında her 3 metni karşılaştıracağız.
Neşideler neşidesinin Tevrat'a Sümerden geçtiğini anlatacağız, Şeba Kraliçesinin Kuran'a Saba Melikesi olarak geçtiğini anlatacağız,
Hint efsanelerindeki Adomim in nasıl Adem'e dönüştüğü var !
Yine Hintili bakire Rohini, bir Tanrı oğlu doğuracak,
Buna benzer onlarca konu daha var !
***
Dilimizden pek eksilmeyen, din kitaplarına girmiş, "Eyüp Peygamber'in Sabrı" hikâyesinin de, Sümerlerden kaynaklandığı ancak bu yüzyılın ikinci yarısından sonra anlaşılabilmiştir. Bu metnin yazıldığı tabletin bir kısmı Philadelphia Üniversitesi'nde, diğer kısmı İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulundu. Bunlar ayrı ayrı okunup birleştirilince 135 satıra ulaşan, şiir tarzında yazılmış bir hikâye ortaya çıktı. Fakat parçaların birçok yeri kırık veya bozuk olduğundan metnin tümü tam olarak elde edilemedi.
Hikâyenin ana fikri; insanın felaketlere uğradığı zaman, bunu yapan Tanrıya lanetler saçacağı yerde, onu yücelterek, ona yalvarıp yakararak kalbini yumuşatıp, bu felaketlerden kurtulabileceğidir. Sümer'de yalvarılan Tanrı, insanın kendi Tanrısıdır. O, Tanrılar meclisine bu duaları götürerek iyi sonuç alıyor.
Bu şiir, evvela insanın Tanrısını övmesini, yüceltmesini, ağlayıp sızlamalarla kalbini yumuşatmasını öğüt vererek başlıyor. Ondan sonra adı verilmeyen bir adama, akraba ve arkadaşları tarafından yapılan fena davranışlar anlatılıyor. Adam başına gelen felaketlerden söz ediyor. Arkadaşlarının da kendi üzüntülerine katılmasını istiyor. Bundan sonra başına gelen bu hallerin kendi günahları yüzünden olabileceğini söyleyerek, Tanrısına affetmesi için yalvarıyor. Şiir, Tanrısının onu affettiğini bildiren bir kısımla son buluyor.
Sümer şiirinden bazı bölümler: (Tarih Sümer'de Başlar, s. 96-98. )
"Ben anlayışlı insandım, şimdi bana kimse değer vermiyor
Doğru sözüm yalana döndü
Hilenin adamı beni güney rüzgarı gibi sardı, ona iş yapmaya zorlandım.
Bana saygı duymayan, senin önünde beni utandırdı
Bana durmadan yeni üzüntüler verdin
Eve girdim ruh ağır, sokağa çıktım kalp sıkıntılı.
Cesur, dürüst çobanım bana kızdı, düşmanca baktı.
Düşmanı olmadığım çobanım bana fenalık aradı,
Yoldaşım doğru bir söz söyleyemedi bana,
Arkadaşım dürüst sözümü yalanladı.
Hilenin adamı bana tuzak kurdu,
Ve sen Tanrım ona engel olmadın!
Ben bilgin, neden genç cahiller içine sokuldum?
Ben anlayışlı, neden bilgisizler arasında sayıldım?
Her yerde yiyecek var, şimdi benim aşım açlık,
Herkese paylar verilirken benim payım üzüntü oldu.
Tanrım önünde durmak istiyorum,
İniltili sözlerimi söylemek istiyorum,
Acılarımı bildirmek istiyorum.
Tanrım gün ışıdı, benim günüm karanlık,
Gözyaşları, ağıt ve sıkıntı sardı beni.
Göz yaşlarımdan başka bir seçeneğim yokmuş gibi üzüntü kapladı beni.
Kötü kader eline aldı beni, çalıyor yaşam soluğumu,
Fena hastalıklar yakıyor bedenimi.
Tanrım, beni var eden babam, yüzünü kaldır,
Ne zamana kadar beni ihmal edecek, beni korumayacaksın?
Ne kadar zaman beni rehbersiz bırakacaksın?
Bir doğru söz söylüyor akıllı bilginler,
'Asla günahsız bir çocuk annesinden doğamaz,
Günahsız bir genç, en eski zamandan beri yoktu. "'
Bundan sonra mutlu sonuç şöyle:
"İnsanın Tanrısı onun acı gözyaşlarına ve ağlamalarına kulak verdi.
Genç adamın yalvarış ve yakarışları tanrısının kalbini yumuşattı.
Söylediği doğru sözü Tanrısı kabul etti,
Adamın dua dolu tövbeli sözünü.
Tanrısı fenalıklardan elini çekti.
Kanatlarını geren hastalık cinlerini uzaklaştırdı.
Adamın üzüntüleri sevince döndü,
Tanrısı yanına koruyucu bir cin koydu,
Ona müşfik bir melek verdi. "
***
Tevrat'ta bu hikâye, birçok bilge dolu sözle süslenmiş 1040 satırı kapsayan bir şiir halinde anlatılmıştır. (Tevrat, Eyüb. )
Hikâyenin başında Rab, şeytana, Eyüb'ün iyi bir kul olduğunu söylüyor. Şeytan da, "Eğer onu fena duruma düşürürsen bak sana nasıl lanet edecektir" diyor. Şeytan, Eyüb'ün vücudunu tabanından tepesine kadar çıbanlarla dolduruyor. Eyüb sesini çıkarmıyor. Karısı ona "Bunu veren Allah'a lanet et!" diyor. Eyüb de "Allah'ın iyiliğini nasıl kabul ediyorsak, kötülüğü de öyle üstlenmeliyiz" karşılığını veriyor.
Bundan sonra Eyüb başına gelen felaketleri, dünyaya gelmemesi gerektiğini, Allah'ın bunu haksız olarak kendisine verdiğini şiir halinde anlatıyor. Arkadaşları ise Tanrının haksız iş yapmayacağını, kendisinin bunu hak ettiğini söyleyerek Allah'ı savunuyorlar. Bundan sonra Allah ile Eyüb karşılıklı tartışıyorlar. Her ikisi de kendi yaptıkları iyi işleri sayıp döküyor. Sonunda Eyüp söylediklerine pişman olup tövbe ediyor. Allah da onun tövbesini kabul ederek sağlığına kavuşturuyor ve mal mülkünü de iki kat yapıyor. Böylece Eyüb arkadaşlarının yanında saygınlığını kazanıyor. (38)
Tevrat'taki şiirden, Sümer şiirine paralel olan bazı satırlar:
Bap 63:15-16:
"Kardeşlerim hainlik ettiler, bir vadi gibi,
Akıp giden vadilerin yatağı. "
Bap 7:3:
"Miras olarak bana sefalet ayları verildi,
Pay olarak da meşakkat geceleri. ''
Bap 7:11:
"Ruhumun sıkıntısı ile söyleyeyim,
Canımın acılığı ile şekva edeyim. "
Bap 7:11:
"Niçin günahımı bağışlamaz,
Fesadımı gidermezsin?"
Bap 10:2:
"Allah! diyeyim, beni mahkum etme!
Niçin benimle çekişiyorsun bana bildir!"
Bap 13:1:
"Bana günahımı ve suçumu bildir,
Niçin yüzünü göstermiyorsun?"
Bap 13:23:
"Fesatlarım ve suçlarım ne kadar? Bana günahımı ve suçumu bildir!"
Bap 16:6:
"Ağlamaktan yüzüm kızardı. "
Bap 19:2:
"Ne zamana kadar canımı üzecek,
ve beni sözle ezeceksin?"
Bap 19:13: `
"Kardeşlerimi benden uzaklaştırdı
ve tanıdıklarım bana bütün bütün yabancı oldular. "
Bap 19:14:
"Akrabalarım gelmez oldu,
Yakın dostlarım da beni unuttu. "
Bap 19:19:
"Hep sırdaşlarım benden ikrah ediyorlar,
Sevdiklerim de yüz çevirdiler. "
Bap 30:1:
"Yaşça benden küçük olanlar üzerime gülmekte!"
Bap 34:5:
"Hakkım varken yalancı sayılmaktayım. "
Bap 30:26:
"Ben ışık beklerken karanlık geldi,
Ruhum kırıldı, günlerim karardı. "
Bap 34:6:
"Hakkım varken yalancı sayılmaktayım. " .
Bap 42:
Şiirin sonu. Eyüb Allah'a söylüyor:
"Sen her şeyi yaparsın!
Anlamadığım şeyleri söyledim,
Benden üstün olanı bilmediğim, şaşılacak şeyleri
Niyaz ederim, dinle de ben söyleyeyim!
Sana sorayım da bana anlat!
Senin için kulaktan işitmiştim,
Şimdi ise seni gözlerim gördü.
Bundan ötürü kendimi hor görmekteyim,
ve tozda külde tövbe etmekteyim. "
Daha önce de belirtildiği gibi, Eyüb'ün tövbesi Tanrı tarafından kabul edilerek, daha büyük mutluluğa erişiyor.
Görüldüğü gibi, Sümer ve Tevrat metinleri, konu olarak aynı. Tevrat'taki, Sümer, şiirinden en az bin yıl daha geç yazılmış.
***
Kurân'a gelince, bütün konularda olduğu gibi, bu da çok yüzeysel; ancak dört sure içinde birkaç ayette bulunuyor. Nisâ Suresi, ayet 163 ve En'âm Suresi, ayet 84'te, İbrahim'den başlayarak bütün peygamberler arasında Eyüb'e de vahiy edildiği yazılı.
Enbiyâ Suresi, ayet 83-94:
"Eyüb'e gelince: O Rabbine 'başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin!' diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik. Kendisinden dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik. "
Sâd Suresi, ayet 41-44:
"Kulunuz Eyüb'ü de an! O Rabbine nida etmiş ve 'doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi' diye seslenmişti. 'Ayağını yere vur! İşte yıkanacak, içilecek soğuk su!' Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona, hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık. Eline bir sap al da onunla vur, yeminini bozma! Gerçekten biz Eyüb'ü sabırlı bulmuştuk. . O ne iyi bir kuldu, daima Allah'a yönelirdi. "
***
Süleyman'ın Meselleri:
Tevrat araştırıcılarını yüzlerce yıldan beri meşgul eden ve nedenini bulamadıkları bir konu da, yine Sümer metinlerinin çözülmesi ile açıklanabildi. O da Tevrat'ta bulunan, "Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı" bölümü. Açık saçık şiirlerden oluşan bu bölüm Tevrat'ta niçin bulunuyordu? Görünüşe göre onlar ne dinle, ne de tarihle ilgiliydi. Bu şiirlerde bir seven bir de sevilen vardı. Bunu, kilise papazları, İsa'yı seven, kiliseyi sevilen; İbraniler ise Yahveyi seven, İsrail'i sevilen olarak yorumlamışlardı. 19. yüzyılda ise bunların İsrail düğünlerinde yapılan tören ile ilgili olduğu söylenmiş.
Bu yüzyılın ilk yarısından sonra, özellikle İstanbul Arkeoloji Müzeleri arşivindeki Sümer edebi metinleri okunup çözülünce, "Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı"ndaki şiirlere benzer şiirler bulundu. Yapılan incelemelerde bunların, Sümerlilerin yeni yıl bayramlarında, sazlar eşliğinde söylenen şarkılar ve ilahiler olduğu anlaşıldı. (39)
Sümer ekonomisi tarıma dayalı olduğundan, onlar için tarımla ilgili konuların en önemlisi, ülkelerinde bolluk ve bereketin olması idi. Bunun için onlar, Aşk Tanrıçaları İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi'yi (bu başlangıçta bir kral idi, sonradan Tanrı yapılmış nasılsa) evlendirirlerse, onların verimlilik gücünü ve ölümsüzlüklerini paylaşacaklarına ve bu yolla ülkelerinde bolluk ve bereketi sağlayacaklarına inanmışlardı. Bu inanca uyarak Sümer şair ve ozanları onlarla ilgili uzun bir efsane yaratmışlar ve bunu yazıya geçirerek zamanımıza kadar ulaştırmışlardır. Bu hikâyeyi kısaca özetleyelim:
Aşk Tanrıçası İnanna ile Dumuzi birçok zorluktan sonra evleniyorlar. Bu evlilikten sonra Tanrıça yeraltı dünyasına gidiyor. Fakat orası "gidip de dönülmeyen ülke". Kurala göre, Tanrıça olmasına rağmen, yeryüzüne bırakılmıyor. Bilgelik Tanrısı Enki'nin yardımı ile Tanrıça, kendi yerine birini göndermek üzere, yeraltı yaratıkları ile dışarı çıkıyor. Tanrıça her gittiği yerde Tanrı ve Tanrıçaların, kendisinin yokluğundan çuvallar giyerek, yerlerde sürünerek yas tuttuklarını görüyor ve hiçbirini göndermeye kıyamıyor. Fakat kocasının bulunduğu şehre gelip, onu, karısının yokluğuna aldırmayarak keyifle tahtında oturduğunu görünce, büyük bir kızgınlıkla "alın bunu" diyerek cinlere veriyor. Daha sonra yaptığına pişman olan, fakat kocasının cezasız kalmasını da istemeyen Tanrıçanın yardımıyla, Dumuzi in kız kardeşi Rüya Tanrıçası Geştinannan'ın, kardeşi yerine yarım yıl yeraltında kalması, Tanrılar meclisinde kabul ediliyor.
Böylece Dumuzi kış aylarında yarım yıl yeraltında kaldıktan sonra bahar zamanı dışarı çıkıp tekrar karısı ile birleşiyorlar.
Bu birleşmeyi zamanın kralı ile bir baş rahibe evlenerek kutluyorlar. Bunun için büyük törenler yapılıyor. Artık yeni bir yıl başlamıştır; ortalık uyanıyor, ağaçlar yeşilleniyor, hayvanlar çoğalıyor.
İşte bu törenlerde okunmak üzere kralın ve rahibenin veya Tanrının ve Tanrıçanın ağzından birbirlerine karşılıklı söylemeleri için aşk dolu, sevgi dolu, açık saçık şiirler yazılmış ve bunlar bestelenerek şarkı haline getirilmiştir.
Sümer bereket kültünü oluşturan bu törenler, bugün "Kutsal Evlenme Törenleri" olarak nitelendirilmiştir.
Bu bereket kültünün İsa'nın zamanına kadar, hatta daha geç zamanlara kadar sürdüğü anlaşılıyor. İşte bu yüzden Tevrat'tan birçok dinle ilgili olmayan konu çıkarıldığı halde, bu şiirler bırakmış olmalı. Bu törenlerin Süleyman zamanında büyük bir ihtişamla devam ettiği, şiirlerin ona ait olarak gösterilmesi ile kanıtlanabilir.
Sümer ve Tevrat şiirlerinden bazı bölümleri karşılaştıralım: İstanbul Arkeoloji Müzesi arşivinde bulunan ve bir rahibe tarafından Kral Şusin'e söylenmek üzere yazılmış bir şiirden bölümler:
"Güvey kalbimin sevgilisi,
Senin neşen hoştur, bal tatlısı!
Arslan! Kalbimin sevgilisi,
Senin neşen hoştur, bal tatlısı!
Beni büyüledin, karşında titreyerek durayım!
Güvey! Senin tarafından yatak odasına götürüleyim!
Beni büyüledin, karşında titreyerek durayım,
Arslan! Senin tarafından yatak odasına götürüleyim.
Güvey seni okşayayım!
Yatak odasında bal dolu,
Senin güzelliğinle neşelenelim,
Arslan! Seni okşayayım!"
Tevrat: Neşideler Neşidesi, bap 1:2-4:
"Beni kendi ağzının öpüşleriyle öpsün:
Çünkü okşamaların şaraptan daha iyidir.
Kokuca ıtırın ne güzel;
Senin adın kabından dökülen ıtır gibidir,
Bundan ötürü seni kızlar seviyor.
Beni kendine çek, biz senin ardınca koşarız,
Kral beni iç odalarına götürdü
Seninle biz ferahlanıp seviniriz,
Senin okşamalarını şaraptan ziyade anarız,
Seni sevmekte onların hakkı var. "
Bap 4:9-11:
"Kaptın gönlümü, kız kardeşim, yavuklum!
Gözlerinin bir bakışı ile,
Gerdanının tek zinciri ile gönlümü kaptın.
Okşamaların ne güzel, kız kardeşim, yavuklum!
Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların,
Itırın güzel kokusu da her çeşit baharattan! .
Ey yavuklum! Bal damlatır dudakların. "
( Sümer'de Tanrı Dumuzi, İnanna'ya "kız kardeşim" der. )
Bap 3:11:
"Ey Sion kızları! Çıkın, Kral Süleyman'ı taç ile görün,
O taç ki, onun düğünü gününde ve yüreğinin sevinci gününde,
Anası onun başına giydirmişti. "
Bu satırlar, kutsal evlenme törenlerinin Kral Süleyman zamanında devam ettiğini kanıtlıyor. Tevrat'a göre Süleyman'ın her dinden 700 karısı varmış ve onların dinlerini de Süleyman sürdürürmüş.
Bap 2:10-12:
"Sevgilim cevap verdi ve bana dedi: Sevgilim, güzelim, kalk da gel.
Çünkü, işte, kış geçti:
Yağmurlar geçip gitti;
Yerde çiçekler görünüyor;
Terennüm vakti geldi. "
Bu satırlar da kutsal evlenme töreninin baharda yapıldığını anlatmaktadır.
Bap 6:10:
"Bakışı seher gibi,
Ay gibi güzel,
Güneş gibi temiz,
Sancak açmış ordu gibi korkunç,
Bu kadın kim?"
Bu satırlar da Tanrıça İnanna'nın niteliklerine uymaktadır.
Bap 2: 5-6:
"Kuru üzümle bana kuvvet verin, elma ile beni canlandırın,
Çünkü aşk hastasıyım ben.
Sol eli başımın altında olsun,
Sağı da beni kucaklasın. "
Sümerce'de buna paralel olan satırlar:
"Sevgilim, kalbinin adamı,
Sağ elini vulvama koydun,
Sol elin başımı okşadı,
Ağzını ağzıma dayadın,
Dudaklarımı başına bastırdın. "
Görüldüğü gibi, birkaç Sümer şiirinde bile paralellikler bulunuyor. Kuşkusuz bunlar gibi pek çok şiir vardı Sümer'de. Fakat bunların büyük kısmı hâlâ toprak altında olmalı. Belki bazı müzeler ve koleksiyonlarda da henüz okunmayanlar vardır.
Sümer Aşk Tanrıçası İnanna; Akadlarda İştar, İsrail'de Astarta, Yunanlılarda Afrodit, Romalılarda Venüs adı altında saygı görmüş ve varlığını sürdürmüştür.
Bugün de İsa'nın annesi Meryem'e, İnanna'ya ait nitelikler yakıştırılıyor. O da İnanna gibi, göğün hâkimesi, sosyal adaletin savunucusu, fakirlerin, ezilenlerin koruyucusu sayılıyor. Bazı çevrelerde Tanrıça seviyesine getirildiğinden, oğlundan daha çok ona tapıldığından; annelerin, savaşanların, üzüntü çeken ailelerin yardım için ona dua ettiklerinden söz ediliyor. (The Search of Mary, Richard N. Ostling, Handmaid or Feminist, The Time, Aralık 1991, s. 52-56. )
İsa'nın durumu da Dumuzi ye benziyor. Damuzi'nin dövülerek, eziyet edilerek yeraltına götürülüşü, tekrar yeryüzüne çıkışı, İsa'ya yapılanlar ve her yıl yeryüzüne çıktığı düşüncesi, Dumuzi'nin serüvenini andırıyor.
***
Gılgameş destanı ve Nuh Tufanı:
Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim: Şurippak (103), senin bildiğin bir kent, Fırat'ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı:
"Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa (104)! Şurippaklı Ubar-Tutu'nun (105) oğlu (106), evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur. "
'Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi. Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21600 . . . . . . zift döktüm (111). Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım. Tekneciler, gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı; üçte ikisini de gemici sakladı. İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı. Bunlar, Nevruz bayramına benzer bir bayram kutladılar. Ustayı yağlamak için kendi elimi de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı.
Elime geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine yükledim.
Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım. '
'Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. '
'Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. '
***
Kaynaklar:
S. N. Kramer The Sümerians Their History Culture and Character
Muazzez İlmiye Çığ , Kuran İncil ve Tevratın Sümerdeki Kökeni

Konuyla ilgili diğer yazılar: 

1. Sümerler, Sümer Dini ve Tek Tanrılı Dinlerin Karşılaştırılması

2. Kuran; Tevrat'ın Kötü Kopyası